TEVHİD

Tevhid Arapça bir kelimedir; anlamı Allah’ın tek olduğunu bilmek ve kabul etmektir. ek olmak yalnız Allah’a mahsustur. Bu durum Kuranı Kerimin İhlas suresinde kısaca Allahın varlığına ve tek olduğuna, kimseye muhtaç olmadığına, herkesin ona ihtiyaç duyduğuna, doğurmadığına ve doğurulmamış olduğuna, eşi ve benzeri olmadığına

inanmak olarak anlatılmıştır ve dinimizin temeli bu inanç üzerinedir. Karşılığı, şahadet kelimesinin ilk sözcükleri olan “La ilahe illallah” yani “Allah’tan başka ilah yoktur” ifadesidir.  Tevhid fiil olarak Allah’tan başka ilah olmadığını dil ile söylemek ve buna yürek ile inanmaktır.

 …….

           Tevhid yüce yaratanımızın zatını tek bilmek onu her türlü ortaktan tenzih etmektir. Bütün varlık aleminin tek yaratıcısı, sahibi ve idare edeni yalnızca kendisidir. Yoktan var edebilen, varı yok edebilen ve hayat verebilen yalnızca kendisidir.  Kendisinden başka hak mabut olmadığı gibi tevhid kelimesinde geçen Allah ismi bütün ilahi isimleri içine alır.

 

          Fatiha suresinde “iyyake na’budu ve iyyake nesta’iyn” ayetinde yüce bir tevhid vardır. “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz” anlamına gelen ayet yalnız senin huzurunda kıyam ve rüku ve yalnız sana secde ederiz. Rızanı almak için senin emrettiğin şeylerle aklımızı meşgul eder kalbimize yalnızca onları koyarız şeklinde yorumlanmıştır.

           Tevhidde Allah her şeyin sahibidir, hiçbir şeyden oluşmamıştır, hiçbir şeyde değildir. Mülküne ve hükmüne kimse ortak değildir, zaman ve mekan onundur ancak kendisi zaman ve mekana bağlı değildir. “Dinin (tevhidin) temeli O’nu tanımaktır. O’nu tanımanın kemali ona inanmaktır. Ona inanmanın kemali O’nu tek bilmektir. O’nu tek bilmenin kemali ona kendi rızası dışında hiçbir niyet taşımayan tertemiz bir yürekle (ihlas ile) ona bağlanmaktır. O’na ihlas ile bağlanmanın kemali O’nu sıfatlardan arındırmaktır. Bilmek gerekir ki her tanım tanımlanandan ayrıdır ve her tanımlanan kendisiyle tanımlandığı şeyden farklıdır. Yüce Allah’ı tanımlayan onu tanımladığı şeyle ilişkilendirmiş olur. O’nu ilişkilendiren O’nu ikilemiş (sayılarla ifade etmiş) olur. O’nu ikileyen bölümlere ayırmış olur. O’nu bölümlere ayıran O’nu tanıyamaz. O’nu tanımayan O’na cihet (yer, yön…) tayin eder. O’na cihet tayin eden O’na sınır çizmiş (sınırlandırmış) olur. O’nu sınırlandıran O’nu sayılarla ifade etmiş olur. O nerede diyen O’nu bir yerle sınırlar bir şeyin içinde sanır, neyin üzerinde diyen ise bir yeri (birçok yerleri) ondan yoksun tutar. Yaratılmaksızın vardır, yokluktan var olmaksızın mevcuttur. Birleşme olmaksızın her şey ile olup, beraberdir. Hiçbir şeye aykırı olmadan her şeyden farklıdır. Hareket ve aletlere ihtiyaç duymadan işler yapar. Yarattıklarından görülen yokken de görür. O, bir varlığa ihtiyaç duymadan hiç bir varın yokluğunu garipsemeden, tektir.”  

          “ Düşünüp kurgulamadan, bir deneyimden faydalanmadan, bir harekete, âlete muhtaç olmadan işe koyulmadan, koyulup yorulmadan bir nefsin tereddüdü olmaksızın ve telaşlanmaksızın mahlukatı yarattı, onları ilk defa ve vaktinde var etti. Farklılıkları uzlaştırdı aralarındaki çelişkiyi giderdi. Varlığın doğasını meydana getirdi ve ona özel kalıbını bahşetti. Onları, var etmeden biliyordu. Sınırlarını ve sonlarını kuşatandır, açığa çıkardıklarını ve gizlediklerini bilendir.” (Nehcül Belaga)

           Tevhid Allahın tek olduğuna yaratıcı kudretin yalnız kendisinde bulunduğuna inanmak ve bazı insanların mabut olarak önlerinde eğildiği nesneleri reddetmektir.

           Allah tek olduğu için ortağa ihtiyacı yoktur. Zaten tevhid Allahı her türlü ortaktan tenzih etmektir. Bu yapılmadığında tek olmaktan çıkar. Evreni ve evrenin içinde insanı yaratan ona akıl verip yalnız kendisine ibadet etmeyi emreden karşılık olarak onu sonsuz bir hayata eriştirmeyi vadeden yalnızca Allahtır; buna bu şekilde inanmak tevhiddir. Bunun içindir ki Allah isminin ifade edildiği bütün kelimeleri anmak dindir ibadettir tevhiddir.

           İmam Hüseyin (a.s.) den tevhidi dinleyelim: “Hiçbir işte ona karşı çıkacak bir muhalif ona denk olacak bir eş ona muhalefet edecek bir zat ona benzeyecek bir adaş ona intibak edecek bir benzer yoktur. Olaylar onu halden hale çeviremez. Haller ona cari olmaz. O tektir ve ihtiyaçsızdır. O düşüncelerde tasavvur edilen her şeyden farklıdır.”

           Tevhid her varlığı onun varlığının yanında sıfır derecesinde bilmek sonu olmayan olağan ve olağan üstü fiillerin öncesiz ve sonsuz yaratıcısının Allah olduğuna inanmaktır. Aleviliğimizin mümtaz tevhid inancı yukarıda anlattığım gibidir. Özet olarak Yüce Allahı hiçbir şeye benzetmemek bütün nitelik ve tanımların üstünde bilmek mekanlardan bağımsız, hiçbir şeyde çözülmeyeceğini hiçbir yaratılanlarda belirmeyeceğini bilmek tevhiddir.

           İnancımızda Allah zaman ve mekan yok iken var idi. O odur; hiçbir durumda hiç kimse ve hiçbir şey o olamaz. Hiçbir şey canlı değilken o canlı idi. Bütün canlılar yok olduktan sonra yine canlı kalacaktır. Çünkü canlılığını bir candan veya bir canlıdan almamıştır. Fakat bütün canlıların canlı olabilmeleri için kendilerine can bağışlayabilen tek canlı kendisidir. Gözler onu idrak edemese de o her şeyi görür. Saklanmadığı halde görülmez. Var oluşuna başlangıç, mülk ve saltanatına son yoktur.

         Bilinen evren, hareket ve gök cisimlerinin hareketlerine bağlı sonuçlar yok iken O var idi. O halde kendi ruhları ile Allahın ruhunun bütünleştiğini iddia edenlerin büyük bir yanılgı ve şaşkınlık içinde olduğunu görürüz. Allahta olan her şeyin kendilerinde olduğunu savunanlar aslında körden farksızdır. Her durumda Allahın kendileri kendilerinin de Allah olduğunu kabul edenler sapıklık, kainat yaratılmadan önce Hak ile birlikte olduklarını ve Haliki yaratıp tasvirini yaptıklarını iddia edenler yanılgı içindedir. Çünkü tevhid teklemek yerine çoklamak olan bu inancın karşısındadır.

 Aleviliğimizin mümtaz inancında tevhidden sonra insana bakış açımıza değinmek istiyorum. İnsana bakışımızı kuranı kerim ayetleri ile Emirulmü’minin Ali Bin ebi Talibin sözlerinden incelemek metotların en sağlamı olacaktır. Zaten başka metotların doğrulukları tartışmaya açıktır. En önce şunu belirtmek gerekir ki insanoğlunun ahlaki tavırları, dürüstlüğü dini inancı ve eylemleri ile büyük kemale erişebileceğini sananlar bununla sonsuz güce sahip olabileceklerini zannedenler, yirmi birinci yüzyılda bilimle uğraşıp baş döndürücü bir hızla tarihin görmediği harika buluşlara imza atanları yönlendiren yani onların beyinlerini yaratan güçlü ve tek olan bir yaratıcının varlığını idrak etmeliler. İşte o kudretli Allahtır. İnsan bilgisiyle ve girişkenliğiyle uzayı keşfetse ve bütün ömrünü ibadetle geçirse yoktan var edecek veya varı yok edecek güce sahip olamaz. Ancak doğru bir inanç ve çok iyi amellerle vaat edildiği cennete girip ölümsüz ve sonsuz nimetlerle dolu hayata kavuşabilir. Orada yine bir müdebbirin hükmü altındadır. Zira yüce Allah hiçbir ruha kendi yaptıklarına eş şeyler yapma izni vermemiştir. Yüce Allah’a en yakın olan Hz. Peygamberimiz öyle bir güce sahip değilken insanoğlunun sahip olması mümkün değildir. Yüce Allah Hz. Peygamberimize “De ki ben Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir yarar veya zarar verecek güce sahip değilim.”(Araf 188) Yaratılan insan bir gün yaratacak güce sahip olabilseydi yüce Allah’ın ortakları çok olur ve Allah tek olmaktan çıkar Tevhit felsefesi yıkılırdı. Yüce Allah Kuranı Kerimde bu durumu şu şekilde anlatmıştır. “O kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.” (Kehf 26) Emirulmü’minin Ali bin ebi Talip Nehcül Belaga’da yer alan hutbelerinde Allahı en iyi şekilde anlatmış ve hem ne olduğuna hem de ne olmadığına dair en doğru bilgileri vermiştir. Hutbenin birisinde “O’na şekil izafe eden O’nun tekliğini hiçe saymış olur. O’nu başka varlıklara benzeten hakikatine ulaşamaz. Onu benzeten O’na varamaz (O’na yön tayin ederek) O’na işaret edip hakkında kuruntuya düşen ona ulaşamaz. Zatıyla bilinen her şey yaratılmıştır. Başkasıyla kaim olan her şey kusurludur. Herhangi bir aletin yardımı olmaksızın faildir. Herhangi bir düşünceye gerek olmaksızın takdir edendir. Herhangi bir istifade olmaksızın zengindir. Zaman(lar) onun yoldaşı değildir. Aletler ona yardım edemez. Varlığı vakitleri, mevcudiyeti yokluğu öncesizliği başlangıcı geçmiştir.” Aynı hutbede “O’nun üzerinde durağanlık ve hareket vaki olmaz. Kendisinin ortaya koyduğu nasıl kendisi için uygulanır, Gösterdiği şeye nasıl döner, İhdas ettiği şeyle nasıl ortaya çıkar? O zaman zatı farklılık gösterir; özü parçalara ayrılır, manası ezelden imtina ederdi.”

Yüce Allah’ın varlığı bu iken insanoğlunun nasıl var olduğunu inceleyerek insanoğluna bakış açımızı değerlendirelim. Bir erkek ve bir dişiden oluşup iki defa idrar yolundan geçen insanoğlunun yaratılışını yüce Allah Kuranı Kerimde şu ayetlerle ifade etmiştir. “And olsun biz insanı çamurdan (süzülmüş bir özden) yarattık. Sonra onu emin ve sağlam bir karargahta (rahimde) nutfe haline getirdik. Sonra nutfeyi bir kan pıhtısı haline soktuk. Müteakiben, kan pıhtısını bir lokmacık et yaptık; bu bir lokmacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonunda onu bambaşka bir mahluk olarak teşekkül ettirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.” (Mü’minun 12-14)  Yüce Allah dikkatlerimizi çekip doğru yolda kalmamız için insan olarak nasıl yaratıldığımıza bakmamızı istemiştir. “İnsan neden yaratıldığına bir baksın; o atılıp dökülen bir sudan (meni) yaratıldı. O su omurga kemiği ile göğüs kemikleri arasından çıkar. Yüce Allah bu insanı tekrar yaratıp geri getirmeye kadirdir.” (Tarık 5-8) “Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına gönderdik.” (Tin 3-4)

 İnsana bu niteliklerle baktığımız zaman önümüze çıkacak tablo: İnsanın yaratılış biçiminden kainatın en güzel yaratığı olduğudur. Buna rağmen günah ve isyanı nedeniyle aşağıların aşağısı haline geldiğidir. (Aşağıların aşağısı cehennemdir.) Biz insanı engüzel biçimde yarattık. Yüce Allah insana hibe ettiği akıl ve bu akılla yapacağı amellerle kendi içinde yarattığı nefs ve bu nefse hakim olmasıyla en güzel yere ve şeylere erebileceğini söylemiştir. “Ruha ve onu en güzel biçimde şekillendirene, sonra ona kötülük duygusunu da sakınıp iyi olmayı da birlikte ilham edene de yemin ederim ki nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş onu kötülüklere daldıran da ziyan etmiştir.” (Eşşems 7-10) Akıl yoluyla nefsi terbiye etmek, yasaklardan sakındırmak kötülük duygularından uzaklaştırmak iyi olabilecek insanın vasıflarıdır. Hz. Ali’nin taraftarlarından olan Hammam bin Şüreyh isminde bir sahabe Hz. Ali’ye: Bana sakınanları (muttakileri) öyle nitele ki onları görüyor gibi olayım” dedi. Hz. Ali ona cevap vermeyi ağırdan aldı. Sonra şöyle dedi: Ey Hammam, Allah’tan sakın ve güzel şeyler yap. Allah sakınanlarla ve güzel şeyler yapanlarla beraberdir. Hammam bu sözle yetinmeyerek ondan talebini yerine getirmesi için israr etti. Hz. Ali Allah’a hamdü sena ve peygambere salavat getirdikten sonra uzunca bir hutbe okudu. Bu hutbeden birkaç satır: “Münezzeh ve yüce olan Allah mahlukatı yarattığında onların itaatine ihtiyacı yoktu ve isyanlarından emniyette idi. Zira ona isyan edenin isyanı kendisine zarar vermediği gibi itaat edenin itaati de fayda vermez. Rızklarını aralarında paylaştırdı ve dünyadaki yerlerine yerleştirdi. Orada sakınanlar faziletlilerdir. Konuşmaları doğru giyimleri tutumluluk ve yürüyüşleri tevazudur. Gözlerini Allah’ın haram kıldığından çevirirler. Kulaklarını kendilerine yararlı olan ilme vakfederler.” Aynı hutbede “Dünya onları istedi; ancak onlar dünyayı istemedi. Dünya onları esir etti; ama onlar nefislerini ondan kurtardılar.” Hutbe sonunda Hammam kendinden geçip öldü. Hz. Ali Allah’a yemin olsun ki onun için bundan korkuyordum. İşte tesirli nasihatlar nasihat edilenlere böyle yapar” buyurdu. (Nehcü Belaga)

Yine aklının doğru yollarını kullanmayan nefsine istediği şehvetleri verip kötülükler daldıran Hz. Peygamber ve Ehlibeytine karşı gelen yüce Allah’ın varlığını inkar eden münafıkları Hz. Ali vasfetmiş ve onlar için yine uzunca bir hutbe okumuştur. Münafıkların vasf edildiği bu hutbenin birkaç satırını da buraya alıyorum.

“Onlar sapan ve saptıranlar ayakları kayan ve kaydıranlardır. Renkten renge giriyorlar; işten işe girişiyorlar. Her sütunda sizi destekliyorlar; her gözetleme yerinden sizi gözetliyorlar. Kalpleri hasta yüzleri saftır. Gizlice yürürler ve sıkıntıyı yavaş yavaş yayarlar. Vasf etmeleri ilaç sözleri şifa fiilleri ise tedavi edilemeyen hastalıktır.” Devamında “soru sorduklarında israr ederler. Birini yerdiklerinde her şeyi ortaya çıkarırlar; hükmettiklerinde haddi aşarlar. Her hak için bir batıl her ayakta duran (delil) için bir sapan her diri için bir katil her kapı için bir anahtar her gece için bir kandil hazırlarlar. Onlar şeytan yandaşlarıdırlar. İyi bilin ki şeytanın yandaşları hep kayıptadırlar. (Nehcül Belaga) İşte insan, akıl yoluyla cennet ve cehennemin kapılarını aralar. Yine Hz. Ali’nin bir sözü “ölümden sonra önünüzde iki yol vardır ya cennet ya cehennemdir.” Akıllı insan insana akıl yolu ile bakar. Onun muktedir olmadığını ve olamayacağını yine akıl yolu ile anlar. Yüce Allah, yoktan yarattığı insanoğlunu kendine has olmayan yani Allah’a ait olan işlerden aciz bırakmıştır; insana yukarıda anlatılan muttakilerin niteliğinde olmasını ve de münafıkların niteliğinden kaçmasını emretmiştir. İnsan kendini ya zühte verir ya da asi olur. Asi olması içinde sebep kendisidir. “Ey insan seni yoktan yaratan düzgün yapılı ve endamlı kılan sana ölçülü ve dengeli davranma imkanı veren seni dilediği en güzel şekil ve biçimde terkip eden ihsanı bol rabbine karşı seni aldatan nedir?” (İnfitar 6-8) diye yüce Allah kullarına öyle bir ayetle geldi.

Önce çamurdan sonra nutfeden yüce Allah tarafından yaratılan ölünce de leş halini alabilecek olan insana yüce Allah ona yalız cennet ya da cehennemi vaat etmiştir. İnsanın yaratılışının ilahi bir kudretle olduğunu ve yaratıcı kudretin yalnız Allah’ta olduğuna inanmaktayız. “Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur.” (Al-i İmran 6) ayeti insanlara bazı gerekleri sunmaktadır. Bu gereklerde “Kendini bilen rabbini bilir” hadisi yer alır. İnsan nefsini bildiği zaman inanma (iman) yolunda olur. Çünkü nefsinin yukarıda sayılan gerçeklerle yaratıldığını ve bu gerçekler ışığında emirler altında olduğunu ona yapmaması gerekenlere yasak konduğunu görecektir. Yüce Allah’ın tek olduğu ona ortak koşulmayacağı yaratıcı kudretinin yanında bir yaratıcı kudretin daha olmayacağına kanaatimiz tamdır. Nefsini bilen insan bu araştırmaların sonunda “La ilahe illallah” diyecek ve ne kadar aciz bir kul olduğuna karar verecektir. 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine