TARİHSİZ BİR MİLLETİN ACIKLI TARİHİ” KİTABINDAN

 TARİHSİZ BİR MİLLETİN ACIKLI TARİHİ

 MAHMUT REYHANİ

 

             Alevilertarih boyunca dışlanmış, ezilmiş, hor görülmüş ve bütün bu haksızlıktan sonra tarihsiz kalmış bir cemaattir.

             “ Tarihsiz ” dedim ama kötülemek ve iğrenç duruma getirmek için bütün tarih yazarların gündemine girmiştir.

             Şimdiyse, Alevilerin yurdu haline gelen Çukurova ve Hatay bölgelerine nasıl ve ne zaman yerleştikleri hakkında bilgi isteyenler çok ama kendilerine “Filan kitabın şu cilt ve sayfasına bak ” diyemiyoruz. Zira istenilen bu bilgi kesinlikle yok.

             Alevilerden bahseden çok ama dediğim gibi kötülemek için, tarih boyunca uydurulan hayali töhmetleri tekrarlayıp klasik üsluplarının yeni kalıplara sergilemek için bol bol bahsederler.

             Her neyse, benden bu konuyla ilgili bir şeyler yazmamı isteyenler çok oldu. En son araştırmacı Sayın Piri Er Beyefendi yine böyle bir istekte bulundu. Ben ise “Tarihte Aleviler” adlı eserimde bu konuya değinmemin yeterli olduğunu sanmıştım. Piri Bey yeni bir şey isteyince yeterli olmadığını anladım ve şu küçük risaleyi hazırlamaya başladım.

             Yani “Tarihsiz bir milletin tarihini yazıyorum” demeye haklı oldum.

             EVET, Aleviler tarihsizdir. Fakat nasıl mı yazdım? Elbette kehanet veya medyumluk aracılığıyla değil, tarihin en ufak ve en ince sızıntılarını değerlendirip analiz ederek veya kimi iz ve belirtileri eleştirip dile getirerek. Bunların yanında kimi acıklı sahnelerin son tablolarını bizzat idrak etmiş olmaktan ilham alarak şımarık tarihçilerin esirgedikleri gerçekleri yakaladım. Şimdi akıl, mantık ve sağduyu kontrolünde hayali durumdan kesin duruma kavuşturmuş olduğum bu kanıtları sayın okurlarımın takdirine sunmuş bulunuyorum.

              Nusayri Alevilerinin Hatay ve Çukurova yörelerine nasıl ve ne zaman yerleştikleri, nerelerden geldikleri hakkında bir kitap veya bir broşür yazmamı isteyen dost ve okuyucularım çok oldu.

1995 yılında basılan ‘Tarihte Aleviler’ adlı eserimde her ne kadar bu konuya değindiysem de yetersiz bulduklarını söyleyen bu sayın dostlarımın isteğini yerine getirmek için bu sayfaları yazmaya başladım.

Ancak bu konuya başlamadan tartışmaya sahne olan şu “Nusayri” ismi hakkında tekrar bir yorum yapmak isterim:

Nusayri isminin kökeni nedir ve ne değildir? Bu isim yüzyıllarca tartışmasız, çekişmesiz yaşadı. Ancak yaklaşık yüzyıl önce yazarların, araştırmacıların ayrı ayrı yorumlarıyla çalkalanmaya başladı. Biz şimdi hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu belirlemek için şöyle bir inceleme yapalım:

Bu ismin Muhammet bin Nusayr’den değil başka bir kökenden geldiğini savunan zihniyet en çok 100 sene önceye kadar dayanır. Daha önce kim Nusayrilerden bahsederse mutlaka Muhammet bin Nusayr ismini ortaya atardı. Bu başka başka isimlerin ortaya çıkmasının müsteşriklerden geldiğini tercih etmek herhalde hata sayılmaz. İslam tarihinde birçok gerçekleri aydınlığa kavuşturan müsteşrikler her nedense “Nusayri” ismini bir sorun haline getirmiş oldular. Ne dediler: 

Lübnanlı ve sözde Alevi dostu olan “Münir Şerif” isminde çağdaş bir yazar Alevilere acımış olacak ki kendilerini kötü töhmete hedef alan Muhammet bin Nusayr’den kurtarmak istercesine “Nusayri” isminin Ansar kelimesinden geldiğini iddia ederek saflara yutturdu. Yani güya o kötü töhmetleri örtbas etmiş oldu. Bu enteresan iddianın ne kadar çürük olduğu çabuk anlaşılır. Ansar sözcüğünden gelmiş olsaydı Nusayri değil Ansari demek gerekirdi. Zira Arapçada bir şey bir şeye nispet etmek keyfe değil kurallara bağlı. Tarih boyunca Ansara intisap edenleri gördük. Örneğin,   Ebu Eyyüp Ansari, Abdullah Bin Revaha Ansari, Hasan bin Sabit Ansari ve daha yüzlercesini sayarım. Hepsine Nusayri değil Ansari deniliyor. Öte yandan Alevilerin soyu Ansarilere hiç dayanmaz. Zira aşağı yukarı belli başlı Şeyh Ocaklarının çoğunun soy şecerelerini inceledim, Ansarilere mensup olanına hiç rastlamadım.

Zaten sıradan halkın soy şecereleri yok. Çünkü baba ve dedesinin adını bilip de üçüncü ismi bilenlere nadir rastlanır. Alevileri bu yönde ele alan kültürler çok zayıf. Bunun yanında şeyh olan kişiler soya çok düşkün, hemen hemen herkesin cebinde bir şecere listesi var. Var ama belgesiz onaysız listelerdir. Artık yanlış mı doğru mu orasını Allah bilir. Zaten arayan soran yok, ne dereceye kadar doğru olduğu da belirsizdir. Sözün kısası doğru mu yanlış mı? İncelediğim listelerden hiçbirinin Ansarlarla ilgili olduğunu görmedim.

İkinci bir iddia: Lübnan ve Filistin’ de  araştırmalar yapan ve 1892 yılında vefat eden Fransız müsteşrik “Renan”dır. Bu adam diğer arkadaşlarıyla “Nusayri” ismini aşağılama niteliğinde “Nasrani” kelimesinin küçültme kalıbı diyorlar. Bu da yanlış zira Nasrani sözcüğünün küçültme kalıbı Nusayri değil Nusayrani’dir. Çünkü Arapça’da küçültme kalıbı kurallara bağlı.

Bir başkası: Kimileri Suriye’de küçük bir şehrin ismi olan “Nazerini” kelimesinden gelmiş olduğunu savunuyor ve 1835 yılında vefat eden  “Belini” isminde bir İtalyan bilgini bu “Nazerini” adlı yerin isminden bahsediyormuş. Öte yandan Kufe şehri yakınında “Nasurya”  denilen bir köyün isminden geldiğini iddia edenler de var. Bütün bu saçmalıkları sıralayıp yazan ve 1962 yılında vefat eden Fransız müsteşrik Massignon, bu iddiaların hepsinin yanlış olduğunu ve Nusayrilerin ancak Muhammet bin Nusayr’e bağlı oldukları için bu ismi aldıklarını söylüyor. Nusayri ismi ne zaman çıktı? Nusayri ismi 9. yüzyıl sonlarında vefat eden Muhammet bin Nusayr’den sonra çıktı. Yani 10.  yüzyıldan sonra çıktı, daha önce kesinlikle yoktu. Ondan bahseden sanırım Nobahtı’dır.                             

                                                

NOBAHTI:

922 yılında vefat eden Nobahtı (Nevbahti), Şii’dir ve Muhammet bin Nusayr’e kötü ithamlar yağdıran ilk yazardır. Fakat bir Şii, diğer bir Şii’yi nasıl kötüler? İşte kötüledi! Nitekim o dönemlerde Şiilik çeşitli grup ve fırkaya ayrılmış karmakarışık bir durumda idi. Zulüm ve ihanete uğramış olan Ehlibeyt sevgisi ile bu gruplar birbirleriyle yarışıyorlardı. Yürekler Ehlibeyt sevgisi ile çarpıyor; fakat yollar ayrı, tutumlar birbirine aykırı. Herkes kahraman kesilerek kendini gösterme fırsatını yakalamış gidiyor.

Şimdi bu şerefli uğurda liderlik taslamak isteyen herkes, elinde önemli bir belge bulundurmak için imamın gölgesine sığınmak istiyordu. Bu akım en çok İmam Sadık ve imam Askeri döneminde görülmüştü. Bu yüzden imamın kapısı önünde her zaman onlarca kişi bekliyor ve herkes girmek için izin istiyordu. Herkes kafasındaki idealleri imama dayanarak gerçekleştirmek ve en sadık mürit kılığına bürünmek istiyordu. İşte böyle bir ortamda Muhammet bin Nusayr yaşadı ve İmam Askeri’nin ziyaretine gelenler arasında sık sık bulunurdu. İmamın evi bir yüksekokul ayarında idi. Muhammet bin Nusayr her geldiğinde herkesten önce izin alır ve başkasına nasip olmayan iltifatı İmam Askeri’ den görürdü. Bu hal elbette rakiplerinin hoşuna gitmezdi. Rakipleri imamın tercihini protesto etmek niyetiyle onun tercih ettiği kişiye kin ve düşmanlık bağlamaya başladılar. Bu kinleri ilk kusan ve kitabına alan Sad el Kummi idi. Bu adam Muhammet bin Nusayr’den 40 yıl sonra ölmüştü. Benim araştırmalarıma göre ondan daha önce Muhammet bin Nusayr ve Nusayrilerden bahseden yok. Burada en önemli şey şudur ki, Muhammet bin Nusayr’den önce Nusayrilerin adı kesinlikle yoktu. Zira Nusayrilerden bahsedenlerin hepsi, Muhammet ibni Nusayri’ nin 873’te vefatından sonraki döneme rastlar. Nusayrilerden bahsedenleri şöyle sıralayalım: Sad el Kummi 913, Nobahtı 922, Şalmağanı 934, ibni Hazım 994, Şehrestani 1153, El fahrı Razi  1210, İbnil Esir 1234, İbni Teymiyye 1318,  İbni Kesir 1373…

Nusayrilerden bahseden tüm muerrih ve yazarları buraya almak herhalde gerekmez. Ancak en eskilerden birkaç tane aldım ve hepsinin Muhammet bin Nusayr’den sonraya rastladığını ve ondan önce hiç kimsenin olmadığını belirttim. Bunların hepsi Nusayrilerin, Muhammet bin Nusayr’e mensup olduklarını yazıyorlar. Yok, bu isim Ansar’dan geliyor, yok Nasura veya Nazareni veya başka bir lakırdıdan geliyor diyenler ancak 19. yüzyılda ortaya çıktı ve böyle bir iddianın gerçeğe aykırı olduğu besbelli.

Acaba Muhammet bin Nusayr’e bağlı olmadığımızı savunanlar bu ısrarda ne gibi bir yarar umuyorlar? Böyle bir isim normal değil midir? Herhalde normal, zira tarih boyunca kimi kişilerin ismi daha sonra bir cemaatin ismi olmuştur. Örneğin; Ebu Hasan Eşari’ye uyanlara Eşari ve Eşaire denildi.

Ebu Hanife’nin mezhebinde olanlara Hanefi ve Nakşibendi tarikatında olanlara Nakşibendi denildi. Öyleyse İbni Nusayri’nin yolunda olan biz Alevilere, Nusayri demekte ne gibi bir sakınca var? Muhammet bin Nusayr, bu cemaatin önderi ve imamların imamı değil midir? Bunu kimse inkâr edemez. Madem böyle peki sakınca nedir? Herhalde tek bir sakınca var, o da saçma bir gerekçe. Neymiş efendim! “Muhammet bin Nusayr düşmanların nazarında kötü bir insanmış. Aman sakın sahiplenmeyelim.” Bin kere, maşallah. Düşman denilen bu karşı taraf, bizi lekelemek için ne zaman çare aramadı? Tarih boyunca iftira üzerine iftira uydurmakta ne zaman geri kaldı? Örneğin, hilafeti despothaneye çeviren ikinci halifeyi temiz ve suçsuz çıkarmak için Hazreti Peygamber’in (s.a.a.v.) en çok sevdiği, iltifat ettiği sahabelerden iki büyük zatı, bir Yahudi’nin İslamiyet’i yıkma harekâtına katılmakla itham etmediler mi? Ettiler.

Sert bir kayaya çarptıklarını anladılar ve sustular. İşte tarih elimizde: Osman’ın bütün yaptıklarını yazdılar. Devlet parasını çar çur edip keyfine dağıtan; dürüst, temiz valileri azledip idealist, hırçın, içkici ve zalim akrabalarını yerleştiren Osman’ı acımadan yazdılar. Yazdılar ama yine de Osman’a toz kondurmak yok. Sanki bu adamın dokunulmaz bir kişiliği var… Bu olayın en gülünç tarafı şu: “Osman’ın yaygın olan kötülükleri hep uydurma imiş.” Meğer İslamiyet’i yıkmaya çalışan İbni Sebe’nin adamları, yalan haberleri yaymış ve halkı galeyana getirmiş. Oysa Emevilerden başka herkes Osman’ın karşısında idi. Birkaç kişi dışında tüm sahabeler Osman’ın aleyhinde bir şeyler söylemiş, kimileri kışkırtma yapmış ve kimileri uzak memleketlere mektup gönderip resmen halkı ayaklanmaya çağırmıştır. Bu kışkırtmalar sonunda Osman öldürüldü. Ama öldürülmesinde rolü olanların hepsi affedildi. Yalnız Ali affedilmedi. Ali’yi doğrudan doğruya hiçbir tarih, suçlu durumunda  göstermemiş; ancak dolaylı yollardan suçlamışlardır. Ya kendi adamlarını İbni Sebe örgütüyle ilgili olmakla suçladılar. Başta Malik Eşter, Ali’nin sağ kolu idi. Ölümüne çok üzüldü ve “Allah rahmet etsin o benim yanımda Peygamber’ in yanında olduğum gibiydi.”  dediğini yazıyorlar. Şimdi onlar Malik’i suçlamakla bizzat Ali’yi suçlamış oluyorlar. Zira Ali İslam düşmanı, hain birini yanına alıyor, ona güven bağlıyor. Mısır gibi vilayetin başına vali olarak tayin ediyor. Bu çelişkiyi biz değil, onlar yazıyor.

Sözün kısası bu karşı taraf, tarih boyunca bizi rahat bırakmadılar. Kim Ali’yi tutarsa onu dışlamak veya kara çalmak için çare aramışlardır. O halde şimdi Ali ve Ehlibeytin en yakın dostu olan Muhammet bin Nusayr’e dil uzatırlarsa çok mu olur? Hem bu töhmet önce yabancılardan değil, düşman kardeş olan Şiilerden geldi. Sonra bunu Sünniler ellerine aldı, değerlendirdi, davul zurna çalıp herkese duyurdular. Acaba diyorum, şimdi bizim için büyüğümüz,  şeyhimiz, imamımız olan bu zatı savunmak, bu çirkin töhmetleri püskürtmek mi gerek yoksa onu inkâr edip kendisinden teberri etmek mi? Oysa  “Bizim onunla hiç ilgimiz yok ” dersek o zaman onun hakkında söylenen bütün çirkin iftiralara imza atmış oluruz.

 

NUSAYRİ İSMİ MUHAMMET BİN NUSAYR’DEN GELDİĞİNİ SAPTAYAN KANITLAR

 Bu ismin Muhammet bin Nusayr’ den geldiğini saptamak için iki yönden kanıt verebiliriz. Birincisi dediğimiz gibi Muhammet bin Nusayr’ den önce Nusayri ismi yoktu, ancak ondan sonra isim türedi. Daha önce isim ve tarihlerini

yazdığımız yazarların hepsi ondan sonra gelmiş ve hepsi Nusayrilerden söz ederlerken, bu ismin Muhammet bin Nusayri’ den geldiğini yazmışlardır ve hiç birisi bu yeni sergilenen isimlerden bahsetmemiştir. Bu yeni çıkan isimler dediğim gibi 19. yüzyıldan bu yana.

Öte yandan Muhammet bin Nusayr’ ın, Alevi inancının temel yapısında çok önemli bir yeri vardır. Zaten Aleviler, inanç ve kültür metotlarını ondan almışlardır. O dışlanırsa yapımız çöker, o zaman uzun yıllarca koruduğumuz ve uğruna sıkıntı çekip canlarımızı seve seve feda ettiğimiz bu kutsal inancı yok yere harcamış oluruz. Allah korusun.

                                                   

ALEVİLER HATAY VE ÇUKUROVA YÖRELERİNE NASIL VE NE ZAMAN YERLEŞTİLER VE ALEVİLER NEDEN TARİHSİZDİR?

Tarihsiz bir cemaatin tarihini yazmak karanlıkta yürümek gibi çok zor, çok yorucudur ve bu iş, cesaret kadar dikkat ister.

Bu cemaat ezelden beri kontrol ve baskı içinde yaşadı. Zalim iktidar hiçbir zaman bu inançlı kitleye acımadı. Her gelen iktidar onları izledi. Ezdi, hırpaladı, ölümden daha acı felaketler yaşattı. Böyle sıkıntılar içinde yaşayan nasıl yazar ve ne yazabilir? Yazsa bile elimize geçmez; çünkü onların evleri daima kontrol altında tutuluyor ve aranmaya mahkûmdu. Bırak Alevileri, Sünniler dahi istedikleri gibi yazamazlardı. Yazılan kitaplar daima sansüre tabi idi. Onun için herkes korkar ve iktidarın hesabına gelmeyen çizgiye yaklaşamazdı. Egemenliği eline geçiren her hunriz zorba, Alevileri bir kat daha sıkmış, her türlü eziyet ve işkence çeşitlerini onlara tattırmıştı. Zaman zaman Kırım olaylarına kadar gitmiştir.

Sözün kısası, Aleviliği ortadan kaldırmak için her çareye başvuruldu, kaldıramadılar. Ancak daha acıklı ve daha kötü bir sonuca getirdiler, fakirlik ve cehalet karanlığına gömdüler. Toplu yaşadıkları yerlerde sıkı bir mahrumiyet içinde yaşattılar. Bunun için Aleviler, yazmadılar, yazamadılar. Karşı taraf da kaleme almaya tenezzül etmedi. Onun için “tarihsiz”  dedim. Ben şimdi ancak tarih sızıntılarından veya çağdan çağa aktarılan söylentileri derleyip bir şeyler yazmaya çalışacağım…

            Alevi’lerin asıl yurdu kuşkusuz Irak’tır. Zira Hz. Ali Halife olunca Irak’ın Küfe şehrini başkent yapınca onun taraftarları yoğun bir şekilde yerleşmeye başladılar.Ondan sonra Emevi Devleti  sürdüğü dönemlerde yine onların başlıca yeri olarak kaldı. Bu yüzden Haccac gibi en zalim ve en acımasız valiler atanırdı. Abbasiler duruma hakim olunca yine Irak’ı seçtiler. İlk Halife Seffah önce Irak şehirlerinden Anbar’ı başşehir olarak yaptı. Daha sonra halife Mansur Bağdat şehrini inşa ettirdi ve 500 yıl kadar Abbasilerin hilafet merkezi olarak kaldı.

      Abbasiler önce kuzu postuna bürünmek istediler, fakat daha sonra foyaları çıktı ve ne canavar oldukları beli oldu. Güya Hz. Ali ve mazlum olan ehlibeytine sahip çıkıp zalimlerden intikam almak için  harekete geçtiklerini yutturdular. Oysa daha sonra ne oldu? Sanki zalim olan Emevilerden değil de Ali ve oğullarından intikam alındı. İkinci Halife Mansur tarafından H.Hasan’ın soyundan, içinde çocuk ve kadın  olan onlarca masum bir arada öldürüldü.

       Daha sonra halife olanlar da hiç acımadan bu iğrenç cinayetlere, cinayetler ekledi. Ortada bir sebep yok ancak kuşku ve korkudur .Zira imamların halk arasında prestij ve sevgi dozu çok yüksekti. Şimdi ibrenin her zaman onların tarafına döneceği korkusundan rahatsız oluyor ve hilafet makamına korkuyorlardı o kadar.

        Demek oluyor ki mazlumların intikamını almak için verilen palavra bir propagandadan başka bir şey değildi. Acaba diyorum o doksan kişiyi öldürme kurnazlığı intikam mı sayıldı? Evet öyleymiş! Oysa insanlık dışı o iğrenç ve o  korkunç  olay yalnız Abbasilerin değil İslamiyet’in yüz karasıdır. Olay şöyle: ilk halife seffah,  halife olduğu ilk günlerde Emevi ailesinin ileri gelenlerinden 90 kişi kadar yanına çağırdı. Onlara yemek verdi ve yemekten sonra hepsini bir arada öldürdü. Üzerlerini halılarla örttü ve halılar üzerine sofra kurdurup kendisi çıkıp cesetler üstünde yemek yedi. Tarihçi İbn-ül Esir’in ifadesine göre; cesetlerin üzerinde yemek yerken daha tamamen ölmemiş olanların iniltileri işitiliyordu.

         İşte “ Kerbela intikamı” dedikleri yüz kızartıcı, tiksindirici olay… Oysa  ne Hz. Ali ne de Kerbela  şehidi H. Hüseyin bu kadarına razı olamazlar. O ali ki savaşlarda kendi adamlarına “ yaralı olana ölsün diye ikinci bir kez vurmayın, kaçanları kovalamayın” diye sık sık tembih eden bir Ali’dir. İşte Kerbela intikamı dedikleri bu. Dine, İmana, Vicdana, İnsanlığa sığmayan bu tiksindirici olay. Bu intikam değil bu ancak kurmak istedikleri devletin tüzük programını açıklamak için rest çekme olayıdır.

         Her neyse: Abbasileri yaptıkları  zulüm hakkında tarih yapmak niyetinde değilim. Yalnız Şii’lerin çağlar boyunca uğradıkları felaketlerden söz etmek istedim ki esas konuya daha avantajlı girebilmek için. Tarih boyunca ezilen, hırpalanan bu Şii cemaatının içinden “Alevi” ismiyle türeyen bu  Nusayri toplumunun nereden geldiğini nasıl ve ne zaman buralara yerleştiğinin araştırması uğrundayım.

         Alevi’ler diğer Şii’ler gibi Irak’tan gelmişler. Belki Irak’tan sonra Mısır onların ikinci yurdu sayılabilir. Zira Hz. Ali’nin halifeliği zamanında Mısır’da geniş çapta taraftarları vardı. Bunu kanıtlayan Mısır’da ehlibeyt ve Hz. Ali’yi tutan ve tarftarlığıyla tanınan birçokların mezar ve türbeleridir.

          Bunlardan biri de Hz. Ali’nin büyük kızı Zeynep Hatun’un türbesi. Hala türbesinin bulunduğu cadde onun ismini taşıyor. Ehlibeytten  bir de Hasan’ın kızı Nefise’ye ait bir türbe var. Öte yandan Malik Eşter,  Muhammed  bin Ebubekir’e ait birer türbe var .

           Hz. Hüseyin’in başı da yine bir türbeye gömülmüştür.  Kısacası; Mısır’da Şiilik çok yayılmıştı. Ancak 236 yılında Abbasilerden halife mütevekkil bir emir vererek Mısır’da ne kadar Ali soyuna ait insan varsa hepsini çıkartmıştı. Daha sonra gelen halifeler daha fazla baskı yaparak Şiiliği 100 yıl kadar sessiz bıraktılar. Yani Fatımi devletinin üçüncü Halifesi olan Elmuizin Mısır’ı ele geçirmesiyle Şiilik dirildi ve çok güçlendi. Bu da fazla sürmedi ancak 200 yıl kadar ki Eyyubi devleti duruma hakim oluncaya kadar.

          Fatımilerin son Halifesi olan  “Adid” haçlılarla savaş halinde iken sıkı bir duruma girdi. Bu arada Şam hükümdarı Nurettin Zengi’den yardım istedi. Nurettin yanında bulunan genç ve becerikli Selahattin Eyyubi’yi gönderdi. Selahattin başarılarına başarılar kattı ve Mısır‘da iyice kendini gösterdi. Halife onu sevdi ve kendine vezir yaptı. Şimdi yeni vezir hain hain girdi ve duruma hakim olabilmek için kurnazca fırsat beklemeye başladı.Önce  türlü bahanelerle halifeyi kandırarak hazine boşalıncaya kadar tüketti. Bu arada gizli olarak güç ve imkanlar depoluyordu. Halife hasta düştü. Selahattin fırsat bu fırsat deyip hemen işe geçti. Önce hutbelerde okunan halifenin adını kaldırıp yerine Bağdat’ta olan Abbasi halifesinin adını koydu. Daha sonra halife ve Fatımi ailesine mensup olanların uşağı olan “ Karakuş” namıyla tanınan ünlü zorbaya teslim etti. Acımasız ve cin fikirli adam soyu tükensin diye karıları kocalarından ayırarak kapattı. Selahattin Eyyubi bununla yetinmedi.Mısır’da çok yaygın olan Şii mezhebini kaldırmaya, kökünü kurutmaya başladı. Zira her an ayaklanmasından korktuğu için onların peşine düştü. Titizlikle takip etti, mahvetti ve Şii medreseleri Safi ve Maliki mezhebine çevirdi. Yavuz sultan selim belik ondan ilham almış olabilir. Zira Yavuz Sultan Selim yarın savaşta şah İsmail’e yardım ederler diye önce Anadolu Alevilerini temizledi. Zaten tarih üç tane Alevi kasabına Şahit oldu. Onlar: Haccac, Selahattin Eyyubi  ve Yavuz Sultan Selim kasaplar sayılmayacak kadar çok ama bunlar üstün kalite.

        Mısır hakkında araştırma, yapanlardan  Selahattin Eyyubi olmasaydı Mısır’ın İran gibi bir Şii ülkesi olabileceğini tahmin edenler vardır.

          Diyeblirim ki Selahattin Eyyubi Şiilik bünyesinde Haccac’dan daha çok tahribat yaptı. Zira haccac Irak’ta Azrail gibi hüküm sürdü ama Şiiliği ortadan kaldıramadı, Selahattin ise kaldırdı. Neden mi? Çünkü Selahattin vatan ve din uğruna salladığı kılıç ve giriştiği savaşlar kendisine büyük ün kazandırdı. Kendini millete sevdirdi. İsmini büyük kahramanlar listesine yazdırdı. Kazandığı ün ve prestiji kendine siper yapıp kötülülerini unutturdu. Zavallı Haccac ise kabak gibi ortada kaldı. Adamın dini, imanı Halife Abdulmelik ve Emevi hanedanı. Yani Selahattin gibi vatan için, İslamiyet için savaşmadı. Akıttığı bütün kanlar  salt  o zorba  ve canavar efendilerini memnun etmek için. Onun için çok mutaassıp Sünni’lerden bile kendisine çekinmeden lanet okuyanlar var. Yavuz ise kendi Osmanlı hanedanına çok yararlı olup babasından aldığı mülke iki mislini daha katmış olmakla beraber Türk gururunu çok yükseltti ve kendi değimine göre kötülüklerini affettirdi. Unutmayalım: Fatımilerin taraftarları olan Şia’dan korktuğu için onları öldüren, ezip geçen Selahattin belki çok uyanık davrandı. Nitekim yıldıran baskılarına rağmen zaman zaman baş kaldırma olaylarıyla karşı karşıya kalmıştır.

       Örneğin; tarihçi İbnülesir 569 yılında Selahattin rejimini yıkıp Fatımileri tekrar getirmek için gizli teşkilat ele geçirildi ve tüm ele başları öldürüldü. Tarih uzmanı “ Tegri Perdi” yine 570 yılında bir olaydan bahsediyor ki; Mısır halkı Fatımileri geri getirmek için öldürdü isyanı bastırdı. Aynı tarihçi diyor ki 372 yılında Fatımi devletini getirmek için Sudan’dan 100.000i kişilik bir kuvvet geldi. Selahattin’in kardeşi Bekir onları karşıladı. Yine dağıttı, büyüklerini öldürdü ve kalanları susturdu.kısacası; Selahattin Eyyubi’yi devirmek için tarihe geçen olaylar çok… Bununla beraber Selahattin İslam aleminde bu kadar yüksek onur ve prestij sahibi olduğu halde Fatımiler kadar Mısır’da tutulmadı ve onlarınki kadar eserleri yaşamadı.

      Örneğin; Fatımilerden çok sayıda eser günümüze kadar kaldı. O kalan eserlerden  üçüncü halife “Elmuiz” ’in ismini taşıyan cadde hala Kahire’de mevcuttur.

           Bunun yanında Muizzin’in  veziri olan Cevherin yaptırdığı günümüzde dünyanın en büyük şehirlerinden biri olan  Kahire ve Ezher camii gibi dev eserler hala ismiyle anılıyor. Ondan başka Halife Hakimin yaptırdığı camii yine ismiyle anılıyor.Bir de vezir  “Talai” camii var ki Halk ona “talai” mescidi der.

         Her neyse bu konu çok geniş. Elde ettğimiz tüm bilgileri yazarsak bir cilt doldurur. Buraya kadar hep Şii’likten  bahsettik. Yani  Alevi’liğin  önsözü hesabıyla yazdık  Zira Alevi’lik ana kökeni olan Şii’lik içinden çıkmış ve sanki ayrıymış gibi başka bir kimliğe bürünmüştür. Alevi’lik ancak 10.yüzyıl içinde belirmiş ve yavaş yavaş gelişerek şimdiki varlığına kavuşmuştur.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine