Akad Dergisinin 1. sayısındaki “Tarihsiz Bir Milletin Acıklı Tarihi” adlı yazımızın devamı…

 ALEVİ İSMİ

Mahmut REYHANİ

          Nusayri Aleviliği kuşkusuz ki Muhammet bin Nusayr’den başlamıştır. Onun sunduğu doktrin ve öğretiler, zincirin üçüncü halkası olan Hüseyin Bin Hamdan El Hasiybi tarafından yapılandırılmıştır. Muhammet bin Nusayr, daha önce de belirttiğimiz gibi 11. İmam Hasan El Askeri tarafından çok fazla iltifat görmüş ve bu nedenle İmam Askeri’ nin diğer talebeleri olan Şiilerce kıskanılmış ve zamanla bunlar tarafından dışlanmıştır. Bu Şiiler, Muhammet Bin Nusayr’ i kötülemek için bir arayışa girdiler ve “11. İmam Askeri, Muhammet Bin Nusayr’ i yanından kovdu”  yalanını uydurup ortaya attılar. Bunu büyük bir sevinçle adeta davul zurna çalarak karşılayan Sünniler bu yalanı büyüttüler ve Sünnilerle Şiiler; Aleviliği bağımsız ve kötü bir mezhep olarak göstermek için birbirleriyle yarıştılar. Oysa Hasiybi, Şiiler tarafından takdir edilen âlimlerden biridir. Hasibi’ nin yazdığı “Elhidayetü’l Kübra” kitabı, Şia âleminde en doğru kaynaklardan biri olarak kabul edilir. Buna rağmen Hasibi’ yi, Muhammet bin Nusayr’ in yolunda olduğu için ‘mezhebi bozuk’ diye kötülediler. Ama insaf sahibi olan Şiiler de, ‘El Hidaye’ gibi bir kitabı yazan kişinin mezhebi nasıl bozuk olur diye onu savundular.

Elimizdeki tarih, Hasiybi’ nin Mısırlı olduğunu ve daha sonra Mısır’ ı terk edip Irak’ a göçtüğünü yazıyor. Yine tarihin ifadesine göre Hasiybi, Fatımi Devleti’ nin en şaşaalı Halifesi olan Elmuizz döneminde Mısır’ dan çıkıp Irak’ a geçmiştir. Buna inanmak önce zor gelebilir. Zira Hz. Ali’ ye mensup bir sülalenin hükümranlık merkezi olan Mısır’ ı terk edip nasıl başka bir ülkeye göçer? Hem de Mısır’ dan çıkması Fatimi Devleti’ nin en şaşaalı dönemi olan halife Elmuiz dönemine rast geliyor. Ancak Irak’ ın durumunu kavradıktan sonra inanmak kolaylaşır. Çünkü aynı dönemde Alevi inancında olan Büveyhoğulları Irak’ ta hüküm sürüyordu. Onlardan başka Rüknüddevle oğlu meşhur Adududdevle, Hasiybi’ nin talebesi idi. Hasiybi Rastbaş yani ‘doğru ol’ anlamında olan kitabını Adududdevle için yazmıştır. Kimi rivayetlere göre bu kitabı Müizüddevle oğlu İzzüddevle Bahtiyar için yazdığı söylenir. Ben birinci rivayeti tercih ederim. Zira kısa hayatını sefahat ve ahlaka aykırı yollarda tüketen, amcasının oğlu Adududdevle’ nin yanında olmasını, ona karşı çıkmamasını belirten babasının vasiyetine rağmen amcasının oğluna karşı çıkan, savaş açan, onu taciz eden, kendisine karşı yumuşak ve şefkatli davranan Adududdevle’ nin efendiliğini takdir etmeyen, yumuşaklığını şiddetle, nezaketliğini kabalıkla karşılayan ve bu uğurda hayatını kaybeden Bahtiyar gibi şımarık birisi, Hasiybi gibi bir din adamının talebesi olamaz. Zaten fırtına gibi geçen kısa yaşamında din ve ilim eğitimine zaman ayıracak boş vakti yoktu Bahtiyar’ ın. Zira bu zat, savaşlardan artan zamanlarını sefahat ve keyif âlemine harcamıştır. Bahtiyar’ ın bunca kötü özelliklerine karşın babası, amcası, amcasının oğlu Adududdevle adlarını tarihe altın harflerle yazdırmışlardır. Ama gelin görün ki Sünniler, Alevileri kötülemek için hep bu zatı kullanmışlardır. Oysa bilinen bir gerçektir ki utanması olmayanın dini de olmaz. Alevi olmak için Alevi anne babadan doğmak yetmez. Bunun yanında olmazsa olmaz ahlak güzelliği de bulunmalıdır. Unutmamak gerekir ki, Bahtiyar’ ın babası, amcası, amcasının oğlu Adududdevle Aleviliklerinde samimiydi ve hepsi üstün ahlaka sahipti. Buna rağmen Alevilik söz konusu edilirken mezhep taassubu hastalığından kaynaklı olacak çoğunluk teşkil eden bu iyi örnekler görülmez. Bakın, tarihçiler onlara nasıl övgüyle söz ediyor? İbnülesir tarihinde amcası Rüknüddevle için “Halim, kerim, adaletlidir; zalim olmaktan çok sakınır ve adamlarına zalim olmamaları için çok tembih ederdi. Oruç ayında mescide gider ve halkın şikâyetlerini dinlerdi.” Adududevle için yine aynı tarihçi şöyle diyor: “Akıllı, dürüst, temiz, hünerlidir. İlim ve âlimlere çok değer verirdi. İlim adamlarıyla oturur, sohbet eder, müzakere ederdi. Bu nedenle âlimler kendisine gelir, yazdıkları kitapları sunarlardı. Bunun yanında reform ve kalkındırma işlerini ihmal etmezdi. Hastane, yol ve su gibi amme işlerine çok önem verirdi.” diyor. Buna rağmen Alevilik söz konusu edilirken mezhep taassubu hastalığından kaynaklı olacak çoğunluk teşkil eden bu iyi örnekler görülmez.

Her neyse yine geçelim.

Alevilerin başı olan Hasiybi daha sonra Irak’ tan Suriye’ ye geçmiştir. Ama acaba neden Suriye’ ye geçti? Belki yaymak istediği bilim ve kültürleri Irak’ tan sonra Suriye’ ye taşımak istediği içindir. Halep’ te olan Hamdaniler’ in Kralı Seyfüddevle ile tanıştı ve belki onun daveti ile geldi. Hasiybi, Seyfüddevle’ yi kendine bağladı ve Halep’ te Seyfüddevle’ den başka çok sayıda mürit ve talebeleri oldu.

Hasıybi’ nin Irak’ ı terk edip Halep’ e geçmesi bir başka nedene de bağlı olabilir. Şöyle ki, kültür ve mezhep bakımından tamamı kendisine bağlı olan Büveyhoğulları’ ndan bir bakımdan memnun olamadı. Zira onlar dünya saltanatı için birbirlerine düştüler. Sözde Abbasi Devleti’ nin bayrağı altında idiler. Fakat işin iç yüzü böyle değil. Abbasi halifesi sanki onların emrine girmiş gibi oldu. Yani devlet onların amaç ve arzularına alet olmuştu. Örneğin, Muizziddevle Halife’ den “Emirü’l-Ümera” yani “Emirlerin Emiri” anlamında bir unvan istedi. Halife ise itiraz etmeden seve seve verdi. Oğlu Adududdevle ise daha ileri gitti ve Bağdat’ a giderken halifeden kendisini yolda karşılamasını istedi. Halife istediği gibi çıkıp kendisini yolda karşıladı ve hilafet tarihinde emsali görülmemiş bir olay yaşandı.

Bir de Hasiybi, Büveyhoğulları’ nın mezhepçilik güdümündeki aşırı davranışlarını hoş karşılamıyordu. Mesela zaman zaman Sünni büyüklere hakaret için duvara, yollara kötü ve çirkin yazılar yazılırdı. Hasiybi hazretleri böyle çirkin yakışıksız hareketleri kesinlikle istemezdi. Zira bir cemaatin iktidarı eline aldığında, iktidarı karşı cemaatten öç almak için kullanırsa insanlık dışı hareket bir harekette bulunmuş olur. “İktidara geldikten sonra kendi mezhebinin onurunu yükseltmeye çalışırken, karşıki mezhebe saygı göstermekle kendi mezhebinin şerefini korumuş olursun.” anlayışındaydı.

Unutmamak gerekir ki, Sünniler duruma hâkim oldukları her dönemde Aleviler’ e baskıyı ve her türlü eziyeti reva görmüşlerdir. Bunun neticesinde bu yapılanları nefretle karşılıyoruz. Ama biz, onlar gibi davranmamakla, kötülüğe karşı iyilik yapmakla onların hatalarını göstermiş oluruz. İşte bu nedenle Hasiybi, Irak’ tan Suriye’ ye gitmiş olabilir. Büveyhoğulları’ nın ülkesinden Halep’ e geçmiş, Halep ve Suriye hâkimi Seyfüddevle’ nin yanında huzur bulmuştur. Nitekim Seyfüddevle, koyu bir Alevi olduğu halde Sünniler’ e hiç farklı bir muamelede bulunmamıştır. Gururumuz olan Seyfüddevle’ nin bu efendiliği, yüksek meziyeti Sünni tarihçi ve yazarlar tarafından itiraf edilmiştir. Tarih kitaplarında Aleviliğinden eleştirilmeye konu olacak yakışıksız etki bırakmayan Seyfüddevle tıpkı hocası Hasiybi gibidir. Bu zat yalnız Alevilerde değil diğer cemaatlerde de saygın bir yere sahipti. Hac yolunda olan Sünni – Alevi karışımı hacı kafilesine imamlık yaptığı rivayet edilir

Kısacası Hasiybi Halep’ te Seyfüddevle’ nin yanında umduğunu buldu. Hasiybi, “Şeyh Yaprak” adı ile bilinen bir türbede Halep’ te gömülüdür.

 

SÜREKLİ GÖÇ

Hasiybi hazretlerinin Suriye’ ye göç etmesi, diğer Aleviler’ in göçüne hız verdi. Göçenlerin çoğu Halep’e kimileri ise Lazkiye bölgesine yerleşiyordu. Halep şehri, bir Alevi yurdu haline gelmişti. 11. yüzyılda vefat eden Alevilerin büyük şairi Muhammet Müntecep bu hicreti bir şiirinde belgeledi. Şiirinde diyor ki “Şam bizim hicret yerimiz ise, yurdumuz Halep’tir.”  Şam demek Suriye demektir. Zira eskiden Suriye’ ye Şam denilirdi.

Aleviler’ in Irak’ tan göçmesinin nedeni ise şöyle açıklanabilir:

Muhammet bin Nusayr’ den dolayı Aleviler, Nusayri ismini aldılar. Bu isimden dolayı Şiilikten kopmuş ve adeta yabancı bir cemaat durumuna gelmişlerdir. Siyasi hava gittikçe Nusayri Alevilerin aleyhine değişiyordu. Büveyhiler’ den sonra Sünni olan Selçukoğulları Irak’ a hâkim oldu.

Zamanında İmam Askeri’ ye daha fazla yakın olmak yarışından dolayı Muhammet bin Nusayr’e cephe alıp kin bağlayan Şiiler, çirkin uydurmalarla onun ismini bu tarihten itibaren lekelemeye başladılar. Bunu Allah’ tan isteyen Sünniler bu yalanları aldı, değerlendirdi, büyüttü ve Aleviler’ e Nusayri ismini taktılar. Tabi ki Nusayriliği güya bir kötülük simgesi haline getirdiler. Şimdi Büveyhiler’ den sonra Irak’ a hâkim olan iktidarlardan hiçbiri Alevilere iyi gözle bakmamıştır. Sünniler şöyle dursun Şiiler bile onlara düşman kesilmiştir. Yani Irak’ tan çıkıp gitmekten başka çareleri kalmamıştır. Ve çıktılar da…

Göç 11.- 12. -13. yüzyıl ve belki Osmanlı dönemine kadar devam etti. Halep artık bir Alevi yurdu oldu. Halep’ teki 165 cami onların camileridir. Fakat onlar o büyük faciada (Halep kıyımı) o camilerden kovuldu, öldürüldü ve bir daha oralara dönemediler.

 

ALEVİLER VE YAVUZ SULTAN SELİM

Alevilerin başına gelen felaketlerin en büyüğü ve en korkuncu kuşkusuz ki Halep kıyımıdır. 16. yüzyılın başlarında olan bu korkunç kıyım, her ne kadar tarih dışı kalmışsa da tarihe ve tarih yazarlarına kafa tutarcasına tazeliğini ve korkunçluğunu kaybetmeden günümüze kadar sürdürdü ve gerçekliğini kanıtladı.

Abbasi Devleti güçten düşüp meydanı diğer hanedanlara bırakınca, mezhep çekişmeleri kat kat arttı. Bu arada Halep, bu çekişmelere yine sahne olmuştur. Zira Halep, beş yüz yıl kadar altı devlet hükmüne girmişti. Kâh Sünni iktidar, kâh Şii iktidar gelmişti. Mesela Şii olan Fatimi ve Hamdaniler’ den sonra Eyyubiler, Selçuklular, Memlükler buralara hükümranlık kurmuştu. Halep’ in elden ele geçmesi ve istikrarsızlığı, Osmanlı dönemine kadar sürdü. Sünniler ise Fatımi ve Hamdani iktidarını bir işgal olarak görüyorlardı bu nedenle kin besleyip diş gıcırdatmaya başladılar. “Senin devlet olmaya ne haddin var?” der gibi gizli gizli kafa tutuyor ve fırsat beklemeye başladılar. İşte fırsat ayaklarına kadar geldi ve Yavuz Sultan Selim, Halep Sünnilerinin imdadına yetişti. Halep Sünnileri, Anadolu’da 40.000 Aleviyi koyun gibi kesen bu Alevi düşmanı diktatörü görünce, onu buradaki Alevilere karşı kışkırtmaya başladılar. Kışkırttılar ama nasıl? Haklarında yazılan korkunç fetvaları göstererek kanlı elini bir daha kana bulaştırdılar. Hem de bu, akıttığı kanların en korkuncu idi. Zira Anadolu Alevilerinin kıyımı, Şah İsmail’ e yardım ederler diye siyasal bir nedene dayandırılmıştı. Bu zavallıların ise böyle siyasi bir durumu kesinlikle yoktu. Salt Alevi oldukları için bu zalim kıyıma uğradılar. Sonunda Halep Sünnileri, 70 bin Alevi’ nin öldürülmesiyle kinlerini gösterdiler. Halep tarihi hatta dünya tarihi bile böyle savaşsız bir kıyıma şahit olmamıştır.

Herkes biliyor ki Yavuz Sultan Selim, Tebriz Sultanı ve Alevi olan Şah İsmail’ e ve dolayısıyla tüm Alevilere amansız düşman olmuştu. Nitekim saltanat uğruna babasını ve tüm kardeşlerini öldüren ve bir rivayete göre Osmanlı hanedanında oğlu Süleyman’ dan başka erkek bırakmayan böyle totaliter ve aşırı tutkulu bir insan, Alevilere merhametli olur mu, onları öldürmekten çekinir mi?

Yavuz Sultan Selim, güçlü rakibi Şah İsmail’ in üstüne yürümeden önce Anadolu Alevilerini ortadan kaldırmak istedi.

Güya yarın Şah’ a yardım ederler diye kuşkulanmıştı ve onlardan göze çarpan 40 bin kişinin isimlerini bir cetvele yazdırıp onları bir yere davet etti. Sultanın kötü niyetini bilinmeden istenilen yere gelindi. Fakat zavallılar kesilmeye götürülen koyun sürüsü gibi olduklarını bilmeden cellatların ellerine verildi ve 40 bin insan bir arada hunharca öldürüldü.

Bu iğrenç cinayet hiç gizlenmedi. Bütün tarih ve ansiklopedilerde yazılmıştır. Acaba diyorum, Halep kıyımları neden gizli kaldı? Yani o kadar gizli kaldı ki; ondan bahsetmek her şeyden önce cesaret ister. Oysa her ne kadar gizli kalırsa kalsın bu facia, gerçek bir olgu olmaktan çıkmaz. Hatta bu olgunun gerçekliğine inanmamak saflıktan başka bir şey değildir. Neden mi? Çünkü bu olay yüz yıllar geçtiği halde her Alevinin kalbinde sosyal ırsi bir yara olarak yaşamaktadır. Babadan oğla aktarılan acı bir bülten gibi sürüp gelmektedir. Yani bu olay her Alevinin dilinde dolanmaktadır.

“Yavuz Sultan Selim bizi öldürdü.

Yavuz Sultan Selim Halep’ te 70 bin Alevi öldürdü.” diyenler hiçbir zaman eksik olmadı ve olamaz da. Bu arada insanın dikkatini en çok çeken şu; öldürülen sayısının 70 bin olduğu hakkındaki ifade hiç değişmeyen ortak bir ifadedir. Bununla beraber Lazkiye’ den Mersin’ e kadar uzanan Alevi bölgelerinde hâkim olan ortak kanaat, bu cinayetlerin tek sorumlusunun Yavuz Sultan Selim olduğudur. Buna rağmen bu olay tarihe geçmemiş ve kulaktan dolma bir söylenti olarak kalmıştır. Bu olayı ben küçükken işittim. Uygun yaşa gelince kitaplarda kaynak aradım. Ama bulamadım. Ne Arapça ne de Türkçe yayınların hiçbirinde herhangi bir ipucu yakalayamadım ve bu olayı halkın dilinde dolaşan adi bir söylenti biçiminden kurtaramadım. Elime geçen kitaplarda yaptığım araştırmalar uzun yıllar sürdüğü halde bir sonuç elde edemedim. Ancak 1970’ li yıllarda Şii bir yazarın 70 yıl önce yazdığı bir kitap elime geçti. Kitabın yazarı olan Muhammed El Sadr, bu olayı dayısı olan ünlü Şii âlimlerinden Abdül Hüseyin Şerafettin’ nin (El Fusul el Muhimme) adlı kitabına dayanarak naklediyor. Ancak yaygın olan zincirleme söylentiden biraz farklı olarak öldürülen insan sayısının 70 bin değil 80 bin Alevi olduğunu söylüyor ve kıyımın dediğimiz gibi fırsat bekleyen Sünni yobazların verdikleri sahte fetvalara dayanılarak yapıldığını yazıyor. Yazar olayın faili hakkında isim belirtmiyor. Yani ne Yavuz Sulta Selim’ den ne de bir başkasından söz ediyor. Sadece Sünniler Aleviler’ i öldürdü diyor. Bununla beraber olayın geçtiğini belirttiği tarih, Yavuz Sultan Selim dönemidir. Bundan anlaşılıyor ki Halep’ te Alevilere diş bileyen ve fırsat bekleyen Sünniler Anadolu’ daki Alevileri öldüren Yavuz Sultan Selim Halep’ e girince fırsat bu fırsat diyerek Alevi düşmanı olan sultanı bir ihbar biçimiyle özendirip kışkırtmışlar ve ellerine akıl durduran fetvaları vermişler, umdukları kıyımı gerçekleştirip hınçlarını almışlardır.

Yavuz Sultan Selim, her ne kadar kan dökücü diktatör ise de yaptığı vicdan dışı işler için dinsel yetki arar ve aradığını zorlukla da olsa kesinlikle alırdı. Örneğin Şah İsmail’ in üzerine yürümek istediği zaman bir dayanak aradı. Devlet, asker ve din adamlarından kurulu bir meclis topladı. Sözde, fikirlerini (fikirlerini değil onaylarını) istedi. Herkes sustu, sessizliği orada bulunan Abdullah isminde bir yeniçeri askeri bozdu: “İzzetli Padişahım” dedi. “Ne bekliyorsunuz? Uğrunuz açık, kılıcınız keskin olsun. Ne zaman yürüdünüz de biz kaldık?”  Bu neferin sözleri bomba gibiydi. Mecliste bulunanlara adeta bir çeşit ültimatom oldu. Herkes ister istemez evet demek zorunda kaldı. Yavuz Sultan Selim, o neferi mükâfatlandırılarak sancak beyliğine tayin etti. Sultan Selim meclisten istediğini almış oldu. Meclistekiler Sultan Selim’ i, Şah İsmail’ le savaşmak için kendileriyle istişarede bulunduğunu sandılar. Oysa onun gizlediği en önemli amaç Şah’ ın yandaşı Alevileri öldürmekti. Çünkü bu iş savaşın önemli bir parçasıdır. Yani savaş için aldığı onay, aynı zamanda bu taraftarları öldürmek için de geçerlidir. Osmanlı tarihini yazan Ahmet Rasim, Osmanlıca yazdığı tarihin 183. sayfasında çaldıran savaşı bölümünde şöyle diyor: “Edirne’ de Şah İsmail’ in aleyhine ilan-ı harbe karar verilmeden evvel Anadolu’ da Şah’ ın adamları telkinatı yüzünden mezhebi Şiiye salik olanların gizli bir defteri yapılmış ve bunların 40 bininin mütecaviz olduğu anlaşılmıştı. Bu Şiilerin pek çoğu katledildi ve baki kalanları mahbeslara atıldı.” Yine Osmanlıca, Osmanlı tarihini yazan Ali Seydi aynı olayı şöyle anlatıyor: “Anadolu’ da zuhur eden ve bittetkik adedinin 40 bin olduğu anlaşılan Şiaların bir harp okulunda İranlılar’ a mümaşat ve müzaharat eylememeleri için bunların azılı ve nüfuslu olanlarını idam ve ifna ve bir kısmını hapis ve icla ettirdi.” Ondan sonra Ebul Faruk isminde bir başka tarihçi aynı olayı şöyle anlatıyor: “İran’ a hareket etmezden mukaddem Anadolu’ da tedabiri ihtiyatiye ihtiyar olundu. Casuslar vasıtası ile Şia mensubiyetinin defteri tanzim edildi. Defter mucibinde 40 bin nüfusun canlarına bir anda kıyıldı, ne yaşa bakıldı ne başa.” Daha sonra diyor ki: “Şu hareket Hanrizaneyi Tahsin ve tebcil etmek için ulema ve erkân, devlet ile müerrihlerimiz müttefik. Bunların Allah’ın kulları, Peygamberin ümmeti, Kitabullah’ın ğayur salikleri olduklarını unutmuşlardır.” 

TARİHSİZ BİR MİLLETİN ACIKLI TARİHİ KİTABINDAN

 Devam edecek.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine