ÇOCUKLUĞUMUN DÜĞÜNLERİ

Nihad Yenmiş

 Yaşım elli beş. Çocukluğum altmışlı yıllara denk gelir. O yıllarda Karaağaç yöresi henüz köydü ve bu yöreye tarım ağırlıklı bir ekonomi hâkimdi. Bunun yanında limanda çalışanlar da vardı; ancak bu kişiler azınlıktaydı. Dolayısıyla insanların yaşam standardı birbirine yakındı. Sanayi kültürünün bölgede çok etkin olmaması ve çoğunlukla tarıma dayalı ekonominin varlığı nedeniyle kültürde yozlaşma pek görülmüyordu. Başka bir ifadeyle gelenek ve görenekler o yıllarda oldukça önemseniyor ve çok fazla bir değişikliğe uğratılmadan yaşatılıyordu. Bu yüzden gelenek ve göreneklerimizi görmüş, yaşamış biri olduğumdan kendimi şanslı görüyorum; ama yeni neslin bu güzelliklerden mahrum kaldıklarını görünce bir o kadar da üzülüyorum.

           Çocukluk yıllarıma dair unutamadığım sosyal birlikteliklerin yaşandığı olayların başında düğünlerimiz gelir. Düğünlerimiz yörenin  kültür zenginliğini en iyi yansıtan etkinliklerdi. Geleneksel olarak törenler aynı zenginlikte olurdu. Düğün dört gün devam ederdi. Düğünün yapıldığı damat evinin çevresindeki tüm evler, düğünden nasiplenirdi. Hazırlıklar yoğun bir tempoyla yürütülürdü. Yemekler, davetlilerin oturumu, davulcu- zurnacı temini gibi faaliyetler ekip çalışması ile yapılırdı. Düğünler yemekli olduğundan en büyük yoğunluk genç kızların yemek yapımında göze çarpardı. Bu neşeli hazırlık süreci aynı zamanda hüner gösterme ve kendini kanıtlama ortamıydı. Bir diğer önemli ayrıntı da genç kızlığa adım atanların el becerisi gerektiren beylik yemeklerin yapımını öğrenme fırsatı bulmasıydı. Düğün mutfağı dolma oyma, içli köfte yoğurma ve yapmayı öğrenme okuluydu. Köfte etini dövmeyi genç kızlar burada öğrenirdi. Bilgili hanımlarla genç kızlar arasında  usta-çırak ilişkisi kurulurdu. Küçücük lokmalık içli köfteler kızartıldığında çevreye yayılan koku, herkesin  iştahını kabartırdı…

           Düğünün birinci günü köy halkına davet niteliği taşırdı. İkindi vakti çalmaya başlayan davul-zurna, halkı hazırlık için uyarırdı. Davetliler düğün evine geldiklerinde avlunun girişinde davul-zurna, özel davet melodisi çalarak onları karşılardı. Karşılanan davetli, davulcu-zurnacıya  mutlaka bahşiş verirdi. Bu işlem davetli yerine geçene kadar devam ederdi. Genellikle tahtadan masa ve sandalyelerle dörder kişilik gruplar halinde oturulurdu. Bu yerleşim biçimi kendiliğinden olurdu. Ancak akranların aynı masa çevresinde oturmaları sanki otomatiğe bağlanmıştı ve pek şaşmazdı. Kadınlar masalara oturmaz düğün alanının çevresini adeta örülmüş duvar gibi  çevirirlerdi. Bu düzen gece yarısına kadar bozulmazdı. Ertesi gün kına gecesi olarak ayarlanır, eğlence gelinin ve damadın evinde ayrı ayrı devam ederdi. Gelinin kınası damat tarafından gelen kadınlarla kendi yakınlarından oluşan kadınların ortak şenliği ile yakılırdı. Damat sağdıcı ile kına töreninde hazır bulunur ve bu ikilinin kınası erkekler tarafından yakılırdı. Kınaları yakılmadan önce erkekler üç tur halay çeker ve her turun bitiminde halay başını çeken şahıs, avazının çıktığı kadar “Ya samiin el savt, sallo ala-el nebi. Evveltu Muhammet ve tanitü Ali. Hall tenhanney el aris alla ma hall?” diyerek       davetlilere bu soruyu yöneltirdi. Davetliler iki turda  koro şeklinde tek sesle “Ma hall” diyerek son tura geçişe yol verirlerdi. Son turda davetliler “Hall” diyerek kına merasimini başlatırdı. Genellikle kına hatırı sayılır kişilerce  veya damadın kirvesince damadın sol serçe parmağına yakılırdı. Aynı işlem sağdıca da yapılırdı.

         Düğünün üçüncü günü gelini getirme günüdür ve düğünün en önemli bölümünü teşkil eder. Düğün alayı önde bayraktar, gelinin evine doğru davul-zurna eşliğinde giderdi. Gelini getirmeye giden alayda damat bulunmazdı. Genellikle damat sağdıçla evde beklerdi. Daha önce hazırlanan gelin davulun sesinin duyulması ile ayakkabısına madeni para konularak giydirilir ve ailesine veda etmesi için bekletilirdi. Düğün alayı gelinin evinin avlusunda  çiftetelli oyunlar oynarken gelinin ailesine veda etmesi işlemi evde devam ederdi. Bu arada gelini ağlatmak için ayrılığı anlatan hüzünlü şarkıları kadınlar korusu söylerdi. Bu işlem gelin ağlayana kadar devam ederdi. Gelin evden ağlar vaziyette bir kolunda sağdıcın karısı, diğer kolunda hatırı sayılır bir kadınla çıkarılırdı. Bu işlemler yapılırken maniler okunur ve her maninin bitiminde zılgıt çekilirdi. Manilerin genellikle gelini almanın başarısını övücü, damadı yüceltici ve gelinin güzelliğini betimleyici olmasına özen gösterilirdi. Gelin mesafe yakınsa yaya olarak; uzak ise at sırtında yeni evine getirilirdi. Gelen gelin alayı damadın evine varır varmaz davul- zurna ‘hoş geldiniz’  karşılama müziğini çalarak gelin alayını karşılardı. Gelini damat ve sağdıç karşılar ve eve geçirirdi. İçeri geçen gelinin ayakkabısını soyup içindeki madeni parayı çıkarmak için özellikle bir erkek çocuk seçilirdi. Bu işlemde gelinin ilk çocuğunun erkek olması inancı yatardı. Daha sonra damat evin damına çıkar, eline içinde bozuk para ve kuruyemiş karışımı olan büyükçe bir kabı alır ve kapı önüne toplanan çocukların üzerine karışımı serpiştirirdi. Bu işlemler bittikten sonra gelin kendi odasında bekletilir damat ise düğün davetlilerinin yanına döner, oyunlar oynanırdı. Daha sonra düğün alanının ortasına bir masa konur ve davudi sesli bir adam tarafından “şabaş”      toplanırdı. Her masaya iki, üç görevli gider ve masadaki davetlilerden yapılacak şabaş katkısı toplanır, masa başındaki şahsa verilir o şahıs da normalin üstünde bir sesle her davetlinin katkı miktarını halka duyurmak için ilan ederdi. Bu işlemin bitiminde toplanan bütün paraların toplam tutarı ilan edilir ve o paralarla halay çekilirdi. O geceki merasim bitince gelin ve damat odalarına çekilirlerdi.

       Ertesi gün ve düğünün dördüncü gününde aynı şekilde yemekli içkili ikram aynı hızla devam ederdi. Gerdek girişi sabahı adlandırılan bu güne büyük neşe hâkim bir şekilde düğüne devam edilirdi. Genellikle oyunlar oynanıp içkiler içilen bu son günü  damat el öpme işlemini de tamamlayarak düğün sona ererdi.

       O düğünlerde beni en çok etkileyen şey düğün yemekleridir. Bıkıp usanmadan yüzlerce insana yemekler yapmak külfet ve zahmetine üretken genç kızlarımızın katılmaları ve katlanmalarının nedeni neydi? Sanırım bir toplumun yarattığı ve o topluma ait kültürden başkası değildi…                                                                            

  

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine