HZ. ALİ’NİN LİDERLİK VASIFLARI

Sabahattin GÜNDÜZ

 

          İnsan var; dünyaya gelişi ve gidişi fark edilmez. İnsan var, bulunduğu meclisi yüceltir veya çökertir. İnsan var, ölmeden namı dünyaya yayılır. İnsan var, öldükten çok sonra değeri fark edilir. İnsan var ölmeden ölür. İnsan var, ölünce var olmaya devam eder. İnsan var, adına devletler kurulur. Onun için savaşılır, onun için ölünür…

 Bazı insanlar var ki, bir taraftan övgüyle göklere çıkarılır, bir taraftan yerin dibine batırılır. Bazıları var ki; her taraftan tahkir edilir. Bazıları her yönüyle ve herkesçe kabul görür, taltif edilir. Taltif edilen kişiler bazen kimilerini rahatsız eder. Rahatsızlık duyan kişi; o büyüklük karşısında ezilse de bir sebep bulup onu karalamaya çalışır. Onu karalayacak bir şey bulamazsa onun çevresindekilere bakar. Çevresindekilerden de karalayacak birilerini bulamazsa onu sevenlere yönelir tehditler. Onu sevenlerden de eleştirilecek bir şey bulamazlarsa “Çamur at, izi kalsın!” anlayışıyla hareket eder.

İslam tarihinde Ehlibeyt, Hz. Ali (a.s.) ve taraftarları müstakim yolda yürümelerine rağmen onlara birçok iftira atıldı ve ıstırap girdabının içine atılıp durdular. Hz. Peygamber (s.a.a.v.) sağken, Hz. Ali’yi (a.s.) ölesiye seven  olduğu gibi, onu çekemeyenlerce öldürülesiye yerilen biri olmuştu. Adına yıllarca minberlerde lânet edilirken, onun için can verenler de vardı. Onu sevmeyenler adını anmazken, onu sevenler "Ya Ali medet" diyerek, onunla şifa buldu, onunla ümitlendi, onunla hüzünlendi, ondan güç aldı ve ondan aldıkları ilhamla Allah yolunda yürüdüler.

               Hazreti Ali, (a.s.) bilgisiyle, cesaretiyle, maddi ve manevi gücüyle, güzel ahlakı ve kişiliğiyle mükemmel bir şahsiyet olarak tarihe girmiştir. Velayet sahibi ehlibeyt (a.s.) imamlarının da ilki olan Hz.Ali’nin (a.s.) yaşam ve yönetim felsefesi insana değer veren ve ona hoşgörüyle yaklaşan prensipleriyle günümüze kadar geçerliliğini korumuş ve dünyanın en saygın üniversitelerinde ders olarak okutulmaya değer bulunmuştur.

 Hz. Ali’yi (a.s.) anlamak; ancak onun tüm yönlerini araştırmak, incelemek ve öğrenmekle olacaktır. Hz. Ali (a.s.) şu ana kadar yazılmış olan kitapların büyük bir kısmında -düşmanları bile- onun yeteneklerini, cesaretini, bilgeliğini, fedakârlığını övdüğü yüce ve eşsiz bir kişilik olarak anlatılmaktadır.

Hz. Ali, (a.s.) yaşamıyla, düşünceleriyle, eylemleriyle günümüzde de dara düşenlerin sığınağı durumundadır. "Yetiş ya Ali" sözü boşuna söylenmemiştir. Tarih boyunca zor durumda olanların duası olmuştur.

 Hz. Ali’nin (a.s.) dini yönü  bir tarafa bırakılıp, birey olarak sosyolojik ve siyasal olarak değerlendirilmeye alınsa dahi insanlığa katkısı yadsınamaz.. Hz. Ali’nin (a.s.) Mısır Valiliğine tayin ettiği Malik bin Eşter’e yazdığı mektup bir yöneticilik manifestosu niteliğindedir. Nitekim bu mektup önemli üniversitelerde ders olarak okutulmaktadır. Hz. Ali (a.s.) bu mektubunda sadece kendi çağında değil, yaşadığımız çağın da çok ilerisinde olduğunu kanıtlamıştır.

               Felsefe açısından Hz. Ali:

             “Hak: Beyan ve nitelendirme konusunda her şeyin en genişi;.ama amel hususunda her şeyin en darıdır.” Yani hakkı söylemek kolay, hakla amel etmek ise çok zordur.        

Muttakilerin mevlası Ali (a.s)’nin hak konusunda beyan ettiği ikinci cümle ise hak ve görev birlikteliği meselesidir. Yani (hakkın olduğu yerde vazife ve vazifenin olduğu yerde de hak vardır.) Başka bir tabirle her nerede insanın bir hakkı varsa onun üzerinde de bir hak vardır ve her nerede bir hak borçluysa bir hakta alacaklıdır. Yani hak her zaman iki yönlüdür. Hiçbir yerde tek yönlü hak mevcut değildir. Hatta insanlar üzerinde en yüce haklara sahip olan Allah bile kendi hakları karşısında insanların da Allah üzerinde bir takım hakları vardır. Hidayet hakkı, eğitim hakkı, peygamberleri gönderme hakkı, semavi kitapları indirme hakkı gibi. Bu ikinci cümle Nehc’ül-Belağa, 216. Hutbede oldukça kısa ama çok ilginç özet ve derin bir ifadeyle şu şekilde yer almıştır:

“Hiç kimse için başkası üzerine bir hak cari olmadıkça kendisi üzerine hak cari olmaz. Yine, kendi üzerine bir hak cari olmadıkça da başkasının üzerine hak cari olmaz.”

Bu da yukarıda sözünü ettiğimiz hak ve görev birlikteliğinin ve ayrılmazlığının bir başka tabiridir.

Benim çocuğum üzerinde bir hakkım var ve onun karşısında da bir sorumluluğa sahibim. Çocuğumun da benim üzerinde bir hakkı vardır ve buna karşılık benim karşımda da bir görevi vardır. Aynı şekilde İmam’ın ümmet üzerinde bir hakkı vardır ve sahip olduğu bu hakka karşılık da bir görevi vardır. Ümmetin İmam karşısında bir hakkı vardır ve bu haklarına karşılık da bir takım görevleri vardır. Hak hususunda ifade ettiğimiz bu iki cümle Nehc’ül-Belağa’da yer almıştır.

Şimdi de Nehc’ül-Belaga’nın ışığında imamet ve rehberlik felsefesi hususunda bazı konuları ele almaya çalışalım:

Nehc-ul Belağa'ya göre rehberin varlığının beş felsefesi vardır. (elbette bu felsefe beş ile sınırlı değildir.)

1. Bir milletin dayanak istemesi ve bu dayanağın da rehber olmaksızın mümkün olmamasıdır.

2. Bir milletin sadece programları uyumlu ve safları bir olduğu takdirde muzaffer olmasıdır. Bu da rehber olmaksızın mümkün değildir.

3. Rehberin hareket, çaba ve uğraşlara bir boyut ve yön kazandırmasıdır. Elbette bu vahdet meselesinden ayrı bir husustur. Bu üç hususu Hz. Ali’nin Şıkşıkiye hutbesinde buyurduğu kısa cümleden istifade ederek açıklamak mümkündür. Hz. Ali orada şöyle buyurmuştur:

“Hilafet hususundaki yerim değirmen taşının mili gibidir.”

Bu tabir oldukça güzel bir tabirdir. Zira değirmen taşının bin bir ayıbı ve kusuru olabilir. Ama bu kusurlar dönmesine ve çalışmasına engel değildir. Ama eğer bir hareketi için bir dayanak ve eksen olan ortasındaki mil olmadığı takdirde değirmen taşı bir an bile olsun dönemez.

Bir toplumda rehberin yeri taşı döndüren o sabit ve muhkem mildir ve o taşa bir yön, uyumlu dönüş ve tek düzelik kazandırmaktadır. Dolayısıyla bir toplumun da bir dayanağı olması, olaylarda bir üssünün bulunması ve hareketinde bir birlik ve hedefinin bulunması bir rehberin varlığını gerektirir.

Hz. Ali (a.s.) Şıkşıkıye hutbesinde başka bir yerde şöyle buyurmaktadır: “Sel benden cari olur.” Burada da İmam kendi varlığını bir dağa benzetmektedir ki üzerine yağmur yağmakta ve yağmur suları dağlardan boşalarak vadilere doğru akmakta, tek bir yöne doğru hareket etmektedir. Yani yine rehberin çabalara ve hareketlere yön kazandırma olayına işaret etmiştir.

4. Rehberin varlığının dördüncü felsefesi ise ümmete bilinç ve bir bakış açısı kazandırmaktır.

5. Rehberin varlığının beşinci felsefesi ise örnek oluşudur. Ali (a.s), Osman b. Huneyf’e yazdığı meşhur mektubunda bu iki felsefeye işaret ederek şöyle buyurmaktadır:

“Her uyanın kendisine uyduğu ve ilminin nuruyla nurlandığı bir imamı vardır.”

Yani,  Ey Basra Valisi Osman b. Huneyf bil ki, her uyan insanın bir önderi vardır ve bu önderinden faydalanmaktadır. İlk etapta onun ilminden faydalanmaktadır. İmam ve rehber kendisine uyana bir bakış açısı ve bilinç aşılamaktadır. Ayrıca da tüm hususlarda kendisine uyanlar için bir örnek oluşturmaktadır. Buraya kadar yazılan cümlelerden özet olarak rehberin varlık felsefesini anlamak mümkündür. Bu hususta biri Peygamber (s.a.a.v) zamanından ve diğeri de kendi zamanımızdan olmak üzere iki örnek vermek mümkündür:

Rehberin görevleri, insanların hakları, insanların görevleri veya önderin hakları hususunda, Nehc’ül Belağa’ya başvurduğumuzda Hz. Ali (a.s)'nin bir rehber için on önemli görevi tayin ettiğini görmekteyiz. Yine ümmet ve takipçileri için de beş görev tayin etmiştir. Şimdi bu hususları kısaca açıklayalım:

Hz. Ali (a.s) rehberin görevi hususunda önce şöyle buyurmaktadır:

“Rehber kendini öyle yetiştirmelidir ki mevki ve makam onu sarsmamalı, değiştirmemeli, gururlandırmamalı ve şahsiyetini değişime uğratmamalıdır.”

Hz.Ali (a.s) bu sözleri ordu komutanına yazmış ve şöyle buyurmuştur:  

“Valinin üzerindeki ilk hak elde ettiği makamla değişmemesidir. Aksine kudret açısından nimetlere erdikçe Allah’ın kullarına daha da yakınlaşmalı ve kardeşlerine sevgisi artmalıdır.”

Yani ilahi bir rehberde kudret ve Allah’ın kullarına karşı muhabbet doğrudan orantılıdır. Biri artınca diğeri de artmalıdır. Ama öyle insanlar var ki bir tek yeni elbise giyince, yeni bir ayakkabı alınca veya en küçük bir makama ulaşınca, yolda yürüyüş, konuşma ve bakışları dahi değişmektedir. Ancak imam ve önder olan kimseye bütün kudretler verilse dahi değişmemelidir. Bu insanlara önder olmanın ilk şartıdır.

İmam Ali (a.s) önder için tayin ettiği ikinci görev ise insanların görüşüne saygı göstermek ve istisnasız her hususta halkla meşveret etmektir. İnsanlar sürekli siyaset sahnelerinde olmalı ve her şeyi meşveret etmelidir.

Üçüncü görev ise sırları gizlememektir. İmam olacak kimse insanlardan çok özel sırlar dışında hiçbir şeyi gizlememelidir. Hz. Ali (a.s) gizlenilen sırların da savaş sırları olduğunu beyan etmektedir.

Dördüncü görev ise toplumun haklarını yerine getirme konusunda, ihmalkârlık etmemektir.

Beşinci görev ise insanlar arasında ayrıcalık gözetmemek ve insanları kanun karşısında eşit görmektir. Bu son dört görevin delili ise Hz. Ali’nin şu sözüdür:

"Sizden savaş hali dışında hiçbir işi gizlemediğimi, hüküm konusu dışında hiçbir işi sizlerle paylaşmaktan kaçınmadığımı bilesiniz. Doğru görüp uyguladığım, hak bilip eda ettiğim şeyden başka, hak konusunda benim yanımda eşitsiniz."

Hak üzere olan ilahi bir önder insanlara tüm konuları açıkça söylemelidir. Kendisini halkın efendisi görmemelidir. Her hususta onlarla paylaşmayı bilmelidir.

Bu deliller ışığında Hz. Ali efendimizin felsefesini değerlendirmeye veya anlamaya çalışırsak özünün Allah’a ibadet, insanlar arasında barış ve sevgi, hükmeden ve hükmedilen arasında yalansız ve giz siz bir ilişki, alabildiğine kardeşçe paylaşım ve iktidar veya maddi zenginliğin insanı değiştirmemesini öngören hatta emreden bir demokrasi anlayışı ile karşı karşıya kalırız.

Maalesef artık aklımda değil ama İslamiyet’i araştıran bir İngiliz düşünürün Hz.Ali (a.s.) için dünyanın ilk sosyalisti dediğini okuduğumu hatırlıyorum. Hz. Ali (a.s.) sahiplenilmesi gereken bir yol çizmiştir. Eğer Hz. Ali’nin (a.s.) çizdiği bu yol insanları yanlışa yönlendirmiş olsaydı, yanlışların ömrü her zaman uzun olmadığı gibi bununda sonu gelirdi. Tıpkı yaşadıkları dönemlerde kendilerini tanrı ilân eden imparatorlar, krallar tarihin tozlu sayfalarında lanetle anılırken Hz.Ali’nin (a.s.) aydınlık yolu ışıklar saçarak etrafını aydınlatmaya devam etmektedir. Buradan çıkardığımız sonuç; Hz. Ali’nin yolunun doğruluğudur. Bu yol insanı her türlü tehlikeye karşı korumakta, karanlıktan aydınlığa, yokuştan düzlüğe çıkarmaktadır. Birilerinin bunu yok sayması, inkâr etmesi bu tarihsel gerçeği değiştirmez. Hz. Ali (a.s.) düşünceleri, felsefesi, yaşam biçimiyle insanlığa yol göstermeye devam edecek. Dünya döndükçe, insanlık var oldukça Hz. Ali de (a.s.) var olacaktır.                                                                                                                                                                                                                                                  

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine