İLAHİ VASİYET ( I )

 Nurettin REYHANİ

 “Rahman ve Rahim olan Allah’ ın adıyla”

“Biz insanı en güzel şekilde yarattık.”(1)    diye buyuran ve insanı, diğer bütün canlılardan üstün kılan; etrafında olup biten her şeyi anlamaya ve anlatmaya yarayan şeklen küçük ama fiilen ve manevi yönden muazzam olan kalp ve dil gibi nimetlerle donatarak, insanı yeryüzünün en onurlu varlığı olarak yaratan Allah’ a şükürler olsun. Allah’ a öyle bir şekilde hamd ederiz ki, bizi daima her bakımdan en iyi şeylerle mükâfatlandırsın.

            Şehadet ederiz ki Allah’ tan başka ilah yoktur ve onun eşi, benzeri de yoktur. Onu hiçbir akıl ve hiçbir düşünce kavrayamaz. Ve şehadet ederiz ki Hz. Muhammed (s.a.a.v) onun kulu ve elçisidir. Allah’ ın salat ve selamları, gece ve gündüz var oldukça Peygamberimiz Hz. Muhammed’ in ve Ehlibeytinin üzerlerinde olsun.

            Ancak...

            Akıl sahipleri bilirler ki, İslam dini Allah’ ın dininin ta kendisidir. Hz. Âdem’ den  (a.s.) Hz. Muhammed’ e (s.a.a.v) kadar gelmiş geçmiş bütün peygamberler, insanları İslam’ a davet etmişlerdir. Yüce Allah, bunu Kur’an-ı Kerim’de “Allah katında geçerli din, ancak islamdır.”(2) ve “Kim İslamdan başka bir dini din olarak seçerse, kendisinden  (böyle bir din) asla kabul edilmeyecektir.  Ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”(3) ayeti kerimeleriyle bildirmiştir.

            Nasıl ki Hz. Muhammed (s.a.a.v) peygamberlerin sonuncusudur, onun şeriatı da kıyamet gününe kadar geçerli olacaktır. Onun helal olarak bildirdiği kıyamete kadar helal, haram olarak bildirdiği de kıyamete kadar haram kalacaktır. Onun dinini ve şeriatını değiştirmeye hiç kimsenin yetkisi olmamıştır ve olmayacaktır da. Bunu Kur’an-ı Kerim’ de “Bugün sizin dininizi ikmal ettim, sizin üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve din olarak sizin için İslamı beğendim.”(4) ayeti kerimesiyle açıkça belirtmiştir. Allah-u Teala bu konuyu Kur’an-ı Kerim’ de bu kadar açık bir şekilde izah ettikten sonra, herhangi bir mümin ya da akıl sahibi kimse, dinde değişiklik yapmaya cesaret edebilir mi?

            Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v) dönemini inceleyecek olursak insanların Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v) yolundan gidenler ve onun yolundan gidiyormuş gibi görünen ama gerçek şeriattan tamamen sapan münafıklar olarak iki gruba ayrıldığını görürüz.

            Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v) doğruluğuna ve her durumda Hak ile beraber olduğuna bütün içtenliğiyle inanan grup, her zaman Peygamberimizin yanında olmuş ve yolunda seve seve hayatını feda etmiştir. İslam dininin bütün hükümlerine onun gösterdiği şekilde riayet etmiş ve taraftarlarının azlığına, düşmanların fazlalığına aldırmadan Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v) yanında korkusuzca savaşmışlardır. Bu grup, Hz. Peygamber (s.a.a.v) hayatta olduğu sürece Peygamberin yolundan sapmayıp onun bütün emirlerini yerine getirdikleri gibi, ondan sonra bile vasiyetine uyup Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeyte (a.s.s.) sımsıkı tutundular. İşte gerçek sahabe ve müminler onlardır. Allah onlardan razı oldu ve onlar da Allah’ tan razı oldular. Onlar iyi amel sahibi olduklarından, Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v) ve Ehlibeytinin (a.s.) sevgisine nail oldular. Ve mutlu son onların olacaktır. Çünkü onlar İslamın dimdik ayakta durmasını sağlayan omurga olmuşlardır.

            Diğer grup (münafıklar) ise, ne yazık ki ilahi nurdan, adaletten nasip almak istemeyen kalpleri mühürlü, beyinleri kilitli insanlardan oluyordu ve maalesef bunların sayıları oldukça fazlaydı. Kur’an-ı Kerim’ de münafıklıkta maharet sahibi olan bu gruptan, şöyle bahsedilmektedir: “Çevrenizdeki bedevi Araplardan ve Medine halkından birtakım münafıklar vardır ki, münafıklıkta maharet kazanmışlardır. Kurnazca davrandıkları için sen onları bilmezsin. Fakat biz onları iyi biliriz. Biz onlara iki kez azap edeceğiz. Sonra da onlar daha büyük bir azaba itileceklerdir.” (5)  Bunlar, ayeti kerimede bahsedildiği gibi Medine ehlinden, Mekke’den ve Kureyş kabilelerinden olup, 23 sene boyunca Hz. Muhammed’e (s.a.a.v) karşı savaşmışlardır. Ne zaman ki yenilip bir şey yapamayacaklarını anladılar, o zaman İslam dinine girmiş gibi göründüler. Bunlar, görünüşte İslamın bütün gereklerini yerine getirerek Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v) yanında savaşıp sohbetine nail olmuşlarsa da, kalpleri nifak tohumlarıyla doluydu. Bunların niyeti, Hz. Peygamber’ den (s.a.a.v) sonra İslamı sahiplenip Hz. Muhammed (s.a.a.v) ve ona yürekten bağlı gerçek Müslümanlardan intikam almaktı. Bu münafıklar, Hz. Peygamber (s.a.a.v) zamanında İslamın bütün gereklerini yerine getirirmiş gibi göründüklerinden, ileriki zamanlarda saf (bilgisiz) Müslümanların çoğu bunlara uyacaktır. İstedikleri çoğunluğu sağladıktan sonra da, İslamı kendilerine uydurup onu kötü emellerine alet etmişlerdir. Allah-u Teala bunların ne olduklarını ve niyetlerini Hz. Peygamber’ e (s.a.a.v) bildirmiştir. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.a.v) bu münafıkların niyetinin, kendisinden sonra İslam adı altında kendi dünyevi menfaatlerini gözeterek, İslam dinini harap etmek olduğunun farkındaydı.

            Bundan dolayıdır ki Hz. Muhammed (s.a.a.v.),  peygamberliği süresince Müslümanları münafıkların bu kötü amellerinden korumak için sürekli, sakaleyn diye tabir edilen Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeytine uymaları konusunda telkin etmiştir. Ehlibeytinin bütün günahlardan arınmış olduğunu ve Kur’an-ı Kerim’ den hiçbir zaman hiçbir konuda ayrılmadığını her fırsatta bildirmiştir. Hatta yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’ de “Ey Ehlibeyt! Şüphesiz ki Allah sizden şek ve şirki gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.”(6) ayeti kerimesiyle bu konuya ilahi bir kesinlik kazandırmıştır.

Bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v) soyuna karşıtlığı ile meşhur İsmail İbni Kesir bile Siyer’ inde, Allah-u Teala’ nın, Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v) Ehlibeytini bütün âleme üstün kıldığını ve onların yolundan gidilmesi gerektiğini, onların yolunun Kur’an-ı Kerim ve gerçek İslamla aynı olduğunu belirtmekten kendini alamamıştır. Burada ‘Ehli Beyt’ (a.s) derken kimlerin kastedildiğini isterseniz Tirmizi’ nin Sahihi’ nde,  Müslim’ in Sahihi’ nde ve İbn-i Ahmed’ in Müsned’ inde birleştikleri isimleri sayalım: Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin  aleyhimüs-salatü vesselam.

            Biz bunları söylerken, kendi kaynaklarımızın haricinde, herkesçe kabul görmüş tarihçi ve İslam bilginlerinin kaynaklarını da baz alıyoruz.

            Nitekim, Nisai’ nin Hasaisi’ nde, Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v) bir konuşmasında çevresindekilere: “Ben bir gün ilahi davete icabet edeceğim. Aranızda, biri diğerinden büyük iki şey bırakacağım: Allah’ ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeytim.” diye buyurduğu geçmektedir.

            Tirmizi’ nin Sahihi’ nde ise, Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v) “Ey insanlar! Ben içinizde iki şey bırakıyorum ki, onlara uyarsanız sapkınlığa uğramazsınız. Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeytim.”  ifadesi yer almaktadır. Aynı şekilde;

            Suyuti’ nin Ed’dürrül Mansur eserindeAranızda iki şey (halife) bırakıyorum. Allah’ ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeytim.”,

            Havarizmi’l Hanefi Menakib’ inde, Aranızda iki şey (sakaleyn) bırakıyorum. Allah’ ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeytim.”,

            Müslim’ in Sahih’ inde Aranızda iki şey (sakaleyn) bırakıyorum. Birincisi Allah’ ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve ikincisi Ehlibeytimdir.” gibi nakillerin varlığı, gerçeğin aslında herkes tarafından bilindiğinin açık göstergeleridir.

            Son olarak da, herkesçe bilinen ve kabul edilmiş meşhur veda hutbesinden bir alıntı yapalım. Bilindiği gibi veda hutbesi, veda haccının dönüşünde Gadir Hum yakınlarında bir yerde, bazı rivayetlere göre 120 bin civarında Müslümanın hazır bulunduğu bir anda Hz. Muhammed’ e (s.a.a.v) gelen ilahi bir emrin neticesinde vuku bulmuştur.

 

“...

 Hz. Muhammed (s.a.a.v) orada bulunan topluluğa hitaben:

Ben müminlere kendi nefislerinden evlayım, değil mi?

Evet.

Hz. Peygamber (s.a.a.v) sorusunu tekrarladı:

Bilmez misiniz ki ben müminlere kendi nefislerinden evlayım?

Müslümanların cevabı yine “evet” oldu. 

Ben sizin veliniz miyim?

Müslümanlar bunu da doğruladılar: Evet doğru dedin.

Hz. Peygamber (s.a.a.v) bu sefer değişik bir şekilde:

Ey insanlar! Sizin veliniz kim?

Topluluk hep bir ağızdan:

Allah ve Resulü, Allah ve Resulü, Allah ve Resulü.

Bundan sonra Hz. Peygamber (s.a.a.v) Hz. Ali’yi (a.s.) yanına çağırıp onu elinden tuttu ve Müslümanlara hitaben dedi ki:

Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır. Allah’ ım, kim Ali’ yi dost edinirse sen de onun dostu ol ve kim ona düşman olursa sen de ona düşman ol. Bu (Ali), benim yardımcımdır. Kim ona yardımcı olursa ben de ona yardımcı olurum. Ve kim ona düşman olursa ben de ona düşman olurum.”

Hz. Peygamber (s.a.a.v) bu biat niteliğindeki sözlerini tamamladıktan sonra Hz. Ali’ye (a.s) biat edip, bütün Müslümanların ona biat etmesini istedi ve orada bulunan herkes Hz. Ali’ ye biat etti. Bu hutbeden hemen sonra Kur’an-ı Kerim’ in son ayeti kerimesi nazil olmuş ve mealden de anlaşılacağı gibi din konusunda son nokta konulmuştur. Maide suresinin 3. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “Bugün sizin dininizi ikmal ettim, sizin üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve din olarak sizin için İslamı beğendim.”

            Buradan anlıyoruz ki, Hz. Peygamber (s.a.a.v), Hz. Ali’ nin (a.s.) velayeti ile kendi velayetini, kendi velayetini ise Allah’ ın velayeti ile bir saymıştır. Demek oluyor ki; her kim Hz. Peygamber’ den (s.a.a.v) sonra Hz. Ali’ yi dost edindiyse Hz. Muhammed’ i (s.a.a.v) dost edinmiş sayılır. Hz. Ali’ nin (a.s.) velayetine itiraz eden ise Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v) velayetine, dolayısıyla Allah’ ın velayetine itiraz etmiş sayılır.

            Hz. Peygamber (s.a.a.v) şunu açık ve net bir şekilde belirtmiştir ki, doğru yol ancak ‘sakaleyn’ diye tabir ettiği Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeyt yoluyla bulunabilir. Aynı şekilde, bu iki büyük yardımcıdan (sakaleyn) başkasına tabi olanın da dalaletten kurtulmasının imkânı yoktur. Çünkü onlar (Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeyt), İslamın kıyamete kadar dimdik ayakta kalmasını sağlayacak, gerek kanuni gerekse hukuki olarak, her konuda birbirini tamamlayan, dinin birbirinden ayrılmaz temel taşlarıdır. Ehlibeyt ki Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v) ilminin varisidir. Bununla ilgili İbni Naim el Asfahani’ nin Kitab ül Hilye eserinde geçen hadisi şerifte: “Kim benim gibi yaşamak, benim gibi ölmek ve bana vaat edilen cennete benimle birlikte girmek isterse, Hz. Ali (a.s.) ve soyunun (On iki imam) velayetine girsin. Çünkü onların soyu benim soyumdur. Onlar benim bilgimi miras edindiler ve benim idrak ettiğimi onlar da idrak ettiler.” buyrulmaktadır.

            Hz. Muhammed (s.a.a.v), Ehlibeytini bu kadar methederken bakınız İbn-i Haldun neler yazıyor: “Ehlibeyt, hak yolundan saptılar ve kendi keyiflerine göre mezhep kurdular. Kendi inançlarına göre sahabeleri suçlayıp, kendilerinin günahlardan arınmış olduklarını iddia ediyorlar. Ehlibeyte tabi olanların hariciler gibi İslamla ilgileri yoktur.” Zaten İbn-i Haldun’ u bu -hak etmediği- mertebeye getiren de bu fikir ve beyanları değil midir? Zamanın yöneticileri; kendilerini metheden, karşı tarafı suçlayan bu sözde ilim adamlarını sürekli kollamış ve yüksek makamlara getirmiştir. Bu olayların benzeri, tarihte çok olmuş ve olmaktadır da….

            İbn-i Haldun, Ehlibeyte yönelttiği bu asılsız iftiralarla Ehlibeytin değerini düşürdüğünü sanmıştır. Oysa bu ve bunun gibi kara cahiller, güneşi balçıkla sıvamaya kalkışmışlardır. Bilmiyorlar ki, Ehlibeytin yardımı ve öğretisi olmadan doğru yol bulunamaz. Allah-u Teala bizleri onların (Ehlibeyt ve Kur’anı Kerim) yolundan ayırmasın. Allah’ ın salat ve selamları daima üzerlerinde olsun. AMİN

(1): Tin Suresi – 4. ayet

(2): Ali İmran suresi – 51. ayet

(3): Ali İmran suresi – 60. ayet

(4): Maide suresi – 3. ayet

(5): Tevbe Suresi – 101. ayet

 

(6): Ahzab suresi – 33. ayet

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine