Müslümanım, Aleviyim, Nusayriyim

 Davut TÜMKAYA

 

         İlk sayımızda İslamiyet öncesi durumu özetlemeye çalışmıştım Bu yazımda da İslamiyet, Haşimi ve Emeviler’in İslamiyet’e bakışları, “Alevi Nusayrilik” olarak adlandırılan “hak” mezhebin İslam açısından önemi ve niteliğini anlatmaya çalışacağım.

          İslam öncesi dönemde putperestlik, şehvet zinciri, ahmaklık ve katliam yaşamı çekilmez bir vaziyete getirmişti. Düşkünlük ve kötü ahlak zirvedeydi. Taş yürekli zalimler insanları köle yapıyor ve onlara kötü muamele ediyorlardı. Yönetim egemenleri halk üzerinde baskılar uyguluyor, ekonomik açıdan halkı sömürüyorlardı. Adaletten yoksun yöneticiler halkın refah düzeyini sıfıra düşürmüş, haklarını yemiş ve mallarını israf etmişti. Kısaca halk, zorbaca hükmün kurbanı olmuştu.

              Her şeye muktedir olan yüce Allah, elçisi Hz. Muhammed vasıtasıyla halkın içinde bulunduğu kötü durumu düzeltecek ilahi sesi duyurdu. İslamiyet’ten önceki peygamberlerin müjdelediği bu din tarihin en güzel devrimini yaratacaktır. İslamiyet, küçük-büyük, siyah-beyaz, Acem-Arap demeden herkesi hukuk ve yaratan karşısında eğilmelerini istiyor ve eşitliklerini ilan ediyordu. “Bütün insanlar kardeştir.” diyordu. İslam, şafak aydınlığında insanlığa Allah’ın birliğine ve kardeşliğe müezzin Bilal’ın güzel sesiyle yankılanıyordu. Bu derin yankı ve güzel nağme inananların içini ferah tutuyordu. İnsanlar, içlerini ferahlatacak ve gönüllerinde taht kuracak bu sese daha önce hiç uyanmamışlardı.

          Habeşi’nin yaydığı bu ilahi ses; Haşimiler’le Emeviler arasında varolan kargaşayı hızlandırdı. İslam’a kerhen de olsa boyun eğmek zorunda kalan Emeviler,   Haşimiler’e olan kinlerinden dolayı öfkelerini İslam dinine kusuyorlardı. Çünkü Haşimiler, bu davanın taraftarıydı ve İslamiyet’in adaletini yaşıyorlardı. Hz. Muhammed (s.a.a.v) İslam’ı tarif ederek yaşatmaya başladı. “İslamiyet’in mantıklı ve adil bir bakışı vardır.” diyordu. İnsanları, aşağılamadan ya da yüceltmeden emeği karşısında eşit tutuyordu. İslamiyet hilekar ve azmışların gayrı meşru yoldan zenginleşmelerini engelliyordu. İşçiyi, emeğini heder edenlerden kurtarıyordu. İnsanların birbirlerini sömürme hakkına sahip olmadıklarını haykırıyordu. Bu İslami kuralların ilelebet yaşayabilmesi için yüce Allah İslamiyet anayasasını  Allah’ın kitabı olan Kuran-ı Kerim’de oluşturdu. Yüce peygamber (s.a.a.v)  söz ve hadisleriyle güzel ahlakı, iyi yaşamı, ibadet kurallarını, her şeyi kıyamete kadar taşıyacak ve kendisinden sonra bunları ilelebet yaşatacak bir vekil ve Kur’an-ı Kerim’i bıraktı. Aleviler “Kal-u Bela”da olduğu gibi üstün ahlak niteliği ile yüce Allah’ın birliğine ve insanlığa yakışır medeniyeti “İslam” adı altında toplayan Hz. Muhammed’e (s.a.a.v)   inanan ilk kitle oldu. Bu kitle taşıdığı inançla Müslümanlığın nitelendirilen beş şartıyla yalnız değil Kuran-ı Kerim’in ve Hz. Muhammed’in istediği kuralları ve farizalarını en iyi şekilde yerine getirerek Müslümanlığını teşhir etti.

          Aleviler Müslümanlığın özünde Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in Allah’ın resulü olduğunu tanımlayan insanlığa yakışır medeniyeti sunan bir din olduğunu biliyorlardı. Bu din İslam dinidir. Ve bu inançla “Aleviler” Müslüman’dır. Aleviler, Hz. Peygamber’in vasiyetlerini yerine getirenlerle beraber olup onları sevdi ve onların yandaşı oldu. Bunda da haklıydılar. Çünkü yüce Allah Kuran-ı Kerim’de Resulullah’ın Ehlibeytini dillendirdi. Hz Peygamber, Hz. Ali’yi (a.s.) İslam dünyasına kendisinden sonra önderlik edecek kişi olarak gösteriyordu. Çünkü Hz. Ali, (a.s.) Hz. Muhammed’den (s.a.a.v) sonra İslamiyet’e inanan ilk Müslüman’dı. Hz. Ali (a.s.) Hz. Muhammed’in (s.a.a.v) amcasının oğlu, birlikte büyüdüğü ve en sevdiği kişiydi. Yüce peygamber pek çok hadisinde ve yaptığı toplantılarda kendisinden sonra ümmetine yol gösterecek kişinin Hz. Ali (a.s.) olduğunu vurguluyordu. Hz Ali, (a.s.) Hz. Muhammed’in (s.a.a.v) mizacında olan bir kişiliğe sahipti. Bu yüzden insanlara en iyi şekilde yaklaşıyordu. Hz. Muhammed  (s.a.a.v) bir hadisinde “Ulular ulusu Allah, peygamberleri ayrı ayrı ağaçlardan (soylardan) yarattı. Benimle Ali’yi aynı ağaçtan yarattı. Ağacın kökü benim Ali dalları ve budaklarıdır. Fatima o ağacın verimidir. Hasan ve Hüseyin meyveleri, şiamız da yapraklarıdır. Kim bu dallara yapışırsa kurtulur, yapışmayan helak olur.”(1) der. Peygamberin (s.a.a.v)  ne bu ne başka hadisine kulak asmayan tarihin zorba iktidar sahipleri Emevilerin zalimane saltanatları doksan yıl sürdü. Peygamber soyuna karşı yapılan insanlık dışı haksızlıklar, hunharca katliamlar dayanılmaz bir boyut aldı. Bütün bu zulüm ve baskılara rağmen Hz. Muhammed’i (s.a.a.v)  dinleyen onun emir ve yasaklarına uyan bir kitle vardı. Peygamberin kendisinden sonra tayin ettiği ve halife kıldığı Ehlibeytini sevdi ve onlara tabi oldu. Bu kitle Aleviler idi. Ancak Emevilerden de insafsızlıklara dayanamayan basiret sahibi olanlar da vardı. Bunlardan Yezit oğlu II. Muaviye insanlık dışı muamelelere dur, diyemediği için hilafette ancak kırk gün dayanabildi. Kırkıncı gününde Ümeyye Camii’nde verdiği bir hutbede önce Hz. Peygamber’e salavat getirdi sonra Kerbela’da yapılan acımasız durumu Hz. Ali’nin fazilet namesini ve Hz. Ali’nin (a.s.) bu makamda evla olduğunu söyleyerek konuşmasını şöyle sürdürdü: “Ben bu zulmün devamına tahammül edemem. Hilafet makamı Ali ve evladına ait bir makamdır. Ben, bu hakkı gasbetmekten Allah’a sığınırım ve kendimi bu makamdan geri alıyorum.” (2) Bu şekilde Hz. Muhammed’le Müslümanlığı içten kabul edenler Hz Ali’ye bağlandı. O’na yandaş oldu. II. Muaviye Bin Yezit, Emevilerin yaptıklarına tepkili kaldı. Onları lanetledi. İşte Hz. Ali (a.s) yandaşlarına Alevi denildiği zaman akla gelmesi gereken ilk şey Müslümanlıktır. Çünkü Aleviler Müslümanlığın çiğnenmesine razı olmayan Müslümanlığın hakkını veren, Hz. Muhammed’in (s.a.a.v) yolunu gerektiği gibi izleyenlerdir. Nusayriler, de bu yüzden Müslüman Alevi ûnvanını aldılar. Bu baş tacı ûnvanla hem özde hem sözde birbirinin takipçisi olan Ehlibeyt ve imamlara bağlandılar. Bu tarihi süreç içinde Müslüman Alevi kitlesi kitapların sığmayacağı zulümlere uğradılar. Alevilikleri uğruna sebat, direniş, tahammül, cesaret gösterdiler.  Yaşamları boyunca kelleyi koltuğa koydular. Emevi ve Abbasi baskılarına rağmen bağlandıkları bu yolda ilerlemekten vazgeçmediler. İnancı yüzünden bir insan haksızlığa uğrayabilir, canından olabilir; ama inançları yüzünden birilerinin canından olması aynı inancın yok olmasına izin veremez. Ancak o kişiler inanç veya sevgilerini gizlemek zorunda kalırlar. Tabi ki Alevilerin işkence ve katliamlara uğramalarının tek sebebi vardı. O da Hz. Ali’ye (a.s) aleni şekilde yandaş olmaktı. Bunun için Aleviler devamlı yargısız şekilde idamla cezalandırıldılar.

          Abbasiler’in 5. halifesi Harun-el Reşit Aleviler için yeni yeni ölüm şekilleri icat ederdi. “İmam Hasan’ın zürriyetinden nur yüzlü, siyah saçlı bir genç Harun-el Reşid’in eline geçer. Harun-el Reşit onu özel duvarcısına teslim eder ve onu binanın temeline koyup üzerine taş örmesini emreder. Duvarcı gence acır ve onu temele hava alacak şekilde gömer. Gece vakti gelip onu kurtarır. Ama gencin ailesinden bunu kimsenin bilmemesini ister. Çünkü bu olay Harun-el Reşid’in kulağına giderse kendisini yok edeceğini söyler. (3) İbrahim ibn-i Riyah şöyle rivayet eder: “İmam Hasan oğlu Hasan, Hasan’ın oğlu Abdullah Abullah’ın oğlu Yahya’yı Harun-el Reşit ele geçirince onu bir temelin dibine koydu ve üzerine toprak döktü. Yahya bu şekilde can verdi.”(4) Reşit bu olayı dedesi olan Mansur’dan almıştır. Çünkü El Mansur Bağdat şehrinde yeni binalar inşa ettiği zaman eline geçirdiği Alevileri bina temellerine diri diri koyuyordu. İşte Alevileri sadece Hz. Ali yandaşı oldukları için İslam dışı kabul eden zihniyet kendilerine yukarıda anlatılan işkence ve katliamları uygulamıştır. Emevi ve Abbasi halifelerinin bu acımasızca tutumu karşısında onları hala Müslüman sayanlar vardır. İslam’a en sadık olan Alevileri de İslam dışı görerek İslamiyet’in özüne gölge düşürmüşlerdir. Aleviler, Alevilikleri’ni haklı olarak Hz. Peygamberin hadislerinden alırlar. Hz peygamber: “Aranızda paha biçilmez iki şey bırakıyorum, onlara tutunursanız asla doğru yoldan ayrılmazsınız. İkisi birbirinden azimdir. Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim gökten yere uzanmış bir iptir. Öbürü ise ehlibeytimdir. Bunların ikisi Kevser havuzunda bana erişinceye kadar birbirinden asla ayrılmazlar.” (4) Nusayriler Müslümanlıklarını bu hadislerle pekiştirerek Müslüman Alevi ismine nail olurlar.

 

         İslam’ın ilkeleriyle inanç felsefelerini koruyan Alevi kesimi, Kur’an-ı Kerim’i ve Ehlibeyt ve 11. imam Hasan El Askeri’ye kadar gelen imamların yolunu en doğru şekilde izledi. Müslümanlıkla beraber Alevi adıyla anılan bu Alevi kesimi ülkemizin Tarsus, Mersin, Adana ve Hatay’da varlıklarını sürdürüyorlar. Aleviler XI. İmam Hasan El Askeri’den (a.s) dini öğretisini alan ve onun ahlakıyla yoğrulan Muhammed Bin Nusayr ile tanıştılar. Muhammed Bin Nusayr’i konumundan dolayı kıskanan ve çekemeyenler oldu. Dolayısıyla ona kötü iftiralar atıldı. Aleviler bu iftiraların yalan olduğuna inanarak sağ duyu ve vicdanla imamlardan sonra zamanın en muteber alimi ve temiz insanı olan Muhammed Bin Nusayr’a inançlarını yitirmediler. Ve bunu biliyorlardı. Kötü olup bu töhmetlerin doğruluğuna sahip olanların Hasan El Askeri’de işi olmaz. İmamlar iyi ahlaka sahip olmayanları bilir ve onları dışlar. Ki Muhammed Bin Nusayr Ehlibeyt ve imamların öğretisini en iyi bilen ve öğreten üstat idi. Dönem iktidarlarının bitmeyen zulümlerine karşı çıkmaza giren Aleviler,  Muhammed Bin Nusayr’a bağlandılar. Muhammed Bin Nusayr bir mezhep, tarikat ya da din kurucusu değildi. O sadece imamlardan aldığı bilgileri aktaran bir alimdi. Muhammed Bin Nusayr’a bağlanan Müslüman Alevi kesimi böylece Nusayri ismini de almış oldu. Bunda da haklıydı. Çünkü Emeviler’in devamı olan Abbasiler de anlattığımız gibi Aleviler’i sadece Alevi olduklar, Hz.Ali’yi (a.s.) sevdikleri için katlediyorlardı.Bu yüzden Müslüman-Alevi-Nusayri kesimi ehlibeyt ve imamların sevgisini yüreklerinin derinliklerinde yaşıyorlardı. Alevi karşıtı olan tarihçiler, tarihi tek tafarlı yazıyor; ellerinden gelebildiği kadar ehlibeyt ve imamların faziletlerini saklıyorlardı.

MUHAMMED BİN NUSAYR KİMDİR

         Araştırmacı yazar, Büyük Üstat Sayın Şeyh Mahmut REYHANİ “Gölgesiz Işıklar” kitabında Muhammed Bin Nusayr’ı anlatmış olmakla beraber Müslüman - Alevi kesiminin Nusayri ismini almasının güzelliğini ve haklılığını kendine özgü üslubuyla anlatmıştır. Uzun yıllardır  “Nusayri” ismi Alevileri tarif eden alt kimlik olarak bilinir olmuştur. Muhammed Bin Nusayr’a intisap ettiğimiz için aldığımız bu isim bir Müslüman için gurur kaynağıdır. “873 yılında vefat eden Muhammed Bin Nusayr Ehlibeyt’in 11. imamı olan Hasan Askeri (a.s) hazretlerinin meclisinden eksik olmayan sadık bir müridiydi. Askeri hazretleri bu kutsal makamın özelliğini babalarından ve dolayısıyla Hz. Peygamber’den almıştır. Ne yazık ki bu rabbani makamın gerçekliğine inanmak istemeyen mezhep hastası kimi alimler yan çizip alaylı bir durum alırlar.”(Mahmut Reyhani-Gölgesiz Işıklar)

          Üstat, Sünni alimlerin Şiiler ve imamlar hakkındaki görüşlerine de değinir:

         “Hasan Askeri (a.s) hazretleri yine babaları gibi ilim peşinde koşan pek çok müridin kıblesiydi. İzin bekleyenler kapısından ayrılmazdı. Bu bakımdan daha önce izin alıp alamamak müritler arasında kıskanmaya hatta düşmanlığa bile yol açıyordu. Bu müritlerin genellikle Şii’ydi. Fakat görüş ve inançları birbirine aykırıydı.”

          “İbn-i Nusayr’den yaklaşık 40 yıl sonra Şii alimlerden (Nobahtı) bu büyük zata ağza alınmayacak kötü töhmetler yöneltmiştir. Ondan sonra hangi Şii yazar Nusayriler’den söz ederse aynı töhmetleri yuvarlayıp atıyordu. Bu konu daha sonra Sünniler’in eline geçti. Bu kez Şiiler’in bu yaman buluşu Sünniler için etkili bir silah oldu ki kimi Sünni alimler Nusayriliği Şiilik için ayıp sayarak yüzlerine vuruyordu.”

          “Aleviler,  Muhammed Bin Nusayr’in izinde olanlar! Acaba diyorum bu zat haşa, sümme haşa iddia edildiği gibi olsaydı tüm Aleviler’in aynı yolda olmaları gerekmez miydi? Elbette ki gerekirdi. Zira bir cemaat ismiyle anıldığı önderin yolunu izlemez onun yaptığını yapmazsa onun adını nasıl taşır ve ona bağlılığını nasıl ispat eder? Aleviler’in bu niteliklere sahip olduklarını ancak onları yakından tanıyan bilir. Bu söylediklerim kuru bir iddia değil gerçektir. Öyleyse önderleri olan Muhammed Bin Nusayr da böyledir. Bunun aksi düşünülemez. Bu arada kendine yöneltilen töhmetler yüz bin kere  yalan.”(6)

         Bütün bu durumlar karşısında Müslüman Aleviler Muhammed Bin Nusayr’i destekleyen O’na tabi olan fırka olup diğer Şiilerden ayrıldı. Ve Müslüman Alevi Nusayri ismiyle yoluna devam etti. Nusayrilik dışardan dinlenerek tanınmaz. İçinde yaşamak onu hissetmek gerekir. Üstün ahlak nitelikleri taşıyan Nusayriliği anlatmak için kitaplar yazmak gerekir. Nusayriler Hz. Peygamberin deyimlerinden yola çıkarak Ehlibeytini ve imamları sevdiler. Hz. Ali’yi her konuda öncelikli gördüler ve bu şekilde Müslüman alevi oldular. Nusayriler Kur’an-ı kerim Hz. Muhammed ve Ehlibeyti ile imamların öğretisini yaşayan ve yaşatan ve bunu gerektiği gibi aktaran Muhammed Bin Nusayr’i sevdiler O’na tabi oldular. Bu yüzden Nusayri adıyla anılmaya başladılar. Bu yüzden de  Müslüman Alevi Nusayri olarak tarihe geçtiler. Anıldıkları bu isimle her zaman gurur duydular.

           Ben Müslümanım , Aleviyim, Nusayriyim. Her Nusayri Alevi’dir, her Alevi Nusayri değildir. Her Alevi Müslüman’dır, her Müslüman Alevi değildir.

                                                                                                          

 

(1) Sahihi Müslim ‘Ali Bin Ebi Talib’in Faziletleri’

(2)Tevfik Oytam ‘Bektaşiliğin İçyüzü’

(3)Eşşiat Vel Hakimün S. 157-158

(4)Eşşiat Vel Hakimün

(5)El Tabari ‘Zehair El-Ukba

 

(6)Mahmut Reyhani, Gölgesiz Işıklar II “Tarihte Aleviler”

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine