VAHDETİVÜCUD

Mahmut BAYRAM

 

         Bir zamanlar, sorunlardan uzak ve sevimli olan dinimizdeki çeşitlilik ve farklılaşmayı bağladığım en önemli neden, İslamiyetin kavgayı bitiren bir din olmasına rağmen ortaya çıkışından birkaç on yıl sonra bu dinin kazanımlarını reddeden gereksiz sistemlerin ortaya çıkmasıdır. Bu sistemlerde liderler, geliştirdikleri inanç yöntemleri sayesinde, hanedanlıklarının kalıcılığı için savaşırlarken, hep insanların ebedi kurtuluşu için çabaladıklarını ve böylece yüce bir ideale, ezilen insanların, arayış içindeki sultanların içinde yatan ilahi zafer özlemine seslenebilmişler.

          İslamiyetten önce Yahudilikte bazı hahamlar, Hristyanlıkta kimi rahipler, bir tapınma yolu olarak tasavvufu kendilerine yaşam şekli olarak benimsemişlerdi. İslamiyet’in ortaya çıkışı ile birlikte Hz. Muhammed’ in Hz. Ali ile beraber Hira dağındaki tapınmalarında tasavvufun güçlü izlerine rastlanır. Tasavvufu, tasavvufun özünü yıkıntıya dönüştürmeden, kişiliği kötü huylardan arındırıp ruhu temizleyerek olgun olma durumu, mistik bir hayat sürme yolu, Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih etme doktrini, tevhit felsefesi şeklinde kabullenmiş ve o şekilde yaşamış Selman-ı Farisi, Ebu Zer, Şebli, Harrani, Mekzun, (gezgin) Cüneyd, İbrahim Edhem ve diğerleri yalnızca Allah sevgisi ve korkusu için dünya güzelliklerine yüz çevirmiş, tarikat kurmayarak kitleleri peşlerinden sürüklememişlerdir. Hz. Muhammed'e (s.a.a.v) dayanan hiyerarşik sistemle Allah'ı tanımış ve "Ben ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır." hadisini yol gösterici olarak kabul etmiş, ilmi tevhit ile ameli tevhit yani gerekli ilim ve barışçıl eylem olarak tasavvufu çözümlemeye çalışmış, olgun insan olma durumunun laf değil hal yolu olduğunu, benimsedikleri yaşantı şekliyle lanse etmeye çalışmışlardır.

           Ne var ki "Nefsini bilen Allah'ı bilir." hadisinin yanlış yorumlanması ile dinimizin hem çıkış noktasını hem de her dönemde seyrini bulandıran, tasavvuf kökenli ancak tasavvufun amacına yönelik olmayan çok sayıdaki gereksiz tarikatın ortaya çıkmasından sonra tevhidi terk edenler, doğuştan gelen, insanları boyun eğmeye ve diz çökmeye zorlamaya yönelik içgüdüsel arzu ve tanrılaşma tutkuları yüzünden, vahdetivucud gibi ilginç bir doktrine yönelmekten kaçınmamışlar. Üçüncü yüzyılda bu öğretiye öncülük edenlerin başında Tayfur Bestami, Hüseyin Hallac ve Muhyiddin bin Arabi gösterilebilir. Doymak bilmez güç duygusunun, saltanatlarının enerji kaynağı oluşu Hallac'a "Ben Tanrı’yım (Enel Hak)” dedirtmiş; Muhyiddin Arabi'ye Hallac'ı savundurtmuş, Bestami'ye kendisini işaret ederek "Cüppemin altındaki Allah' tan başkası değildir."i söyletmiş, Geylani'ye de "Yeri göğü ben yarattım." türünden inciler döktürmüştür.

          Bunlar bir kulun yapması gereken tapınma biçiminden uzak davranış ve sözlerdir. Bu sözlerin sahipleri yaşadıkları çağlarda illegal sayıldı, çoğu öldürüldü. Muhyiddin Arabi ise aynı sonu paylaşmaktan korktuğu için ancak kılık değiştirerek halkın içine çıkabiliyordu. Fakat politikanın bir şartı olarak bazı yöneticiler ve uyduları, zaman içinde bunların öğretilerini kabul etmiş gibi göründü ve savunuculuğunu yaparak bunlara geçerlilik kazandırdı. Ölümünden yüzlerce yıl sonra, Muhyiddin Arabi’ye, Yavuz Sultan Selim güdümündeki Osmanlı diyaneti,  büyük şeyh, bilenlerin uç noktası, ermişlerin önderi gibi isimleri uygun gördü. Oysa öğretisinden dolayı

 "Dedi ki ben o Hakk’ım ki

Özünü geçen zamanın değiştiremediği"    dizeleriyle savunduğu Hallac, Sünnilerce öldürülmüştü.

Hallac, bir başka şiirinde Tanrı’ yı işaret ederek şöyle demektedir:

“Ruhum ruhunla bütünleşti

Soğuk suyun rakıyı bütünlediği gibi

Sende olan her şey bende de var

Her durumda sen bensin”

          Hallac' daki Tanrı’ ya ait olma ve tanrılaşma ihtiyacını bu kadar zorlayıcı yapan, kendisini doğadan ve öteki bireylerden farklı görmesi ve bu görüşünü sağlayan düşüncesini dile ustalıkla getirebilmesindeki becerisinden başka bir şey değildir. Kendisini bu kadar farklı görmesi, İslamın özünde yaptığı gereksiz tahribatın yanında, insanı insanca bir sorunla karşı karşıya bırakır. Doğadan ve öteki bireylerden farklılaşma ihtiyacı, ölümünü çok bulanıklaştırmış, kendisinde olmayan bütün özellikler hatırlandığında önemsizliği ve küçüklüğü zorunlu olarak hissedilebilmiştir.

          Hallac' dan sonra Bestami, vahdetivücudun lokomotifi olmuş “Cübbemin altındaki Allah' tan başkası değildir." çıkışından sonra yine cübbesini işaret ederek "Allah' la bütünleştiğimde her durumda gördüm ki o, sanki benim. Gönül gözüyle rabbime baktım sırlarının en ilgincini, özünü bana gösterdi. Kendi benliğime baktım, benliğimi göremedim. Aydınlığım aydınlığında, yüceliğim yüceliğimde yok oldu. Ona gerçek gözüyle baktım, (Tanrıyı göstererek) bu kim? (Vücudunu göstererek) Ne ben (özünü işaret ederek) ne de benden başkası. Gerçeğe gerçekle baktım. Tanrı’yı kendimde, kendimi Tanrı’ da gördüm. Gerçeği gerçekle gördüm. Bir süre cismimden yoksun bir halde Tanrı’yı özümde, özümü Tanrı’ da gördüm. Bana kendi bilgisinden bilgi dilinden ses ışıltısından güç verinceye kadar.”

          Tasavvuf felsefesinin Anadolu'da da kabul gördüğü ve vahdetivücud olarak varlığını sürdürdüğü Hallac’ ın,

 “Açık gizli beliren

Her şeyde ve her şeyden”

dizelerinde anlatıldığı gibi idealizmden materyalizme dönüştüğü görülür. Anadolu'daki tasavvufu anlamak için devir kuramını kısaca incelemek faydalıdır.

Bu kuram Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v) "Ben nebi iken Âdem su ile çamur arasındaydı." hadisi ile ilgilidir. Vücut halindeki Hz. Muhammed, (s.a.a.v) yeryüzüne sonradan gelmiştir. Hâlbuki ruh halindeki Muhammed, (s.a.a.v)  ezelden beri vardı.

          Vakti gelen ruh, maddi âleme iner. Önce cansız varlıklara sonra bitkilere, hayvana, insana en sonra da olgun insana geçer. Oradan da Allah' a döner ve onunla birleşir. Bu inişe nüzul, tekrar Allah' a dönüşe de huruç, bu sürece de devir denir. Bu inişi ve çıkışı anlatan şiirlere devriye denir. Devriyeye en iyi sayılacak örneklerden birisi Gufrani' nin yedi kıtalık şiiridir. Bu şiirin iki kıtası şöyledir:

 

“Katre idim Ummanlara karıştım

Kaç bulandım kaç duruldum kim bilir

Devre edip âlemleri dolaştım

Bir sanata kaç sarıldım kim bilir

 

Bulut olup ağdığımı bilirim

Boran ile yağdığımı bilirim

Alt(ı) anadan doğduğumu bilirim

Kaç ebeden kaç soruldum kim bilir.”

 

 Hamdullahi’ nin Devriyesi:

 “Cihan var olmadan ketm-i ademde

Hak ile birlikte yektaş idim ben

Yarattı bu mülkü çünkü o demde

Yaptım tasvirini nakkaş idim ben

 

Anasırdan bir libasa büründüm

Nar’ü, hak’ü, bad’ü, ab’dan göründüm

Hayrulbeşer ile dünyaya geldim

Âdem ile bile bir yaş idim ben”

 

         Dünya yaratılmadan önce Allah ile bütünleşmiş olduğunu, dolayısıyla dünyanın yaratılışına kendisinin de katkısı olduğunu belirtiyor. Dünyaya gelirken izlediği yol haritasının anasırı erbaa (dört madde) yani toprak, hava, ateş, su olduğunu, bu dört ana elementten bir elbise giydiğini yani devir felsefesindeki aşağıya inişin kademelerini anlatmaktadır. Hayrulbeşer diye bilinen ayın üç şekli yarım ay, dolunay ve hilaldir.  Dünyaya geliş tarihi Âdem’ le aynı tarihtir. Varoluş çemberinin bu ilk yarısı tümüyle bir inanç ürünüdür. En aşağıya inen varlık, çeşitli biçimlerde yani sırasıyla cansız varlıklarda, bitkilerde, hayvanlarda ve insanlarda tecelli ederek yaratılmışların en onurlusu olan olgun insana döner. Sonra derece derece yükselip Tanrı’ ya vararak varlık dairesi ya da var oluş çemberinin yükselen ikinci yarısını oluşturur. Buna yükselen eğri denir.

          Devir sözcüğü dönmek, dolanmak bir şeyin kendi çevresinde dönmesi ya da yörüngesi üzerinde dolanması ve zaman, çağ anlamlarına gelir. Tasavvufta devir terimi, insanın yaradılışı konusunda geliştirilen kuramın adıdır. Buna göre insan evrenin özüdür, evrenden süzülmüştür. Başta Tanrı’yla bütünlük içindedir, Tanrı’dır. Dünyanın en alt basamağındaki madde âlemine varlık olarak düşer. Su, ateş, hava, toprak sonra bitki, hayvan ve ardından insan biçiminde görünür. Ama devir burada bitmez, belirli aşamalardan geçerek olgun insan olur. Aslında soyuttan nesneye inilmesiyle birlikte Tanrı’ nın tanrılığı, insanın Tanrı olma durumu sona ermiştir. Sonrada kendi varlığından geçerek yokluk içinde varlığı bulur, tanrısal güce ulaşır. Kısaca başlangıç noktasına Tanrı’ ya, evrenin özüne ulaşır. Yani Hak’ tan en uzak nokta olarak beliren doğal element olmaktan çıkar, Tanrı’ ya yabancılaşmaktan sıyrılarak her adımda daha çok Tanrı’nın kendisi olacak biçimde dönüşümler geçirmek için yükselen eğrinin hareketi başlar.

          Anadolu' da tasavvuf öğretisi bütünüyle materyalizm zemininde maddeci düşünce üzerinde kurulmuştur. Bu noktada ilkçağ düşünürlerinin canlı ve cansız doğanın kurucu ilkeleri olarak öne çıkardıkları toprak, su, hava, ateş nesneleri yakalanır. İdealizmden materyalizme doğru, tanrının bilgisi ve yönlendirilmesi dışında doğanın hatta evrenin kendi yasaları ve zorunlulukları içinde adım adım seyrine devam ettiği görülür. Harabi' nin aşağıdaki iki dörtlüğüne dikkatinizi çekmek istiyorum:

 

“Daha Allah ile cihan yok iken

Biz anı (onu) var edip ilan eyledik

Hakk’a hiçbir layık mekân yok iken

Hanemize aldık mihman eyledik

 

Kendisinin henüz ismi yok idi

İsmi söyle dursun cismi yok idi

Hiçbir kıyafeti resmi yok idi

Şekil verip tıpkı insan eyledik”

          Varoluş felsefesinde tevhitten materyalizme yani vahdet-i vücuda geçiş olduğu rahatlıkla görülebiliyor. Aslında bu şiirde anlatılan Allah, nesnelerin toplamından başka bir şey değildir. Evrende elle tutulan gözle görünen bütün maddesel şeylerin tanrısal özle birleştirerek tekleştirilmiş halidir. Hükmedici konumunda olmayıp ete kemiğe bürünerek gerçek yaşamın içine sokulmuştur. En sonunda insanın kendisidir. Dolayısıyla bu felsefede gücü her şeye yeten, başlangıcı ve sonu olmayan, yoktan var eden, her şeyin sahibi bir tanrı inancına gerek görülmemiştir.

          Eğer bu öğretiyi reddedeceksek (reddediyoruz) onu iyice tanımalı niçin reddettiğimizi camiamıza anlatmalı, sakıncalarını ortaya koyabilmeliyiz. Kısa yoldan iddialar ortaya atarak iyimser formüller üzerinde durmamız bir falcının kahve fincanını ters çevirmesi kadar gereksiz ve yararsız olacaktır. Kendimizi anlatamamanın sıkıntısından dolayı kendisini anlatabilen her kitlenin öğretisinin insanımız için eşsiz çekim kaynağı oluşu, doktrinimizi araştırmadığı halde ondan hoşnutsuzluk duydukça başka yönlere yüzünü çeviren bireylerimizin dinmek bilmeyen bir nihai bilgi düşünün gerçekliğini, çürütebilme çabası içinde olamayışımızdandır.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine