ŞİİLİK VE ALEVİLİK

 Sabahattin GÜNDÜZ

 Şia kavramının başlangıç noktasını, Peygamber Efendimizin (s.a.a.v) hayatta bulunduğu dönem olarak bilmek gerekir. Şia, ilk olarak Ehlibeyt imamlarının birincisi olan "Hz. Ali Şiası" adıyla tanındı. Yirmi üç yıl süren davetin zahir olup ilerleme döneminde Peygamber-i Ekrem' in (s.a.a.v.) dostları içinden böyle bir topluluğun kendiliğinden oluşmasını gerektiren birçok olay olmuştur.  Hz. Peygamber' in (s.a.a.v.) döneminde ilk yaygın isim şia kelimesi oldu. Selman, Ebuzer, Mikdad ve Ammar bu adla meşhur oldular. (Hazır’ ul Âlem-il İslamî, c.1, s.188)

 Şöyle ki:

1- Peygamber-i Ekrem (s.a.a.v.) peygamberliğin ilk günlerinde, Kur' an-ı Kerim' in kesin hükmüne göre(Şura/215) akrabalarını kendi dinine davette bulunmaya memur kılındığı zaman, onlara apaçık bir şekilde: "Sizlerden hanginiz davetimi ilk olarak kabul ederse, benim vasim ve vezirim olacaktır." buyurdular. Başından beri İslamiyet’i kabul eden Hz. Ali (a.s.), herkesten önce ayağa kalkıp Hz. Muhammed’in davetiyesini ve ona yardım etmeyi kabul etti.  Bu hadisle ilgili olarak Hz. Ali (a.s.) şöyle buyurmuştur: (Mecliste bulunan) herkesten küçük yaşta olduğum halde arz ettim: "Ben senin vezirin olurum." Peygamber (s.a.a.v.), mübarek elini omzuma koyarak buyurdu: "Bu şahıs, benim kardeşim, vasim ve halifemdir. Ona itaat ediniz."

Bu arada toplantıda hazır bulunan Mekkeli müşriklerin büyükleri, alaycı bir şekilde gülüyor ve Ebu Talip' e şöyle söylüyorlardı: “O, sana senin kendi öz oğluna itaat edip, onun sözünden dışarı çıkmamanı emretti.”

(Taberi Tarihi, c.2, s.63. Ebul Fida Tarihi, c.1, s.116. El-Bidayet-u ven-Nihaye, c.3, s.39. Gayet-ul Meram, s.320)

2- Şia ve Ehl-i Sünnetin rivayet ettikleri hadislere göre Resulullah (s.a.a.v.), apaçık bir şekilde Ümmü Seleme’ nin anlatımıyla özetle şöyle buyurmuştur: "Ali her zaman Hak ve Kur'an' la, Hak ve Kur'an da Ali ile beraber olup bunlar kıyamet gününe kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır.”

 Hz. Ali (a.s.), işlerinde ve sözlerinde her türlü hata ve günahtan masumdur. Söylediği sözlerin ve yaptığı işlerin hepsini, İslam dinine uygun olarak yerine getirmiştir. İslam maarifi (öğretileri) ve şeriat hakkında halkın en bilginidir. Peygamber Efendimiz (s.a.a.v.) buyurmuştur ki: "Hikmet on kısma ayrılmıştır; dokuz kısmı, Ali' nin hissesidir; öteki kısmı ise halk arasında dağıtılmıştır." (El-Bidayet-u ven-Nihaye, c.7, s.359)

 3- Mekke kâfirleri, Resul-i Ekrem' i öldürme kararını alıp evinin etrafını sardıkları zaman, Peygamber Efendimiz (s.a.a.v.) kesin olarak Medine'ye hicret kararını verip Hz. Ali'ye: "Benim yatağımda yatmaya hazır mısın ki gelenler seni ben sansınlar; böylece beni izlemelerinden kurtulmuş olayım." buyurduklarında, Hz. Ali (a.s.) böyle tehlikeli bir durumda bu teklifi cânı gönülden kabul etmiş ve onun yatağında yatması gibi büyük bir iman örneği vermiştir. Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber savaşlarındaki zaferlere onun vasıtasıyla erişilmiştir. Eğer bu olaylarda onun yardımı olmasaydı, İslam dini ve Müslümanlık yok edilirdi.

4- Resul-i Ekrem (s.a.a.v.) hicretin onuncu yılında son hac farizasından dönerken Cuhfe vadisinde Gadir-i Hum olarak bilinen yerde Hz. Ali' yi (a.s.) bütün halkın velisi vemevlası aynı zamanda kendisi gibi müminlerin emiri ve mütevellisi (idare edeni) olduğunu açıklayıp vasisi ilan etmişti.

(Yakubi Tarihi, Necef baskısı, c.2, s.137 ve 140. Ebul Fida Tarihi, c.1, s.156. Sahih-i Buhari, c.4, s.107. Muruc-üz Zeheb, c.2, s.437. Şerh-i Nehc-ul Belağa, İbn-i Ebi'l Hadid, c.1, s.127 ve 161. )

 Bu imtiyaz ve özel faziletler ve  Resul-i Ekrem' in (s.a.a.v.), Hz. Ali'ye (a.s.) olan sonsuz derecede sevgisi (Sahih-i Müslim, c.15, s.176. Sahih-i Buhari, c.4, s.207. Muruc-üz Zeheb, c.2, s.23 ve 437. Ebul Fida Tarihi, c.1 s.127 ve 181.) ister istemez fazilet ve hakikat âşıklarını Hz. Ali' yi sevmeye ve ona itaat etmeye sevk etmiştir. Nitekim Peygamber Efendimizin (s.a.a.v.) Hz. Ali' ye göstermiş olduğu bu büyük sevgi ve ilgi, diğer grubu ona karşı haset etmeye ve kin gütmeye itmiştir.

Buraya kadar zikredilen bütün delillerin yanı sıra, "Ali Şiası" ve "Ehlibeyt Şiası" kavramlarına, Peygamber' in (s.a.a.v.) birçok buyruklarında zikredilmiştir. Cabir diyor ki: “Peygamber' in (s.a.a.v.) yanındaydık. Ali (a.s.) uzaktan göründü, Resul-i Ekrem (s.a.a.v.) buyurdu ki: "Nefsime hâkim olan Allah' a and olsun ki bu ve şiası, kıyamet gününde kurtuluşa erecektir."

İbn-i Abbas diyor ki: "İnananlar ve iyi işlerde bulunanlarsa; onlardır şüphe yok ki yaratılmışların en hayırlıları." (Beyyine 7) ayeti indiğinde, Resul-i Ekrem (s.a.a.v.), Hz. Ali' ye (a.s.) hitaben: "Bu ayetin muhatabı sen ve şiandır; kıyamet günü, Allah' tan razı olacaksınız ve Allah da sizden razı olacaktır." buyurdu. Bu iki hadis ve bunlara benzer birkaç hadis, Ed-Dürr’ ül Mensur  c.1, s.379 ve Gayet’ ül Meram s.326' da mevcuttur.

Bundan hareketle Şiiliğin oluşum ve başlama tarihi yukarıda zikrettiğimiz ve her taraftan muhaddisin kabul ettiği üzere Hz. Muhammed (s.a.a.v.) Efendimizin, Allah’ın elçisi olduğunu beyan ettiği günlerden beri kendiliğinden var olan bir oluşum ve başlangıçtır. Kendisinin de teyit ettiği bu oluşum, gerçekten hiçbir çıkar telaşı olmadan kendisine ve Hz Ali’ ye aşk ve sevgi ile bağlanarak ve daha sonra Hz. Muhammed Efendimizin vasiyetleri üzerine Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeyt imamlarına tam sevgi ve inançla tutunarak gördükleri zulüm ve baskılara rağmen kararlılıkla yollarına devam etmişlerdir. Hz. Ali (a.s.) Efendimizin şehit edilmesinden sonra kendi vasiyeti üzerine oğlu Hz. Hasan (a.s) hilafeti üstlendi. Bunun üzerine Muaviye, hilafet merkezi olan Irak’ a saldırmak için savaş hazırlıklarına başladı. Öte yandan çeşitli entrikalar ve para gücüyle Hz. Hasan’ ın (a.s) dostlarını ve komutanlarını kandırarak yanına çekti. Böylece barış adına ve Muaviye’ nin ölümünden sonra hilafetin kendisine bırakılması ve Ali şiasına dokunulmaması şartı ile hilafeti, Muaviye’ ye bırakmak zorunda kaldı.  Hicri 40 senesinde Muaviye, İslam hilafetini gasp etti ve hemen sonra Irak’ ta yaptığı konuşmada halkı tehdit ederek: “Ben sizinle namaz ve oruç için değil, size hükmetmek için savaştım ve maksadıma da eriştim. Hasan’ la (a.s) olan anlaşmam, geçersiz ve ayaklarımın altındadır.” dedi. Daha sonra Hz. Hasan’ ı (a.s) zehirle şehit ettirdi ve terbiyesiz şımarık, hiçbir dini kimliği olmayan oğlu Yezit’ i veliaht yaparak kendisinden sonra hilafete hazırladı. Bununla da kalmadı, Ehlibeytin fazileti ile ilgili hadis rivayet edenlerin namus, mal ve can güvenliği olmayacağını her tarafa bildirdi. Ebu'l Hasan Medaini, "Ehdas" kitabında rivayet ediyor ki: Muaviye, kıtlık yılından sonra kendi idarecilerine birer mektupta şöyle yazdı: ‘Ebu Turab (Hz. Ali) ve onun Ehlibeytinin fazileti hakkında hadis rivayet edenlerin can güvenliğini kaldırdım.’ (En-Nesayih’ül Kafiye, yazar: Muhammed b.Akil. B. Necef 1386 Hicri Yılı, s.87 ve 194) Bunlarla da yetinmeyen Muaviye, Hz. Ali’ nin (a.s.) sövülmesini emretti ve ona sövmeyenlerin kafalarını kestirerek mızraklara geçirip şehirlerde gezdirdi. ( En-Nesayih’ül Kafiye, s.58, 63 ve 77 -78.) Kerbela vakasında Hz. Hüseyin’ in Yezit tarafından şehit ettirilmesi ve yukarıda anlattığımız bu hadiseler, Ali şiasının tarihte uğradıkları zulümlerin sadece basit bir bölümünü teşkil ediyor.

 

Sonuç itibarı ile yukarıda saydığımız ve taraflı tarafsız herkesin bildiği ve doğruluğundan şüphe etmediği hadis ve tarihi olayların bize anlattığı gerçek şudur ki Aleviler, İslam’ı gerçekten Resul-i Ekrem Efendimizin emrettiği şekilde yaşamaya çalışmışlardır. Bu yüzden İslam’ı sadece iktidar hırsı ile kabullenmiş bazı kesimlerin vazgeçilmez hedefi haline gelmiştir. Hz. Muhammed, Hz. Ali ve Ehlibeytin en sadık dostları olan bu insanlar; her devirde farklı ama her devirde iğrenç iftiralara uğramış ve yukarıda bazılarını zikrettiğimiz saldırılara maruz kalmıştır. Bu insanların varoluşlarından bugüne kadar işledikleri en büyük suç ise Hz Muhammed Efendimizin risaletinin nurunu karalamaya ve söndürmeye çalışanların karşısında olmalarından ibarettir. Allah doğrunun ve doğrudan yana olanların yanında olsun.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine