DİN NEDİR

 Davut TÜMKAYA

 İnsanlar yaratılışlarından günümüze kadar varlıklarının nedenini açıklayacak bir olguya ihtiyaç duymuşlardır. Bu olguyu “din” adı altında izah etmeye çalışmışlardır.

            Hiçbir toplum, içinde oluşan inanma ihtiyacını geri plana atmamıştır. İnsanlar her zaman kendilerini yarattığına inandıkları büyük varlıklara şükranlarını sunma arzusuyla yaşamışlardır. İnsan ruhuyla bütünleşen bu kutsal duygu “din”dir. Beşeriyet, inancını benimsedikleri varlıkların ya da peygamber sıfatını taşıyanların etkisiyle yaşamıştır. Bu etkilenme sonucu toplumlar, zamanın getirdikleriyle beraber yaşam biçimlerini çizmiş ve inançlarını oluşturmuşlardır.

            İnsanlığın temel sorunu yaşamdır. Yaşamda insan hakları önceliklidir. Din de insan haklarının gerekliliğini savunur. Din, adaletli ve huzurlu ortamı sağlar. Sevgiyi, saygıyı, dürüstlüğü kısaca erdemli olmayı öğretir ve öğütler. Din, toplumu sağlam temellere oturtmayı hedefler. İnsanın onuru ve yaşam haklarını bilmesini amaçlar. Erdemli ve onurlu bir olgunluğa sahip olma isteğini yine “din” hissettirir. Din bir yaşam zenginliğidir. Din, gücünün üstünde güç kabul edilmeyen Allahın insanlara hibe ettiği bir armağandır. Dinin temelinde yeri göğü yaratan, yoktan var edip olanı yok eden, dünyaya güzellikler veren eşsiz bir güce sahip olan Allah inancı vardır.

           Dini tanımlayan diğer bir öğe de güzel ahlaktır. Ahlakın varlığı dinin doğuşuna dayanır. İnsanlar kendilerini yaratana karşı borçlu hissederler. Borçlarını ibadet ederek ödemeye çalışırlar. Allah’a ibadet etmek için Erdemli ve ahlaklı olmak gerekir. Bu yüzden ahlak, doğru ve güzel davranışların bütünü olarak tanımlanır.

DİN VE AKIL

              İnsanlar kâinatta var olan sayısız nesne ve varlığı ilahlaştırmış ve bunlara tapmışlardır. Yaşamlarını da bu inançlarına göre düzenlemişlerdir. Tarih bize gösteriyor ki, hiçbir millet inançsız kalmamıştır. Her millet dine olan ihtiyacını gıdasından öncelikli görmüştür. Zaman içinde toplumlar yaşam biçimlerinden etkilenerek elde ettikleri yanlış sonuçlarla doğru olmayan bir takım inanışlara sürüklenmişlerdir.  Fakat değişen zaman içinde insanlar mantığa uymayan bu yanlış inanışlarından vazgeçerek daha gerçekçi ve akılcı inançları kabul etmişlerdir. Bu inançlar eski toplumların yaşamlarında temel nokta olmuş ve birçok gelişmenin ortaya çıkmasında başrol oynamıştır. Örneğin; eski Mısırlılar ölümden sonraki hayata inandıklarından ölülerini mumyalamışlardır. Mumyalamada kullanılan teknikler tıbbın doğup gelişmesine neden olmuştur. Sümerler ise tanrılarına daha yakın olmak ve ibadetlerini gerçekleştirmek için ziggurat adı verilen yüksek tapınaklar yapmışlardır. Bu tapınaklar aynı zamanda Sümerler tarafından birer rasathane olarak kullanılmış böylece takvimi bulmuş ve güneş ile bazı yıldızların hareketlerini takip etmişlerdir. Bu iki örnekten yola çıkarak inançların (din) ve aklın uyum içinde olduğunu görebiliyoruz. Yani mantık ve din aynı paralel üzerinde birbirini destekleyen iki olgudur. Dinin akılla bütünleştiğini Hz. Ali şöyle ifade eder: “Akıl dindir, din de akıldır. Eğer dini akıl idrak edemezse o akıl, akıl değildir.  Eğer din akıl dairesinden uzak kalırsa o din de din değildir.”

             Yüce Allah’a yalnız akıl yoluyla ibadet edilir. İnsanın yapacağı her fiil akılla ölçülür. Hz. Cafer es Sadık’a sormuşlar: “Akıllı olan kimdir?” Hz. Cafer es Sadık (a.s.) şöyle der: “Kim ki Allah’ın emir ve yasaklarını akıl eder, Allah’ın emirlerini yerine getirir ve yasaklarına riayet ederse akıllıdır.”  Her türlü idrak olayının akılla olabileceği tartışılmaz sonucunda Hz. Peygamber’ in  (s.a.a.v.): “Namaz kılacak kişinin namazından alacağı sevap, namazından akıl edeceği (anlayacağı) kadardır.” buyurmuştur.

İSLAMİYET’İN BELİRTİLERİ

Yüce Allah dinleri peygamberler aracılığıyla insanlara göndermiştir. Bütün semavi dinler, insanların huzurunu sağlamak için tek bir temada birleşirler. Ancak zaman içinde Yahudilik ve Hristiyanlık insanlar tarafından amaçlarından saptırılmıştır. Bunun üzerine Cahiliye Dönemi’nde yaşanan çirkin olaylar İslamiyet’in doğuşuna ortam hazırlamıştır. İslamiyet’in güneş gibi doğacağını ve Peygamberi aracılığıyla insanları şerden kurtaracağını Hz. İsa zaten müjdelemişti. Kur’an Kerim’in Es-saf süresinin 6. ayetinde: “Meryem oğlu İsa da şöyle demişti: Ey İsrailoğulları, ben, benden önce gelmiş olan Tevrat’ı doğrulayıcı benden sonra gelecek ve ismi Ahmed olacak bir peygamberin müjdeleyicisi olarak Allah’ın size gönderdiği bir elçisiyim.” buyurulmuştur.

             Belirttiğimiz gibi insanların güneşe, aya, putlara ve bunun gibi nesnelere tapması Cahiliye Döneminde hızını iyice alır. Bu davranışlar Yahudilik ve Hristiyanlığın bitirdiği inançların yeniden ortaya çıkmasına neden olur. Hayat tarzında ahlakın sınırlarını zorlayan faaliyetler gerçekleşir ve giderek artar. Bütün bunlar yeni bir peygamberin İslamiyet’i getireceğinin belirtilerini taşır.  Tarihin akışı içinde bazen kısa bazen de uzun aralıklarla peygamberler gelmiştir. Tüm peygamberler aynı amaç için dünyaya gelmiştir. Gelen her yeni peygamber bir önceki peygamberlerin ikaz ve kurallarını tekrarlamıştır. İslam Dini de kendinden önce gelen semavi dinleri saptırılmamış haliyle onaylamıştır.

İSLAM NEDİR?

             İslam Arapça bir kelimedir. Kelime anlamı; teslimiyettir. Huzur, barış, güvenlik ve esenliktir. Terim anlamı ise Allah ’ın gönderdiği dinin buyruklarına uyarak huzura, barışa, mutluluğa ve esenliğe ulaşmayı ifade eder. Müslüman ise Allah’a teslim olup bağlanan anlamına gelir. İslam dinine mensup olan kişilere Müslüman denir. İslamiyet dinin ta kendisidir. İslamiyet de dindir. Din esaslarını içeren her şey İslamiyet esaslarını kapsamıştır. İslamiyet esaslarını kapsayan her şey de din esaslarını içine almıştır. İslam tanımının en doğru kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an-ı Kerim Al-i İmran süresi 19. ayetinde “Allah yanında yegâne din İslam’dır.” Yine Al-i İmran süresi 85. ayetinde “Kim İslam’dan başka bir din arzularsa onun bu arzusu kabul edilmeyecek ve o, ahirette kaybedenlerden olacaktır.” Bu şekilde Kur’an-ı Kerim İslam’ ın din olduğunu, dinin de İslam olduğunu açıklamıştır. Ancak Kur’an-ı Kerim her Müslüman’ın mümin olmayacağını vurgulamıştır. Müslümanlar’ın kazanımlarından pay almak uğruna İslamiyet’i dilleri ile kabul edenlere değinmiş ve onları Hücürat süresi 14. ayetinde şöyle tanımlamıştır: “Bedeviler inandık derler. De ki; inanmadınız fakat teslim olduk deyiniz. Henüz iman kalplerinde yer almamıştır.” Aynı sürenin 15. ayetinde ise müminleri şöyle tarif etmiştir: “Gerçek müminler Allah’a ve peygamberlerine inanan sonra şüphe etmeyen ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla çaba harcayanlardır.  İşte doğru sözlüler bunlardır.” Ve gerçek Müslümanlar da bunlardır. Bunlar Allah’ın bir olduğunu bilip ona ortak koşmayan; Allah’ın peygamberlerine, kitaplarına, melaikelerin tamamına inanan ve hiç biri için de içinde şüphe taşımayan; peygamberin bıraktığı sünnet ve farizalarını yerine getiren; gözüne, eline, diline, beline hâkim olan; insanların canına, kanına, malına, ırzına kıymayan, söylerken doğruyu söyleyen; işinde hile olmayan ve namusunu koruyanlar İslamiyet ve Müslümanlığı bulmuşlardır. Doğduğu yerin etkisi ve ebeveynlerini İslam bulduğu için hiçbir doğruyu yanlışı araştırmadan Müslüman gözükenler, Müslüman’ım deyip nereye uğradıklarını bilmeyenler, karınlarını doyurmak ve mülk sahibi olmak pahasına İslami gerçeklerin dışına çıkanlar, kendilerinde yeterlilik bulup ilimden, irfandan geri kalanlar İslam’ın anlamını değil ismini bilmişlerdir. İmanın şartlarını değil resmini bulmuşlardır.

             İslam, kelime anlamı ve din olarak pek çok yerde tanımlanmıştır. Bu tanımlar çerçevesinde bütün peygamberler Müslümandır.  Bütün peygamberler kavimlerinde huzuru, barışı, güveni sağlamaya çalışmışlardır. Bunun için kavimlerini, ibadetlerinin yalnızca Allah’a olması için davet etmişlerdir. Bu da yüce Allah’ın insanlığa bir lütfudur.

BÜTÜN PEYGAMBERLER MÜSLÜMANDIR

             Bütün peygamberler insanları Allah’a iman etmeye çağırmışlardır. Hepsi de ahlaki değerler üstünde durmuşlardır. Her peygamber çağrısı için mücadele ederken azap ve meşakkate uğramış ve hatta ölümle bile karşılaşanlar olmuştur. Fakat davaları için çalışmaktan vazgeçmemiş ve azimlerini kaybetmemişlerdir.

Yüce Allah Hz. Nuh’a kavmini putlara tapmaktan ve onları çirkinliklerden kurtarması için uzun bir ömür vermiştir. Hz. Nuh, ömrü boyunca kavmini hidayete erdirmeye çalışmıştır. Kur’an-ı Kerim’in Yunus Süresi’nin 72. ayetinde; “Müslüman olmakla emrolundum.” der. Kur’an-ı Kerim o dönemde meydana gelen tufanın Hz. Nuh’un kavmini yok ettiğini; fakat iman eden küçük bir grubun Hz. Nuh’un gemisine binerek kurtulduğunu bildiriyor. A’raf süresi 64. ayette “ Onu yalanladılar. Biz onu ve gemide onunla beraber olanları kurtardık.”

             Hz. İbrahim, dini mücadelesini verirken zamanın hükümdarı tarafından ateşe atılmıştır. Hz. İbrahim’in inancı ateşi soğutmuş, kendisini davasından soğutamamıştır. Ateş Hz. İbrahim’e zarar vermek yerine Müslümanlığı kavmine getirmek için yüreğini sıcak tutmuştur. Hz. İbrahim’in hayatı Kur’an-ı Kerim’de geniş yer almıştır. (Bakara süresi 131,132,133,134,135,136. ayetleri ile başka sürelerde de bulunabilir.)

             Hz. Yusuf, yüce Allah’ın takdiriyle zamanın hükümdarının emriyle hapse atılmıştır. Münacat yoluyla Yusuf süresi 101. ayette şöyle der: “Ya Rabbi! Bana Mısır’ın mülkünü verdin. Rüya tabirlerini de öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan, dünyada ve ahirette benim işlerimi gören sensin. Müslüman olarak ruhumu al, beni salihlere ulaştır.”

             Hz. Musa da mücadelesini verirken Müslüman olduğunu ve rabbinden Müslüman olarak canını almasını dilemiştir. Yunus süresi 84 ve 90. ayet, A’raf süresi 126. ayet.

             Hz. Süleyman Seba melikesine: “Bana itaat edip Müslüman olarak gelin ve Seba melikesi gelince de biz senden önce Müslüman olduk” demiştir. Nemli süresi 29 ve 42. ayet.

             Hz. İsa’nın havarileri ise Müslümanlıklarını Kur’an-ı Kerim’in Essaf süresi 6. ayet, Al-i  İmran süresi 52 ve 84. ayetler, Maide süresi 111. ayette teşhir etmişlerdir.

İSLAM’DAN ÖNCE

             İnsanlık çok eski bir tarihe dayanır. Tarih, her devirde değişen dünyada toplumları zirveye taşımış ya da en alt seviyeye düşürmüştür. Bu gelişim süreci içinde insanlar kendilerini yanlış olan ananelerden kurtaramamıştır. Yanlış ananeler zaman içinde toplumları egemenlikleri altına almıştır. Bu egemenlikler arttıkça insanları ufuklarını görmekten alıkoymuştur.

             Yaz bulutu gibi eriyip giden tarih birçok toplumu içinde barındırmıştır. Her yeni toplum, öncekini aratır olmuştur. Her toplumda zalimler barınmış ve mazlumların isyan çığlıkları yankılanmıştır. Bütün toplumlarda doğruyu bulmak için direnen gruplar azınlıkta kalmıştır.

             Evet! Ezilmiş, sömürülmüş, köle yapılmış, zayıf kalmış toplumların savunma davasını üstlenecek bir dahi bekleniyordu. Bu dahi kim olabilirdi. Olaylar öyle gelişiyor ki yaşanan çirkinlikleri hatırlatıyor ve ilahi bir ses de bir kurtarıcının geleceği mesajını veriyordu. Çölde insanlar susuzluklarını giderecek su, güneşin yakıcı sıcaklığında gölgesinde duracak bir ağaç arıyorlardı. Oysa bu ağaç tarih boyunca ekilmiş ve yeryüzünün her tarafına kök salmıştı. Bu güçlü kök içinde âleme rahmet yağdıracak bir dal saklıydı. Zamanı gelince de filizlenecekti. Bu dal hazreti peygamberin beşinci dereceden atası olan Kusey’den yeşerecekti.

KUSEY VE OĞULLARI

             Kusey Kâbe yakınlarında bir ev yaptırdı. Bu eve ‘Darünnedva’ denildi. Hüzaa kabilesinin karşı çıkmasına rağmen Kâbe ve Hac yönetimini ele geçirmeyi başardı. Kusey ölünce sahip olduğu imkânlar oğulları Abdüddar, Abdmenef, Abdüluzza, Abd Kusey’e geçti. Kusey hayattayken bu imkânları Abdüddar’a vermek istemişti. Fakat bu istek başarıyla sonuçlanmadı. Bütün imkânlar yüce Allah’n takdiriyle Abdmenef’e geçti.

KUSEY’İN OĞLU ABDMENEF’İN İKİZ OĞULLARI VE SONRASI

             Abdmenef’in doğan ikiz çocuklarından Haşim’in ayağı Abdşems’in yüzüne yapışıktı. Zamanın koşularına göre ikizleri birbirinden ayırmak için yapılan operasyonda siyah kan aktığı görülür. Kâhinler siyah kanın iki kardeş arasında kanlı savaşların olacağına delalet ettiğini söylerler. Yüce Allah Abdşems’e Ümeyye’yi, Haşim’e de Abdulmuttalib’i verdi. Ümeyye iyi mizaca sahip, cömert olan amcasının üstünlüğünü kabul etmek istemiyordu. Ümeyye’nin içinde kıskançlık büyüyor, nefret kine dönüşüyordu. Abdşems de oğlu Ümeyye’yi destekliyordu.

             Zaman akıp giderken Ümeyye’nin soyunu Harp, Abdulmuttalib’in soyunu ise Abdullah devam ettirecekti. Harb’in oğlu Sahr (Ebu Süfyan)  doğarken,(*)   Abdullah’ın doğacak olan oğlu kim olacaktı?

  

VE İSLAM

             Abdullah’ın üstünde her zaman cennet kokusunu içeren mis kokular vardı. Gözlerinde alev alev yanan nur ışıltıları parlardı. Dudaklarında sadece doğruluk vardı. Ruhunda bir giz taşıyordu. Bu giz devrim yaratacak, kâinata sığmayan bir tarihin başlangıcıydı. Kureyş kabilesi’nin iyileri ve yandaşları doğacak bu tarihin kahramanlarıydı.

             Putperestliğin parçalanmasına az zaman kalmıştı. Bütün kötülükleri parçalayacak ses duyulmak üzereydi. Artık kız çocuklarının diri diri gömülmesinin, kadınların her haktan mahrum kalmasının sonu gelmeliydi. İnsanların birbirlerinin yaşam haklarına saldırmaları, kardeşlerin bir hiç için birbirlerini öldürmelerinin durdurulması gerekiyordu.

             Ahlak değerlerinin yok olmasının sonuçları tartışılmaz boyutlara ulaşmıştı. Bu sonuçların etkisinden yorgun düşenlerin dinlenme yerleri Kusey’in soyundan gelen Kureyş ağacının kutsal gölgesi olmuştu. Bu kutsal gölge Abdullah ile devam ediyordu. Abdullah, kendisiyle evlenme kararı aldığı andan itibaren yüzü nurlarla aydınlanan, kâinatta hiçbir kadının taşımadığı ruh güzelliğini taşıyan Amine’yi eş seçmişti. Amine İslam dininin yayıcısı, ezilen, sömürülen, savunmasız kalan insanların hakkını savunacak peygamberin annesi olmuştu. Bu peygamber doğudan batıya kadar iyilik tohumlarını ekecek, barışın yeşermesini sağlayacaktır. Bütün dünyaya barış mesajlarıyla güneş gibi doğacaktır. Kâğıtlara yazılabilenden çok daha fazla meziyet taşıyacak bu peygamber, sergileyeceği iyi ahlakı ile insanları ortaksız ve tek tanrı ibadetine davet edecektir. Bu peygamber İslam dininin rehberi, kurucusu ve yayıcısı Hz. Muhammed olacaktır. Hz. Muhammed yürüteceği davada pek çok zorluklarla karşılaşacaktır. Bu zorlukları Hz. Muhammed’in önüne çıkaracak ve yolunu kesmeye çalışacak olanlar yukarıda adı geçen Abdşems soyunun filizi olan Ümeyye oğulları olacaktır…      

       “Hangi şey ki akıl ve mantığa, halkın menfaatine uygundur; biliniz ki, o bizim dinimize de uygundur. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uyduğu bir din olmasaydı mükemmel olmazdı, son din olmazdı.”  M. Kemal Atatürk

 

(*) Dergideki dizgi hatasından dolayı özür dileriz.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine