Kardeşlik

Mehmet UYAR

 Din kardeşini kendi nefsi kadar severse bir insan imanını kemale erdirir. Çünkü imanın kuvveti sevginin gücü kadardır. Bu gücün ölçütü fedakârlık, merhamet, vefa ve yardımseverliktir. Bu duygular ne kadar güçlü olursa kardeşlik duygusu da o kadar güçlü olur.  Bu bağı kuvvetlendiren duygular bireyler arasındaki birlik ve beraberlik duygularını pekiştirir ve diğer saldırılara karşı o kardeşlerin bütününü korur. Bu duyguların zuhuru samimi bir niyetin tecellisiyle şekillenir. Ancak kendi nefsini ön plana alan, bencilleşen, bu dünyayla bağını koparamayan bir insanın imanının samimiyetine güvenmek zordur. 

Kardeşliğin manasını nesebi bir kavramdan çok, manevi ve soyut bir kavram olarak görmek gerekir. Çünkü din kardeşliği insanları birbirine bağlayan soyut bir bağdır. Bu bağ, müminin yüce Allah’a(cc) bağlandığı gönül bağıyla diğer müminlerin gönlü arasında kurulan bağ arasında oluşan bir ağ gibidir. Bu ağın içinde

şefkat, merhamet, acıma, sevgi, saygı ve hoşgörü vardır. Bu duygularla donanmış bir yürek saf bir nur gibi etrafa ışık saçar. Diğer yüreklere bu ışığı yayar ve Allah yolunda ilerleyen diğer kulların istikametini tayin eder. Böylece kardeşlik nuruyla tüm gönüller aydınlanır ve birbirinin ışığıyla kenetlenir.

 Bütün müminlerin amacı aynıdır; mutlak güzellik ve iyiliğin kaynağı olan yüce Allah’ın yolunda yürümektir. Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarına uymak, ibadetleri yapmak ve güzel ahlaka sahip olmakla istenilen hedefe ulaşılır. Küçük yaşlardan itibaren anne ve babaların dualarla mühürlü mübarek dillerini işiterek büyüyen nesil bu hedefin yolcusu olur. Dualarla ve niyazlarla büyüyen, helal kavramını bilen ve davranışlarına bunu yansıtan bir nesil; iyilik çemberini genişletir ve ihsanı kuvvetlendirir. Böyle hislerle güçlenmiş bir nesil istediği hedefe ulaşır. Hissiyatı böylesine güçlü bağlarla bağlı bir neslin kardeşliğini hiçbir saldırı bozamaz, birlik ve beraberliğine zarar veremez.

Hicret’in öncesi ve sonrasında İslam’da kardeşlik kavramına uygun güzel örnekler yaşanmıştır. Hz. Muhammed (s.a.a.v) Hicret’ten önce Mekke’de  Müslümanları  kardeş ilan etmiştir. Hicret’ten sonra da kırk beşi Ensar ve kırk beşi Muhacir olmak üzere toplamda doksan kişiyi din bağıyla kardeş kılmıştır. Hz. Peygamber de Hz. Ali’yi kendine kardeş seçmiştir. Ahmet Bin Hanbel’den rivayetle: İbnül Müseyyib şöyle söyler: “Rasülüllah (s.a.a.v.) ashaplarını birbiriyle kardeşleştirdikten sonra Ali’yi çağırır. “Ya Ali sen kardeşimsin Ben de kardeşinim. İnkâr eden olursa de ki:  Ben Allah’ın kulu ve Rasulüllah’ın kardeşiyim dersin. Senden sonra kim bunu iddia ederse yalancıdır.” diye buyurur. (Tezkiretül Havass essıbt ibnül cevzi s.26)  Hz. Muhammed hayatı boyunca herkesten daha fazla  Hz. Ali’ye değer vermiş, kardeş ilan ederek verdiği değeri en üst seviyeye taşımıştır. Hz. Peygamberimiz (s.a.a.v) kardeşliği ashaplar arasında yerleştirerek maddi ve manevi her türlü yardımlaşmanın önünü açmıştır. Bu kardeşlik kurumu her bir Medineli reisin yanına bir aileyi almasıyla şekillenmiş, beraber çalışıp yaşamasına olanak vermiş, Muhacirlerin barınma ve yeme gibi birçok sorununu çözmüştür.

Allah rızası için göç eden insanlara merhamet ve sevgiyle kucak açan ve onlara her türlü yardımda bulunan Medinelilerin kardeşlik duygusu İslamî hareketin güçlenmesini ve Müslümanların muzaffer olmasını sağlamıştır. Herhangi bir şey beklemeksizin insanlara yardım eden bu insanların ulvi his ve iştiyakla hareket ettiğini tahmin etmek zor değildir.

Kur’an-ı Kerim’de hicret eden müminlere yardım eden, kendi ihtiyacı olduğu halde başkasını tercih eden ve gönülleri sevgiyle dolu olanlar için; “Ve şunlar ki, onlardan önce yurdu hazırlayıp imana sahip oldular, kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler, onlara verilenlerden nefislerinde bir kaygı duymazlar, kendilerinin ihtiyacı olsa bile onları kendilerine tercih ederler. Her kim de nefsinin hırsından (cimriliğinden) korunursa, işte onlardır o kurtuluş bulanlar.” (Haşr 9. Ayet) ayet-i kerimesi inmiştir. Bir müminin yüreğinin sevgiyle dolu olması, feragat ettiği şeylerden dolayı kaygı duymaması ve elinin açık olması imanının gücünü gösteren bir husus olarak görünmektedir.

İman kalben tasdik, dille ikrar ve amelle mümkündür. Bir müminin bütün bunları yerine getirmesi gerekir ki imanı tamamlanmış olsun. Ancak Hz. Peygamber imanın tamamlanması için bunu yeterli görmez:  “Sizden biriniz kendi nefsi için isteyip arzu ettiğini mümin kardeşi için de arzu edip istemedikçe mümin olamaz.” (Buhari Müslim Tirmizi) Hadisiyle kardeşi önemsemek gerektiğini bildirmiştir.

Yukarıda belirtilen hadiste aslında birbirine denk bir sosyal yapıdan söz edilmektedir. Bu yapı herkesin eşit koşullarda yaşadığı, adaletli bir paylaşımın olduğu bir sosyal yapıdır. Böylesine bir yapıyı oluşturmak cebir kullanarak değil samimi ve ince bir edayla olmalıdır.  “Kendilerinin ihtiyacı olsa bile onları kendilerine tercih ederler.” anlayışıyla hareket ederek böylesine bir yapı kurulmalıdır. İslam’ın bu hassas ve zarif  anlayışı, insana ne kadar değer verdiğinin bir göstergesidir. İnsanın önemsendiği ve korunduğu bu hassas yapı; ancak sözü edilen empatiyle sağlanabilir.

Müminler arasında husumetin veya başka kötü duyguların oluşması halinde, diğer müminlere düşen görev bu olumsuzlukları düzeltmektir. Bir kardeşin diğer din kardeşine dargın olması kabul edilemez. Çünkü dargınlık, husumet, kin, nefret gibi duygular şeytani bir vasıf taşır. Bu vasıflar bir müminde bulunmamalıdır. Halis bir imana sahip insan hep ulvi alana ulaşmaya çalışır. Ufku geniştir, kalbi ufukların ötesindekini arar ve Allah’tan korkar. Bu yüzden bu dünyayla bağlantılarını zayıflatır. Böylece rahmete layık biri olur. Şeytanın telkin ettiği kin, nefret vb. duygulardan kaçar. Ancak şeytana karşı her zaman dikkatli olmak lazımdır.

Hz. Yakup, oğlunu şeytana karşı bakınız nasıl uyarmaktadır: “Babası: “Yavrum, rüyanı kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar; çünkü şeytan, insana belli bir düşmandır.  (Yusuf 5. Ayet) Bu ayette anlatıldığı gibi mümin, öfkenin, kıskançlığın hüküm sürdüğü bir vaziyete düşerse din kardeşleri o vaziyeti değiştirmeli, sevgi ve merhameti egemen kılmalıdır.  “Müminler ancak kardeştirler, onun için iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki rahmete layık olasınız.”(Hucurat,10. Ayet) Ayetinden hareketle kardeşlerini barıştırmalı, muhabbeti egemen kılmalıdır.

Mümin ancak diğer bir müminin kardeşidir. “Ey iman edenler, eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşı küfürden hoşlanıyorsa onları dost edinmeyin! Sizden her kim onları dost edinecek olursa, işte bunlar kendilerine zulüm edenlerdir.” (Tevbe 23. Ayet) Ayeti asıl kardeşliğin din kardeşliği olduğunu ortaya koyuyor. Bu çerçevede insanın seveceği, güveneceği, değer vereceği asıl hüviyetin iman bağıyla bağlı olan kardeşidir. Kur’an’da anlatılan ve Allah katında kabul gören kardeşlik anlayışı budur.

Din kardeşliği için en önemli örnek Hz. Nuh’un oğlu için söyledikleridir: “Gemi, içindekilerle birlikte dağlar gibi dalgalar içinde akıp gidiyordu ve Nuh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna: “Ey oğlum, gel bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma!” diye seslendi.  O, dedi ki; “Ben, beni sudan koruyacak bir dağa çıkacağım”. Nuh da “Bu gün Allah’ın merhamet ettiğinden başkasını, Allah’ın bu emrinden koruyacak kimse yoktur.” dedi. Derken dalga aralarına giriverdi. O da boğulanlardan oldu.” (Hud 42-43) Ey Rabbim, beni, babamı, annemi, mümin olarak evime gireni, bütün inanan erkekleri ve inanan kadınları bağışla! Zalimlerin ise ancak helakini artır!“ (Nuh 28. Ayet)

Hz. Nuh iman edenler için bağışlanma dilemiş diğerlerinin ise helakini istemiştir. Bu örnek asıl kardeşliğin iman dairesi içinde olduğunu göstermektedir. Hiçbir akrabalık bağı iman bağıyla birbirine bağlanan gönüller kadar önemli değildir. Yine Hz. Lut’un karısı için Kuran’da bakınız hangi ifadeler yer almaktadır: “İbrahim: “Orada Lut var ama!” dedi. Onlar: “Biz, orada kimin bulunduğunu pekala biliriz. Muhakkak onu ve ailesini kurtaracağız; ancak karısı ötekilerden oldu.” dediler. Elçilerimiz Lut’a gelince, onlar yüzünden fenalaştı ve haklarında eli kolu daraldı (bağlandı). Onlar da: “Korkma ve kederlenme; seni ve aileni kurtaracağız; ancak karın ötekilerden oldu.” (Ankebut 32.33) Bu ayetlerde de akrabalık bağının sadece maddi bir bağlılık anlamında olmadığını söyler. İman dairesine girmeyen bir şahsın Allah katında değerinden söz edilemez.

“De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, aşiretiniz, ele geçirdiğiniz mallar, kesat gitmesinden korktuğunuz bir ticaret ve hoşunuza giden evler size Allah ve peygamberinden ve onun yolunda cihattan daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah öyle fasıklar güruhunu doğru yola erdirmez.” (Tevbe 24. Ayet) Bu ayet-i kerime ise insanı bu dünyaya bağlayan bağlardan söz etmektedir. Bu bağlar insanı oyalamakta, onu başıboş şeylerle uğraştırmaktadır. Hâlbuki bu dünyadaki her şey fanidir. Bir gölge gibi yok olacaktır. İnsan hak ve hakikat için cihat etmeli, asıl ve gerçek olan Allah’a yönelmelidir. Yüce Allah varken, insanın gönlünü fani dünyaya ve onun değerlerine bağlaması yanlıştır. Böylesine yanlışlara kapılanları Allah felaha erdirmez.

Din kardeşi olmanın şartı Tevbe Suresinde şu şekilde açıklanmaktadır: “Eğer tevbe edip namazı kılar, zekatı verirlerse din kardeşiniz olurlar. Bilecek bir topluluk için “biz” ayetlerimizi daha çok açıklarız.” (Tevbe 11. Ayet) Namaz kılmak ve zekat vermek din kardeşi olmak için yeterli görülmektedir. Allah bir topluluğu hidayete erdirecekse de ayetleri açıklayarak bunu mümkün kılabileceğini açıklamaktadır.

Bütün bu ayet-i kerimeler kardeşliğin iman için gerekli olduğunu ve asıl kardeşliğin iman eden farklı kullar arasında olacağını belirtmektedir. Hz. Muhammed (s.a.a.v) “Mübahele” olayında akraba olarak Hz. Fatma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i yanına almıştır. O dönemde başka Müslümanlar olmasına karşılık yalnızca kendi sulbünden olan Ehlibeyt’i tercih etmesi nesebin de önemli olduğunu göstermektedir.

 “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, ayrılığa düşmeyin ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Sizler birbirinizin düşmanları iken O, sizin kalplerinizde bir uzlaştırma meydana getirdi ve O’nun nimeti sayesinde uyanıp kardeş oldunuz. Bir de siz, bir ateş çukurunun tam kenarında bulunuyordunuz ve O, sizi tutup ondan kurtardı. Şimdi Allah’a doğru gidebilmeniz için size ayetlerini böyle açıklıyor.” (Âli İmran 103) Bu ayette birlik ve beraberlik telkin eden sözlerle Allah’a tutunmak gerektiği belirtilmiştir. Allah’ın sunduğu “nimetler” hakkında insan tefekküre sevk edilmektedir. Düşünen insan Allah’ın varlığını bilip ona şükreder ve kulluk vazifesini yerine getirir. Şeytanın şerrinen uzaklaşır. Menfi duygulardan arınıp iyiye ve güzele yönelir. Kardeşlik duygusunun hâkim olduğu toplumu arar. Maddi ve manevi her türlü yardımın sağladığı bir toplum için şevkle çalışır. Mümin, yapılan maddi yardımların aslında Allah’ın nimeti olduğunu ve bu dünyanın bir imtihan dünyası olduğunu bilir. “Onlara: “Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden hayra harcayın” denildiği zaman, o kafirler, iman edenler için şöyle dediler: “Allah’ın, dileseydi yiyecek verebileceği kimseyi biz hiç yedirir miyiz, siz apaçık bir sapıklık içinde değil de nesiniz?”(Yasin 47) ayetiyle Allah’ın sunduğu nimeti hayra harcamak için insanlara sunduğunu belirtmektedir. Hayır için harcanan metaları rızık olarak gönderen de azim’üş-şan Allah (cc)’tan başkası değildir. Bu yönüyle düşünüldüğünde hayrın kaynağı yine hayırlara vesile olan yüce Allah’tır. Bu yüzden insan yardımdan sakınmamalı ve din kardeşlerine gereken yardımı yapmalıdır. Nihayetinde rızkı bölüştüren ezeli ve ebedi güce sahip olan Allah’tır.

Yüreği sevgisiyle dolu olan mümin, din kardeşlerinden bu sevgiyi esirgemez. Kâinatın yaratılmasına sebep olan sevgiyi her alanda hâkim kılar. Kardeşi kardeşe kırdırtan her türlü saldırıya karşı çıkar. Zulme karşı durur, din kardeşleriyle dayanışma halinde olur. Düşmanca taarruza karşı göğsünü siper etmekten çekinmez. Çünkü hak yoluna canını veren şehit olur, şehitler de ölümsüzdür ve mekânları da Cennet’tir.

İmanı kemale eren kişi harama meyletmez. Bilir ki haramla gelen aynı yolla elden çıkar. Haramla elde edilen mal, mülk vb. metalar o kişinin kısmeti değilse sonuçta ona nasip olmazlar. Kazandığını düşünse de aslında kaybetmiştir. Hem bu dünyada hem de öbür dünyada ziyana uğramıştır. Çünkü Allah acil bir şekilde hesap sorucudur.

  Olgun insan kendisi için istediğini mümin kardeşi için de ister. Sahip olduğu bilgi, beceri, güzel ahlak ve hüsnü niyetin diğer kardeşlerinin de sahip olması için çalışır. Onlara hidayet meşalesini yakar. Onları aydınlatır. Onlarla aydınlanır. Hakla alır, hakla satar; adil ve sadık olur. İnsanları aldatmanın aslında kendini atlatmak olduğunu bilir. Yalancı limanlara demir atmaz.

İnsan, bu dünyada yapılan her hareketin bir önemi olduğunu ve her hareketin bir ödülünün veya bedelinin olduğunu bilmelidir. Bu dünyada yapılan her davranış ahrette şahsın aynasına yansıyacaktır. Tutum ve davranışlar bu bilinçle oluşmalıdır. Çünkü insanı yücelten şey duygu ve düşüncelerindeki nezakettir. Nezaket beraberinde zarafeti ve letafeti de getirir. Bunlar da erdemli bir insanın sahip olması gereken meziyetlerdendir.

 

Merhamet ve şefkatin gönül bağına ermek, güzelliğin ve iyiliğin limanını mesken tutmak, şerefin ve haysiyetin zirvesine çıkmak, çalışmanın kölesi ve bilginin efendisi olmak, ışığın ve ufkun ummanına dalmak için, kardeşlik duygusunu yüreklerde beslenmesini sağlamalı, Allah’ın her zaman ve her yerde yanımızda olduğunu bilmeli, muhabbetle ve hasretle birbirimize kenetlenmeliyiz. Allah’ın ipine tutunmalı, onun nimetini düşünmeli, ayrılığa düşmemeliyiz. Direnmeli, daha çok dayanmalı, daha çok sabretmeliyiz. İmanla ve kardeşçe yaşamak için…

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine