Güzel Ahlak İman Ve Din

Merhum Şeyh İzzettin USLU 

İslâm; fazilet ve hikmet dinidir ve baştan sona güzel ahlâktan ibarettir. Ahlâkla din birbirinden ayrılmayan iki unsurdur. Her ikisinin de amacı edep sahibi, erdemli, dünya yaşantısında kendisine ve topluma yararlı, ahret için de kendisine yararlı olan kâmil insanlar yetiştirmektir.

Ehlibeyt öğretisi bizlere; edebi olmayanın, dini de olmayacağını ve hatta edep ve ahlakın,  dinden önce geldiğini   bildirmektedir.  İnsanın zahiri, fiziki dış güzelliğinin yanında, Batıni, iç güzelliği de vardır. Bu da güzel ahlâktır ve bunu kendimiz şekillendiririz. Allah nezdinde insanın iç güzelliği daha önemlidir. Nitekim Kuran-ı Kerim’de Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.a.v) için; “Ve şüphesiz sen büyük bir ahlâk üzerindesin.”(Kalem süresi, 68/4)  buyrulmuştur. Ayrıca Hz.

Muhammed’in (s.a.a.v) ; “ Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”  (Muvatta, Hüsnü’l-Hulk, 8; Ahmed b. Hanbel, 2/381)  ve  “Ruhumu kudret altında tutan Allah’a yemin ederim ki cennete ancak güzel ahlak sahipleri girer.”(Tirmizi,  62, kutub-ı sıtte, 16. Cilt , sf. 329)“İmanın kemali, güzel ahlâk iledir.”(Ramuz El Hadis, 2. Cilt)  gibi sözleri dinimizin bir ahlâk dini olduğunu derin bir   şekilde  göstermektedir. Demek ki toplumsal hayat ve ahret güzelliği için mutlak şartlardan birisi güzel ahlâktır. Bundandır ki Ehlibeyt İmamları ve Ehlibeyt, ‘’hikmet’’ denilen doğruluğu kesin olan bilgi ve güzel ahlâkla yoğrulmuştur. Onlar bu özellikleriyle insanlığa ışık olmuşlardır.

Bundan  dolayıdır  ki;   Ehlibeyt’i gönülden ve gerçek bir sevgiyle sevmek  ve onların  izinden  gitmek  çok  doğru  bir tutum  olacaktır. Çünkü Kuran-ı Kerim’de de Ehlibeyt için   “Allah, yalnızca siz Ehlibeyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.”(Ahzab süresi 33)buyrulmuştur. Ehlibeyt şuurunu, sevgisini ve onlara bağlılığı yitirmemekle ancak bu miras sahiplenilmiş olunur.  Bunu gerçekleştirmek için de gerekli olan temel kriterlerden birisi de kuşkusuz ki  onlar gibi  güzel ahlaka sahip olmaktır.  Bu aynı zamanda yaşantımız boyunca bizlerin de temel  hedefi olmalıdır.  Güzel ahlâklı olmak gerekirken neden bu faziletli duruma erişilmiyor.  Güzel ahlâk sahibi olmamızın önündeki engeller nelerdir? Bunun altında yatan bilimsel felsefi ve dini  gerçekler  nelerdir?

Unutulmamalı  ki  insan   iyi ve kötü davranışlar  yapabilecek  bir varlık  olarak  yaratılmıştır. Nitekim  aynı şahıstan  hem kötü hem iyi davranışlar  görebilmekteyiz. Bunlar insanda nasıl  ve neden  zuhur etmektedir?   Hatta bazen  davranışları  alabildiğince  bozulmuş  tamamen  kötü ahlak  göstergesi  sayılabilecek  şahıslara  da  rastlanmaktadır. Bu  dereceye  nasıl  gelinmektedir? 

Güzel  ahlâklı olma yolunda  kötü  davranışlardan,  günahlardan  kaçınmak   için, İslam dini, nefisle mücadeleyi     şiddetli bir şekilde tavsiye etmekte   ve bunu  yegane yol  olarak  görmektedir. Çünkü  dinimize  göre  ‘’nefis’’    şiddetli  bir şekilde  insana  kötülüğü  yaptırmaya  çalışmaktadır.  Nitekim   Hz. Ali (a.s.)‘nin “Cenneti arzulayan   kimse nefsinin heves ve tutkularından  uzak dursun.”   sözü  bu duruma tam olarak  işaret etmektedir.   Nefis  ile mücadele  konusuna  geçmeden  önce     toplumda  çok yaygın olan  ve güzel ahlâka sahip olma önünde büyük engel   olan  ve    çoğu zaman   başlangıçta hafife  alınan;  ama   aslında   büyük   günahların başlangıcını teşkil eden  kötü alışkanlıkları (Kötü alışkanlıkların bazıları: küfürlü ve kaba konuşmak, yalan söylemek, dedikodu yapmak, dürüst olmamak, iftira atmak, hırsızlık yapmak  büyüklenmek, başkasını aşağı görmek,  kötü zanda bulunmak,  alkol kullanmak, sigara içmek, madde bağımlısı olmak, uyuşturucu kullanmak,  kumar oynamak, aldatmak, fuhuş yapmak,  zina yapmak , her türlü gayri ahlaki davranışlarda bulunmak, beddua etmek, öfkelenmek,  kin beslemek, riyakarlık,  kalp kırmak,  hak yemek , sabırsız davranmak, israf etmek, emanete ihanet etmek,  kötü şeylerde ısrar etmek,  nankörlük  etmek, borcunu ödememek,  kaba ve saygısız davranmak, cimrilik yapmak,  birileri ile iyi geçinmemek,  gıybet yapmak, ihtiyacı olanlara yardım yapmamak,  ebeveynlere karşı gelmek , giyim tarzında ölçüsüz olmak,  adam öldürmek,  yaşadığımız yada çalıştığımız yerin kurallarına uymamak, namaz kılmamak, oruç tutmamak, zekat vermemek, ilahi emirlere karşı gelmek,  her türlü nefsani arzu heves tutku ve bedensel hazların peşinden gitmek… ) incelemekte  yarar vardır. Aslında  kötü  alışkanlıklar hafife  alınmaması gereken davranışlardır. Toplumda çok  yaygın   olan  sigara ve içki içme, yalan söyleme, hak yeme vb. birçok  kötü alışkanlığın nedeni   alışkanlıkların mahiyeti   incelediğinde  daha  iyi  anlaşılır.  Hz. Ali  (a.s.)’nin  kötü alışkanlıklarla ilgili:  “Fazilet (erdem)  kötü alışkanlıkları yenmektir.”  ve  “Kötü alışkanlıkları yenmek en üstün ibadetlerdendir.”   sözleri   kötü  alışkanlıkların,   insanın erdemli olma yolunda  ne kadar  büyük bir engel   olduğunu açıkça göstermektedir.  Demek ki; öncelikle  kötü  alışkanlıklardan uzak durmamız  çok önemlidir. Bunun için de kötü alışkanlıkların mahiyetini  bilmemiz yararlı  olacaktır. Kötü alışkanlıkların bilimsel, felsefi ve dini boyutu olmasına rağmen aslında  bu üç boyut da  sebep ve sonuçta  yüksek bir bilgi ile aynı noktaya çıkarlar ve birbirlerini tamamlarlar. Çünkü hepsinin temelinde ana unsur insan ve davranışlarıdır.

Kuran-ı Kerim’de birçok ayette  ve hadiste  NEFİS kelimesi geçmekte  ve  yukarıda anlatılanlara uymaktadır. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in  (s.a.a.v)  “En büyük savaşımız nefislerimizle olan savaştır.” ve  “En iyi cihat, insanın kendi nefsani arzularıyla Allah rızası için yaptığı cihattır.” (Ebu Zerr-i elgaffariden rivayetle   (Câmiu s-sağîr)  1247) Sözleri  ahlak konusunda  nefsin çok önemli bir konumda olduğunu göstermektedir. Zira nefisle olan savaş kazanılmadıkça güzel bir ahlâka (erdeme) sahip olmamız mümkün görülmemektedir. Bundan dolayıdır ki aslında esas konumuz hepimizde var olan ve olanca gücüyle bizlere kötülüğü emreden bir bakıma günah işlettirmeye çalışan NEFİS’tir.

 Burada nefsin akıl,  iman ve ilahi emirlerle olan mücadelesi ve nefsin insanı düşürebileceği durumlar söz konusudur.  Dinimizde de kötü bir huy edinmek insanın o konuda aklına ve imanına ve ilâhi emirlere değil de nefsine uymuş olmasından kaynaklanır. Sabah erken namaza kalkması gereken birine aklı ve imanı manevi olarak kendisine -kalk ve namazını kıl- diye manevi  telkinlerde bulunur. Diğer taraftan da nefis uykunun o anda çok tatlı olduğunu hissettirerek insanı yatakta tutması için direnir. Fazla uykunun insana bir yararı olmasa bile. Burada nefis uykuyu bir silah gibi kullanır.   Bir bakıma ilahi emirlere şiddetle karşı koyarak insanı kontrolünde tutmaya çalışır. Tam bu sırada bir durum muhakemesi yapılırsa o anda aklımızın ve nefsimizin çatıştığını, bir bakıma da savaş halinde olduklarını anlayabiliriz. O esnada aklımızın gücünü  ve imanımızı bilgi eşliğinde kullanarak kalkıp namaz kılmamızın   nefsimize bir tokat atmış olmamızdan bir farkı  yoktur. Bunu da sürekli yapmamız durumunda zamanla nefsimizin bu konudaki bizim üzerimizdeki etkisini kırar ve nefsi kendi kontrolümüz altına almış oluruz.  Bunun tersi olması durumunda zamanla nefsimiz bizi kontrolü altına almış olacaktır. Uykuyu namaza yeğleyen bir insanın durumu budur. Çünkü nefis insana sürekli ve şiddetli bir şekilde kötülüğü ve ilahi emirlerin tersini emreder ve kötü şeyleri yaptırtmaya çalışır. Nefse her boyun  eğme  nefsi bir adım güçlendirir. İlâhi aklımızı ve imanımızı  doğru  dini  bilgiler ışığında kullanmazsak  nefsin bizi  kontrolü altına alması kaçınılmazdır. Bu da herhangi bir konuda  kötü bir alışkanlığa sahip olmamız demektir.

Zaten dinimize göre  de Allah (cc),  insanı nefsi ile imtihan etmektedir. İnsan,  dünya yaşantısında  nefsini kontrolü altına aldığında yada onu terbiye ettiğinde  imtihanı kazanmış olur. Nitekim Kuran’ı Kerim’de   bir ayette  nefis ile ilgili  “Yemin olsun ki, sizi korku, açlık; mallardan-canlardan-meyvelerden eksiltme türünden bir şeyle mutlaka imtihan edeceğiz. Sabredenlere müjdele.” (Bakara, 155)

Kuran-ı Kerim’de insana kötülükleri emreden nefis mertebesi olarak  şeytanın en büyük silahı ve hatta belki de  kendisi olan “NEFSİ EMMARE” diye geçmektedir. Bu ayetlerden bazıları şunlardır:

“Nefis olanca şiddetiyle kötülüğü emreder.”  (Yusuf-53) “Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş kurtulmuştur. Onu kirletip örten kişi ise ziyana uğramıştır.” (Şems,9-10) “Ey iman edenler! Siz kendi nefislerinizi ıslah etmeye bakın. Siz doğru yolda bulundukça yoldan sapanların size zararı olmaz.” (Maide-105) Nefsi emmare  gerçekte insanın karşısına sürekli çok kuvvetli bir şekilde dikilir. İnsanı kolay kolay rahat bırakmaz. Onunla sürekli ve hayat boyu mücadele etmek gerekir. Fırsatı yakaladığında  insana yanlış davranış yaptırır ya da günah işlettirir. Ve şu hususa dikkat etmemiz gerekir; “Nefsimizi birçok alanda terbiye etmiş olsak bile bize kötülüğü emretmesi için başka alanlar bulur ve bizi tehdit etmeye devam eder.” Önemli olan sürekli olarak nefsin bu emrini yerine getirmemek, nefsin bu arzusunu reddetmektir. Kötülüğü şiddetli bir şekilde  arzulama, her nefsin tabiatındandır. Ancak Allah’ın emirlerine samimiyetle yönelen, kendisini tamamen Allah’a teslim eden Allah’tan korkan ve böylece İlâhî rahmetin gölgesi altına sığınan kimseler, nefsin arzuladığı şeyleri işlemekten çekinirler. Bu şekilde tamamen iyiliğe yönelen kimselerin üzerinde  zamanla nefsin yaptırım gücü azalır. Belirli bir aşamadan sonra ise, kalbe yönlendirici hiçbir tesiri olmayan gelip geçici düşüncelerden ibaret kalır.  İşte nefsin bu hale getirilmiş şekline “NEFSİ MUTMAİNNE” denir.  Nefsi mutmainne; şirkten, şüpheden, isyan ve hatadan temizlenmiş,  ıstıraplardan kurtulup huzura kavuşmuş nefis demektir. Allah (cc) Kuran-ı Kerim’de bu nefis hakkında Fecr suresinde  27,28,29 ve 30. ayetlerde “Ey mutmain nefis,  rabbine razı olunmuş bir şekilde dön, artık kullarımın arasına gir, cennetime gir.” diye buyurmaktadır. Açıkça anlaşılıyor ki insan nefsini terbiye etmedikçe  cennete girememektedir. Bu da ancak nefsin çok şiddetli olan tutku, arzu ve heveslerine uymayarak kötü alışkanlıklardan ve günahlardan uzak durulması ile mümkündür.

Kuran-ı Kerim’de nefsi emmare ve nefsi mutmaine arasında bir basamak olan nefsi levvame diye bir nefisten söz edilmektedir. Kıyame süresi 2. ayetinde;  (Kusurlarından dolayı kendini kınayan) nefse yemin ederim (-ki diriltilip hesaba çekileceksiniz.) nefsi levvame  insana yaptığı yanlışlardan dolayı bir sorgulama evresi geçirten pişmanlık duygusunu yaşatan ve yaptığı yanlışlardan dolayı kendisini kınayarak insanın iyiye, doğruya yönelmesinde etkili  olabilen bir nefis mertebesidir. İnsanın öfkeli olduğu zamanlarda ölçüsüz bir şekilde kötü sözler söylemesi  ve davranışlarını  kontrol edememesinin nedeni  nefsi emmare,   biraz zaman geçtikten sonra söylediklerinden ve yaptıklarından pişman olmasının   nedeni de  nefsi levvame’dir. Bir bakıma nefsi levvame bu yönüyle kıymeti bilinmesi gereken bir nefis mertebesidir. Çünkü insan bu nefse uyarsa nefs-i mutmainne’ye ulaşması yolunda doğru ameller yapmış olmaktadır.

 NEFİS TERBİYESİ VE NEFSLE MÜCADELE

Nefsin terbiyesinde ve kötü alışkanlıklarla mücadelede  dini çerçevede yapabileceklerimizin bir kısmı:

1- Çok okumak dini bilgilerimizi sürekli geliştirmek  ve davranışlarımızı bu bilgiler ışığında yapmak.

2- Sürekli Allah’ı (cc) anmak,

Allah (cc)’ın emrettiği ibadetleri gerçek amaçları doğrultusunda bilinçle samimiyetle ve istekle sürekli yapmak ,

3- Ruhumuzu sürekli salih amellerle  beslemek,

4- Ölümü sürekli düşünmek,

5- Tövbe etmek,

6- Ümitsiz olmamak,

İnsan , Allah’ın emirleri doğrultusunda hareket etmesi ile nefsi ile mücadele edip onu eğitebilir. Bunun için yapılabileceklerden birisi dini bilgilerimizi sürekli geliştirmek,  gerekiyorsa bunları  mutlaka uygulamaktır. Gerçekten de iyi bir araştırma yapılırsa görülür ki; insanın her konuda yanlış yapmasına neden olan husus   bilgisizlik ya da bilgi eksikliğidir. Çelişkilerimiz  de bilgi  eksikliğinden  kaynaklanır.  Bilgilerimiz arttıkça çelişkilerimiz de azalır. Ancak doğru bilgileri kullanarak mantıklı işler yapmış oluruz. Özellikle edindiğimiz sağlam dini bilgileri nefsin tuzakları karşısında   mutlaka kullanmalıyız. Zaten önemli olan da budur. Çünkü sahip olduğumuz bilgileri kullanmamak bilgiyi içimizde süs olarak tutmak gibidir.  Oysa bilgi  süs değil bir güçtür. Nitekim    Kuran-ı Kerim’de Zümer süresi   9. Ayetinde; “Böyle bir kimse mi Allah  katında makbuldür.  Yoksa gece vakitlerinde  secde halinde ve ayakta  ahretten korkarak  ve rabbinin merhametini  umarak  itaat ve kulluk eden mi? De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu.  Ancak akıl sahipleri öğüt alır.” insanın bilgi sahibi  olmasının  önemi  açık bir şekilde belirtilmiştir. Ayrıca  Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.a.v) kendisi hakkında  -İlim şehrinin kapısı dediği- Hz.Ali (a.s.)’nin ilim ve bilgi ile ilgili vecizeleri:

“İlim bütün iyiliklerin anahtarıdır.” , “ İlim meclisi cennet bahçesidir.”, “İlmin bereketi güzel ameldir.”, “Faziletlerin başı ilimdir.”, “Bilgi gibi hazine olamaz.”,   “Bilgin kişinin rütbesi rütbelerin en üstünüdür.”,   “ Bilgin ölü olsa bile diridir. Cahil ise diri olsa bile ölüdür.”(Gurerül hikem) bu sözleri  ilim ve bilgi sahibi olmamızın  güzel ahlak sahibi olmak için  ne kadar  gerekli olduğunu  fazlasıyla  anlatmaktadır. Zaten bütün kötü amellerin sebebi de aklımıza değil de nefsimizin isteklerine uymamızdandır.

İnsanın  erdemli olma yolunda  günah işlemesini  frenleyen,   diğer bir etken de  Allah’ı sürekli anmaktır.      Allah’ı  anmak onun  öncesiz sonrasız varlığını,  (ezeli ve ebediliğini)  sonsuz kudretini,   sonsuz mükemmelliğini,   kainattaki büyük yaratılış sırrı  gibi gerçekleri    düşünmek,  kulun   boynunu    Allah ve Allah’ın etkinlikleri karşısında  eğer.  İnsanın kalbi titrer. Yüce Allah düşüncesi bütün ruhunu sarar.  Bu esnada hissedilen Allah  korkusu   kuşkusuz insanın kötü davranış sergilemesini  engelleyici  bir etken olur. Gerçekten de Kuran-ı Kerim’de  :   “Ey iman edenler Allah’ı çokça anın.” (Ahzab-41)   “Allah’ı anmak elbette en büyük  ibadettir.” (Ankebut-45) ”Onlar iman etmiş ve kalpleri   Allah zikriyle yatışmış olanlardır. Bilin ki kalpler Allah’ı zikretmekle yatışır.”  (Rad-28)   “Onlar ayaktayken otururken  ve yanları üzerine yatarken  Allah’ı  anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı  üzerinde düşünürler. Ve  rabbimiz sen bunları boşuna yaratmadın, sen yücesin  bizi  ateşin azabından koru.””derler. (Ali İmran -191) “ Sabah akşam demeden kendi içinden  korkarak ve yalvararak  alçak sesle rabbini an  ve gafillerden olma.”   (Araf -205)  diye buyrulmaktadır.

Allah’ın dinimizde farz kıldığı ibadetlerin hepsi (Namaz, oruç, zekat, hac ve diğer bütün salih ameller) ve bunların yanında akıl ve iman, insana nefsini terbiye etmesi için verilmiş  araçlar ve güçlerdir. İnsan bunları iyi kullanıp uygularsa Allah’a doğru giden yoldaki engelleri  zayıflar, yavaş yavaş kalkar yani yolu temizlenir. Ulaşmak istediği  ebedi saadete  daha kolay varır. Kuran-ı  Kerim’de Ankebut Süresinin 45. ayetinde  namazla ilgili olarak  “Sana vahyedilen kitabı oku  ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten   alıkoyar.  Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah  yaptıklarınızı bilir.”  buyrulmakta  ve namazın insanı kötü davranışlardan koruduğu açıkça belirtilmiştir. Gerçektende ibadetlerin hepsi nefsi ezen ve gücünü kıran davranışlardır. Namazı gereği gibi kıldığımız süre içinde sürekli yüce Allah’ı, hesap gününü düşünürüz. Bu da bize  Allah korkusunu,  Allah’ın rahmetini  hatırlatır ve yaşatır. Oruç  da nefsin bir çeşit terbiyesidir. Oruçla iştahlarımızı dizginleme yani kontrol edebilme gibi beceriler kazanırız. Ayrıca  oruç  bize   birçok nimetten yoksun diğer insanları hatırlatarak  Allah’a daha çok şükretmemize  de vesile   olur. Çünkü  iştahların fazlası da onlara uymak da çok zararlıdır.

Nefis  ile mücadelede  yapılabileceklerden diğeri de bedenimizi beslememizin yanında sürekli olarak imanlı ruhumuzu da beslemektir. Nasıl bedenimizi iyi beslemediğimizde bedenimiz zarar görüyor ya da ölüyorsa,  ruhumuzu da iyi beslemezsek ona  zarar  vermiş   ve  zulmetmiş oluruz. Bedenimizin gıdaları Allah’ın nimetlerinden olan  çeşitli rızıklardır. Ruhumuzun da gıdaları da bilgi, dürüstlük,  kendimizi temiz tutmamız, yardımlaşma, erdemli davranışlar edinme, namaz kılma, oruç tutma, zekat verme, sevgi, saygı, zikir ve diğer  bütün ibadetler ve salih ameller olan manevi etkinliklerdir. Muhtaç olan birisine yardım yaptığımızda ya da aç olan birisini doyurduğumuzda  yahut da emeğimizin karşılığı olan bir sınavı kazandığımızda veya namaz kıldığımızda  hissettiğimiz  huşu, sevinç ve mutluluk aslında ruhumuzun bundan duyduğu haz   ve   memnuniyetten başka bir şey değildir. Bu da onun beslenmesi ve mutluluğudur. Yani nasıl bedenimizi gıdalarla beslediğimizde bedenimizin bir ihtiyacını gideriyorsak  çeşitli salih ameller   yaparak da ruhumuzun ihtiyaçlarını karşılamış oluruz. Başka bir deyişle  ruhumuzu beslemiş oluruz. Ruhumuzu sürekli böyle beslemezsek nefsimizi terbiye etmemiz mümkün değildir. Bir de şunu  unutmamalı ki: Bedensel  hazlar  ve zevkler  nefsin gıdaları,  bedensel  acılar ve sıkıntılar da   ruhun gıdaları  gibidir.  Hz. Ali’nin  (a.s.) “Eğlence ve zevke kapılan, akıldan kaybeder.”  ve  “İnanan insanın kalbinde hüzün vardır.”  (NehcülBelaga)  sözleri  tamamen bu durumu belirtmektedir.

Ölümü sık sık anmak da  insanın  nefsani arzularına  uymaması yolunda  olumlu bir etkendir. Çünkü ölümü her anma  insanın Allah karşısına çıkacağının hatırlanmasıdır. Ölümü çok anan bir kimse ölümün kendisine her an gelebileceğini düşünerek  hayatta iken yapması gereken farzları, ibadetleri  ve  salih amelleri  ertelememeye çalışır. Yani bir bakıma  insan hayatta iken  kendisini ahrete hazırlamış olur. Gerçekten Peygamber Efendimiz de bir sözünde “Dünya lezzetlerini yıkan ölümü çokça anınız.” (7) diye belirtmiştir.

Tövbe de   işlenen günahlardan ya da kötü alışkanlıklardan kurtulmak  ve güzel ahlâka  dönmek için  yapılabilecek etkin bir davranıştır.  Çünkü tövbe  etmeye karar veren bir kimse,  mutlak bir nedamet  ve en yüksek motivasyon gücü olan azimle   ve  kararlılıkla    bir daha günah işlememek   ve  o ana kadar   işlediği    günahlarından dolayı Allah’ın rahmetine yönelmek   ve Allah’ın  mağfiretini    kazanmak   isteyen  kişidir. Kuşkusuz bu  davranış  kulun  samimi bir şekilde Allah’ın önünde eğilmesi  ve  Allah’a   verdiği bir söz  niteliği taşımasından dolayı  hem büyük ve önemli bir davranıştır   hem de  İnsanı  ciddi anlamda günahlardan ve kötü alışkanlıklardan uzaklaştırmasında  çok büyük bir rolü  vardır.  Kesin bir pişmanlık  ve    bir daha o günahı işlememek  tövbenin şartlarıdır. Bununla birlikte insanın; nasıl olsa bir gün tövbe ederim  ve günahlarımdan kurtulurum, düşüncesine kapılıp  tövbesini ertelemesi doğru bir davranış değildir. Çünkü  tövbenin   mümkün olduğunca  erken yapılması  daha doğru   bir davranış olarak kabul  edilir.    Yüce Allah  Kuran-ı Kerim’de : “Rabbinizden mağfiret dileyin,  sonra   ona  tövbe  ile  yönelin. Şüphesiz ki benim rabbim çok merhametlidir.” (Hud-90) “Şüphesiz ki O (Allah) kullarının yaptıkları tövbeyi kabul eden, günahları bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.”  (Şura: 25) “0 Muhakkak ki ben tövbe eden, iman edip salih amel işleyenleri ve doğru yola girenleri bağışlayıcıyım.” (Taha: 82) ayetlerinde,   samimi bir şekilde  tövbe edilmesi   durumunda   kullarını affedeceğini açıkça belirtmiştir. Gerçekten de tövbe  Allah’ın (cc) kullarına  açık  bıraktığı  bir rahmet kapısıdır. Ayrıca  Allah’tan ümit kesmemekte tövbe için bir zemin oluşturacağı düşüncesiyle çok önemlidir. Gerçekten de dinimizde Allah’tan ümit kesmek  yoktur. “Onlar korkarak ve ümit ederek rablerine dua ederler.” (Secde-16) “Deki:  ey kendi nefisleri  aleyhine haddi aşan  kullarım! Allah’ın  rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlayandır. Şüphesiz ki o çok bağışlayan çok esirgeyendir.” Zümer-53” ayetleri yüce rabbimizin bağışlamasının ne kadar bol olduğunu beyan etmektedir.

 

Ahireti için,  Allah’ın sonsuz  ve kalıcı nimetlerini   dünyanın fani nimetlerine tercih ederek  kendi iç güzelliğini, güzel ahlak  ile şekillendiren  ve yüce rabbi karşısına  bu haliyle çıkan insana ne mutlu. Allah  hepimizi Ehlibeyt’in  güzel ahlakına  sahip olan salih kullardan eylesin. Elbette ki gerçek  ve  sonsuz  saadet  Ehlibeyt’in bu mirasını  sahiplenebilmektir.  Allah’ın rahmeti  hepimizin  üzerine olsun.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine