Muhammed bin Nusayr ile ilgili en ilginç gerçek kendisine atılan iftiraların, zamanla zayıflayıp yok olmak yerine yüzyıllar içinde akışlarını hızlandırarak güçlenmeleri ve takipçisi olan kitleye de mal edilen bu iftiraların resmi açıklamalarda dahi fazlaca ağırlık kazanmaları ve sosyal ilişkilerde belirleyici olmalarıdır. Bu öylesine ilginç ki Muhammed bin Nusayr’ı tekrar tekrar anmakta ve onu savunmakta kendinizi haklı buluruz. Çünkü asıl sorun budur.

 

Nereye gittiğimiz sorusunun cevabı bulanık olsa da nereden geldiğimiz, hiç bir şüpheye yer bırakmayacak netlikte bellidir. Alevi olmadan önce Müslüman’dık. İslamiyet Hak dinidir; Allah katında makbul olan tek dindir. Başka bir dinin seçilmesi durumunda Allah tarafından kabul edilmeyeceği ayetle bildirilen dindir. O halde dinimizin adı İslam’dır.

 

Ne oldu da Alevi diye adlandırılmak zorunda kaldık?  Hem de Allah’ın yanında geçerli olan ve adı İslam olan tek din dururken.

 

İslamiyet, aşındırıldı, bozuldu ve bölündü. Ortaya çıkan kesimler inanç özelliklerine göre kendilerini adlandırdılar. Kimileri de daha ileriye giderek kendi inançlarını paylaşmayan kesimlere isim bulma telaşına düştü. Bir de baktık ki ismimiz Şia, Alevi, Rafızi… olarak konulmuş. Bize danışılmadan görüşümüz alınmadan… Tıpkı babamın kırk yıl önce adımı koyarken takındığı tutum gibi. Biz bu isimler içinden dini inancınızı dışarıya fazlasıyla yansıttığına inandığımız Alevi sözcüğünü kolaylıkla kabullendik. İşte bölünmüşlükten ve bölünmüşlüğün yarattığı kargaşadan ilk nasibimizi kendisi din olan İslam’ın adıyla anılmak dururken başkalarının bize taktığı isimlerle anılmaya mahkûm edilerek aldık.

 

Ne var ki bölünme doğası gereği zincirleme tepkimeyi de beraberinde getirir. Önce İslamiyet bölündü sonra İslamiyet’in bölümleri… Alevilik bundan fazlasıyla nasibini aldı ve ortaya çıkan her fırka kendini ifade etmek ve diğerlerinden ayırmak için Alevilik isminin yanına bir künye eklemek zorunda kaldı. Başta biz bunu yapmadık fakat bize karşı olanlar bize “Nusayriler” dedi. Daha önce bizi ve Sünni olmayanları tek çatı altında toplayan oluşuma “Alevi” dedikleri gibi…  

Soru    :  Hz. Ali dururken neden kalem kavgası yaratıp kendimize Nusayri diyelim? Hz. Ali ve 12 imamı takip ediyorsak , Nusayri ismine ne gerek var?

Cevap : Biz kendimize Nusayri demedik. Bu ismi ne zaman kullanmak zorunda kaldıysak Alevi sözcüğüyle beraber kullandık. (Nusayri-Alevi şeklinde, Türkçede sıfat isimden önce gelir. Beyaz kapı örneğinde olduğu gibi. Arapçadaki doğru söylem Alevi-Nusayri şeklindedir.)  Çünkü Alevi ama hangi Alevi Nasıl bir Alevi? Bektaşi mi Caferi mi Mevlevi mi? Ne? Nusayri ismini  tek başına kullanmadık.

 

Soru    :  Kendimize Nusayri ismini verirsek tarikat olmus oluruz. Öyle bir niyetimiz yok.

Cevap :  Alevilik bir din ismi olsaydı size hak verebilirdim. Zaten Alevilik ismini kabullenerek İslamiyet’in farklı bir yorumunu yaşadığımızı ilan etmiş sayılmıyor muyuz? Bir dinin farklı yorumunun adı mezhep veya tarikat değil mi?  Alevilik İslam’ın kendisidir dediğinizi duyar gibi oldum. Ama sonuçta Yüce Allah Hak dinine İslam ismini takmış bir kere. Özü olsa bile İslam dışındaki her isim İslam’ın bir mezhebi olarak kabul edilir. Alevilikte öyle. 

 

Soru   : Kendimize Nusayri dersek tüm ögretileri Ibn Nusayr'dan almamız gerekir. Halbuki tüm batıni öğretiler ve sırlar Hz. Aliden geliyor.

Cevap  :  Biz Şii kaynaklardan Muhammed bin Nusayrın 11nci imamın ilim kapısı olduğunu kanıtladık. Hz. Muhammed’e göre ilim kapısı Hz. Ali diye Alevi olduk. İmamların son ilim kapısı Muhammed bin Nusayr diye de Nusayri-Alevi (Arapçası Alevi-Nusayri) olduk. (Nusayri değil Nusayri - Alevi)

Son zamanlarda hakkımızda çıkan haberlerde Nusayri isminin çok fazla ön plana çıktığını görmekteyiz. Bu haberler hakaret içeriyorsa Güney’in her kesiminden haber kaynağına tepki mailleri yağıyor. O halde bu toplum bu isme ve bu isimle anılan kitleye yapılan hakaretlerden sıkılıyor ki tepkisini dile getiriyor. Neyden sıkılıyor? Nusayriler hakkında yanlış ve iftira dolu haber yapılmasından sıkılıyor. Eğer bu toplum Nusayri değilse Nusayri ismini sindirememişse neden üstüne alınıp gocunup savunmaya geçiyor. Kayserinet.com da çıkan Nusayriliği ve Nusayrileri yerden yere vuran habere Antakya, Harbiye, Samandağ, İskenderun, Karaağaç ve Arsuz’dan  binlerce tepki maili gönderildi. Bu ismi kabullenemiyorsak bırakalım Nusayrilik hakkında istediklerini yazsınlar. Ama şimdiye kadar öyle yapmadık. Soruyorum neden?

 

Medyaya çağırılan her temsilcimize bir şekilde Nusayrilik, isim ve inanç formatında sorulmuştur. Bu ismi reddedenler bile canlı yayında propagandasını yapmış ve farkında olmadan beyinlere kazımıştır. Bazı temsilcilerimiz ise program yapmaya dolaysız olarak Nusayri temsilcisi olarak çağırılmıştır. Son program olan 48 Perşembenin sunucusu Prf. Alemdar Yalçın şu gerçeği dile getirmiştir. “Bu güne kadar kanala en çok Nusayriliğin ne olduğu konusunda soru mailleri ve sms leri geldi”  Soru gönderen katılımcıların bazıları Arjantin, Brezilya, Kanada, ABD, Dubai, Avrupa ülkeleri Afrika Ülkeleri ve diğerleri… nde yaşayan insanlardan oluşuyor.  2000 yılından önce politikacılara, enflasyon muhasebesine neden geçilmediğini sorduğumuzda şu ilginç yanıtı aldık “Öyle yaparsak enflasyonu resmileştirmiş oluruz” Onlarca yıldır enflasyon ülkemizin gerçeği iken böyle bir cevap bizi sadece güldürdü. Bu durumda Nusayri isminden bir kaçış varsa onu lütfen bize de gösterin.

 

Maalesef Nusayrilik bizim de gerçeğimiz. 1050 yıldan beri dillerden düşmemekte. Hakkında 1050 yıldır binlerce kitap yazılmış durumda. 1995'li yıllardan itibaren Nusayrilik konusunda 50'den fazla kitap yazıldı. Bu kitaplarla anlatılmak istenen kesim inancı ön plana çıkarılmak istenen kesim hangi kesim, bizler değimliyiz? Bu ismi reddederek bu kitaplarda anlatılan kesimin biz olduğu gerçeğini değiştirebilir miyiz?  Cevabınız evet ise biz size yardıma hazırız. Hayır ise Muhammed bin Nusayri’in masumiyetini hep beraber ispatlamaya daha sonra da bu masumiyeti empoze etmeye var mısınız?     

 

“İlk önce adımızı koymak istedik ve bizler ALEVIYYE'yiz.”

Aleviyye kelimesinin anlamını şimdiye kadar kime sordunuz. Adınızı Aleviyye olarak koyarken bütün toplumu mu hedeflediniz yoksa çevrenizdeki birkaç kişiyi mi? Eğer bütün toplumu hedeflediyseniz yetkinizi sorgulamak durumu ortaya çıkar. Siz Nusayri ismi için bizi sorgulanmaya kalkışmayın, çünkü biz yeni doğan bir bebeğe isim koymadık. Biz yüzlerce ülkenin milyarlarca insanın bize ait olduğuna inandığı ve bizi kendisiyle tanımladığı Nusayrilik isminin varlığımızın bir gerçeği olduğunu ilkesinden yola çıktık. Bin yıldan fazla bir zamandır bu isimle anılıyoruz hakkımızda yazılan binlerce kitapta bizi tanımlamak için bu isim kullanılıyor. Bu kitapların tümünü yok sayamayacağımıza göre ve günümüzde bile medyada bu isimle anıldığımıza göre bir balığın suda yaşamasının kaderi olduğu kadar bu isim bizim kaderimizdir. Bizi bu ismi güncel tutmakla suçlamayın. Bu isim binlerce yıldır güncel bu isimle ilgili yazılan kitaplar derneğimiz kurulmadan önce mevcuttu. Ayrıca Derneğimizin adı Alevi Kültürünü Araştırma Derneği olup ne adında ne de resmi tüzüğünde Nusayri ismi geçmez. Derneğimizin bu isme bu kadar duyarlı olmasının nedeni, olumsuz yıpratıcı ve sonuca götürmeyen eleştirilerin hedefi haline getirilmesidir. Ayrıca Aleviyye ismi (Arapçada Aleviyyeh – Aleviyyetün) Alevi bayan anlamına gelir. Arapçada dilbilgisi kurallarına göre  Aleviyye yazmanın imkansız olduğunu yazılması imkansız olan bir kelimenin anlamı olamayacağını hatırlatmakta fayda olduğuna inanıyorum. 

 

Bakiniz Seyh Nasreddin Eskiocak Linkini tıkladım ve baktım. Hocam şunu anlatmak istemiş:

(Ben Hocamın bu bilgiyi aldığı kaynaktan eksik olan parçaları da ekledim.)  

 

Mehmet Galip Ettavil de Alevilerin Tarihi isimli kitabında Baalbek ve Humus’un fethedilişi sırasında İslam ordusuna Irak ve Mısır’dan gelen yardımcı kuvvetlere ek olarak Medine’den 450 kişilik bir grubun katıldığını yazar. Daha önce veda hutbesinde bulunmuş Medineli Ensar’dan oluşan bu gruba, yardımcı anlamına gelen nasiyr adı verilmiş ve fethedilen yerin fetheden orduya verilmesi ilkesinden fetihte ele geçirilen dağlık bir arazi bırakılmıştır. Nasiyr ismine ithafen bu araziye Nusayra ismi verilmiş daha sonra Lübnan dağı – Antakya hattındaki bütün dağlar bu isimle anılır olmuştu. Bu isimden dolayı buraya yerleşen fetihçi gruba Nusayri denmiştir. Bu grup Arapların Kahtan soyundanmış ve bizim atalarımız imiş.

 

Bu iddiada dikkatimizi çeken en önemli şey bulanıklığıdır. Çünkü başka bir kuvvetli ve kesin görüş Nusayra dağına yerleşmeyi Yavuz Sultan Selim ile ilişkilendirir. O halde yapılmak istenen tehlikeli şey sonuçtan yola çıkarak geçmişin senaryosunu üretmektir.  

 

Birinci dünya savaşı sonrasında Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmeye kalkışan batı Fransa’nın da etkisiyle Arapça konuştuğumuz için kökeninizi Araplara bağlamış buna inananlar Arap Aleviliği isminin kullanılmasının önümde engel kalmadığını savunmuşlar ve soyumuzu yukarıdaki masalda anılan Nasırat lakaplı Kahtanlara dayandırmışlar. Oysa aramızda soyu Araplara dayanmayanlar kesinlikle var. Çünkü Hz. Alinin etrafında toplanan insanlar karma bir ulustan oluşuyorlardı. Şu anda ve geçmişimizin her döneminde bile kendimizi incelediğimizde kendimizde Araplara ait olmayan beyaz ten sarı saç renkli göz gibi kalıtsal özellikleri sıklıkla görürüz. Kaldı ki yukarıdaki masalı doğru kabul edersek Nusayri ismini Hz. Ali’nin Hilafetinden önceki dönemlere dayandırmış oluruz ki bu ilginç olur.

 

Ayrıca Ş.Nasrettin Hocamın iddia ettiği gibi Muhammed bin Nusayr El Askeri’nin kapıcısı veya hizmetçisi değil ilim kapısıdır.

 

(Alıntı – Akad dergisi sayı : 3 Hüseyin Şanlı)

Muhammed Bin Nusayr’a zıt giden Şiilerin tarihi kitaplarında İbn-i Nusayr’ın faziletlerini saklamak ve şahsiyetini karalamak için ne kadar çabalamışlarsa da başaramamışlardır. Kitaplarındaki karalamaları desteklemek için birbirlerini kaynak göstermişlerdir. İmam El Askeri (a.s.) zamanında ve sonraki dönemle ilgili birçok rivayette Ebu Şuayb Muhammed Bin Nusayr’ın faziletlerini dillendirme zorunluluğu duymuşlardır. Şii kaynakların birçoğunda bu tür çelişkilere rastlamak mümkündür. Bu kaynaklardan sadece birisinden örnek verilirse bu çelişkilerin ne kadar bariz olduğu görülecektir. 

 

Ebu Cafer Muhammed Bin Cerir yaklaşık 900 yıl önce yazdığı “Delail’ül- İmameh” adlı kitabında “Ehlibeyt İmamlarının hayatını konu alan eserlerin tercümesini sırasıyla yaparken ‘soy şecereleri, isimleri, künyeleri, mucizeleriyle beraber ‘’kapıcıları’”diye bir bölüm ayırmıştır. Ne enteresandır ki bu ve diğer Şii kitaplarının çoğunda saygın ve sağlam bir dayanak olan ilim kapısı (Bap) diye anılan mevki bu bölümde kapıcıya (bevvab) indirgenmiştir. Acaba çok önemli bir şahsiyetin biyografisini yazarken hizmetçisinin veya kapıcısının kim olduğu ne kadar önem taşır? Buradaki amaç Ehlibeyt İmamlarıyla halk arasında köprü, vasıta olan İmamların ilimlerine giriş kapısı ve vekilleri makamındaki isimlerin makamlarını basite indirgemektir. Çünkü zikrettikleri bazı isimleri ve cemaati benimsememektedirler. Tarihi belgeler ve Ehlibeytten rivayetlerle makamları sabit olan İsimleri tamamen saklayamadıkları ve inkâr edemedikleri için mevkilerini düşük gösterme çabasına girişmişlerdir. Eserlerinde o makamın yüceliğini belirttikleri gibi, “bevvap” diyerek küçümsemeye çalıştıkları da aşikârdır.

Altıncı İmam Cafer Es-sadık’ın biyografisinde kapıcısının El Mufaddal Bin Umar olduğunu yazılmıştır. Buna da saygın dört Şii kitabını kaynak olarak göstermiştir. El Mufaddal hakkında kitaplarında hiç de iyi şeyler yazmadıkları halde nasıl oluyor da İmama en yakın makamdaki şahsiyet olarak göstermektedirler. Bu çelişki nasıl açıklanabilir? Okuyucuyu aydınlatmak adına şu bilgileri verelim: El Mufaddal Bin Umar altıncı İmam Cafer Es-sadık’ın İlim kapısı ve en yakın müridi olduğu tarih ve dini kitaplarda geçtiği şekliyle sabittir. İmamın engin deniz misali ilimlerini halka taşıyan yegâne kişidir.  Yalnız İmam Es-sadık’tan rivayet ettiği dini ve ilmi birçok rivayet Şia’nın sonradan ürettikleri felsefeyle uyuşmadığı için El Mufaddal’ı karalamaya ve mevkisini zayıflatmaya çalışmışlardır.

Aynı eserde yazar; 11. İmam El Askeri’nin kapıcısının Osman Bin Said ya da Ebu Şuayb Muhammed Bin Nusayr olduğunu yazmaktadır. Bilmece misali iki ihtimalli bilgi verme yoluna gitmiştir. İmamların hepsinde kapıcı olarak kesin bir şekilde tek isim zikrederken nasıl oluyor da El Askeri zamanında iki ihtimalden bahsediliyor? Yazarın kendisi tabi olduğu Osman Bin Said’i İmam El Askeri’nin yanında ilim kapısı olarak zikretmeseydi inanç dayanağı yıkılacak ve İbn-i Nusayr’a attıkları iftiralar çürüyecekti. Yazar, kendisinden önce Şii yazarların attığı iftiraların ve yalanların açığa çıkmasından çekinmiştir.  Sadece Osman Bin Said’i koyup İbn-i Nusayr’ı koymasaydı kitabında anlattığı rivayetlerle gösterdiği kaynaklar çelişecekti. Çıkış yolu olarak iki ihtimalli şu ya da bu kişi şeklindeki yönteme başvurmuştur.  Bu yöntemi kurtuluş olarak görse bile sonraki rivayetleriyle çelişkileri içinde boğazına kadar batmasına sebep olmuştur. Burada açıklanması gereken tek şey vardır; o da Muhammed Bin Nusayr’ın ilim kapısı ve vekil olduğudur.

Ehlibeyt İmamları yerlerine kimi vekil tayin ettiği konusunda çok büyük tartışmalar yaşanmıştır. Vekillik iddiasında bulunduğu öne sürülen Osman Bin Said’in Muhammed Bin Nusayr’ın vekilliğine tabi olduğu ve ona inandığı birçok Şii kitapta geçtiği gibi El Hasibi’nin “El Hidayeh” adlı kitabında da açıklanmıştır.

“Delailül İmameh” kitabında Muhammed Ed-Deynuri’den rivayetle o zamanlarda yaşanan vekillik tartışmalarının hangi boyutlarda olduğunu gösteren olayları özetle aktarmaya çalışalım: “İmam El Askeri’nin vefatından bir veya iki yıl sonra Hac niyetiyle Erbil’den Deynur’a geldim. (1) İnsanlar şaşkınlık içindeydiler. Gelişime çok sevindiler. Aleviler evimde toplandılar. Ehlibeyte teslim edilmek üzere aramızda 16000 Dinar topladık. Bu malları beraberinde götürüp gereken yere teslim etmeni istiyoruz dediler. Dedim ki ben de şaşkınım vaktimizin kapısının (Bab) kim olduğunu bilmiyoruz. Biz senin bu malı yanında sahibine taşımanı istiyoruz. Çünkü senin çok emin ve kerim olduğunu biliyoruz. Bu malı sana kanıt sunamayan hiç kimseye vermemeni istiyoruz, dediler. Yüklerini her birisi ayrı balyalarda ve yüklüklerin içindeki malları alıp yola koyuldum. Karmisiyn’e (2) vardığımda içinde ikamet eden Ahmet Bin Hasan’ı ziyaret ettim. Beni gördüğünde çok sevindi. Nereye gittiğimi ve ne götürdüğümü söylediğimde bana 1000 Dinar ve içinde ne olduğunu bilmediğim içi dolu yüklük verdi. Bunları sana delil getiremeyen hiç kimseye verme, diye tembih etti. Bağdat’a vardığımda İmamın vekilini bulmak için çok çaba harcamaya başladım. Araştırmalarım sonucunda Bağdat’ta üç kişinin vekillik iddia ettiğini duydum. Ahmet Bin Abdullah El-Baktani, İshak El Ahmer, Osman Bin Said adındaki şahısların vekillik iddiasında olduklarını öğrendim.

İlk olarak El Baktani’nin evine gittim. Kendisi heybetli yaşlıca elinin altında hizmetçileri olan geniş bir evde yaşayan varlıklı bir şeyh olduğunu gördüm. Kendisine İmamın vekiline verilmek üzere mallarla beraber geldiğimi söylediğimde vekilin kendisi olduğunu ve malları kendisine vermem gerektiğini söyledi. Malları verebilmem için vekilin kendisi olduğuna dair bana kanıt göstermesi gerektiğini söylediğimde beklememi istedi. Yanında üç gün kalmama rağmen hiçbir kanıt gösteremediği için yanından ayrılıp İshak El Ahmer’in yanına gittim.

İshak El Ahmer’i ElBaktani’den daha genç ve daha zengin gördüm. Ona da İmamın vekiline verilmek üzere mallarla beraber geldiğimi söylediğimde vekilin kendisi olduğunu ve  malları kendisine vermemi istedi. Malları verebilmem için vekilin kendisi olduğuna dair bana delil istediğimde beklememi söyledi. Yanında üç gün kalmama rağmen hiçbir delil gösteremediği için yanından ayrılıp Osman Bin Said’in yanına gittim.

Osman Bin Said’i diğerlerinin aksine mütevazı, fakir, küçük ve hizmetçileri olmayan bir evde yaşayan bir şeyh olarak gördüm. Halimi sorduğunda İmamın vekiline verilmek üzere mallarla beraber geldiğimi kanıt getiren kişiye vereceğimi söyledim. Bu malı sahibine vermek istiyorsan Samerra’ya (3) git, sahibi Samerra’da filan oğlu filandır. Sen orada aradığını bulacaksın dedi.

Yanından ayrılıp Samerra’da tarif edilen yere gittim. Kapıcıya vekili sorduğumda biraz meşgul olduğunu ve biraz sonra geleceğini söyledi. Uzun süre geçmeden yanıma vekil geldiğinde ayağa kalktım ve selamlaştıktan sonra beni evine aldı. Halimi sorduğunda İmamın vekiline verilmek üzere mallarla beraber geldiğimi, delil getiren kişiye vereceğimi söyledim. Sen yol yorgunusun otur, yemek yiyip dinlen namazdan sonra ben sana istediğin kanıtı getireceğim, dedi. Yemeğimi yiyip dinlendikten sonra namazımı kıldım. Namazdan sonra elinde bir kâğıtla yanıma geldi.

 

Besmeleyle başlayan yazıyı bana okumaya başladı. Ahmet Bin Muhammed Ed Deynuri yanında 16 000 dinar şu kadar balyayla beraber geldi.  Bütün balyaların içini teker teker saymaya başladı. Filandan alınan balyada şu kadar elbise şu kadarı bu çeşitten şu kadarı da bu renkten şeklinde her balyanın kimden alındığı ve içinde ne olduğunu ayrıntılı bir şekilde teker teker saydı. En son olarak Deynur’dan çıkıp Karmisin’e geldiğinde Ahmet Bin Hasan’dan bir torba içinde 1000 Dinar ve içinde şu elbiseler şu kadarı şu renkte yüklükle yola koyuldu şeklinde bitirdi. Kalbimdeki şüpheyi giderdiği için Allah’a şükrettim. Kendisine malı vermek istediğimde malları Bağdat’a Osman Bin Said’e götürüp vermemi emretti. Ona bu mala ihtiyacı olan Şiamızın (taraftarlarımız) kimler olduğunu kendisine bildireceğiz, dedi.

Yazar bu rivayeti Ehlibeyt İmamlarından sonra Osman Bin Said’in vekilliğini ve ilim kapısı unvanını kanıtlamak için yazmıştır. Oysa bu rivayetle Osman bin Said’in bu unvanlara sahip olmadığını kendisi Deynuri’yi Samerra şehrine yönlendirerek ve istenen kanıt ve delilleri veremeyerek gösterdi. Osman Bin Said’in kendisi vekilin Samerra’da olduğunu ve ona tabi olduğunu beyan etmiştir. Yalnız rivayette en fazla dikkat çeken konu rivayetin bütün kahramanlarının isimleri lakapları künyeleri ayrıntılı bir şekilde belirtilmişken en önemli kahramanın kanıtları ve delilleri gösteren vekilin ismini filan oğlu filan olarak göstermesidir. Çünkü Samerra’daki isim hiç de hesaplarına gelmeyen bir isimdir. Hakkında töhmetler, iftiralar uydurdukları sövdükleri Muhammed Bin Nusayr’dır. Kanıt, keramet ve mucizelerle sabit olan cismi, ismini saklayarak iftiralar uydurarak yok edemezler. Bu tavırları kıskançlık ve çelişki denizinde boğulduklarının kanıtıdır.  

İmam ElAskeri’den sonra Samerra’da vekil olarak Ebu Şuayb Muhammed Bin Nusayr’ın kaldığını başta El Hidayeh kitabı ve birçok Şii kaynakta bulmak mümkündür. Nusayri Divanı adıyla Samerra’da medrese gibi insanları Ehlibeyt öğretisiyle eğitmiştir. 

 

Sonuç olarak değişik fırkalar tarafından kötülenmek istenen Muhammed Bin Nusayr’a Ehlibeyt yolunda kendilerine önder ve lider olduğu için bütün Alevilerin sahip çıkması gerekir. İbn-i Nusayr’ı tanımak, tanıtmak ve savunmak her Alevinin boynunun borcudur. Büyük hesap gününde boynunda bu borcu taşıyan hiç kimsenin hesabı kolay olmayacaktır. 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine