İsim Tartışması

Mahmut BAYRAM

 

Dar bir zaman dilimi içerisinde Nusayri ismi altında birleşme fikrinin Ş.Mahmut Reyhani ile başlayıp başlamadığını ya da bin dört yüz yıllık tarihsel bir kültür ve inancın günümüzde en yüksek ruhanilik düzeyine kendiliğinden ulaştığını varsaymanın yeterli olup olmayacağını sorgulamanın zamanı gelmiştir. Bu sorgulamanın ışığında ortaya koyacağım şaşırtıcı sonuçlar için çok şey söylenebilir olsa da bunların dört tanesini fazlaca öne çıkarmak istiyorum.

 

Birincisi bu sonuçlar hiçbir şekilde isim konusundaki bu kargaşayı ve zıtlaşmayı ortada kaldırmayacaktır; zaten bu amaca yönelik değildir.

 

İkincisi ise varmak istediğim sonuçtan daha çok, diyalektik kesim ile saplantılı kesim arasındaki paralelliğe ve bu paralelliğe dayandırılan tabuya değer biçme işini size bırakacağımdır.

 

Biçeceğiniz değere göre ortaya koyacağınız görüşlerin yeterliliği karşı görüşler karşısında sadece daha avantajlı olup olmadığına net bir kavrayış sağlayıp sağlamadığına bağlıdır. Çünkü Nusayri ismi ile ilgili yararlı ve gerekli olduğunu sandığım tartışma zaman içerisinde zıtlaşmaya meydan okumaya ve en sonunda da kutuplaşmaya dönüştüğünden kendi görüşünüzü tabu saymış olsanız bile karşıt görüşü çürütemezsiniz. İddianızın geçerliliği konusunda yeterli kanıt gösterdiğinize açıklamalarınızı daha ayrıntılı ortaya koyarak kanıtlarınızı güçlendirdiğinize inanma eğilimi içinde olsanız bile tam göbeğinde bulunduğunuz kavganın sona ermeyeceğini göreceksiniz. En başta ise kendi özgür iradenizle hangi tarafta olduğunuza karar vermelisiniz. Şu veya bu şekilde dışsal veya içsel bir otorite tarafından dayatılan, ilkel bir yasaklamanın ürünü olan bir iddiaya taraf olmamalı ve böyle bir iddiayı kanıtlamanızın imkânsız olduğunu bilmeniz gerekmektedir.

 

Üçüncüsü Nusayrilik ismi ile ilgili ortaya belgesel bir iddia koymaya yeltendiğimizde Muhammed bin Nusayr ile ilgili yazılı kaynakların yok denecek kadar az oluşu olanların da düşmanları tarafından karalamaya dönük bir üslupla kaleme alınmış olması neredeyse zihinsel söylemler dışında seçenek bırakmamaktadır. Ancak zihinsel söylemler varsayımlardan daha etkileyici ve doğrulara daha yakındır. Birlikte yaşadığımız farklı inanç gurupları tarafından bugün bile ne denli büyük iftiralarla karalamalara hedef olduğumuzu bildiğimizden geçmişte İslam’ı Hz. Muhammed ve Ehlibeyt’in verdiği ipuçlarına göre yorumlayan Muhammed bin Nusayr ve diğerleri ile ilgili gerçeklerin değişime uğratılmış olduğu gerçeğini görmezlikte gelemeyiz.

 

Dördüncüsü tartıştığımız konu gerçekten yeterli kanıtlarla desteklenemeyeceğinden aynı kaynak her iki görüş gurubunun da işine yarayacaktır. Bu yüzden hiçbir kaynak tam olarak bir görüşü haklı çıkartmaya yetmeyecek bir görüşün ortaya çıkardığı bilgilerdeki zorunlu boşluklar karşıt görüşün amaçlarına uygun olarak yeni saldırı ortamları yaratacaktır.  

 

Kökenimiz ile ilgili iddialar       

Birinci dünya savaşı sonrasında Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmeye kalkışan batı Fransa’nın da etkisiyle Arapça konuştuğumuz için kökeninizi Araplara bağlamış buna inananlar Arap Aleviliği isminin kullanılmasının önümde engel kalmadığını savunmuşlar. Buna karşı çıkan bir grup araştırmacı ise atalarımızın Hitit Asur veya Fenikeliler olabileceğini savunmuştur. Elimizde bulunan soyağaçlarını hiçe saydığımız takdirde oldukça fantastik bir düşünce gibi durur. Oysa atalarımız, Hz. Muhammed’in yanında yer almış veda hutbesinde Hz. Ali’den yana tavır takınmış belli kişilerdir. Aramızda soyu Araplara dayanmayanlar kesinlikle var olmakla birlikte bunlar ya bizim asimile etiğimiz küçük guruplardır ya da Hz. Muhammed’e inanmış ve Hz Ali’nin etrafında Arap atalarımızla beraber toplanmış başka ırktan insanlardır. Araplara ait olamayan beyaz ten, sarı saç ve renkli göz gibi kalıtsal özelliklerinin bizde sık görülmesinin nedeni bu gruplarla yaptığımız evliliklerdir. Nusayri isminin ateşli savunucularından olan bu araştırmacılar “hiçbir Arap ülkesiyle köklü akrabalıklarımız yok, hiçbir Arap ülkesi bizi kendine ait saymıyor” gibi gerekçelerle kökenimizin Araplara dayanmadığını varsayan, Arap Aleviliği şeklinde bir ismin önünü kesmeye ve Nusayri ismine yeşil ışık yakmaya kalkışanlardan başkaları değildir.

 

Bir grup antropolog ise eski Türk inançlarından izler taşıdığımızı varsayarak kafa şeklimizi incelemiş elde ettikleri verilere göre atalarımızın Türk olduklarını iddia etmiştir. Bu iddia asimilasyonu hızlandırma amacı taşımaktan öteye gidemez.   

 

Mehmet Galip Ettavil de Alevilerin Tarihi isimli kitabında Baalbek ve Humus’un fethedilişi sırasında İslam ordusuna Irak ve Mısır’dan gelen yardımcı kuvvetlere ek olarak Medine’den 450 kişilik bir grubun katıldığını yazar. Daha önce veda hutbesinde bulunmuş Medineli Ensar’dan oluşan bu gruba, yardımcı anlamına gelen nasiyr adı verilmiş ve fethedilen yerin fetheden orduya verilmesi ilkesinden fetihte ele geçirilen dağlık bir arazi bırakılmıştır. Nasiyr ismine ithafen bu araziye Nusayra ismi verilmiş daha sonra Lübnan dağı – Antakya hattındaki bütün dağlar bu isimle anılır olmuştu. Bu isimden dolayı buraya yerleşen fetihçi gruba Nusayri denmiştir. Bu grup Arapların Kahtan soyundanmış ve bizim atalarımız imiş.

 

Bu iddiada dikkatimizi çeken en önemli şey bulanıklığıdır. Çünkü başka bir görüş Nusayra dağına yerleşmeyi Yavuz Sultan Selim ile ilişkilendirir. O halde yapılmak istenen tehlikeli şey sonuçtan yola çıkarak geçmişin senaryosunu üretmektir.     

 

Zorluklar  

12 imamın birincisi, Hz. Muhammed’in yolundan, geriye kalanların her biri bir önceki imamın izinden gitmiş Muhammed bin Nusayr ise sonuncu imamın öğretisinin kendisinden sonrakilere aktarıcısı olmuştur. O halde Muhammed bin Nusayr’ın aktardığı din Hz. Muhammed’in erozyona uğramamış Müslümanlığıdır.  

 

Fakat “Peygamberden sonra Ali’nin ve ehlibeytin yolunu takip eden, 12 imamın ardından giden Aleviler için Muhammed bin Nusayr dönüm noktası olmuştur” şeklindeki bir iddia için çok şey söylemeye gerek yoktur. Mutlaka bir şey söylemek gerekirse oda şudur. “Bu iddia hiçbir şeyi açıklamaz.” Çünkü Muhammed bin Nusayr Hasan el Askeri’den aldığı öğretiyi aldığı disiplin ile kendisinden sonra gelen Muhammed bin Cündüb’e Muhammed bin Cündüb te Abdullah bin Muhammed’e aktarmıştır. Bu üç kişi için söylenebilecek en doğru şey bu öğretiyi disiplin ile aktarmaktan başka bir yapmadıklarıdır. Bu öğretiyi Abdullah bin Muhammed’den alan Hüseyn bin Hamdan el Hasibi ise bunu ilk defa sistemleştirerek daha geniş bir tabana yaymıştır. O halde bu isim karmaşasından mutlaka bir çıkış noktası zorunlu ise bu nokta bu öğretiyi sistemleştirmeyen ve tabana yaymayan Muhammed bin Nusayr ile ilgili olmamalıdır. Kısa bir cümleyle ifade etmek gerekiyorsa “Muhammed bin Nusayr mezhep kurmamıştır.” Onun ismiyle anılmak fikri dayatılabilse bile babasının adıyla anılmak anılan kesim tarafından her zaman garipsenecektir.

 

Ne var ki Muhammed bin Nusayr ile ilgili en ilginç gerçek kendisine atılan iftiraların, zamanla zayıflayıp yok olmak yerine yüzyıllar içinde akışlarının hızlandırarak güçlenmeleri ve takipçisi olan kitleye de mal edilen bu iftiraların resmi açıklamalarda dahi fazlaca ağırlık kazanmaları ve sosyal ilişkilerde belirleyici olmalarıdır. Bu öylesine ilginç ki Muhammed bin Nusayr’ı tekrar tekrar anmakta ve onu savunmakta kendinizi haklı buluruz. Çünkü asıl sorun budur.

 

Muhammed bin Nusayr’a yöneltilen en ilginç iftiraların başında Ehlibeyt imamlarından Ali el Hadi tarafından gönderilen bir peygamber olması ve Ali el Hadi’yi tanrılaştırması, haramları helal, helalleri haram kılması Ali el Hadi’nin vefatından sonra oğlu Hasan el Askeri’nin mehdiliğini kabul etmesidir. Burada anlaşılamayan, yıllar önce bizi rencide etmek için bize uygun görülen Nusayri isminin Muhammed bin Nusayr’in peygamberlik iddiasından türediği durumuyla bizi karşı karşıya bıraktığı durumudur. Bundan daha önemli fakat çok tehlikeli olan şey Nusayriliğe, bir mezhep kimliğinden sıyırıp dini bir görünüm kazandırma çabalarının görmezden gelindiğidir. Muhammed bin Nusayr peygamberlik iddiasında bulunmadığı gibi onuncu imamı tanrılaştırmadı, Hasan el Askeri’ni mehdiliğinden bahsetmedi. Haramı helal helali haram kılmadı. Cinsel sapıklık ile ilişkilendirilmesi Hasan el Askeri’nin takipçisi olması açısından kabul edilemez. Biz bu iddiaların iftira olduğunu biliyoruz. Fakat öğretimizin sistemleştirilmesini kendisinden üç kuşak sonrasına bıraktığı, mezhep kurmadığı halde onun ismiyle anılan bir dinden bahsetmek ve bu isimle adlandırılmayı kabul etmek onunla ilgili olan peygamberlik iftirasını hep gündemde tutacaktır.    

 

Nusayri ismiyle anılan Alevilerin bu ismi kendilerinin mi seçtikleri yoksa diğerleri tarafından mı kendilerine takıldığı sorusunun önemi konumuz açısından bu ismin hangi amaçla takıldığı sorusundan daha önceliklidir. Bu ismin Aleviler tarafından değil de başkaları tarafından takılmış olmasının nedeni Alevi doktrininde Muhammed bin Nusayr’ın peygamber olduğuna veya peygamberlik iddiasında bulunduğuna dair bir inancın olmamasındandır. Alevilerin Muhammed bin Nusayr’ın masum olduğuna inanıp onu her fırsatta savundukları halde cinsel sapıklığa sıfır tolerans ile yaklaşmaları onuncu imamın tanrılığından on birinci imamın mehdiliğinden habersiz olmaları ve Kuran’ın haram ve helalleriyle uyum içinde olmaları yukarda saydığım iftiraları boşa çıkarır.

 

Paralellik

Çeşitli kaynaklara dayanılarak ortaya çıkarılan bilgilere göre Nusayri isminin miladi 1050 den itibaren kullanıldığı ve daha sonraki zamanlarda çok sık kullanılmaya devam edildiği neredeyse bütün kesimler tarafından kabul görür. 1153’te ölen Şehristani, 1328'de ölen döneminin en büyük din adamı sayılan ve Nusayrileri yok edilmeleri gereken putperestler olarak gösteren İbni Teymiyye bu iddia için en iyi örnek niteliğindedir. Buna karşılık, Alevilik isminin çok daha önceleri kullanılmaya başladığını anlamak için tarihi fazla zorlamaya gerek yoktur. Örneğin camiül-ahbar’da Cafer Sadık’ın (M.765) Aleviliği telaffüz ettiğini çok kişi bilir. Yer darlığından dolayı bu örnekle yetineceğiz.

 

Yakın tarihimizde Osmanlı Devleti Meclisinde “Nusayri Temsilcileri” var mıydı? Padişahlık idaresi altında atalarımız, bizleri Nusayri adıyla temsil etmişler miydi?

 

Gizliliği ilke edinen atalarımız tarih boyunca olduğu gibi Osmanlı imparatorluğu döneminde de talihsizlikleri ve kötü uygulamaları kaçarak ve saklanarak göğüslemiş nadiren de olsa bir direnme gücü gösterememiş sadece eşsiz bir hayatta kalma mücadelesi sergileyebilmiş olduklarından kendilerine özgü bir yaşam ve kültür özellikleri geliştirmiş bu arada bütün ulusların nefretini kazanmışlar. Sonraki yıllarda aralarına kattıkları gruplar ile diğer bütün uluslarınkinden farklı, özgüvene dayalı bir topluluk oluşturmuşlar. Diğer ulusların özgüvenden yoksun oldukları iddia edilemez ancak atalarımız özgüvenlerine dinsel bir temel kazandırmışlar. Atalarımızdaki bu cansızlık ve cesaretsizliğin nedeni Ehlibeyt imamlarının Abbasi halifeleri karşısındaki tutumlarına bağlanabilir.

 

İkinci Abdülhamit zamanına, soykırım yapmak yerine Alevi’lere yönelik Sünnileştirme girişimleri damgasını vurur. İstanbul’a Alevilerin yaşadığı şehirlerden Sünniliğin Hanefi mezhebine toplu geçişler olduğu haberleri gitmeye başlar. Padişah Alevilerin yaşadıkları yerlere cami yapma seferberliğini başlatmış ve Alevi temsilcilerini meclise almış olsa da Hanefi mezhebine göre ibadete açılan bu camiler boş kalmış atalarımız da meclise Alevi veya Nusayri ismiyle alınmamıştır. Atalarımızın gerek meclise girerken gerekse Sünni camilerine yeşil ışık yakarken amaçları takiyyeden başka bir şey değildi. Takiyye, arasına karışılan toluma ayak uydurmak ise burada Alevi ve Nusayri gibi isimlere gereksinim duyulduğundan bahsedilemez. Zaten yalandan Hanefi mezhebine toplu bir giriş söz konusudur.   

 

Öte yandan Aşık Virani’nin Nusayri adını verdiği ve her dörtlüğün sonunda “Nusayriyem, Nusayriyem Nusayri dizesinin bulunduğu şiiri Nusayri adının yüzyıllardır gök kubbemizde yankılandığının şahidi olsa bile bu şiir Virani’nin bizimle dini bir bağı olduğunu göstermez. Kaldı ki Virani’nin Nusayri sözcüğüyle ne kasdettiği anlaşılabilmiş değildir.

 

Bir yazımda kısa yoldan iddialar ortaya atarak iyimser formüller üzerinde durmamızın sakıncalarından bahsetmiştim. Aşık Virani’nin bu şiirine bakarak Nusayriliğe ilişkin bir sonuç çıkarmaya çalışmak kısa yoldan iddialar ortaya atarak iyimser formüller üzerinde durmaktan başka bir şey değildir. Virani’nin felsefesini anlamak için yapılacak en doğru şey başka eserlerini incelemek ve bu eserleri tasavvufun diğer eserleriyle beraber yorumlamaktır. Kul Mustafa’nın Kaz ile ilgili şiiri

 

Bir dost bana kazı tarif eyledi

Öğrenmekte geç kalmışım hele bak

Ali dostu olduğunu söyledi

O deryaya dalamadım hele bak

 

Önsezisi güzel gezişi güzel

Berrak sulardaki yüzüşü güzel

Pirin eteğinden tutuşu güzel

Karanlığa ışık tutar hele bak

 

O dostun sohbeti muhabbeti kaz

İnancı kazancı itikadı kaz

Öz adı Muhammed soy adı kaz

Kaz da hakikati bulmuş hele bak

 

Saygı duyar Şahı Merdan Ali'ye

ikrar vermiş Hacı Bektaş Veli'ye

Kaza gönül verip dönmüş deliye

Şahlanmış duygusu uçar hele bak

 

Kul Mustafa neden geç kaldın neden

Kazı tanımadım dostu görmeden

Meyli muhabbete gönül vermeden

O deryaya dalamadım hele bak

 

Kaz gazete sayfalarındaki bulmacalarda en çok karşımıza şu soru ile çıkar. “Bir kümes hayvanı” Üç harfliyse, cevap büyük bir ihtimalle kazdır. (Başka ne olabilir ki?) Gazete bulmacaları sizi yanıltmasın kaz sadece bir kümes hayvanı değildir. Yabani olanları da vardır. Beyaz parlak tüyleri oldukça etkileyicidir. Yumurtası ve eti için beslenir; beslenemiyorsa avlanır. Yukarıda anlattığım kaz bu şiirde konu edilen kaz değildir. Demek ki kazın birde tasavvuf edebiyatına konu olanı var ki bildiğimiz kazın formatında değildir. Farklı bir formattadır.

 

Altaylarda baş tanrı Ülgen'e kurban sunmaya giden Şaman Göğe çıkışın ardından atı kurban sunduktan sonra geri dönerken kendisine üzerine bineceği bir kaz verilir. Kaz üzerine oturup ilahiler söyler.

 

Radloff tarafından derlenen bir Altay efsanesinde ise yer-gök yaratılmadan önce her şey sudan ibarettir. Tanrı yarattığı ilk kişi (insan) ile suyun üzerinde iki kara kaz gibi uçmaktadır. Kişi Tanrı'ya karşı kibirlendiği için suya yuvarlanır  (biçim değiştirme temasına işaret olarak)

 

Ohlmarks'a göre Şaman’ın suretine girdiği hayvanlardan birisi kazdır.

 

Kaz Türklerde beylik sembolü sayılırdı. Erkekliğin, evliliğin ve başarının simgesiydi. Bunlar Orta Asya’daki kutsal değerlerden Anadolu'ya taşınan izlerdir.

 

İslamiyet’e rağmen Şamanizm’in etkisinden kurtulamayan Türkler (hepsi değil)  Gök ve dünyanın yaratma eylemini birlikte gerçekleştirdiklerine ve bütün varlıkların yaratıcıları olduklarına inandıklarından, Şamanizm’in kutsal saydığı objelere günümüzde de soyut değerler katmaya devam ettiklerler. Yukarıdaki şiirde kaz İslamiyet’in ve Aleviliğin kutsal saydığı şeylere yakın gösterilmekte doğal olan her durumuna soyut anlamlar katılarak en yüce değerlerle bir tutulmaktadır. Kısaca Şair kazı olabildiğince ululaştırmıştır.

 

Viraninin, aşağıdaki dizelerinde de kazın olabildiğince ululaştırıldığını görebilirsiniz.

 

Ali'dir mahşerin haşrinde kazı

Onadır cümlenin nazı niyazı"

    

Ayrıca Viraniye ait olan bir başka şiirden aldığım aşağıdaki dörtlükte ise tanrının her şeyde çözümlenmesi ilkesinin anlatıldığı görülüyor.

 

Gönül didara karşı ol sebebden

Ayrılmaz Vallahi hayran olubdur

Virani dervişe lütfetti Haydar

Erişti üçlere Selman olubdur

 

Buradan anlaşılıyor ki Viraninin gerek düşünceleri gerekse Nusayriyem, Nusayriyem Nusayri diye bağırması bizim için referans olamayacağı gibi düşünce olarak bizden birçok konuda ayrıldığı açıktır.

 

Uzun zamandır kullanılan Nusayri isminin en büyük dezavantajı kendisine mal edilen topluluğun belli bir öğretiye endekslenmesi ve bu öğretinin ne olduğu sorusunu doğrudan akıllara getirmesi yani hedef göstermesidir. Bir de bu ismin daha önce nasıl kullanıldığı, zihinlerde ve sözlükte nasıl bir imge canlandırdığı da önemlidir. Uzun zamandır kullanılan bir isim olsa da, aşağılayıcı bir amaç ile kullanılmıştır.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine