NUSAYRİMİ DEĞİLMİ

 Biz “Aleviler” onuncu yüzyıldan bu yana “Nusayri” ismini taşıyoruz. O dönemden beri imamımız, dini liderimiz Muhammet bin Nusayr hazretlerinin adıyla tanınmaya başladık. Bunun kanıtı 873 yılında vefat eden Sad el Kumni adında Şii bir âlimdir. Bu alim M. Bin Nusayr’dan garazkâr bir biçimde bahsetti. Ondan sonra 922 de vefat eden Nobahtı zehir saçan bir edepsizlikle ele aldı. Şii olan bu yazarlar Şiilerin en büyük mercii olan zamanın imamı Hasan El’askeri hazretlerinin yanındaki İbn-i Nusayr’i kıskanarak, kendisine ithamlar atarak onu karalamak istediler. Ağza alınmayacak töhmetleri kendisine yönelttiler. İmam hazretleri ‘bab’ denilen bu büyük makamı Muhammet bin Nusayr’a verdiği için İran Şiileri düşmanlık beslemeye başladılar. Onlardan bu makama aday olan dört kişi ortaya sürüyorlardı. Bunlar: Said el Umarı, Muhammet bin Osman bin Said, Hüseyin bin Ruh En-Nobahtı ve Ali bin Muhammet Es-Sümeri’dir.

Bu yüzden aralarında gizli bir rekabet ve amansız bir kıskançlık havası esti. Muhammet bin Nusayr bu yüzden onların töhmetlerine maruz kaldı. Şimdi imam hazretlerinin yanına girebilmek için onlar saatlerce kapıda beklerken Muhammet bin Nusayri gelir gelmez izin alır girerdi. Böylece imamın yanına ilk giren kendisi olduğu halde en son çıkan yine kendisi olurdu. Bu kıskançlık duyguları aşırı bir düşmanlık biçimine dönüştü. Hınçlarını ancak bu şekilde çıkarabilen bu düşman kardeşler dolayısıyla Muhammet bin Nusayr’in taraftarı olan bütün Alevileri bu kötü akıma soktular. Bu kötü akım “Sünni” ismine sirayet edince onlar davul zurna çalmaya başladılar. Bu kötü lakırdı yüzlerce sene sürdü ve bir çığ gibi gittikçe büyüdü ve boyutları tüm İslam âlemine yayıldı. Nusayri dünyanın en kötü yaratığına büründürüldü. Bu hal on beşinci yüzyıldan on sekizinci yüzyıla kadar sürdü. Bu uzun zaman içinde büyük şeyhlerimiz, âlimlerimiz türedi.

Büyük şeyhimiz El Hüseyin ibn-i Hamdan El Hasıybi onuncu yüz yılda yaşadı. O dönemde bu isim yine vardı. Hatta Hasıybı Hazretleri şiirlerinde ‘Nusayri’ adına yer verdi ve “Muhammed Bin Nusayr”ı methetti. Diğer Alevi mezhepler yerine Nusayriliği benimsedi. Büyük âlimlerimiz Nusayri isminden zerre kadar rahatsızlık duymadan kitaplarını yazmışlardır. Zira bizim inancımıza göre Muhammet bin Nusayr’ın kutsal bir yeri vardır. Düşman onu kötüledi, diye biz ondan vaz mı geçelim? Her ne ise kötülük simgesi haline gelen bu isim Alevilere hakaret ve eziyetlere sebep oldu.

 

MÜSTEŞRİKLER

On sekizinci yüzyılda Müsteşrik denilen ve Avrupa’nın muhtelif ülkelerinden türeyen âlimler Müslümanların sorunlarıyla, hatta tarih ve mezhep çekişmelerine bile müdahale etti. Bunların kimileri İslam kültür ve edebiyatıyla ilgili kitaplar yazdı. “Aleviler mazlumdur” diyerek onları savunmaya kalkıştı. Bu arada Alevilerin Nusayri ismini gündeme getirdiler. Bu ismi leke addetmelerinden olacak Alevilere bu sözle ilgili yorumlar yapmaya başladılar. Bu ismin Muhammet bin Nusayr’den değil de başka bir kaynaktan geldiğini iddia eden bir müsteşrik çıktı: Doğu Bilimcisi ‘Massignoon’

Massignoon; Nusayri ismini tanımlarken diyor ki: Nusayri tahkir etmek amacıyla Nasrani adının küçültülmüş kalıbı olabilir. Kimileri ‘nazazie’ sözcüğünün bozması olabilir, diyor. Bu sözcük Latince olan bir sözcük ki hacılar tarafından oradaki dağa verilen isimdir. Kimi de Suriye’de küçük bir eyaletin ismidir, diyor. Kimileri zalim iktidarların elinde yüzlerce yıl içinde yoğrulmuş felaketten felakete sürülmüş Alevilere sözde acıyarak bu ismi illa kaldıracaklar. Biri diyor ki; Aleviler zulüm ve baskılardan kaçıp ‘Nasra’ denilen dağa tırmanarak yerleştiler ve ondan ‘Nusayri’ adını aldılar.

Bunlardan enilginç yorumu Lübnanlı çağdaş bir yazar olan Münir Şerif yapar. Nusayri sözcüğünün Muhammet bin Nusayr’dan değil ‘Ansar’ sözcüğünden geldiğini iddia eder. Aklınca Nusayri isminin Aleviler üzerinde yaptığı tahribatı bertaraf etmiş olur.

Bu enteresan iddiayı kimi Alevi yazarlar bile yuttu. Bunlardan birisiyle buluştum. Bu zat Münir Şerif adına bu iddiayı tutturmak için ısrar ediyor. Kardeşim dedim: Senin bu Münir Şerif, Tabari mi kesildi, Belaziri İbnil Esir ibni Kesir mi? Hiçbir belge vermeyip onun yazdığına tarih gözüyle bakıyorsun. Oysa Münir Şerif biraz düşünseydi ne halt ettiğini anlardı. Zira ‘Ansariye’ nispet etmek gerekirse ‘Nusayri’ değil ‘Ansari’ demek gerekir. Şöyle ki Hasan bin Sabit Ansari, Abdullah bin Revahat El-ansar, Ebül Abbas bin İbadet el Ansari,  Ebu Eyyüb Halit bin Yezit el Ansari ve bunlardan başka yüzden fazla isim sıralayabiliriz. Münir şerif onu bilerek yazdıysa akla göre değil doğaya göre hareket ettiği için bu hataya düştü. Biz de kuzu kuzu inanalım mı?

Bu durum 19. yüzyılda yine gündeme geldi. Osmanlı Devleti Birinci Cihan Savaşındaki yenilgisinden sonra müttefik devletleri bu hasta adamın topraklarını taksim etmeye oturdular. O zaman Suriye, Fransız Devleti’nin payına düştü. Bizim Hatay Bölgesi Suriye ile beraber Fransa mandası altına girdi. O zaman Osmanlı kâbusundan kurtulan ve yıpranmış bir duruma gelen Alevilerin kimi liderleri Fransa Devleti’nden bu ismin kaldırılmasını istediler. Fransa kabul etti  ve nüfus kağıtlarında İslam Alevi diye bir belge yazıldı. Fakat öteye gidilmedi.

Fransa Devleti yeni kazandığı topluma yaranmak için ‘İslam Alevi’ dedi ve diğer taifelere saygı gösterdi. O dönemde Milletvekili seçimleri, dar bölge seçimi cemaatlere göre yapılırdı. Mesela Hatay’ın altı mebusundan bir tanesi İskenderun’a düşerdi. İskenderun nüfusunda Aleviler daha fazla olduğu için Alevi bir mebus seçilirdi. Rahmetli babam üç dönemde seçildi. Herkesin gözü önünde Alevi cemaatini temsil ediyor; fakat o zamanda babam Şam’a gitti. Orada yaklaşık elli kişinin katıldığı bir davette Emir Muchim bin Mehid isminde bedevi bir mebus vardı. Bu mebus “Siz Nusayriler, Hz. Peygamberin sahabelerine söversiniz.”diyerek onu tahkir etmeye çalıştı.  İyi ki babam o zaman iyi bir cevap verdi ve mebusun gönlünü kırdı. Onu kırmasaydı buna benzer birçok davranış sergileyebilirdi. Bu sert çıkıştan sonra o mebus dört yıl boyunca babamın yanına yaklaşıp elini almadı.

Demek isterim ki; bu isim kalktı kalkacak derken milletvekili sıfatına haiz birine diğer bir milletvekili tarafından herkesin gözü önünde “Nusayri” diye hitap ediliyor. Antakya’da samimi dostum Ali Gali Bey ile konuşurken bu konuya geçtik. Merhum bir çeşit övünme havasıyla babasından bahsetti ve dedi ki: “Babam milletvekili iken “Nusayri” ismini kaldırdı. Peki bu isim kalktı mı, diye sordum. Elbette kaktı, dedi. Ama canım dostum, dedim, baban daha hayattayken ‘Nusayriler ve Nusayrilik’ adında meşhur kitap yazıldı. Bütün Alevi bölgelerine harıl harıl dağıtıldı. Rahmetli baban niye mani olmadı, diye sormuştum.Bu isim kalkmadı kalkmaz da. O zaman, işte Suriye’de Nusayri ismi yok, dedi. Peki, dedim: Şu şu kitaplar var mı sende? Evet var, dedi. Ben dedim ki; bu kitaplarda Nusayrilerin yerlerini tayin ederken Suriye’nin kuzey ve Türkiye’nin güney bölgelerinde ikamet ediyorlar demiyor mu? Evet öyle diyorlar, dedi. Öyle ise Nusayri ismi kalkmamış ve hiçbir zaman kalkmaz, dedim.

 Kimi kardeşlerimiz Alevi tarihini yazan M. Emin Galip Ettaviyl kitabında Nusayrilerden hiç bahsetmiyor, diyor. Ben o kardeşime dedim ki: M. Emin kitabının bazı köşelerinde Nusayri ismine değinmiştir. Önsözünde de Nusayri isminden bahsetmiştir. Ben M. Eminin tarihi bir mektubunu okudum. O mektubu Hindistan seyahatinde iken Mersin’de Mahmut Arus isminde bir dostuna göndermişti. Şahsen Mahmut Arus’u tanırım. Bundan altmış sene önce Adana-Tarsus-Mersin seyahatine çıkan babama refakat ettim. Orada zevatlardan babamı iyi karşılayanlar oldu. Birisinin davetinde iken salonda yirmi kadar davetli vardı. Konuşanların aşağı yukarı hepsi Türkçe konuşuyordu. Ben o zaman Türkçe’yi öğrenmemiştim. Biraz sıkıldım. Davetliler arasında yaşlı kibar bir adam vardı. Çok iyi dinliyor ve söz sırası gelince çok güzel bir Arapça ile konuşuyordu. Adam belki babama hürmet ederek Arapça’yı tercih etti. Ben ona ısındım ve onunla kısa bir sohbet yaptım. Yanımdaki bir akrabama onu sordum. Bu adam Mahmut Arus, dedi. Çok bilgili ve  kültürlü bir zat. İşte ondan yaklaşık kırk sene sonra elime bu mektup geçince onun ismini gördüğüm zaman gözümün önünde tatlı bir hatıra canlandı. Ve önceden gördüğüm o sima sanki gözlerimin önündeymiş gibi oldu.

 

 Mektubu çok ilginç buldum, çok hoşuma gitti. Mektupta M. Emin Hindistan seyahatini anlatıyor. O zamanlar Mahatma Gandi’den önce Hindistan birçok ülkeye ayrılmış, ülkeler ayrı ayrı krallıklar halindeydi. Adamın hangi ülkeden yazdığını unuttum. Orda Aleviler varmış hem de bizim inançla. Onlarla toplantıda iken kendilerinden çok sevgi ve itibar görmüş. Konular değişiyor ve birden “Nusayri” bahsi geçiyor. Orada bulunanlar “Nusayri” ismine tepki göstererek her biri ağzına geleni söylemiş. Hatta sövüp saymaya başlamış. Bunu görünce rahatsız oldum ve çok zoruma gitti, diyor. Onlara sordum: Nusayriliğin kötülüğü nedir, diye. Hemen “Nusayrilere” çamur atmaya başladılar. Ben konuyu daha genişlettim ve Nusayrileri temize çıkarmak amacıyla bu töhmetler uydurmadır, dedim. Biraz yoruldum ama durumu düzeltmek için muvaffak oldum ve batın ilmi hakkında konular açtım. Kötümser durumlarını yavaş yavaş değiştirdim.

Bu sefer öyle ise yarın kralımızın huzuruna çıkaralım, dediler. Ben büyük bir memnuniyetle kabul ettim. Hemen kraldan randevu aldılar ve kralın huzuruna çıktım. Beni büyük bir sevgi ve şefkatle karşılayan kral halimi memleketimi sorduktan sonra yine konuşmaya başladık. Sonra “Nusayri” kolundan konu açıldı. Kralın yüzündeki memnuniyet gölgelendi ve “Nusayri” ismini duyunca sanki sinirlendi. Ben yine savunma durumumu aldım ve yavaş yavaş tedrici bir şekilde ben de “Nusayriyim” diye itiraf ettim. Ortam birden bire değişti. Ani bir fırtınaya kapılan sakin bir denizin manzarasını arz etti. Vallahi ya Mahmut eğer üstümüzdeki çatı birden bire düşmüş olsaydı daha fazla korkunç bir manzara olmazdı. Kralı sakinleştirmek için sözler üretmeye başladım. Gerek Şii ve gerek Sünni kesiminden iftiraya uğrayan bu temiz cemaati anlattım. Nusayriler, dedim çok temiz bir cemaat. Tüm öğretilerini Ehlibeyt imamlarından almışlardır. Daha sonra dedim ki, bizimle sizin aranızda ne fark var ki? Ancak siz ‘Habil İdris’ dersiniz biz ‘Habil Şis’ deriz. Hem sakinleşti hem de büyük bir hayret içinde kaldı. Siz batın ilmini nerden aldınız, diye sordu. Ben gayet sakin bir şekilde, biz bu ilmi büyüğümüz Muhammet ibin Nusayr vasıtasıyla Ehlibeyt’ten aldık. Ya siz nerden aldınız?

Daha sonra karşımda bir kral değil adeta bir okul arkadaşımmış gibi birbirimize ısındık ve sohbetimizi sakin bir hava içinde devam ettirdik. O zaman bana; öyle ise yarın İlmil Batın Medresesini görmek için davet ediyorum, dedi. Ben de teşekkürlerimi ve hürmetlerimi sundum. İlmi Batın Medresesini gezmek için elimdeki seyahat programını değiştirdim. Sonra gezip gördüklerini mutluluk içinde yazıyor. Ey Mahmut, diyor gördüklerimi nasıl anlatayım. Ah bizim oradaki Nusayriler ölün ölün toprağa girin. Toprağın içi daha hayırlı ve daha tenha bir yerdir. Bu mektubu okurken kendimi çok mutlu hissediyordum. Zira hem eski bir hatıraya bağlı hem de duygularıma, ideallerime olgun bir hava içinde akıp sürüyor. O mektubu yazıp nüshasını almadığım için çok üzüldüm ve hala çok üzülüyorum. Hatta mektubu bana getirip verenin ismini hatırlamıyorum. Ancak Ekber (Üçgüllük) Köyünden olduğunu hatırlıyorum. Ve ondan mektubu yazmak için biraz zaman rica ettim. İşi vardı, duramadı ve bir daha getireceğine dair söz verdi. Fakat bir daha görmedim. Şimdi ise Muhammed Emin, Aleviler tarihinde Nusayriler isminden bahsetmiyor diyenler ve bilhassa diğer kardeşlerim isyanı için tam bir cevaptır.

Ben bu “Nusayri” ismini eski tarihe açıklayıp anlattığım gibi yaklaşık 60 sene bu yana bizzat idrak etmiş olduğum safhalarını anlattım ve böylece tarihsel gelişmelerini destekledim.

Şimdi zaman bu zamandır. Yani bin senelik bir zaman akışından sonra bu isim bir sorun oldu. Şimdi yeni yetişen gençlerden gruplar halinde bu ismi protesto eden gençlerimiz türedi. Ne imiş bu ismi istemiyorlar. Güya bu isim kirli bir leke gibi bize aşağılık ve hakaret simgesi haline gelmiş ve sövgü lakırdısı biçimine girmiş. Ama sevgili ve değerli gençlerim! İsim kalkar mı, sanmıyorum. Zira bir insan kendi isim veya soy ismini mahkeme yoluyla kaldırıp istediği ismi koydurabilir. Bu Nusayri ismi hangi mahkemeye ait ise ona başvuralım.

Bu isim dünyanın beş kıtasına yayılmış ve binlerce kitaba yazılmış ve okunmaktadır. Nasıl kaldırılır? Akıl ve mantık bunu kabul eder mi? Ama gelin sevgili gençlerim akıl ve mantık yönünden bu ismin teşhirini yapalım. İsim hiçbir zaman kötü olmaz. Aramızda aynı kökten gelen Nasır, Nasrettin, Mansur gibi isimler var. Niye şikâyet etmiyor? Etmiyor zira isim kötü olmaz. Kötülük isimde değil ismi taşıyanda aranır. Konuşurken gerçek Müslüman biziz. İftihar ediyoruz. Fakat İslam’ın şartlarından hiçbir payımız yoktur. Bin hanelik bir köyümüzde cami yokken karşı taraftan on tane ev dağın başına kuruldu mu ertesi gün bir minare kalkar. Gelin birlikte kendimizi ıslah edelim. İsmi kaldırmak için uğraşmak beyhudedir ve bilin ki dünyada ne kadar Alevi varsa hepsi bir araya gelip tek bir ağızla bu ismi kaldıralım deseler böyle uğraşmanın zararı ve faydası yoktur. Zira bizi gözetleyen her davranışımızı izleyen karşı taraf memnun ve oh deyip hırslarının tatmin olduğuna sevineceklerdir.

Aslan gençlerim! Siz beyhude bir nefes harcamayın. Biz zaten toplumumuzun halini ıslah etmek ve Alevilerin her derdine reçete bulmak için  bir dernek açtık. Bu dernek Alevi kültür derneğidir. Ve birinci sefer olarak Alevi ismiyle dernek kurulmuştur. Zaten önce bu ismi kabul etmediler. Biz müracaatımızı Ankara’ya kadar dayandırdık. Nihayet izin alabildik. Bu dernek  Alevileri toplar, kucaklar her soruna çözüm ve soruya cevap vermek amacıyla kurulmuştur. Dernek yavaş yavaş çalışıyor. Ancak milletin bilhassa siz aydın gençlerden daha geniş maddi ve manevi destek bekliyor. Bu derneği küçümsemeyin, derneğe yan gözle bakmayın. Cenabı Allah Kuran-ı Kerim’de: ‘Birlik olun Allah’ın ipine tutunun’ diye emrediyor. Hz. Ali Efendimiz “Gadir Bayramı”ndaki hutbesinde ‘Birlik olun Allah size güç verir.’ demiştir.

Araplardan bilge bir kabile reisi on tane çocuğunu çağırdı ve her birisinden bir değnek getirmesini istedi. Değnekleri bağlayın dedi sağlam bir bağ yapın dedi. Sonra büyük oğluna verdi. Al bunları kır dedi. Büyük oğlu kıramadı. İkinci, üçüncü ve tüm çocuklarına ayrı ayrı verdi. Hiç biri kıramadı. Sonra, çözün, dedi. Herkese değneği eline verdi. Bu sefer herkes elindeki değneği kırdı. İşte böyle olun dedi. Birlikte olursanız hiç kimse sizi kıramaz. Ama dağılırsanız birer birer kırılırsınız. Ben değneğe bütün milletimi özellikle gençlerimizi davet ediyorum. Allah bu millete hayırlı sonuçlar getirsin.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine