ARAP ALEVİLİĞİ’NDE KUTSAL GÜNLER VE BAYRAMLAR

A) ARAP ALEVİLERİ (NUSAYRİLER)

Türkiye'de pek çok kişi tarafından nusayriler olarak tanınan Arap Alevileri, inanışları, gelenek ve görenekleri, yaşam tarzları ve inançlarıyla, çok farklı ve özgün özellikler taşıyorlar. Özellikle Hatay, Samandağ, İskenderun, Mersin, Adana ve Tarsus civarında yaşayan Arap Alevilerine "fellah" ya da "Arap Uşağı" gibi yakıştırmalar yapılsa da bu gibi tanımlamalar onları kızdırıyor ve onlar kendilerini alevi olarak tanımlamayı tercih ediyorlar.

Hz. Ali ve Ehlibeyt sevgisi ve yolu inançlarının temelini oluşturuyor.

Nusayri adının nereden geldiği konusunda değişik görüşlere rastlamak mümkün. En fazla kabul gören görüş adlarını, 11. İmam El Askeri'nin müridi Muhammed Bin Nusayr’dan aldıklarıdır.

Daha önce kendilerine başkaları tarafından verilen Alevi ve Şia isimlerini Hz. Ali ve Ehlibeyt sevgisinden kaynaklandığı için severek kabullenmişlerdir. İsimlerini 11. İmam Hz. Hasan El Askerinin müridi “Muhammed bin Nusayr’dan almak kendileri için sakınca teşkil etmiyor. Çünkü Ehlibeyt felsefesini İbn-ü Nusayr sayesinde öğrendiklerinden kendisine derin saygı ve bağlılıkları bulunmaktadır.

Yaklaşık 12oo yıllık tarihleri boyunca birçok göç, sürgün ve çok sayıda felakete maruz kalarak göç dalgaları halinde Anadolu'ya yerleşen nusayriler, önceleri yaşamlarını sürdürebilmek için verimsiz toprakları işlemiş, ağaçları kesip tarla haline getirmeye çalışmışlar. Arapça `fellahü'l-ard' (toprağı işleyenler) ibaresinden, kendilerine `fellah' adı verilmiş. Uzun süre Hıristiyan ve Müslüman ağaların yanında marabalık yapmışlar. Zamanla toprak sahibi olup rençberlik, bağcılık, bostancılığı bir meslek haline getirince, bu kez, Arapça `fellah' (rençber, köylü, çiftçi) deyimi iyice yerleşmiş. Daha sonra bu deyim bu halkı hor görmek ve aşağılamak için kullanılmaya başlanmış. Bu şekilde anılmanın halkta yarattığı rahatsızlığı hemen her bireyde görmek mümkün. Çünkü kendilerini İslam kültürünün ve tarihinin ayrılamaz bir parçası olarak görüyorlar.

Nusayri kültüründe örf, adet, gelenek, görenek, bayramlar ve özel günleri, kendi adetleri çerçevesinde kutlama ve anma etkinlikleri önemli yer tutar.

Nusayri Arap Alevilerinin inanışında ziyaretlerin de (türbe) çok özel ve anlamlı bir yeri vardır. Hemen her yerde türbelere rastlamak mümkün. Bu yapılar genellikle beyaza boyalı ve kubbelidir. Ziyaretler, ulu kişilerin ve yatırların adına yaptırılan yerlerdir. Ziyaret etmek insanları manevi yönden rahatlattığı gibi, Sosyal yönden gelenekleri gereği toplanma yeri olarak kabul edilebilir. Ancak her kabir ziyaret değildir. Bir yerin ziyaret olabilmesi için geçmişte keramet sahibi bir kişinin ve ulu bir yatırın kabri veya mekanı olması gerekir.

Arap Aleviliğinde din işlerini yürüten kişilere şeyh deniliyor. Kişinin Şeyh olabilmesi için soyağacının belli olması ve bir ocağa mensup olması gerekir. Şeyh dürüstlüğüyle, efendiliğiyle, günahtan uzak durmasıyla ve bilgisiyle toplumda örnek alınacak özelliklere sahip olmak zorundadır. Şeyhler dini vecibeleri yerine getirip merasimleri yönetiyor, cemaat toplantılarında Kur’an okuyup Ehlibeyt yolunda öğüt ve nasihat verip dua ediyorlar. Şeyhlerin toplumda büyük bir saygınlıkları bulunuyor.

Nusayrilerde bayramlar, kutsal anma ve kutlama günlerinin ise çok özel bir yeri var. Bu çalışmanın ana kapsamını da bu bayramlar, kutsal anma ve kutlama günleri oluşturmakta. Nusayrilikte yıl içinde pek çok günde farklı isimlerle pek çok bayram kutlanır ve anma törenleri düzenlenir. Bu bayramların kutlanışı ve özel günlerin amaçları ve anlamları da birbirinden farklı özellikler taşır.

Bu çalışma nusayri inancı kapsamında kutlanan bayramları ve özel günleri, bu bayramların, kutlama ve etkinliklerin amaçları ve zamanları, bayramların taşıdığı anlamlar ve nerelerde nasıl kutlandığı, bu kutlamalar sırasında neler yapıldığı vs. bilgileri kapsamaktadır.

Bu bağlamda İskenderun’da bulunan “Alevi Kültürünü Araştırma Derneği”nin çalışmalarından geniş bilgiler edinmek mümkün. Bu çalışmada da derneğin bilgilerinden büyük oranda faydalanıldı. Arap Aleviliği (Nusayrilik) ve kutsal günleri ile igili olarak dernekten edinilen bilgiler şöyle:

 

B) ALEVİLİĞİN DOĞUŞU

Daha önce de belirtildiği gibi Hz. Ali inancı ve sevgisi, alevi kültürünün temelini oluşturur. Aşağıdaki bilgilerden de bu sevginin büyüklüğünü anlamak mümkün. Alevi inancına göre; İslamiyet’in doğmasıyla ve Hz. Muhammed’in tebliğ görevini yerine getirmeye başlamasıyla Hz . Ali’nin faziletleri ve üstünlüğü bütün alemlere güneş gibi doğmuştur. Hz.Ali’nin faziletlerinin doğumundan önce başladığına inanılır. Tertemiz bir soydan, Haşimi bir anne ve babadan kainatta hiç kimseye nasip olmayan Yüce Allah’ın mukaddes evi olan Kabe’nin içinde doğmuştur. (fusulul mühimme s.30)

Hz. Peygambere: Yakınlarını uyar emrini aldığı ayet indiğinde (Şuara 214) onlara hitaben: şöyle buyurur. Allah-u teala sizi ona davet etmekle beni görevlendirdi. Sizlerden hanginiz aranızda benim kardeşim, vasim ve halifem olmak istiyor? Orada bulunanların hepsi susar. Hepsinden yaşça küçük olmasına rağmen Hz.Ali (a.s): Ben sana yardımcı olmak istiyorum ya resulallah demiştir. Bunun üzerine Hz.Muhammed, Hz.Ali’nin boynuna elini koyarak şöyle buyurur: Bu şahıs benim sizin aranızdaki vasim, kardeşim ve halifemdir. Sözünü dinleyin ve emirlerine uyun. (taberi c.2 , s.62) Böylece İslam tarihinde Hz. Ali, ilk Müslüman olarak tanınmış olur.

Hz. Ali’nin Hz. Peygamber’e yakınlığı sadece akrabalık bağından ibaret değildir. Hz. Ali doğduğu günden itibaren Hz.Muhammed’in yanından hiç ayrılmamıştır. Hz. Peygamberin yanında ona elçilik görevini yerine getirmesinde, müşriklerle mücadelesinde, İslamiyet’in uygulanmasında onun en büyük yardımcısıdır. Hz. Ali, Hz. peygamberin amcasının oğlu ve birlikte büyüdüğü, kardeşi gibi sevdiği bir kişiydi. Hz. Muhammed, vefatından önce bazı hadislerinde ve çeşitli yerlerde yaptığı toplantılardaki konuşmalarında kendisinden sonra ümmetine yol gösterecek kişinin, rehberin, Ali olması gerektiğinin üstünde durarak vurguluyordu. Hz. Ali, Hz. Muhammed'in çok sevdiği ve değer verdiği sağ kolu idi. Bu sevginin ve saygının en güzel örneğinde Hz. Muhammed'in çok sevdiği değerli varlığı sevgili kızı Hz. Fatma ile Hz. Ali'yi evlendirmesiydi. Hz. Muhammed'in erkek çocukları küçük yaştayken vefat etmişti. O'nun soyu kızı Hz. Fatıma ile Hz. Ali’nin evliliğinden olacak çocuklar ile devam edecekti. Hz. Ali'yi kendisinden sonra Müslümanlara önderlik edecek en uygun kişi olarak görüyordu.

Hz. Muhammed hadislerinde; “Ali bendendir; ben de Ali’denim. Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır; ilim isteyen o kapıdan gelmelidir. "Ey Ansar halkı, ona tutunduğunuz müddetçe benden sonra asla sapmayacağınız bir şeyi sizlere tavsiye edeyim mi? " Dediler ki: "Evet ey Resulallah" Bunun üzerine Resulallah onlara hitaben şöyle buyurdu: "Bu, Ali'dir, beni sevdiğiniz gibi onu seviniz ve bana ikramda bulunduğunuz gibi ona ikramda bulununuz. Size söylediklerimi Cebrail vasıtasıyla Allah bana emretti." "Sizlere Ali bin Ebi Talib'i tavsiye ederim, kendisi sizin mevlanızdır ki onu seviniz, sizin büyüğünüzdür ki ona tabi olunuz, sizin bilgininizdir ki ona ikramda bulununuz, kendisi sizleri cennete götürendir ki ona saygılı olunuz, Ali, sizleri davet ederse icabet ediniz, sizlere emir verirse ona uyun, beni sevdiğiniz gibi onu seviniz. Bana ikramda bulunduğunuz gibi ona ikramda bulununuz. Ben sizlere Ali hakkında ancak Allah’ın bana emretmiş olduğunu söyledim." Ali’nin yandaşları, Kıyamet Günü’nde kurtulmuş olanlardır.” Bu bilgilerden yola çıkılarak, Hz. Ali’nin alevi kültüründeki önemi anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamberden sonraki (Hilafetin gasp edilmesi, cemel, sıffin, nehrevan savaşları v.s.) ihtilaflı tarihi olaylarda Hz. Ali’nin yandaşları ve yardımcıları Şia ve Alevi isimleriyle adlandırılmıştır.

Alevi inancında Hz. peygamberin kendisinden sonra bıraktığı emanet ehlibeytidir. Ehlibeytine emrettiği gibi sımsıkı sarılmaktan başka çare yoktur. Hz. Peygamber’in vasiyeti üzerine onun soyu olan Hz. Fatıma ve Hz. Ali’nin çocukları Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve dokuz torunu Alevilerin önderleri yani imamları olmuştur.

Aleviler, Ehlibeyt’in 12. İmamının (Hz. Muhammed bin Hasan El Askeri) gaybetine (görünmezliği) inanırlar. Bu yüzden Onun kıyamet gününde mehdi olarak zuhur (görünmesi) edeceğine inanıp kendisini beklemek inançlarının gereğidir. Kıyamet gününe kadar Kur’an-ı Kerim, Sünneti Nebevi ve Ehlibeyt İmamlarından öğrendikleri İslam dinini bu üç ana kaynağa uygun şekliyle yaşamaları ve inanıp uygulamaları şarttır. Zira bu üç kaynak öğretilerinde birbirleriyle hiçbir zaman çelişmediği gibi gösterdikleri yol her zaman aynıdır. Herhangi birisinin sözünün diğeriyle çelişmesi durumunda o sözün geçersiz ve sonradan başkaları tarafından uydurulmuş yalan yanlış hadis olduğu anlaşılır. Kur’an-ı Kerim, Sünneti Nebevi ve Ehlibeyt İmamları Aleviler için bir el terazisinin her bir kefesinin üç ana ipi gibidir. Nasıl ki terazi kefesinin bir ipinin olmaması durumunda tartma işi yapması düşünülemez ise bu üç ana kaynağın birinden birisinin eksik olması ya da çelişmesi düşünülemez. İşte Nusayri inancında terazinin her kefesinin üç ipi sağlam şekilde ise terazinin hak göstergesi hakkı gösterecektir. Hakkın göstericisi ise Ehlibeyt İmamının ta kendisidir.

            İbni Nusayr hakkında Alevi Kültürünü Araştırma Derneği (AKAD)’den edinilen bilgi şöyledir.

Ehlibeyt İmamlarından sonra Ehlibeyt felsefesi ve öğretisinin Alevilere ulaşmasında 11. İmam Hasan El Askeri'nin yanında yetişen, sözcüsü konumunda olan ve her zaman teveccühlerine mahzar olmuş müritleri Ebu Şuayb Muhammed bin Nusayr'in büyük katkısı vardır. 11. İmam El Askeri defalarca Ehlibeyt ilmini en iyi ve doğru şekilde İbn-i nusayr’in bildiğini ve en iyi şekilde insanlara öğretebileceğini ifade etmiştir. Yalnız Hz. İmam El Askeri'ye, İbn-i Nusayr kadar yakın olmayı başaramayan ve Ehlibeyt felsefesini tam anlamıyla kavrayamayan sözde Şii Alevi bazı şahıslar tarafından İbn-i Nusayr'a çamur atmak suretiyle iftira edip ithamda bulunmaya ve kötülemeye başlarlar. Ama güneş balçıkla sıvanmaz. İbn-i Nusay'rin fazileti, bilgeliği, paklığı ve üstünlüğü tabi olduğu Ehlibeyt İmamları ve muasır bilge insanların rivayetleriyle tescil edilmiştir. İftira atıp İthamda bulunan müfteriler ancak kendi sıfat ve adiliklerini başkalarına yapıştırmaya ve yakıştırmaya özenmişlerdir. Arap Atasözünde olduğu gibi kelam mütekellimin sıfatıdır. İbn-i Nusayr, her zaman İmamından aldığı hak ilmini doğru bir şekilde insanlara ulaştırma görevini layıkıyle yerine getirmiş, alevilerin inanç dünyasında müstesna yerini almıştır. Biz Alevilere sadece ibn-i Nusayr’a olan bu sevgimiz ve bağlılığımızdan dolayı Nusayri ismi konuyorsa varsın konulsun. Ama ibn-i Nusayr anlatıldığı ve yazıldığı gibi ayrı bir mezhep ve tarikat kurmamıştır. Ehlibeyt İmamlarının öğretilerinden başka bir şey nakletmemiştir. Diğer mezhep İmamları gibi kendi zannı ve kıyasına dayanıp felsefe üretmemiştir. Biz Alevilerde Ehlibeyt İmamlarından başka İmam; Gösterdikleri yoldan başka mezhep; fıkıhlarından ve felsefelerinden başka meşrep yoktur.

C) ARAP ALEVİLİĞİ’NDE BAYRAMLAR VE KUTSAL GÜNLER

Alevi Nusayrilerin yıl içinde pek çok günde kutladıkları bayramları ve andıkları özel günleri vardır. Bu bayramlar ve günler genelde inançlarıyla ilgili tarihi olaylardan kaynaklanır. İslam tarihinde bu kutsal günler çok önemli olaylara sebebiyet vermiştir. Bayramlar kutlama havasında geçer. Maddi durumu iyi olan insanlar, her yıl belli bir günün kutlanması olayını evinde üstlenir. Bayram kutlamaları geceden başlar. Çünkü sabah, namaz kılınacağından yemeklerin de sabaha kadar hazır edilmesi gerekir. Bayramın yapıldığı evde gece kurbanlar kesilir. Etleri ayıklanır. Ve büyük kazanlarda yemek hazırlığına başlanır. Bu yemeklerin ne olacağına bayramı üstlenen kişi karar verir. Çoğunlukla yapılan yemekler bulgur pilavı ya da hrisi denilen yemekler olur. Hrisi, buğdaydan yapılan etli bir yemektir. Yapımı çok zor olduğundan ve uzun sürdüğünden bu işi erkekler üstlenir. Kazanlara buğdayla beraber kesilen kurbanın etleri konur ve bunlar ağır ateşte pişirilir. Yemeğin iyi pişmesi için sık sık karıştırılması gerekir. Bu iş güç gerektirdiğinden erkekler yapar. Aşlar pişirildikten sonra, yoksullara aş dağıtılır ve maddi yardım yapılır. Bayramı yapmayı üstlenen kişi, o sabah, tanıdıklarını ve komşularını belli bir saatte evine davet eder. Davetliler toplandığı zaman o günün anlam ve önemi ile ilgili hutbeler, Ehlibeyt yolunda nasihatler ve ibretli dini olaylar şeyhler tarafından insanlara anlatılır. Namaz kılınıp, Kura’n-ı kerim okunur, hayır sahibine ve katılanlara dualar edilir. Bayramlarda insanlar bayramlaşıp yemeklerini yiyip dağılırlar. Bayramlar, aynı zamanda sosyal dayanışmanın da göstergesidir. Bayrama katılan herkes ev sahibine yardımcı olmak için seferber olur. Bayramda kadınlar ve erkekler bütün işlerde yardımlaşarak çalışmak zorundadır. Ayrıca bu günlerde temizlik çok önemlidir. Bayramın yapılacağı yerin mutlaka çok temiz olması gerekir. Aynı şekilde bayrama katılan insanların da temizliği önemlidir. Bayramda yapılacak yemeklerin malzemeleri de büyük bir özenle hazırlanır. Anma gününde ise davetliler dua edip o günün anlam ve önemini dinleyip yemeklerini yedikten sonra dağılırlar. Genelde bu özel günlerde toplantılar ziyaretlerde (türbe) gerçekleşir. İnsanlar bu günleri mübarek saydıkları için mübarek mekanlarda toplanmayı tercih ederler. Evleri böyle büyük toplantılara ev sahipliği yapamaya elverişli olan Aleviler, bu hayır toplantılarını evlerinde yapmayı tercih ederler. Bu özel günlerin dışındada evinde veya ziyarette (türbe) insanları toplayıp dualarını almak isteyen olursa yine aynı şekilde büyük kazanlarda aş pişirip davetlilere ve yoksullara yedirir. Bayramların kutlanış şekilleri hepsinde aynıdır. Kutladıkları ve andıkları günlerin amaçları anlamaları ve sebepleri önem sırasına göre aşağıdaki gibidir. Bazı bayramlar ve anma günleri adlarından anlaşıldığı gibi doğum ve ölüm yıldönümleridir. Sadece açıklama gerektiren günler için açıklama yapılmıştır.

D) KUTLANAN BAYRAMLAR :

1-                   Gadir Bayramı

2-                   Kurban Bayramı

3-                   Ramazan Bayramı

4-                   Mübahale Bayramı

5-                   Hz.peygamberin Medine’ye Hicreti Bayramı (Feraş Bayramı)

6-                   Mevlid Ennebi (Hz.Peygamberin Doğumu) Bayramı

7-                   Mevlid Ali Bin Ebitalib (Hz. Ali’nin Doğumu) Bayramı

8-                   Hz.Peygambere Vahyin İnmesi Ve Nübüvvet Bayramı

9-                   Kadir Gecesi (gece kutlanır)

10-               Berat Kandili (gece kutlanır) (Leylet Ennısf Min Şaban)

11-               Mirac Kandili (gece kutlanır)

12-               Mevlidi Fatıma (Hz. Fatıma’nın Doğum) Bayramı

13-               Mevlidi İmam El Hasan Elmücteba ( Hz.İmam Hasan Müctebanın doğumu) Bayramı

14-               Mevlidi İmam El Hüseyn Eşşehid (Hz. İmam Hüseyin Eşşehid’in Doğumu) Bayramı

15-               Mevlidi İmam Ali Zeynel Abidin (Hz. İmam Zeynel Abidin’in Doğumu) Bayramı

16-               Mevlidi İmam Muhammed El Bakır (Hz. İmam Bakır’ın Doğumu) Bayramı

17-               Mevlidi İmam Cafer Essadık (Hz. Cafer Essadık Doğumu) Bayramı

18-               Mevlidi İmam Musa El Kazım ( Hz. Musa El Kazım Doğumu) Bayramı

19-               Mevlidi İmam Aliyyü Errida (Hz. İmam Ali Errida Doğumu) Bayramı

20-               Mevlidi İmam Muhammed El Cevvad (Hz. İmam Elcevvad Doğumu ) Bayramı

21-               Mevlidi İmam Aliyyül Hadi (Hz. İmam Aliyyül Hadi Doğumu) Bayramı

22-               Mevlidi İmam El Hasan El Askeri (Hz.İmam El Hasan El Askeri Doğumu) Bayramı

23-               Mevlidi İmam Muhammed El Mehdi (Hz. İmam El Mehdi Doğumu) Bayramı

24-               Nevruz Bayramı

E) ANMA GÜNLERİ:

1-                   Aşure Günü (Hz. El İmam Hüseyin’in Şahadeti)

2-                   Hz. Peygamberin Vefatı

3-                   Hz. El İmam Ali’nin Vefatı

4-                   Hz. Fatıma’nın Vefatı

5-                   Hz. El İmam Hasan’ın Vefatı

6-                   Hz. El İmam Zeynel Abidin’in Vefatı

7-                   Hz. El İmam Bakır’ın Vefatı

8-                   Hz. El İmam Sadık’ın Vefatı

9-                   Hz. El İmam Kazım’ın Vefatı

10-               Hz. El İmam Errida’nın Vefatı

11-               Hz. El İmam Elcevvad’ın Vefatı

12-               Hz. El İmam Elhadi’nin Vefatı

13-               Hz. El İmam El Askeri’nin Vefatı

GADİR BAYRAMI :

Alevilerde en kutsal gün sayılır. En fazla önemsedikleri gündür. Bütün Alevi Nusayriler o günü işi bırakıp bütün günlerini ibadet, dua ve bayramlaşmayla geçirirler. Alevi esnaflar dükkanlarını kapatırlar. Bütün bayramlarda olduğu gibi büyükbaş veya küçük baş hayvanlar kurban edilir. Aşlar pişirilir. İnanışa göre bu bayramın kutlandığı günde Hz. peygamber veda haccından dönerken Gadir Hum’da kendisinden sonra Hz. Aliye vasiyet etmiştir.

Allah Resulü'nün, ister hac sırasında, ister Gadir-i Hum'da, isterse Medine dönüşünde okuduğu bütün hutbelerde, Ehl-i Beyt'ini ümmete hatırlatıp Kur'an-ı Kerim'in yanı sıra Ehl-i Beyti'ni de ümmete ağır ve paha biçilmez bir emanet olarak bıraktığını ve onlara sarıldıkları müddetçe asla dalalete düşmeyeceklerini ve bu ikisinin kıyamete kadar birbirinden asla ayrılmayacaklarını vurgulamıştır.

Gadir-i Hum'da Okuduğu Hutbe:

Hutbe hac amelleri sona erip Mekke'den ayrıldıkları bir sırada, Mekke yakınlarında yolların birbirinden ayrıldığı nokta olan "Gadir-i Hum" mevkiinde okunmuştur. Hicretin onuncu yılında, Zilhiccet-il Haram ayının on sekizinde Hz. Muhammed’e vedâ haccından dönerken Gadir-i Hum bölgesinde, Cuhfe ismindeki bir menzilde, Medine, Mısır ve Şam (Suriye) yollarının ayrımında şu ayet indirildi: "Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevi) yapmayacak olursan, O'nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır." (Maide, 67) Bu ayet indikten sonra, peygamber, kervanlara durmalarını ve oracıkta bineklerinden inmelerini emretti. İleridekileri çağırttı, geride kalanlar da gelip yetiştiler. Sonra ashabını, dağılmamaları için oradaki dikenlerin gölgesinde gölgelenmekten alıkoydu, ağaçların dibini de diken, çör-çöpten temizlemelerini buyurduktan sonra halkı cemaat namazına davet etti. Ashap bir diken ağacının dalları üzerine elbiseler atarak Resulullah için bir gölgelik hazırladılar. O hazret öğle namazını o yakıcı sıcaklıkta, o cemaatla birlikte kıldıktan sonra, hutbe için ayağa kalktı. Allah'a hamd u senâ ve insanlara öğüt ve nasihatte bulunduktan sonra şöyle buyurdu: "Yakında ben (İlahî) davete icabet edeceğim; (dünyadan göçüp gideceğim). Ben de, siz de Allah katında sorumluyuz. O gün siz Allah'a ne cevap vereceksiniz?" Oradakiler hep bir ağızdan: "Senin risaletini tebliğ ettiğine, bize nasihat edip hayrımızı istediğine tanıklık edeceğiz; Allah seni hayırla mükafatlandırsın!" diye cevap verdiler. Bunun üzerine Resulullah "Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in onun kulu ve peygamberi olduğuna, cennet ve cehennemin hak olduğuna şahadet ediyor musunuz? diye sorunca da insanlar, "evet" dediler. "Bütün bunlara tanıklık ederiz." Bu defa da, "Benim sesimi duyuyor musunuz?" diye sordu. Buna da "evet" cevabını verdiler. Bunun üzerine Hz. Muhammed şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Ben sizden önce, sizden ayrılacağım ve siz Kevser Havuzu'nun başında bana geleceksiniz. O öyle bir havuzdur ki, genişliği Basrâ'dan San'â'ya kadardır. O havuzun kenarında, gökteki yıldızların sayısınca gümüş kadehler vardır. Ben orada, sizin aranızda emanet bıraktığım iki paha biçilmez şeyi soracağım. O halde benden sonra o iki şeye nasıl davranmanız gerektiğine dikkat edin!" Bu arada halkın içinden biri seslenerek, "Ya Resulullah! O iki paha biçilmez şey nedir?" diye sordu. Hz. peygamber şöyle buyurdu: "Onlardan biri, bir tarafı Allah'ın elinde ve diğer tarafı ise sizin elinizde olan Allah'ın Kitabı'dır. Ona yapışın; sapmayın ve değiştirmeyin; diğeri ise, İtretim olan Ehl-i Beytim'dir. Latif ve her şeyden haberdar olan (Allah), bu ikisinin (Kevser) Havuzu'nun başında bana ulaşıncaya kadar birbirinden ayrılmayacağını bildirdi. Ben Allah'tan bunu istedim. O halde, o ikisinden öne de geçmeyin, arkaya da kalmayın; yoksa helak olursunuz. Onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın; çünkü onlar sizden daha bilgilidirler." Sonra şöyle devam etti: "Benim müminlere kendi nefislerinden daha evla ve üstün olduğumu (onlar üzerinde tasarruf ve yetki sahibi olduğumu) bilmiyor musunuz?" Halk "Evet, ya Resulullah biliyoruz!" deyince şöyle buyurdu: "Benim her mümine kendi nefsinden daha evla olduğumu bilmiyor musunuz?" Halk yine "evet, biliyoruz ya Resulullah!" dediler. Bunun üzerine Resulullah, Ali'nin elinden tutarak koltuğunun altındaki beyazlık görününceye kadar kaldırıp şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Allah benim mevlamdır, ben de sizin mevlanız, efendinizim. O halde ben kimin mevlası isem, bu Ali de onun mevlasıdır." "Allah'ım! Onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol. Ona yardım edene yardım et, onu yalnız bırakanı yalnız bırak. Ona muhabbet edene muhabbet et, ona buğz edene buğz et." Sonra şöyle buyurdu: "Allah'ım sen de şahid ol"

Ravi der ki, daha bu ikisi (Resulullah ve Ali) birbirinden ayrılmamıştı ki şu ayet nazil oldu: "Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip beğendim." (Mâide/3)

Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu: "Dini mükemmelleştiren, nimetleri tamamlayan, benim risaletimden ve Ali'nin velayetinden hoşnut olan Allah en yücedir."

Bu törenin ardından Ömer b. Hattab Hz. Ali'yi görerek şöyle dedi: "Ey Ebu Talib oğlu, ne mutlu sana! Erkek ve kadın her mu'minin velisi, efendisi oldun."

Bunun üzerine bütün Müslümanlar Hz. Ali'nin huzuruna gelerek itaatlerini belirtip kendisine biat ettiler.

Bu hutbeyi duyan Elhars bin Numan Elfahri adında biri merkebine binip Hz. Peygamberin huzuruna gelip şöyle der: "Ey Resulullah bize emrettiğin şekliyle Allah'ın birliğine, ve senin onun kulu ve resulü olduğuna şahadet getirdik. Emrettiğin gibi beş vakit namazımızı kıldık. Emrettiğin şekliyle zekatımızı da verdik. Emrettiğin gibi Ramazan'da orucumuzu da tuttuk. Emrettiğin gibi hacca da gittik. Bütün bunlara rıza göstermeyerek amcanın oğlu Ali'yi elinden tutarak: "Ben kimin mevlası isem, bu Ali de onun mevlasıdır." "Allah'ım! Onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol " Dedin. Bu (emir) senden mi Allah’tan mıdır? "

Bunun üzerine" Resulullah Bu emir Allah’tandır" diye buyurur.

Bunun üzerine El Hars hiddetle "Ey Allah'ım Muhammed yalancı ise Gökten başına taş düşür ki kendisinden sonrakilere ibret olsun. Eğer Muhammed sadık ise başıma Gökten taş düşür ki benden sonrakilere ibret olayım. der.

Sözlerini tamamlamadan yüce Allah kendisinin başına taşlar düşürür ve ölü olarak yere yıkılır.

Bunun üzerine Hz. Peygamber’e şu ayet nazil olur: "Bir soran inecek azabı sordu. İnkârcılar için ki onu savacak yoktur." (elMeâric/1/2)

Bu hutbeye ilişkin dernek, aşağıdaki kaynakları sunmuştur.

Kaynaklar: el İbane (Hafız Ebu Abdullah b. Batta el Hanbeli ö. h. 387) Usd-ul Gabe (Hafız Ebu Hasan b. Esir el Cizeri ö. h. 630) el İsabe Fi Temyiz-es Sahabe (Hafız İbn-i Hacer el Askalani ö. h. 852)

İçerdiği anlam itibariyle bu bayram, Nusayri inancında en önemli bayramdır.

KURBAN BAYRAMI:

Bütün Müslümanlar tarafından Hicri Takvime göre Zilhicce ayının onuncu gününden itibaren dört gün kutlanan bir dini bayramdır. Bu bayram adını Müslümanların Allah rızası için büyükbaş veya küçükbaş hayvan kurban etmesinden alır. Kurban kelime anlamı itibariyle Yüce Allah’a yakınlaşmadır. Tüm dünya Müslümanları tarafından kutlanan Kurban Bayramı'nda İbrahim Peygamber'in oğlu İsmail Peygamber'i kurban etmek istemesi anılır. Aynı zamanda İslam âleminin her yıl Mekke'de hac farizasını ifa ettikleri vakittir. Bütün bayramlarda olduğu gibi bu bayramda da Bayram Namazı kılınır , bayram hutbesi okunur. Dua edilir. Yemekler yenir Yoksulara yardım edilir. (Bknz.Saffat suresi 102-108 Ayetler.)

RAMAZAN BAYRAMI:

Ramazan ayında tutulan bir aylık orucun bitiminde Şevval ayının ilk üç günü müslümanların bayram günleridir. Ramazan bayramına, o gün fıtır sadakası verilmesinden dolayı "Fıtır bayramı" adı da verilmektedir. Hz. Muhammed Medine'ye hicret ettiği zaman Medineliler’in eğlenip neşelendiği iki bayramları vardı. Hz. Peygamber Medinelilere özgü olan, cahiliye izleri taşıyan bu bayramların yerine bütün müslümanların sevinip eğleneceği İslâm'ın iki bayramını onlara haber verdi: "Allahu Teâlâ size, kutladığınız bu iki bayramın yerine, daha hayırlısını, Ramazan bayramı ile Kurban bayramını hediye etti" (Sünen-i Ebû Dâvud, Salat, 239). Ramazan bayramı, bir aylık oruçtan sonra yeme-içmenin ve her türlü helal nimetten yararlanmanın mübah olduğu; müslümanların eğlenip birbirlerini ziyaret ettikleri, hediyeleştikleri; çocukların, fakirlerin ve kimsesizlerin sadaka verilerek sevindirildiği; kısaca İslâmî kardeşliğin toplumun her kesiminde canlı olarak yaşandığı; bütün bunlarla birlikte Allah'a karşı da sorumluluklarının bilinciyle topluca namaz kılıp birbirine nasihat ettikleri sevinç günleridir. Ramazan bayramında yapılması vâcib olan fıtır sadakası vermek, bayram namazı kılmak gibi ibadetlerin yanında davetlerde pişirilen aş ve yemekler yendikten sonra hayır sahibine dualar edilir. Ramazan bayramının ilk gününde oruç tutmak ise haramdır.

MÜBAHALE BAYRAMI:

Hz. Muhammed, hicretin 10. yılının sonlarına doğru yarım ada çevresinde ve dışındaki gayrimüslim kabilelerine yönelttiği İslam’a çağrı’yı Necran Hıristiyanlarına da yöneltmiş ve mubahele olayı bunların Medine’ye geldikleri sırada vukuu bulmuştur. Hz. Peygamber Necran halkına bir mektup yazarak onları İslam’a çağırmıştır. Mektubu alışlarından bir süre sonra Necran Hıristiyanları 60 kişilik bir heyeti Hz. Muhammed’le görüşmek üzere Medine’ye gönderdiler. Heyettekilerin 14’ü dini liderdi. Gelen heyet Resul’ün huzuruna çıkar ve kabul edilir. Allah’ın Resulü onlara Kuran’dan ayetler okuyarak kendilerini İslam’a davet eder, onlar biz senden önce Müslüman’ız, diye ters bir cevap verirler. Hz. Peygamber der ki; Vallahi yalan söylüyorsunuz sizi engelleyen Allah’a çocuk isnat etmeniz, taşa tapmanız, domuz eti yemenizdir. Böylece münakaşa başladığı sırada Ali İmran süresinin 61 ayeti iner.

“Artık sana gelen bunca ilimden sonra onun hakkında seninle çekişip tartışmalara girişirlerse, de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım, biz bizzat gelelim, siz de gelin. Ondan sonra karşılıklı lanetleşelim de Allah’ın laneti yalan söyleyenlerin üstüne olsun.” (Al-i İmran/61)

Bütün İslam mezhepleri, Peygamber’in Necran Hristiyanları ile mübahale etmeye giderken kadınlardan Hz. Fatıma, evlatlarından Hasan ve Hüseyin ve Hz. Ali dışında hiç kimseyi götürmemiştir. Dolayısıyla mübahele etmeye Peygamber ile gidenler sadece bu beş kişi idi.

O gün Peygamber üzerinde siyah, yünden dokulu bir parçayla, mübahale için şehirden dışarı çıktı. Hüseyin’i şefkat dolu kucağına almış ve Hasan’ın da ellerinden tutmuştu. Hz. Fatıma hazretin ardından, Ali’de Fatıma’nın ardından hareket ediyordu. Peygamber onlara şöyle buyurdu: “Ben Allah’a dua ederken siz de amin deyin.”

Necran hristyanlarının psikoposu bu heyetin böyle bir azamet ve haşmetli hallerini görünce hristiyan cemaate dönerek şöyle dedi:

“Ben öyle çehreler görüyorum ki eğer Allah’tan bir dağın yok olmasını dahi isteseler Allah onların duasına icabet edecektir. Sakın bunlarla mübaheleye girişmeyin, zira kesinlikle helak olursunuz. Öyle ki kıyamete kadar yeryüzünde bir tek hristyan bile kalmaz.

Bu bayram da bu mübahele münasebetiyle kutlanmaktadır.

Hz PEYGAMBERİMİZİN HİCRETİ (FERAŞ BAYRAMI)

İnanışa göre, Hz.Ali, Hz. Muhammed’in hicretine kadar devamlı onunla birlikte olmuş, düşmanlarına karşı onu savunmuş, Mekke'lilerin İslâm peygamberini katletme kararı aldıkları hicret gecesi de Ali, canını feda etmek pahasına, Hz.Peygamber'in yatağında yatmıştır. Birçok Şia ve Ehli Sünnet müfessirlerinin görüşüne göre 'Allah-u Teala bu eşsiz fedakarlığı takdir ederek şu ayeti nazil etti; “İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını arayıp kazanmak amacıyla canını satar.” ayeti (Bakara/207) onun hakkındadır. Muhammed Mustafa bu sayede gizlice evden ayrılarak emniyet içerisinde Medine'ye doğru yola koyulabilmiştir. Bu bayramda Hz. Peygamberin hicretiyle Hz. Ali’nin Onun yatağında yatması ve müşriklerin emellerine ulaşamaması kutlanır.

NEVRUZ BAYRAMI

Nevruz kelime anlamıyla yeni gündür. Nevruz dini bayramdan ziyade geleneksel Farslardan kültürümüze geçmiş şemsi takvime göre baharda kutlanan bir bayramdır.

Nevruza denk gelen İslam tarihi öncesi ve sonrası önemli olaylar rivayet edilmiştir. Hz. Nuh’un gemisi sefinenin cudi dağına oturması, Hz. İbrahim’in Ateşten sağ olarak kurtulması, Hz. Musa’nın Yüce Allah’ın tecelli ettiği ateşle konuşması, Hz. Ali’nin Kabe’deki putları kırması Hz. Ali’nin haricilerle savaşıp yenmesi v.s. Olaylar nevruz gününe rastladığı söylenir.

Nevruz Bayramı diğer dini bayramların kutlandığı dini merasimle kutlanır. İnsanlar Nevruzda baharın gelişini kutlamak amacıyla piknik ve mesire alanlarına ve ziyaretlere (türbe) akın ederler. Nusayrilerde Nevruzda diğer toplumlar gibi yakılan ateş etrafında gibi kutlamalar yoktur.

ANMA GÜNLERİ:

Anma günlerinde o günde vefat eden kişi anılır. Hayatı, felsefesi, öğretisi, kerametleri, ve mucizeleri şeyhler tarafından cemaate anlatılır. Anma günleri, ibadet ve dualarla geçer. Diğer şii mezheplerde olduğu gibi ağlama dövünme olayı yoktur. Anma günü yas tutma amacıyla da yapılmaz. Anılan Ehlibeyt İmamlarını tanımaya ve felsefelerini öğrenmeye yönelik bir etkinliktir. Adlarından anlaşıldığı gibi Ehlibeyt İmamlarının vefat yıldönümleridir. Ehlibeyt İmamlarının hemen hepsi Emevi ve Abbasi halifeler tarafından zehirlenerek vefat etmiştir. Yalnız İslam tarihinde çok önemli bir vaka olan , Muharrem ayının onuna denk gelen, halk dilinde Aşure olayı olarak bilinen Kerbela Olayı ilgili açıklama yapılmıştır.

KERBELA OLAYI:

Kerbela olayıyla ilgili dernekten edinilen bilgiler şöyle:

Hüseyin bin Ali, Yezid’e biat etmeyenlerden biriydi. Muaviye hicretin 60. yılında öldüğünde oğlu Yezid, hilafet makamına oturdu, halk da ona biat etti. Sonra Yezid, Medine’nin hakimine şöyle bir mektup yazdı: “Halkı çağırarak onlardan biat al. İlk önce Kureyş’in büyüklerinden başla; onların ilki de Hüseyin bin Ali olsun.” Medine’nin hakimi, İmam Hüseyin’den biat almak isteyince, İmam Hüseyin cevabında şöyle buyurdular: Yezid, babası tarafından Müslümanların başına halife tayin edildiği günden itibaren İslam dini kökünden ciddi bir şekilde tehlikeye maruz kaldı. “Biz, nübüvvet ailesi ve risalet madeniyiz. Yezid ise fasık, şarap içen ve adam öldüren birisidir. Benim gibi birisi öyle bir insana biat etmez...” İmam başka bir sözünde de şöyle buyuruyor: “Artık İslam’la vedalaşmak gerekir; çünkü ümmet Yezid gibi bir yöneticiye duçar olmuştur.

            İmam Hüseyin, Medine’nin durumunu karışık görünce, o şehirde kalmayı doğru görmeyip hicretin 60. yılı Recep ayının sonuna iki gün kala pazar günü ailesi ve dostlarıyla birlikte Mekke’ye doğru hareket etti. İmam Hüseyin, hareketinin hedefini, kardeşi Muhammed Bin Haneffiye’ye yazdığı bir vasiyette şöyle açıklamıştır: “Ben azgınlıktan, makam sevdasıyla, fesat çıkarmak ve zulüm yapmak için Medine’den ayrılmadım. Ben ceddimin ümmetini ıslah etmek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak ve ceddim Resulullah ve babam Ali bin Ebi Talib’in yolunda hareket etmek için o şehirden ayrıldım...”

İmam Hüseyin, Şaban ayının üçüncü gününün Cuma akşamı (yani beş gün sonra) Mekke’ye vardı. Kufe halkı, Muaviye’nin ölümünü ve İmam Hüseyin’in Yezid’e biat etmekten kaçındığını öğrenince pek çok mektuplar yazıp imzalayarak İmam Hüseyin’i Kufe’ye davet ettiler. Onlar mektuplarında İmam Hüseyin’e şöyle yazdılar: “Biz senin yolunu bekliyoruz, kimseye biat etmemişiz. Senin yolunda can vermeye hazırız. Senin için onların Cuma ve cemaat namazlarına katılmıyoruz.” İmam Hüseyin, Kufe halkının isteklerine olumlu cevap vererek, Ramazan ayının yarısında, Muslim bin Akil’i Kufe’ye gönderdi. İmam Müslim’e şöyle dedi: “Kufe halkına git, eğer yazdıkları doğruysa, sana kavuşmamız için bize haber gönder.” Muslim, Şevval ayının beşinci günü Kufe’ye vardı. Onun Kufe’ye geliş haberi şehirde yayılınca on iki bin kişi, (bir başka rivayete göre on sekiz bin kişi) onun aracılığıyla İmam Hüseyin’e biat ettiler. O, bu durumu İmam Hüseyin’e bildirerek İmam’ın Kufe’ye gelmesini istedi.

Kufe’de yaşanan olayların haberi Yezid’e ulaşınca, ilk iş olarak Kufe’nin hakimi olan Numan bin Beşir’i azledip Ubeydullah bin Ziyad’ı onun yerine atadı. Muslim bin Akil’in de yakalanıp öldürülmesini emretti. Diğer taraftan da, İmam Hüseyin’i, Mekke’de gafil avlayıp öldürmek için kendi adamlarını seferber etti.

İmam Hüseyin, bu komplodan haberdar olunca, Allah’ın evi Kabe'de kan dökülmesini engellemek ve o yüce mekanın hürmetini korumak için, hac amellerini aceleyle bitirdi ve hicretin 60. yılı Zilhicce ayının sekizinci günü Mekke’den ayrılarak Irak’a doğru hareket etti. Ubeydullah, Muslim bin Akil’i ve ona sığınak veren Hani bin Urve’yi Kufe’de yakalayıp feci bir şekilde şehit etti. Ubeydullah, İmam Hüseyin’in Kufe’ye geldiğini öğrenince, İmam’ın ordusunu gözetimi altında tutmak için, Hür Bin Yezid-i Riyahi’nin komutasında bir orduyu “Kadisiyye” bölgesine gönderdi. Hür Bin Yezid, “Şeraf” denilen bir bölgede İmam Hüseyin’le karşılaştı, aralarında bazı konuşmalar geçti. İmam, Kufe’lilerin iki heybe dolusu mektuplarını Hür bin Yezid’e gösterdi ve kendisini onların davet ettiklerini söyledi. Sonra yoluna devam etti...

Hicretin 61. yılı Muharrem ayının ikinci günü İmam Hüseyin’in kervanı “Neyneva” bölgesine varmıştı. Bu bölgede bulundukları sırada İbn-i Ziyad’ın elçisi, Hür Bin Yezid’e bir mektup getirdi. Mektubun içeriği şöyleydi: “Bu mektubum sana ulaşır ulaşmaz ve elçim senin yanına gelir gelmez, Hüseyin’i sıkıştırıp onu suyu ve sığınağı olmayan bir çöle sür.”

Hür Bin Yezid, İbn-i Ziyad’ın emri doğrultusunda İmam Hüseyin’in kafilesini “Kerbela” denilen bölgede durdurdu. Ertesi gün Ubeydullah bin Ziyad’ın elçisi olan Ömer bin Sa’d da dört bin savaşçıyla Kerbela’ya geldi.

Söylemeden geçmeyelim ki Hür Bin Yezid, İmam Hüseyin’in şahadetinden önce yaptıklarına pişman olup tövbe etti ve İmam’ın safında savaşırken şahadete erişti.

Ömer bin Sa’d, Aşure gününe üç gün kala, İmam Hüseyin’in kafilesinin suya ulaşamaması için beş yüz süvariyi Fırat nehrini korumaları için görevlendirdi. Muharrem ayının dokuzuncu günü (tasua), İmam Hüseyin ve ashabı, tamamen düşman tarafından ablukaya alındılar; öyle ki düşman, İmam’ın yardımına hiç kimsenin gelmeyeceğine emin olmuştu.

Tasuâ akşamı, düşman tarafından savaşın başlaması için saldırı emri verildi. İmam Hüseyin, düşmanın hareketini görünce kardeşi Abbas bin Ali’ ye şöyle buyurdu: “Kardeşim, canım sana feda olsun. Atına bin de onlara doğru git ve onlara; sizin amacınız nedir, ne yapmak istiyorsunuz? diye sor.” İmam Hüseyin’in kardeşi Hz. Abbas, onlarla görüşüp konuştu. Sonuçta saldırıyı yarına ertelemeyi kabul ettiler.

Nihayet “Aşure” günü yetişti... Ömer Bin Sa’d, otuz bin savaşçıyla saldırıyı başlattı. Otuz iki süvari ve kırk piyadeden oluşan İmam Hüseyin’in ordusu, onların saldırıları karşısında korkusuzca direnip, yiğitçe savaştılar. Hem şehit verdiler ve hem de onlardan bir kısmını öldürdüler. İmam’ın askerlerinden biri şehit olunca yeri boş kalıyordu. Halbuki düşmanın ordusundan bir kişi öldüğünde yerini hemen bir başkası dolduruyordu.

İmam Hüseyin’in ashabının hepsi şehit olunca, sıra imamın kendi ailesine geldi. Çünkü imamın ashabı, biz yaşadıkça sizin ailenizin savaş meydanına gitmesini kabullenemeyiz, diye imamın ailesinin meydana gitmesini engellemişlerdi. İmamın ailesinden savaş meydanına ilk ayak basan oğlu Ali Ekber oldu. Ondan sonra, İmam Ali’nin, İmam Hasan’ın, Cafer-i Tayyar’ın ve Akil’in evlatları savaş meydanına çıktılar. Birer birer yiğitçe savaştıktan sonra onlar da şahadet şerbetini içtiler. Hz. Abbas bin Ali’de İmam Hüseyin’in evlatlarına su getirmek için gayret gösterdiği bir sırada, düşmanın kalleşçe saldırısı neticesinde, savaşarak İmam Hüseyin canını, ilahi kıyamı yolunda feda etti.

Aşure gününün en hassas zamanı, Peygamber’in kızı Fatıma’nın aziz oğlunun yardımcısız kaldığı zaman idi. Düşman ordusu, İmam’ı yalnız gördüğü için her taraftan ona saldırıyordu. Aşure günü orada bulunan Haccac Bin Abdullah şöyle diyor:

“Allah’a ant olsun ki, oğlu, kardeşi, kardeş oğulları, akrabaları ve yaranları öldüğü halde onun (İmam Hüseyin) gibi dirençli, sebatlı, şecaatli ve yiğit birisini görmedim. Allah’a ant olsun ki ondan önce ve ondan sonra onun gibi birisini görmedim. İmam Hüseyin düşman ordusuna saldırdığında, onlar kurt korkusuyla dağılan keçiler gibi, İmam’ın sağ ve solundan kaçışıyorlardı... Allah’a ant olsun ki, Fatıma’nın kızı Zeynep, İmam’a taraf yaklaştı. Bu esnada Ömer bin Sa’d da İmam’ın yanına yaklaşmıştı, Zeynep, İbn-i Sa’d’a hitaben şöyle dedi: “Ebu Abdullah (İmam’ın künyesi) öldürülüyor ve sen durup bunu seyrediyor musun?!”

Devamında şöyle diyor:

Ömer bin Sa’d’ın gözyaşlarının yüzüne ve sakalına aktığını ve Zeynep’ten yüz çevirdiğini adeta görür gibiyim.’’

Nihayet İmam Hüseyin’de o zalimlerin eliyle feci bir şekilde şehit edildi ve bu inanların yüreklerinde ebede kadar sönmeyecek bir hüzün ateşi yaktı. (İbni saadın tabakat kitabından alıntı yapılmıştır.)

Alevilerin anma günleri içinde Aşure gününün özel bir yeri vardır. Kerbela olayı İslam tarihinde kapkara bir leke olmuştur. Aşure günü yapılan anmada Hz. Hüseyin’in faziletleri, kerametleri kötülere karşı sebatı ve bu sebatın İslam dinini uçurumundan kurtardığı anlatılır. Kötüler ve mezalimleri lanetlenir.

 

            Arap Aleviliği’nde kutsal günler ve bayramlarla ilgili olarak Alevi kültürü’nü Geliştirme Derneği’nden bu bilgiler alınmıştır. Burada daha çok bayramların yapılış amaçlarıyla ilgili tarihi olaylar aktarılmış, bayramların nasıl kutlandığı anlatılmıştır. Bayramlar ve anma günlerinde yapılan etkinlikler esas itibariyle hepsinde aynıdır ve çok uzun yıllardır bütün ritüelleriyle kutlanmaktadır. 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine