HIRRE FACİASI

“Medine halkı fasık ve facir nazarıyla baktığı Yezit’e ve iktidarına karşı ayaklanarak valiyi şehir hudutları dışına atmış yerine Abdullah bin Hanzala’yı getirmişlerdir. Bu hadise kendisine haber verilince Yezit, Müslim bin Ukbe El Murri’yi on iki bin askerle Medine’ye gönderdi ve kendisine şu talimatı verdi: ‘Şehir halkına üç gün

mühlet ver. Bu süre içinde isyandan vazgeçip itaat etmeleri gerekir. Aksi takdirde onlarla muharebe et. Zafer kazandıktan sonra da bütün şehir üç gün boyunca yağma edilecektir.’ Muharebe başladı. Yezit’in emri gereğince ordu mensuplarına evlerin yağma edilmesi hususunda müsaade verildi. Yani onlara ‘Üç gün boyunca bu şehirde istediğiniz rezaletleri yapabilirsiniz.’ dendi. İşte her şey bu üç gün içinde cereyan etti. Her taraf yağma edilip dağıtıldı. Şehir halkı, muharebelere iştirak etmeyenler dahi sebepsiz yere keyfi olarak kılıçtan geçirildi. İmam Zührî’nin anlattığına göre yedi yüz zat, halktan da on bin kadar insan katledildi. Zulmün derecesine bakın ki, evlere saldıran askerler ellerine geçirdikleri malları almakla yetinmediler. Üstelik masum kadınların üzerine de çullandılar. Hafız İbn-i Kesir bu hususta şöyle yazar: ‘Bu hadise esnasında bin kadar kadın kendi kocalarından gayrı kimselerden hamile kaldı.

Şimdi diyelim ki Medine halkı hükümete isyan etti….. Fakat halkı isyan eden Müslüman bir memlekette hatta gayri Müslim bir beldede hatta muharip kâfir bir ülkede böyle bir muamelenin serbestçe icra edileceğini akıl kabul eder mi? Böyle bir şey görülmüş, işitilmiş midir? Hele bu hareketler başka bir şehirde değil de Medine’de cereyan etsin. Öyle bir şehir ki, oranın fazileti hakkında Allah’ın Resulünden nice hadisler rivayet edilmiştir.” (Mevdudî, Hilafet ve Saltanat s:247/248 Bu olayın ayrıntıları için İbn-i Esir c:3 s:310 / Taberi c:4 s:372 / El Bidaye c:8 s:219’a bakılabilir.)

Hırre faciasıyla ilgili tarihçilerin ve yakın dönem araştırmacıların açıklamalarını görelim:

“Hırre olayında Medine’de bin kızın ırzına geçildi.” (Celalettin Suyutî, Tarihü’l Hülefa)

‘Bu faciadan hemen sonra Yezit’in komutanları Medine halkından zorla ‘Yezit’in kulları’ olarak biat aldılar. Bu biat sırasında Yezit’in halis kulu olmayı reddedenlerin boynu derhal vuruldu.’ (Mesudî, Muruc c:3 s:79)

Yezit’in komutanlarından Hüseyin bin Numeyr, Kâbe’nin etrafına mancınıklar yerleştirip Beytullahı ateş ve taş yağmuruna tuttu. Bu saldırılarda Kâbe tutuşup yanmış ve duvarları yıkılmıştır.’ (Yakubî Tarihi, c:2 s:181 / Taberî c:4 s:383 / İbnü’l Esir c:3 s:316 / El Bidaye c:8 s:225 / Tehzibü’t Tehzib c:11 s:361)

            “Hırre olayında kadınlar ve çocuklar hariç on bin insan öldürüldü. Bunların yedi yüzü muhacir ve ensar sahabelerdi. Bedir Savaşı’na katılmış sahabelerden hayatta kalanların tümü bu savaşta öldürüldü. Medine’nin yağmalanması sırasında kadınlardan başka bin bakire kızın ırzına geçildi.” (Ali AKIN, Peygamberimizin Hayatı, Kur’an ve İlk Sapmalar s:420)

Şimdi Allah aşkına bir defalığına bile olsa taassup elbisesini bir kenara atıp Ehlibeytin tertemiz betülü olan Peygamberimizin kızı Hz. Fatıma’nın bu sözünü değerlendirelim. “Bunların hepsi Bedir Savaşı’ndan kalan kinler ve Uhud Savaşı’nın intikamlarıdır. Bu kinler münafık kalplerde saklıydı. Ama hedeflerine ulaştıklarında (hükümeti gasp ettiklerinde) kinlerini bize kustular.” diye buyurmuştur Fatımatü’z Zehra. Hz. Fatıma bu sözü söylemedi deyip işin içinden çıkılamaz. Sorunlar böyle gerçekleri inkâr ederek çözüme kavuşmaz. Hırre faciasından sonra Yezit büyük bir sevinçle İbnü’z Zebari’nin Uhut Savaşı’nda söylediği şiiri okumuştur: “Keşke Bedir Savaşı’nda ölen büyüklerim bunu görselerdi…. Haşimoğulları peygamberlik iddiasını ortaya atmakla hükümdarlık için bir oyun oynadılar. Oysa Allah’tan gelen bir hadis de yok inen bir vahiy de.” (Belazurî, Ensabul Eşraf c:5 s:42 / İbn-i Kesir, El Bidaye c:8 s:221 / İbn-i Kuteybe, El İmame c:1 s:173 / İbn-i Hacer, El İsabe c:3 s:475)

Bunlar inkâr edilebilir mi ya da bunları inkâr etmek en başta Hz. Muhammed’e (s.a.a.v.) ve onun tertemiz Ehlibeytine zulüm değil mi? Nerede acı bir gerçek dile getirilse ‘Bu, Rafizîlerin (reddedenlerin yani güya Şiilerin) uydurmasıdır.’ denilerek zulüm üstüne zulüm inşa etmek ve ayrılık, fesat, düşmanlık tohumları ekmek kime ne fayda verecektir?

Kerbela katliamından sonra 2. Halife Ömer’in oğlu Abdullah, Yezit’e bir mektup yazar: “Rezalet büyüdü. Musibet boyunu aştı. İslam’da büyük bir facia gerçekleşti. Hiçbir gün Hüseyin’in öldürüldüğü güne benzemeyecektir.”

Yezit cevap olarak yazdığı mektupta gerçek yüzünü gösteriyor:

“Ey ahmak! Biz yenilenmiş bir eve geldik. Serilen yataklara uzandık. Yumuşak yastıklara dayandık. Yaptığımız savaşlar bunun içindi.” (Belazurî Tarihinden naklen Muhammed et Tiycanî, Kur’an’daki Sünnet Ehlibeyte Gönül Verenlerin Yoludur s:201)

Görüldüğü gibi Yezit’in amacı din, iman değil; öncelikle Bedir Savaşı’nın intikamını almak ve sonra serilen yataklara uzanıp yumuşak yastıklara dayanmaktır. Tarih bütün bu rezillikleri kaydetmişken hâlâ ‘Bunlar Rafizîlerin uydurmalarıdır.’ demek insafa, vicdana, insanlığa sığar mı?

Evet, Ehlibeytin yolunda yürümek bedel ister; ama bu bedeli ilk önce bizzat Ehlibeytin kendisi ödedi. Yeri gelmişken bir olayı anlatmakta fayda vardır. Vaktiyle biri, Resulullahın yanına gelmiş ve “Ey Allah’ın Peygamberi!” demiş. “Ben seni çok seviyorum.” Hz. Peygamber “Bekle, çok bela göreceksin. Sana ancak bunu söyleyebilirim.” cevabını vermiş. Adam devam etmiş: “Amcanızın oğlu Ali’ yi de çok seviyorum.” demiş. Peygamber bu söze “O hâlde çok düşmanın olacak, sana ancak bunu söyleyebilirim.” demiş. Adam yine devam etmiş: “Ben Hasan ve Hüseyin’i de çok seviyorum.” demiş. Allah’ın Resulü bu sefer son cevabını vermiş: “Fakirliğe ve zulme şimdiden kendini hazırla.” Muhammet Et Tiycanî, ‘Ve Hidayete Erdim’ adlı kitabında aktardığı bu yazıya şöyle devam ediyor: “Bu yolda yürümenin bedeli ağırdır. Bu bedeli önce Ebu Abdullah El Hüseyin (Hz. Hüseyin) ile ailesi ve aşireti ödemiştir. Ondan sonra tarih boyunca hatta bugüne kadar Hz. Ali’nin taraftarları, Ehlibeyte bağlılıklarının faturasını çok ağır ödemeye devam ediyorlar.” (Tiycanî, Ve Hidayete Erdim s:196)

Hz. Muhammed’in cennet gençlerinin efendileri diye buyurduğu İmam Hasan ve İmam Hüseyin; Muaviye ve oğlu Yezit tarafından katledilecektir. Hz. Peygamber’in soyu Kerbela’da çoluk çocuk demeden görülmemiş bir vahşetle ortadan kaldırılmaya çalışılacaktır. Ehlibeytin sonuncusu hariç diğer imamları da sapık halifeler tarafından zehirletilerek şehit edilecektir. Ehlibeyte ve Peygamberin soyuna düşmanlık o kadar ileri boyuta varacak ki Muaviye, bu tertemiz soya camilerde 1001 ay boyunca lanet ve sövgülerde bulunma geleneğini başlatacaktır. Sonraları Ali adı yasaklanacak ve Ali adındaki çocuklar öldürülecektir. Hz. Ali’nin taraftarları da görülmemiş işkencelere uğrayacak, kimi diri diri toprağa gömülecek kimi her gün bir organı kesilmek suretiyle şehit edilecek, kimileri de yüz binlerle birlikte kılıçtan geçirilecektir.

Nitekim Hz. Ali şöyle buyurmuştu: “Bir dağ bile beni sevdiğini söylese, mutlaka azaba uğrar.” Rivayet edilmektedir ki eğer bir mümin bir dağ kalesine gitse ve orada tek başına yaşasa, orada bir adam ortaya çıkar ve ona eziyet eder, sıkıntı verir. İşte Ehlibeyte bağlanmak, Peygamber’in vasiyetine uyup onların izinde yürümek büyük bir sabır ve bedel isteyen imtihan ister. Çünkü ayette geçtiği gibi ‘Allah sabredenlerle beraberdir.’ Ehlibeytin takipçileri konusunda İmam Cafer-i Sadık şöyle buyuruyor: “Bizler sabredeniz; ama taraftarlarımız bizden daha sabırlıdır.” Ravi diyor ki ben: “Canım sana feda olsun, taraftarlarınız nasıl sizden daha sabırlı olabilir?” diye sorduğumda İmam buyurdu ki: “Biz, sabrımızın sonucunda ne kazanacağımızı biliyoruz; ama onlar sadece bize muhabbetlerinden mükâfatını bilmedikleri şeyler için (bu kadar zulme) sabrediyorlar.” (Usul-i Kâfi)

Bugünün insanı İslam’da oluşan bölünmeyi bunları bilmeden nasıl değerlendirecek? İlahiyat fakültesi mezunu çok hocayla, gençle sohbetlerim oldu, çoğunun bile daha 12 imam hadisini, Gadir-i Hum hadisini, Sefine-i Nuh hadisini, Sekaleyn hadisini, Velayet ayetini, Ehlibeyt kavramının gerçek manasını bilmediklerine hatta duymadıklarına şahit oldum. Hâl böyle olunca diğer vatandaşlar nasıl bilecek bunları? Bunlar üniversitelerde bile öğretilmiyor, anlatılmıyor. Nasıl anlatılsın ki? İbn-i Ebi’l Hadid, Şerh-i Nehcü’l Belaga adlı eserinde şöyle yazar: “Hilafet için aday olan Sa’d Bin Ubade, bir gün halifeliğin Ali’nin hakkı olduğunu kanıtlayan bir hadisi oğlu Kays’ın yanında söyler. Kays, babasına çok kızar ve “Sen, Peygamber’in hadisini kulağınla işittiğin hâlde bir de halife olmayı kendine yakıştırdın, öyle mi?” dedikten sonra “Kendime ahd ediyorum, bundan sonra seninle tek bir kelime bile konuşmayacağım.” Hâlbuki Kays’ın babasına karşı öyle saygı ve bağlılığı vardı ki dillere destandı.

İşte bu yüzden gerçekler anlatılmıyor, gizlenebildiği kadar gizleniyor, çarpıtılabildiği kadar çarpıtılıyor. Gerçekleri anlatmak isteyenler de sindirildikçe sindiriliyor, ezildikçe eziliyor; hatta hiçbir vicdanın kabul etmeyeceği iftiralara uğratılıyor, katlediliyor. Çünkü Sa’d Bin Ubade’nin oğlu Kays’ın tepkisi gibi bir tepkinin oluşmasından korkuluyor. Şu anda insanlar tarih kitaplarını okusa, hadis kitaplarını incelese, taraflı ya da tarafsız hangi gözle bakarlarsa baksınlar kesinlikle gerçeğin farkına varacaklardır. Buna en iyi örnek, koyu bir Ehlisünnet âlimi iken Irak’a yaptığı yolculuk sırasında ufku açılan ve Ehlibeytin velayetine bağlanmakla kendi deyimiyle ‘hidayete erdim’ diyen Paris Sorbon Üniversitesi Profesörü Tunuslu Muhammed Et Tiycanî Es Semavî’dir. Kendisi Allah sağlıklı uzun ömür versin hayattadır ve canlı bir örnek olarak karşımızdadır. Gerçeklerin farkına varıp velayete bağlananlara selam olsun.

En başından beri vurgulandığı gibi Ehlibeyte bağlanmak, Peygamber’in vasiyetine uyup onların izinde yürümek büyük bir sabır ve bedel isteyen imtihan ister. Ne mutlu bu imtihandan başarıyla çıkana. Allah bizleri Ehlibeytin nurlu yolundan ayırmasın.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine