CAHİLİYE DEVRİNDE KADIN

Zöhrenneda REYHANİ

İslam’dan önce Cahiliye Devri’nde bencil düşünceye sahip erkekler; kadınları çarşılarda koyunlar gibi satar, onlara acı verir, zor çektirir, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde zulüm ederlerdi. İşkenceye tabi tutulan bu kadınların çoğuna cariye ismini verirlerdi. Cariye, satıldığı kişinin öz mülkü olurdu ve onun hükmünden çıkamazdı. Cariye istese de istemese de sahibi, onu öz malı gibi dilediğine satabilir ve de hediye edebilirdi. Tabi ki bu, kadına bir işkence ve zulüm idi; ancak o devirde bundan daha acı ve daha da zalimane olan bir şey vardı ki o da kız çocuklarının ebeveynleri tarafından diri diri toprağa gömülmeleriydi.

Arap kabilelerinden olan Tağlep evlatlarından Rabiaoğlu Uday isminde meşhur bir şahsın bir kız çocuğu doğar. Uday, eşine ‘Git bu kızı ben görmeden toprağa göm.’ der. Baba, olaydan birkaç gün sonra bir rüya görür. Rüyasında şiirden bir beyit kulağında çınlar: ‘Nice savaşçı kahramanlar, ince ve narin kızların karnındalar.’ Uday, uykusundan telaşla uyanır ve eşine toprağa göm emrini verdiği kızını ister. Eşi, ‘Onu toprağa gömmemi sen emretmedin mi?’ der. Uday ise telaşından, verdiği emrin yerine getirilmediğini düşünerek “Kâbe’nin rabbi üzerine yemin ederim ki kızım yaşıyor.” der. İşte bu Uday, Ezziyr Ebu Leyla El Mühelhil ile isimlendirilmişti.Bu zalim olaylara benzer bir durum da Müslümanların ikinci halifesi Ömer yaşamıştır. Müslümanların ikinci Halifesi anlatır: “Ben yaptığım iki olaydan bir tanesini hatırladığım zaman ağlar dururum, bir tanesini de hatırladığım zaman çok gülerim. Ağladığım olay, kızımı diri diri toprağa gömmemdir. Ben toprağı kızımın üstüne atarken kendisi önce elbiselerimin topraktan tozlandığını söyleyip durdu. Sonra baba ne yapıyorsun, baba neden toprağı üstüme döküyorsun, baba beni neden toprağa gömüyorsun ve baba baba diye diye sesi kesilene kadar bağırdı. Diriyken toprak altında can verdi. Bunun için ağlarım. Güldüğüm olay ise helvadan ve kavrulmuş undan kendime bir put yaptırmıştım. Gittiğim her sefere onu beraberimde götürürdüm. Bir gün bir sefere çıktık ve ben yolda acıktım. Yiyecek bir şey bulamayınca da putu yedim. Bunu hatırladığım zaman da gülerim.”(Metin Karabaşoğlu, Ayna, "İki Ömer'in Öğrettiği", Yeni Asya Gazetesi, 6 Mart 1996. Ayrıca bu olay 2003 yılında Adana’da Çemberlitaş Fırat Kültür Merkezi (FKM) Tiyatrosu’nca “Hz. Ömer’in Gözyaşları” adlı tiyatro oyununda canlandırılmış ve yönetmenliğini Hilali Mahmutoğlu, başrolünü Ali Aksoy oynamıştır.)

Bütün bunlardan sonra yüce Allah, kullarına nimet olarak Hz. Muhammed’i (s.a.a.v.) İslam diniyle gönderdi. Aziz kitabını ona indirdi. Kadın ve erkeklere fariza ve sünnetleri, hak ve hukuku gösterdi. Kız çocukları diri diri toprağa gömülmekten, kadınlar alınıp satılmaktan kurtuldu. Evlilikler akit ve mehirle yapılmaya başlandı. Ama İslamiyet’ten nasibini alamayanlar, cahiliyenin etkisinde kaldılar. Cahiliyeden İslam dinine sıçrayan kıvılcımlar ne de büyük yangınlara sebep oldu.

Hz. Muhammed (s.a.a.v.), İslamiyeti yaymak için öncelikle ahlaka önem verdi. Hz. Muhammed (s.a.a.v.) bir hadisinde Ben ancak güzel ahlakın üstünlüğünü tamamlamaya geldimdiye buyurmuştur. Burada ince bir nokta vardır ki onu belirtmekte fayda vardır. Hz. Muhammed (s.a.a.v.), ben dinin üstünlüğünü tamamlamak için gönderildim, dememiştir. (Ancak doğru dinin İslam olduğu ve dinimizin tamamlandığı, başka din seçenlerin doğru yerde olmadıkları konusunda Allah korusun herhangi bir şüphemiz yoktur, bu konuda ayetler vardır.) Çünkü kişinin ahlakı olmayınca dini de olmaz. Din iyi ahlak ve iyi amelle tekâmül bulur.

Resulullah zamanında iki adam, bayan komşularını Peygambere şikâyet ederler: 'Ya Resulullah, bizim filanca komşumuz ibadet eden birisidir. Gündüzünü oruçla gecesini namazla geçirir; ancak geçimsizdir ve komşularına zarar veriyor.’ derler. Hz. Muhammed, ‘Bu kadın cehennemliktir; çünkü ahlakı kötüdür. Kimin ahlakı kötü olursa ameli de bozulur.’ der. Başka bir örnek vermek isterim. Bir gün Hz. Peygamber’e, esir alınan bir grup kadın getirilir. Onlardan biri çıkar ve ‘Ya Resulullah, ben Hatim Tayy’ın kızıyım.’ der. Hz. Peygamber, ‘Bu kadını salıverin gitsin; çünkü babası iyi ahlakı severdi.’ der. Kadın, babasının iyi ahlaka sahip olmasından dolayı esaretten kurtuldu. İbadet eden ancak komşularına zarar veren kadını ise namazı, orucu cehennemden kurtarmadı; çünkü kadının ahlakı kötüydü. Komşuluk ilişkisi hakkında Hz. Peygamber’in birçok hadisi vardır. Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve âlihi ve sellem- buyuruyor ki: "Cebrâil bana komşuya iyilik etmeyi o kadar tavsiye etti ki neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim." (Buhârî, Edeb, 28; Müslim, Birr, 140, 141)

İnsanoğlunun teknolojiyi yakaladığı bu devirde, komşuluk ilişkileri kaybolmaya yüz tutmuştur. Ahlak bozguna uğramıştır. Bir iyinin yanında birçok kötü görmek mümkündür. Her gün televizyonlarda ve yazılı medyada tüyler ürperten olaylara tanık oluyoruz. Hırsızlık, rüşvet, cinayet, riyakârlık ve kısacası her taraftan ahlak bozukluğu görüyoruz. İnsan, insanlıktan çıkmış bir hâlde. Evlat ebeveynlerine kıyıyor. Ebeveynler çocuklarına, kardeş kardeşe, eş eşine, dost dostuna acımıyor. Yabani hayvanlar bile yavrularına kıyamazken; insan, insanı öldürebiliyor. Düşünüldüğünde aslında bunlar, insana birer musibettir. Bu musibetlere karşı ey Kıyamet ne zaman kopacaksın?

Yazının başında İslamiyetten önce kadınlara yapılan eziyeti anlattık. Şimdi de İslamiyet devrinde kadına yapılan bazı haksızlıklara değinmek istiyorum. Günümüzde bazılarının bir kadınla tartıştıklarında ona hakaret etmek amacıyla ‘Siz Âdem’i bile cennetten çıkardınız. Biz sizinle baş edebilir miyiz?’ sözünü söylediklerini sıkça duyarız. Hatta bunu sadece sıradan insanlardan değil birçok din adamı, hoca ve ruhbanlardan da duyarız. Aynı zamanda bu kişiler maalesef Âdem’i cennetten kovduranın anamız Havva olduğunu iddia ederler. Meğer yüce Allah’ın, bu ağaçtan yemeyin uyarısını verdiği meyveyi Hz. Âdem’e yediren anamız Havva’dır. Ancak bizlere gerçekleri gösteren yüce Allah’ın kitabı elimizde olmasına rağmen bu kişiler, bunu anlamayı istememekte ısrarcı davranmışlardır.

Bakara suresi 35 ve 36. ayette şöyle buyruluyor: “Demiştik ki: Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, dilediğinizi bol bol yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın; yoksa haddini aşanlardan olursunuz. Şeytansa oradan onların ayaklarını kaydırdı, onları bulundukları makamdan çıkarıverdi…”

Taha suresinin 120, 121 ve 122. ayetleri ise şöyledir: “Şeytan, ona vesvese verdi de ey Âdem dedi, sana ebedîlik ağacını ve zeval (son) bulmayacak devleti göstereyim mi? İkisi de o ağacın meyvesinden yediler de avret yerlerini gördüler ve cennetteki ağaçların yapraklarıyla avret yerlerini örtmeye koyuldular ve Âdem, Rabbinin emrine karşı geldi de umduğundan mahrum oldu. Sonra da Rabbi seçti onu, kabul etti tövbesini ve onu doğru yola sevk etti.”

Yüce Allah’ın bu ayetlerinde Havva diye bir sözcük geçmiyor. Şeytanın vesvesesine muhatap olan da tekil kişidir, o da ‘Âdem’dir. Şeytan vesveseyi Âdem’e yapmış, Havva’ya değil. Ancak yüce Allah, Âdem’in tövbesini de kabul etmiştir.

“Âdem, Rabbinden bazı sözler belledi de Allah tövbesini kabul etti. Şüphe yok ki o, bütün tövbeleri kabul eder, rahîmdir.” (El Bakara suresi 37. ayet)

Görüldüğü gibi ayetlerde Havva’nın değil Âdem’in zikri vardır. Âdem’in zevcesi olan Havva anamız Âdem’le beraber yasaklı ağaçtan yemiştir. Bu ayetlere rağmen İslam dünyasında kadına daha önce belirttiğim şekilde hücum edenler maalesef vardır. Yüce Allah, Âdem’in tövbesini kabul etmiştir; ama Âdem’den gelecek bütün erkeklerin tövbesini peşinen kabul ettim, dememiştir.

“Şeytansa oradan onların ayaklarını kaydırdı, onları bulundukları makamdan çıkarıverdi. Dedik ki: Bazınız, bazınıza düşman olarak inin buradan. Bir zamana kadar yeryüzünde oturmanız, oradan rızıklanmanız mukadder.” (El Bakara suresi 36. ayet)           

İşte insanlar arasındaki anlaşmazlıklar, devletler arasındaki savaşlar, aile içindeki fitneler bugün had safhadadır. Ama her şeye rağmen erkek zorda ve kolayda ailesini geçindirmek için çaba harcar. Harcayacağı çabada ölüm riski olsa da kadın çocukların bakımını, evin işlerini üzerine alarak daha da kutsal bir vazife üstlenmiştir. Unutulmamalı ki kadın; ilk eğiten, öğreten, beşeri âlemin anası ve yarısından fazlasıdır. O, hürmet ve takdir edilmeyi hak edendir. O, hakir görülemez; şiddet, zulüm altında bırakılamaz. Kadın; yuvasına bağlı, eşine sadık, şefkat, merhamet dolu bir yüreğe sahiptir. Bu bağlılık ve rahmeti de onlara yüce Allah ilham etmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de Rum suresi 21. ayette ‘Sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratmış, aranıza bir sevgi ve merhamet koymuştur. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için nice ibretler vardır.’ buyrulmaktadır. Kadının buradan da nasibi sanki erkeğinkinden fazladır. Çünkü kadında bulunan şefkat, rahmet erkeğe oranla daha çoktur. Şüphe yok ki yüce Allah, bu ayeti indirmemiş olsaydı, bu iki cins insanın anlaşması daha da zor olacaktı.   

Hz. Peygamber de kadına birçok konuda müsamaha vermiştir. Bir grup kadın Hz. Peygamber’e gelir ve ‘Ya Resulullah bizler anayız, çocuklarımız ve işimiz var. Namaz farizalarını yerine getirmek için camiye gidemiyoruz.’ derler. Hz. Peygamber, ‘Siz kadın ve anasınız, evinizde namaz kılmanız mescidimde namaz kılmanızdan daha hayırlıdır.’ demiştir. Bunun örneğini Hz. Fatıma’da da buluruz. Hz. Fatıma bir gün babasına (Hz. Muhammed’e) eşinin mal varlığını şikâyet eder. Babası ‘Ya Fatıma! Baban ilmin şehridir, kocan da onun kapısıdır. Bu sana yetmiyor mu? Sen de ya Fatıma kâinat kadınlarının seyyidesisisin.’ diye buyurur. Fatıma, ‘Babacığım, İmran kızı Meryem kadınların seyyidesi değil midir?’diye sorunca Hz. Peygamber, ‘Ya Fatıma, Meryem kendi âleminin seyyidesidir. Sen ise kâinat kadınlarının seyyidesisin.’ der. Bu unvana sahip Hz. Fatıma babasının mescidinde değil, evinde namaz kılardı. Ve evinde kendisine özel bir mihrabı vardı.

Sonuç itibarıyla kadın maalesef hem İslamiyet öncesinde hem sonrasında eziyete uğratılmıştır. Peygamber’in ‘Cennet, anaların ayakları altındadır.’ hadisine ve onca ayete rağmen Müslüman diye geçinen bazı cahiller tarafından kadın suiistimal edilmiştir. Oysa bilinmeli ki kadınların dışlandığı, horlandığı, ötekileştirildiği ve bütün günahların kaynağı olarak gösterildiği toplumlar, tarihte zavallı duruma düşmüş ve cehalet bataklığında onun bunun kölesi olmaktan kendilerini kurtaramamışlardır. Bu bilinçle hareket edilmediği sürece İslam’dan bir şey anlaşılmamış demektir.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine