YETİŞ YA ALİ!

Şeyh Mahmut REYHANİ

“Şeyh Mahmut REYHANİ’nin TV’ Programcısı Cenk KORAY’a verdiği cevap:”

(Yazının ilk bölümü dergimizin beşinci sayısında yayımlanmıştır.)

Sayın Üstat, üçüncü bine giriyoruz... Geriye dönüp baktığımız zaman ister istemez içimiz burkuluyor. Burkulmaz mı? 1500 yıl boyunca mezhepçilik namına çene çaldık, çekiştik, boğuştuk. Birbirimize amansız düşman olduk, kırım korkunçluğunu bile normal gördük; daha sonra ne kazandık? Hiç mi hiç! Diğer milletlerin gerisinde kalmadık mı? Kaldık! Dinimiz en yüksek ve en doğru din olduğu hâlde başkasına kölelik etmekten kurtulduk mu? Yine kurtulamadık! Eğer bu kafayla gidersek daha çok binler tükenir; ama bu uğursuz ihtilaf ayakta kalır. Artık kendimize gelelim, bu uğursuz defteri kapatalım, kâbus dolu uykudan uyanalım.

           

            Sayın Üstadım, bir kere daha söylemek isterim ki sizin müdahaleniz gereksiz bir müdahaleydi. Çünkü Ali’ye beslenen sevgiyi hiç kimse durduramaz. Emevi ve Abbasi canavarları dahi buna engel olamadılar. Ali sevgisi, yapılan korkunç zulüm ve işkencelerin içinden sıyrılıp yayıldı. 1500 yılı doldurup taştı. Şii kesimi şöyle dursun, Sünni kesimine ve Hristiyanlar’a bile geçti Ali sevgisi...

             Sayın beyefendi, başta Ali’yi tanımlamak için kullanmış olduğunuz cümleler üzerinde birer birer durmak istiyorum:

      1. “Ali, Hz. Peygamber’in amcasının oğludur!” Evet, ama Peygamber hazretlerinin başka amcaoğulları da vardı. Hiçbiri bu ayarda olamadı.

      2. “Ali ilk Müslüman çocuktur.” Evet, ama bu çocuk başka bir çocuktur. Bu çocuk, 8-9 veya kimi rivayetlere göre 10 yaşındayken Hz. Peygamber’e “Yakın akrabalarını uyar!” anlamındaki ayet indiği zaman Peygamber Hazretleri en yakın akrabaları olan Abdulmuttalip ve Muttalipoğullarını yemekli bir toplantıya çağırmış ve yemekten sonra bir konuşma yapmıştı. Allah’tan aldığı görevi bildirmiş ve “Hanginiz bana candan yardım eder, yanımda olursa o kimse kardeşim, arkadaşım ve benden sonra hepinizin velisi, efendisi olsun.” diye teklifini yapmıştı. Herkes sustu. En küçükleri olan Ali ileri atıldı: “Ben sana yardım eder, senin yanında olurum.” dedi. O zaman Hz. Peygamber Ali’yi boynundan tutup onlara gösterdi ve “Bu benim kardeşim, vasiyyim ve benden sonra halifemdir, onu dinleyin, kendisine itaat edin!” dedi. Davetliler gülüşerek dağıldılar ve Ali’nin babası Ebu Talib’e “Oğlunun emirlerini dinle, kendisine itaat et.” diyerek alay ettiler.

             Bu olayı rivayet edip eserlerine geçirenler büyük Sünni âlimleridir. Bunlardan birkaç isim söyleyelim:

            Şeyh-ül İslam unvanını alan İbni Hacer Askalanî “İsabe”, c. 2, s. 22; “Tabari Tarihi” c.2, s. 217; “Ebul Fida Tarihi” c.1, s. 116; Ondan sonra, İbni İshak İbni Cerir; İbni Ebi hatim, İbni Merdeveyh; İbni Naim; İbni Cafer İskafî, Beyhaki; El Muttaki El Hindi; Tefsir bilginlerinden Salebi gibi kalburüstü hadis, tarih ve fıkıh bilginleri bu olayı yazmışlardı. Bu arada çağımızın âlimlerinden Mısırlı yazar Muhammed Hüseyin Heykel, hicri yılın 1350, 12 Zilhicce ayında, Ehram gazetesinin 5. sayfa, 2. sütununda bu olayı aynen nakle

tmiştir. 

            Bu olayda çok önemli bir nokta var ki, onu kavrayabilen Ali’nin gerçek yerini ve peygamberle beraber nasıl aynı kefede yer aldığını hemen anlar. Hz. Peygamber, peygamberliğini yaymaya henüz başlarken, yanında daha beş kişi bile yokken o küçük çocuğu bu makama getirmek istedi. Topladığı akrabalarından (40 kişi) hiçbiri kendisini peygamber olarak tanımazken, bu çocuğu kendilerine tanıtıyor, saygılarına sunuyor “Emirlerini dinleyin, kendisine itaat edin.” diyor. Yani Hz. Muhammed peygamberlikle beraber Ali’nin vasiliğini bir arada yürütmek istedi ve bunu yürüttü de. Ancak, yalnızca anlamak isteyen anlar...

             Ali ilk Müslüman değil de ilk Müslüman çocukmuş. Evet, böyle dediler! Neden mi? Çünkü diktatör iktidarın sansürü altında satılmış veya Kureyşin hilafet politikasına gönül kaptırmış tarih ve hadis yazarları “İlk Müslüman olan Ali’dir.” diyemezler. Bu elbette yasak ve sakıncalıdır. Ali’ye karşı daha önce gizli kampanya kuran Kureyş, bir komplo sonucunda hilafete Ebu Bekir’i getirdi ya, artık onu şişirmek, gerçekten büyük göstermek, kendi namına halka fiyaka satmak, yapılan haksızlığı örtmek gerek. Onun için her türlü fazilet tasnifinde kendisine bir öncelik uyduruldu. Gözü dönmüş yobazlar adeta birbirleriyle yarış ediyorlardı. Herkes bir şey uydurmaya çalışıyordu. İslam’a giriş önceliği söz konusu olunca dünya, âlem biliyor ki Hz. Ali herkesten önce İslam’a girmiştir. Zira Hz. Ali Hz. Peygamber’in evindeydi ve ailenin üçüncü bireyiydi. İki yaşından beri peygamberin gölgesi gibi onun yanından ayrılmadı, sadık bir talebesi, bir oğlu gibi evinde hatta kucağında yetişti. Hz. Peygamber peygamberlikten önce sık sık Hira Dağı’na gidip inzivaya çekilirdi. O zamanlar Ali’yi de beraberinde götürdüğü çok rivayet edilir ve ondan başka hiç kimseyi götürmemiştir. Böyle bir avantaja sahip olan Ali elbette herkesten önce Müslüman olacaktır, tersini düşünmek mantıksızlık olur. Ancak iktidara dönüşen sinsi muhalefet, dinsel yetkisini kötüye kullanan yobazlar sayesinde bu duruma ağırlıklarını koydular ve güdülen politika doğrultusunda değerlendirme yaptılar. Ali’nin önceliğini gölgelemek için İslam’a giriş önceliğini sınıflara ayırdılar. Dediler ki: “İslam’a ilk girenler kadınlardan anamız Hz. Hatice; yetişkin erkeklerden Ebu Bekir, çocuklardan Ali ve kölelerden Zeyd İbin Harise’dir.”

             Sayın Üstat, bu aldatıcı tasnife siz de aldandınız ve “Ali ilk çocuk Müslüman” diyerek din yetkisine hâkim zorba siyasetin düdüğünü siz de öttürdünüz. Bu yanıltmacaya ne gerek var? Sen dört kişiden en önce olanı manevra yapmadan söyle biliyorsan; söyleyemiyorsan bilmediğini bilene bırak! Ali için çocuk önceliği varmış. Oysa sağlam bir araştırma yaparsanız Ali’nin Ebu Bekir’den çok önce İslam’a girmiş olduğunu göreceksiniz. Ancak bu öncelik Ebu Bekir’in gül hatırı için budandı. Keyfe göre sınırlandırıldı. Kimi akıllılar çok daha ileri gidip tarihle alay ettiler. Güya daha Ali dünyaya gelmeden önce Ebu Bekir, Hz. Muhammed’in yanından ayrılmaz bir dostuymuş ve peygamber olur olmaz ilk inanan kendisi olmuş. Hatta hatta Hz. Muhammed’in amcası Ebu Talib ile Şam’a kadar gidip Rahip Buhayra ile buluştukları olayda Ebu Bekir yine Hz. Muhammed’in yanındaymış. Bin kere maşallah, tatsız bilgiler Halebî veya Dıhlanî (sıyret) kitaplarında yazılmıştır. Oysa bütün Sıyret ve tarih kitapları Hz. Muhammed’in o zamanlar 8 veya 9 yaşında olduğunu ve Hz. Muhammed’in Ebu Bekir’den 2 yaş büyük olduğunu yazarlar. Öyleyse, Ebu Bekir o zaman 7 yaşındaydı. Acaba 7 yaşındaki çocuk, Şam’a kadar nasıl ve niçin gitti? Hz. Muhammed bir ticaret amacıyla Şam’a gidecek olan amcası Ebu Talib’in kendisini bırakıp gitmesine üzüldüğü için amcası ona acıdı ve onu yanına aldı. Acaba Ebu Bekir hangi amcasıyla gitti? Hz. Muhammed (s.a.a) yetim idi. Ne anası vardı ne de babası. Amcası Ebu Talib onu büyüttü, yetim olduğunu hissettirmedi. Bu sebeple onsuz kalamaz diye yanına aldı. Peki, Ebu Bekir’e ne oldu, niçin gitti? Bu hikâye sadece ‘Ebu Bekir peygamberin sohbetlerine çocuk yaşta başladı.’ dedirtmek için uyduruldu. Siz mutlaka bu gibi palavralara inanmayacaksınız. Bunu iyi biliyorum. Fakat Mekke müftüsü olacak bir âlimin Ebu Bekir’i yüceltmek için aklını nasıl feda ettiğine bir bakın. Onu en büyük yapmak için elde sağlam bir belge olmadığı halde sahte belgelerle Ebu Bekir’i nasıl Ebu bekir yaptıklarını anlamak her bakımdan mümkündür...

 

            3. Gelelim hilâfet dizisine:

             Sayın Üstat, siz Ali’yi tanımlamak için dördüncü halife unvanını ikram ediyorsunuz. Dördüncü mü? Allah Allah ne kadar cömert insanlar varmış! Acaba Ali’yi dördüncü yapan kim? Hilâfet dümenini eline alan Kureyş mi? Maazallah iş Kureyşe kalsaydı Ali  ne dördüncü olurdu ne de on dördüncü. Kureyş salt Ali’yi ollamak, saf dışı bırakmak için hilâfeti politik sahnelere aktardı. Bin bir dolap çevirerek Ebu Bekir’i halife yaptı. Hz. Peygamber’in tüm emir ve ısrarlarını hasıraltı etti. Birinci halife olan Ebu Bekir’i millet seçmedi, onu Ömer seçti. Yanında Muhacirlerden Ebu Ubeyde vardı. Hilâfette ısrar eden Ensarların birliği çözülünce, dâhi Ömer hilâfeti kaçırmamak için bu fırsatı kullandı, hemen elini uzatıp Ebu Bekir’e biat etti. Ebu Ubeyde ve Ensarlardan çözülen kişiler onu takip etti. Böylece ani bir manevrayla seçim değil, oldu-bitti şoku ortalığa hâkim oldu. Herkes büyülendi, durumu öğrenmeye gelen şaşıp kaldı, gelenlerin ellerini alıp Ebu Bekir’in eline vuruyorlar ve biat diye işlem gördürüyorlardı. Hz. Peygamber’in cenaze işleriyle meşgul olan Haşimilerden hiç kimse yoktu. Kureyşin diğer kabileleri zaten böyle bir sürprizi çoktan istiyorlardı. Bu azgın gelişme Ali’nin düşmanlarına elbette çok iyi geldi. Onlar halifelerine biat etmek için bölük bölük geliyorlar; bir yandan da icma borusu çalıyorlardı. Zaten sözbirliği anlamında olan icma boş lakırdı hâlinde bütün tarih köşelerinde yankılar yaptı. “Müslümanlar sözbirliğiyle Hz. Ebu Bekir’i halife seçtiler.” diyerek tarihe bir yalancı bir tarih daha eklediler. Ömer, Ensar birliğinin çözülmesini iyi değerlendirdi ve zaman geçirmeden hedefe varmayı başarabildi. Ensar, bilindiği gibi (Evs ve Hazrec) denilen iki kabileden oluşur. Birbirine ezeli rakip olan bu iki kabile arasında İslam’dan önce savaşlar bile olmuştu. Ancak İslam dini onları birleştirdi, birbirine kardeş yaptı. Ensarlar, Hz. Peygamber’in kendi memleketlerinde vefat etmesi hesabıyla onun yerine geçmeyi hak bildiler ve Beni Saide Sekıyfesinde toplandılar. Toplantıda Hazrec kabilesinden Sâd ibin Ubade’yi tek aday olarak gösterdiler. Ömer toplantıyı haber alınca aceleyle yanına Ebu Bekir ve Ebu Ubeyde’yi alarak onları bastı. Biraz çekişme ve söz düellosundan sonra Ömer bir konuşma yaptı, daha sonra Ebu Bekir konuştu. Bu konuşmalardan cesaret alan Evs kabilesinden iki lider, Hazrec kabilesine olan kıskançlık duygularına tekrar kapıldılar ve Ensar birliğine yan çizdiler. Bu iki lider Ömer’e tez davranıp işi bitirmesi için cesaret verdiler. Ne enteresandır ki bu iki liderin ne kendileri ne çocukları hiçbir zaman Ali’ye dost olmadılar. Sıffîn Savaşı’nda bile bütün Ensarlar, Ali’nin yanında iken yalnız bu iki kişi Muaviye’yi tuttu. Zaten Muaviye’nin yanında bunlardan başka Ensardan kimse yoktu.

             Sayın Beyefendi, işte hilâfet dizisi böyle başladı. Ali dediğiniz gibi dördüncü halife değildir. Ali birinci ve tek halifedir. Neden mi? Çünkü hilâfet ya Şiilere göre Allah ve Peygamber tarafından verilen bir makam veya Sünnilere göre milletin oyuna bağlı bir makam. Eğer Allah ve Peygamber’e  ait bir makam ise halife kuşkusuz Ali’dir; zira Hz. Peygamber daha önce yazdığım gibi “Bu benim halifem” demişti. Biraz sonra tamamlayıcı belge ve kanıtlar göstereceğim. Yok, eğer Sünni âlimlerin iddiasına göre hilâfet seçimle kazanılan bir makamsa yine birinci halife Ali’dir; çünkü diğer halifeler seçimle değil, oyun ve zorbalıkla bu makama geldiler. Dördüncü dediğiniz Ali’nin ise nasıl halife olduğunu elbette biliyorsunuz. Biliyorsunuz, ama yine de hatırlatmak isterim. Üçüncü halife Osman son beş yılında çok kötü bir yönetim uyguladı. Yani akrabası olan Emeviler’in keyfine göre bir yönetim. Zalim, kalleş ve menfaat düşkünü genç valiler ülkeyi yönetiyordu... Her taraftan uyarma ve protestolar yağmaya başladı, aldırış etmedi. Daha sonra millet ayaklandı, her taraftan gruplar halinde Medine’ye yürümeye başladılar. Önce protesto ve tehdit edici tutumdan öteye gitmediler. Bu sıkı tehditlere karşı halkı memnun etmeye, zalim valileri değiştirmeye söz verdi. Söz verdi, ama kalleş akrabalarının baskısı kendisini yalancı bir duruma soktu. Hiçbir şey değiştirmedi. İhtilalcılar fazla beklemeden evini basıp onu öldürdüler. Halife öldürüldü; ama hilâfet elbette yüzüstü kalacak değil ya, yeni halife için gerek ihtilalcılar gerek Medine’deki Ensar ve sahabeler, herkes Ali’yi istedi. Ali önce reddetti. Sonra “Benim biatim mescitte olacak.” dedi ve mescitte on binlerce sahabe kendisine biat etti. İşte Ali başkasına nasip olmayan gerçek bir seçim sonucunda rakipsiz olarak halife oldu. Rakipsiz dedim, zira Kureyş artık ortada yok. Osman’ın öldürülmesiyle hilâfet mekanizması onların elinden düştü. Emeviler kaçtı, çil yavrusu gibi dağıldılar. Öldürülen halifelerini dahi defnetmeye cesaret edemediler. En son üç veya dört kişi gece defnettiler. Ali halife oldu, ama Kureyş, Kureyş’tir. Önce olayın şokunun karşısında suskunluk geçirdiler, daha sonra kendilerini toparladılar ve kendisine savaş açtılar. Cemel Savaşı’nda Kureyş yenildi. İkinci kez Sıffîn’de hıncını almak istedi. Sıffîn’de yenilmek üzereyken büyük bir hileyle savaşı durdurdu. Bu uğursuz hile yüzünden Harici grubu çıktı. Ali şimdi de Haricilerle uğraşmak zorunda kaldı, onlara derslerini verdi, ancak daha sonra bir suikastle şehit oldu.

             Bitmedi, Ali’den hıncını alamayan Kureyş, o öldükten sonra kendisine en ağır cezayı uyguladı. Altmış (60) yıl boyunca camilerde, hutbelerde bu büyük adama sövdüler, lanet okudular. Demek oluyor ki dünyanın en temiz, en dürüst ve en saygıdeğer insanı şimdi en kötü ruhlu insanların düzeyine değil, çok daha aşağılara getiriliyor.

            Yine bitmedi, Kureyş’in baştan beri yapmış olduğu haksızlıklar din-iman oldu, oldu ama nasıl? Diktatör iktidar sığınaklarında oldu. Başa getirilenlere dokunulmazlık konuldu. Haklarında kötü söz söylenmesi küfürdür diye fetvalar verildi. Ali’yi sevenlerse dışlandı, ezildi; kâfir, zındık damgasıyla Müslümanlıktan bile atıldı. Alevilere yapılan bu ağır eziyetin tek nedeni Ali’yi sevmeleriydi. Ali’nin büyük suçu da dördüncü halife olmaktı. Ali onların nazarında katildir; zira İslam savaşlarında onların en yaman ve en kahraman adamlarını öldürdü. Onun için Kureyşin gözünden düştü. Birincilik onun hakkı olduğu hâlde dördüncü olmasına bile razı olunmadı. (Devamı gelecek sayıda...) 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine