SIRRIN SIRRI

 Ali Hasan ZUBAROĞLU

            Son günlerde dünyayı kasıp kavuran, söylemleriyle fırtınalar koparan ve milyonlarca baskı yapan bir kitap: “THE SECRET” yani “SIR”. Peki ne diyor bu kitap? Nasıl insanları bu kadar etkileyebiliyor? Bu büyük “sır” ne?

            Kısaca konusu şöyle. Babasını kaybettikten sonra depresyona giren bir kadın bu durumdan kurtulmanın yollarını ararken büyük bir sırrın farkına varıyor. Sonra ünlü düşünürlerin, bilim adamlarının, zenginlerin, devlet başkanlarının, hayatlarını , sözlerini okuyor ve onların da bu sırrı bildiklerini ve bunu hayatlarına yansıttıkları için böyle başarılı olduklarını düşünüyor. Yalnız onlar bu sırrı saklamış kimseye söylememişlerdi; ancak kendisi bu öğrendiği sırrı insanlara aktarmak için kitap yazıyor, ülke ülke gezip kitabını satmaya ve konferanslar vererek insanların bu gerçeği(!) öğrenmelerini sağlamaya çalışıyor. Şimdiden milyonlarca insanı etkiledi bile. Peki nedir bu büyük sır? Sır şu: “Hayattan ne istediğini belirler ve onu tüm kalbinle istersen hayat onu sana sunar.”

            Kitapta kapitalist sistemin dayattığı sömürücülük ve bireyselciliğin hat safhada vurgulandığı görülmekte. Dolayısıyla isteğini yerine getirmek uğruna her yol mübahtır felsefesi insanlara kazandırılmaya çalışılmakta. Örneğin bir fabrika patronu sırrı bilen dahi olarak gösterilirken; ezilen işçileri sırrı anlayamayan zavallılar olarak tasvir etmekte. Yani o mantıkla işçiler o sırrı bilselerdi onlar da patron olurdu denilmekte. Peki hepsi patron olsa kimler çalışacak? O enayiler de bulunur! Tabi o öyle söylemiyor. Merak etmeyin dünyada herkesin isteklerini karşılayacak kadar nimet var. Tüm sorun onu istemeyi bilmekte diyor. Hatta tanrıya inanmanız bile gerekmiyor. Çünkü bir materyalist ile bir dindar arasındaki tek fark birisinin tanrı dediğine diğerinin enerji demesiymiş. Yani siz isteğin, birileri sizin isteklerinizi yerine getirecek. Bu ha tanrı ha enerji fark etmez.

            Hemen akla şu soru geliyor. Her şey bu kadar basit mi? İnsanları etkilemek bu kadar kolay mı? Evet maalesef insanlar bu safsataya fazlasıyla kendilerini kaptırmışlar. Bunun nedenlerini şöyle sırlayabiliriz. Öncelikle birilerinin kalkıp da siz her şeye kadirsiniz, istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz, demesi insanların gururlarını okşuyor. Diğer nokta, tarihten ünlü kişilerden örnek vermesi ve bakın onlar başardı demesi, insanların evet benim diğerlerinden ne eksiğim var ki onlar başardıysa, ben niye başarmayım diye düşünmelerine neden oluyor. Sanki tarihte sadece başarılı olanlar varmış gibi sanki kaybedenlerin, yenilenlerin tek sorunu başarmayı gerçekten istememekmiş gibi.

            Matematiksel olarak baktığımız zaman, her denemenin 2 olası sonucu mümkündür: Başarmak ya da başaramamak. Başarısızlık durumunda, yine iki farklı seçenek var: Pes etmek ya da tekrar denemek. Tekrar denendiğinde yine iki farklı seçenek mümkündür: Başarmak ya da başaramamak. Bu bir kısır döngü şeklini alır. Ancak, isteklerine bağlı olan ve yılmadan çalışanların, günün birinde bu kısır döngüyü kırıp, başarıya ulaşmaları kuvvetle muhtemeldir. Ama buradan, “ Amaçları olan ve bunu gerçekten isteyen herkes mutlaka buna ulaşır.” yargısını çıkaramayız. Buradan çıkarabileceğimiz tek yargı: “Başarılı olanlar, ne istediklerini bilen ve bu uğurda mücadele edenlerden çıkar.” Ancak hepsi başarılı olur demek, insanları büyük bir kaosa sürüklemekten başka bir işe yaramaz. Kaldı ki bu kitabın etkilerini psikiyatri kliniklerinde görmeye başladık bile. Yazdığı üç beş şiirle, ya da yaptığı amatör tablolarla çok ünlü/zengin olacağına inanan ve bunlar gerçekleşmeyince bunalım geçiren manikdepresif insanların sayısı gün geçtikçe artıyor.

            Bir de olaya dini açıdan bakalım. Dine göre bir isteği gerçeğe dönüştürmek mümkün mü? Bu tamamen insanın elinde olan bir şey mi? Kuran-ı Kerim’de “Şüphesiz biz her şeyi bir kaderle yarattık.”[1]diye buyruluyor. Bu da bizi kader inancına götürüyor zaten. Peki insan bir senaryoyu oynamak için gönderilen zavallı bir piyon mu sadece? Din bunu da reddeder. İnsana irade gücü verilmiş, ve yaptıklarından sorumlu tutulmuştur. Peki kişinin iradesinin sınırlarını aşan şeylerde herhangi bir istekte bulunma hakkı var mı? Ya da öyle bir isteğin gerçekleşme ihtimali var mı? O zaman da devreye tevekkül, dua ve hüsn-ü zan kavramları giriyor. Şimdi bunları biraz açıklayalım.

            Tevekkül anlayışına göre, insan cüz-i iradesi ile bir amaç belirler, onun için mücadele eder, yapabileceği her şeyi yapar ve sonucu her şeyin müdebbiri olan Rabbül alemin’e bırakır. Bu kesinlikle hiçbir çaba göstermeden işleri Allah’a bırakmak değildir. Peygamber efendimizin (s.a.a.v) bedevi araba söylediği “ Önce deveni bağla, sonra tevekkül et” sözü bizim için yol göstericidir. Kuran’da, “Azmettin mi, artık Allah’a dayan. Muhakkak ki Allah O’na dayanıp güvenenleri, O’na tevekkül edenleri, sever.”[2] buyrulmaktadır.

            Ama burada araya dua ve hüsnü zan giriyor. Kişi elinden geleni yaptıktan sonra Allah’a dua eder, Allah’ın kendisine yardım edeceğini umar, ona hüsnü zanda bulunursa, isteğinin olma ihtimali çok artar.

            Dua, en iyi ibadetlerden biri olup, nefsi mükemmelleştirmek ve Allah’a yakınlık için bir araç olmasının yanında isteklerimizi gerçekleştirmek için başvurmamız gereken en önemli yollardan biridir. Kuran-ı Kerim’de yüce Yaradan kullarını kendisine dua etmeye çağırırken, Hz. Muhammed’e (s.a.a.v) hitaben diyor ki: “ Kullarım beni sana soracak olursa, işte ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm.”   [3]

            İmam Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilmektedir. “Hiçbir zaman duayı terk etmeyin. Zira duayla yaklaştığınız gibi hiçbir şeyle Allah’a yaklaşamazsınız. Hatta çok küçük şeyleri bile küçük oldukları bahanesiyle Allah’tan istemekten çekinmeyin. Çünkü küçük şeylerin sahibi olan büyük şeylerin de sahibidir. ”[4] O halde dua ederek rabbimize yaklaşmaya çalışmalı, isteklerimizi Celal ve İkram sahibi olandan istemeliyiz. Hatta istekte ısrarcı olmalı sonsuz kereminden bize de lütfetmesi için sürekli yalvarmalıyız. Nitekim Hz. Selman-el Farisi’den nakledilen bir hadiste şöyle buyruluyor. “Kul, iki elini açarak Allah'tan hayırlı bir şey dileyince yüce Allah bu iki açık eli boş olarak geri çevirmekten haya eder.”[5]

            Diğer nokta ise Hüsnü Zan konusu. Hüsnü Zan olayları hayra yormak, kötü yorumlardan kaçınmak, yüce Allah’ın rahmetinden hiçbir zaman umudu kesmemektir. Peygamber Efendimizden (s.a.a.v) nakledilen bir hadise göre “Bir şeyi uğursuz sanmak, insanın nazarına, görüşüne bağlıdır. Eğer hafif görürse hafif olur, ağır görürse ağır olur. Hiçbir şey görmezse, bir şey olmaz.”[6] Bu hadiste bile hüsn-ü  zan’ın ne kadar çok şeye uygulanabileceğini görmekteyiz.

            İmam Sadık’tan (a.s) nakledilen bir hadiste şöyle buyruluyor: “ Kıyamet günü bir kulun cehenneme götürülmesi emredildiğinde, o kul dönüp geri bakar. Allah Teala, kulumu geri çevirin der, ve ona neden dönüp geri baktın diye sorar. O şöyle der: Rabbim sana olan zannım bu değildi. Yüce Allah o zaman zannın neydi diye sorar. O ise: Rabbim sana olan zannım beni affedip kendi rahmetinle bana cenette yer vermendi der. O zaman Allah Teala şöyle buyurur: Ey meleklerim kendi izzetime, büyüklüğüme ve celalime ant olsun ki, bu kulum bir saat bile bana hüsn-ü zanda bulunmamıştır. Eğer bir saat bile bana hüsn-ü zanda bulunmuş olsaydı, onu ateşle korkutmazdım. Fakat yine de onun bu yalanını doğrulayıp onu cennete götürün.”[7]

O halde gerçek bir müminin yapması gereken rabbine hüsnü zanda bulunmayı alışkanlık haline getirmesidir. Az bir amelin karşılığında bile rabbinden daima fazlasını ummalı onu tüm yüreğiyle yüce Yaradan’dan talep etmelidir. Zira kişinin sonsuz celal ve ikram sahibi yüce Allah’tan beklentisi ne kadar fazla olursa olsun, Allah’ın rahmeti ondan daha büyüktür. Hz. Ali (a.s) bir duasında “Sana hüsnü zannı olanın zannını doğrula”[8] diye rabbine yakarmaktadır.

            Ama tabi ki  hüsn-ü zan taşımak, işi gücü bırakıp, Allah’tan beklemek anlamında değildir. Bilakis kişinin rabbinden bir şey istemeye yüzünün olabilmesi için buna daha istekli olması bu amaç uğruna daha çok çalışması gerekir. Bunun sonucunda umulur ki isteği kabul görür. Yine de takdir Allah’ındır. Verip vermemek sadece O’nun elindedir.

İsteklerimiz kabul görürse buna karşı rabbimize şükranlarımızı sunmalı, bunu O’nun sonsuz kereminin bir sonucu olarak görmeliyiz. Yok eğer gerçekleşmezse bu uğurda mücadele etmeye, dua etmeye ve rabbimize hüsn-ü zanda bulunmaya devam etmeliyiz. Belki de gerçekleşmemesinin bizim hayrımıza olabileceği gerçeğini de hiçbir zaman unutmamamız gerekir. Çünkü O her şeyi olmadan bilendir. Bir kutsi hadisinde buyurduğu gibi “ Mümin kullarımdan bazılarını ancak zenginlik ıslah eder; bunun için de hiç esirgemeden ona ihsanda bulunurum. Çünkü onu fakirliğe sürüklersem helak olur. Ve bazılarını ise fakirlikten başka bir şey ıslah etmez; onu da zengin edersem helak olur.” [9]

            O halde istekleri gerçekleştirmek için SIRRIN SIRRI şudur: “ Öncelikle hayır üzere niyet etmek, bu amaç doğrultusunda mücadele etmek, Allah’a tevekkül etmek,  ısrarla dua etmek, gerçekleşeceğini umarak yüce rabbine hüsn-ü zanda bulunmak, başarının ancak Allah’tan olduğunu bilerek sonucu O’na bırakmak ve kaderine razı olmak.”

Böyle biri huzur içerisinde yaşar. Sonuç ne olursa olsun her zaman kazananlardan olur. Allah bizi dünyada ve ahirette kazananlardan kılsın. Ehli beytin öğrettiklerini anlama yetisi ve onları hayata geçirebilme gücü versin. AMİN!

                                                                                                       

 



[1] Kamer 49

[2] Âl-i İmran 159

[3] Bakara 186

[4] Kâfi cilt-2 sayfa-67

[5] Seyyid Kutub (Fi Zilâl-il Kuran) Bakara 186. ayet şerhinde; Ebu Davut, Tirmizi ve İbn-i Maci’den naklen.

[6] Erenler Dergisi sayı-10 sayfa 78

[7] Erenler Dergisi sayı-10 sayfa 79

[8] Erenler Dergisi sayı-10 sayfa 78

[9] Rabbani Öğütler sayfa 10

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine