Bölgesel Kültürler Ve Küreselleşme

Hüseyin MAZMAN

Küçük yerde yaşayan biri için yaşadığı yer dünyanın en büyük yeridir. Çünkü onun kocaman dünyası orada yaşanır. Dünyanın gerisi onun için önemli değildir, ancak dünyanın onu önemsediğini, bildiğini varsayar. Küçük çatışmaları vardır. Komşusuyla çatışır, kendisiyle aynı partiye oy vermeyen tanıdıklarıyla çatışır, temas halinde olduğu diğer inançlardan kişilerle çatışır. Bu çatışmalar çoğunlukla kişinin kendi iç dünyasında bazen de yaşadığı dış dünyada gerçekleşir. Bu durum dünyanın aşağı yukarı her bölgesinde böyledir. Ancak herkes bunu kendine özel sanır. Dünyanın her yerinde insanlar kendi küçük dünyasında yaşarken birileri bütün yaşam biçimlerini, inanç sistemlerini değiştirecek kararlar alırlar. İnsanlar kendi küçük çatışmalarını yaşarken, çatışma halindeki tüm tarafları etkisi altına alan ve yaşanan çatışmaları anlamsız hale getiren başka bir tehdit ortaya çıkar: Küreselleşme.

Hakim kültürler ve etki alanı daha dar bir bölgeyle sınırlı yerel kültürler bugün için küreselleşmenin baskısı altındadır. Her ne kadar hâkim kültür ve alt kültürler zaman zaman çatışma halinde olsa da her ikisinin varlığına karşı asıl tehdit küresel kültürdür.

Küreselleşme kelime anlamı olarak dünya küresi üzerinde homojen(eşit) dağılımı ifade eder. Dünya küresinin bütününün aynılaşmasını ya da aynılaştığını öne sürer. Uygulamada ise küreselleşme sermayenin(paranın) serbest dolaşımı ve dünya üstündeki her noktada sınırlara takılmadan aynı haklarla var olmasıdır. Küresel sermaye başlarda ABD, Avrupa ve Japonya kökenliyken bugünlerde Kore, Çin, Hindistan ve Rusya gibi ülkelerin sermaye grupları da büyük sermaye olarak değerlendirilebilmektedir. Küresel kültür ise dünya küresinde var olan kültürlerin herkesçe kabul edilmiş bir sentezini değil Avrupa değerlerinin Amerikan anlayışı içinde dönüşmüş şeklini ifade eder. Küresel sermaye kime ait olursa olsun (Japon, Çin, Rus, Hint …) küresel kültür Avro-Amerikan eksende gelişir. Bu nedenledir ki, sermayeleriyle Avrupa ve ABD’yi kuşatan uzak doğu ülkeleri buraya kendi yaşam biçimlerini ve yerel kültürlerini taşıyamamakta aksine oradaki yerleşik kültürün etkisi altına girmektedir. Sermaye ile birlikte Avro-Amerikan kültür dünya küresi üstündeki tüm kültürlerin üstünde bir örümcek ağı gibi örülerek homojen bir dünya yaratmak çabasındadır. Ancak bu yeni homojen dünya tek bir homojeniteye yani Avro-Amerikan değerlere ve onların tüm dünya küresinde hâkim olmasına dayanmaktadır. Avro-Amerikan kültür ekonomide liberal ekonomiye, kültürel bazda Hıristiyan değerlere sıkı sıkıya bağlıdır. Aydınlanama çağı sonrası Avro-Amerikan kültür bilimsel, felsefi ve ekonomik alanlarda önemli gelişme kat etmiş ve sahip olduğu değerleri bu gelişmelerle desteklemiştir. Bu durum yerleşik değerlerin teorik olarak desteklenmesini ve güçlenmesini sağlanmıştır. Fikirler ve inançlar kıyasıya tartışılarak geliştirilmiş bu yolla zayıf alanlar yeniden inşa edilmiştir. Fikri inşa bilimsel devrimle birleştiğinde Avrupa ekonomisi ve kültürü güçlenerek zenginlik yaratmaya başlamıştır. Sanayi devrimi ve hammadde gereksinimi Avrupalıların sömürge yaratmasıyla sonuçlandı. Dünya Avrupa’daki fabrikalara hammadde üreten bir stok alanına dönüştü. Bilimsel, felsefi ve kültürel değişimin dışında kalan bölgeler hızla fakirleşmeye başladı. Bu güç sahipliğinin el değiştirmesi anlamına geliyordu. Bilinen dünyanın önceki süper gücü Osmanlı sürekli güç kaybetmeye başladı. Siyasi arenada bilimde olduğu gibi bir enerjinin ve gücün korunumu kanunu vardır. Büyük güçlerin sahip olduğu enerji yok olmaz el değiştirir. 17. yy’dan sonra olan, gücün el değiştirmesidir. Hiç kimse elindeki gücü kolayca bırakmayacağına göre bunun savaşla olması gerekiyordu. Bu savaşlar gücün sahibi ve gücü almak isteyen yeni güç odakları arasında yaşanmıştır. Almanya’nın dünya savaşlarındaki tutumu bütün gücü ve Avrupa yönetimini kendisinde toplama isteğindendir. Bu tavrını ikinci dünya savaşında da sürdürmüştür. Bütün bu savaşlar gücün paylaşımı savaşlarıdır. Küreselleşen dünyada, kürenin hangi homojen değerler üzerine kurulacağı savaşlarla belirlendi.

Küreselleşmenin kültür ayağı Hıristiyan değerlerle şekillenirken, ekonomik ayağı kapitalizmin liberal anlayışı üzerine kurulmuştur. Liberalizmin ana teması bireyselleşmedir. Birey bir başınadır. Bu bir başınalık sadece kültürel, sosyal bir durum değil aynı zamanda fiziki anlamda tek başınalıktır. Toplum kendi içinde en alt parçaya kadar bölünür. Yani toplum aşiret/beylik sisteminden feodal aileye, oradan çekirdek aileye ve nihayetinde bireye kadar bölünür. Bu ekonomik sistemin büyümesi için gereklidir. Üretilen malı satmak için müşteri gerekir. Müşteri sayısı arttıkça pazar genişler ve sermaye büyür. Pazarın tıkandığı noktada yeni ihtiyaçlar ortaya çıkar(bilimsel aktiviteler ve buluşlar yoluyla) ve bu ihtiyaçlar yeni pazar doyana kadar pazarlanır. Aşiret halinde ya da büyük baba büyük anne ile birlikte bütün ailenin birlikte yaşadığı aile düzenleri tüm aileye bir satış anlamına gelir. Bir televizyon birer beyaz eşya aileye yeterlidir. Eğer toplum bireye kadar bölünürse, her bireye televizyon, her bireye beyaz eşya, her bireye araba gerekir. Yani pazar büyür. Pazarı büyütmek için yaşam tarzı, alışkanlıklar ve kültürel yapı değiştirilecekse bunun için her şey yapılır. Küresel ekonomi bunu küresel kültürle başarır. Denklem şudur; yerel kültürü tahrip et, toplumu bireylere böl, yeni bireylere yeni bir kültür sun, o bunu üst kültürü kabullenmek adına sahiplensin. Böylece yeni bir pazar oluşsun. Sonra yarattığın yeni pazara ürünlerini sat. Bu denklemi işletmek tamamen kişiye bağlıdır. Ancak kişi seçimleri sırasında artan iletişim araçlarının ve dev bir ekonomik yapının kuşatması altındadır. Ekonomik yapı yeni ürünler sunup bunun kullanma rahatlığını sağlarken, yeni bir dünya düzeni içinde bunu kullanmayı dayatır. Babasıyla birlikte yaşayan bireye ailenin sahip olduğu dışında ikinci bir araç lükstür. Ama birey ayrı evde yaşarsa araç ihtiyaç olur. Aileye ikinci aracı satmak için çocuğun tek başına yaşaması gerekir. Tek başına yaşayan birey bir parçası olduğu toplumsal yapıdan ve kültürel değerlerinden uzaklaşır.

Yeni kültür bir kent kültürüdür. Tarıma dayalı toplumların kırsalda rahatça uygulaması olan inanç ve kültürel değerleri kent kültürü içinde kendiliğinden uygulanamaz olur ve erimeye başlar. Burada tercih, hâkim olan kültür karşısında kendini aciz görüp o kültür içinde yer almak ya da yeni kültürü tamamen dışlayıp içe kapanmak, yerel değerlerine sıkı sıkıya bağlanarak cemaat grupları oluşturmak şeklinde olmaktadır. Birinci anlayış doğrudan teslimiyete ikinci anlayış dünyadan soyutlanarak yaşam döngüsüne yabancılaşmaya neden olmaktadır. Avro-Amerikan kültürü yaratan ve güçlü kılan bilimsel, kültürel ve ekonomik yapıyı algılayıp yerel kültürü evrensel ölçülerde yeniden inşa etmek için kullanamayan yapılar er ya da geç çözülerek yok olacak gibi görünmektedir. Bunu önemseyen insanlar için bu çok acı olsa da, bu yok oluşa üzülecek kimse kalmadığında (iki veya daha fazla kuşak sonra) bu değişimde eriyen değerlerin önemi de kalmayacaktır. Yerel kültürler küresel saldırıya hazırlıksız yakalanmışlardır. Önlem alacak, fikir üretecek ve yeni duruma uyum sağlayacak yapıyı kuracak zaman ve donanımlı insan gücü bulmakta sıkıntı yaşamışlar ve yaşamaktadırlar. Yeterli donanıma sahip kuşaklar Avro-Amerikan kültürle yetişmiş ve kendi değerleriyle çatışma halindedir. Toplumlarının gelişip dönüşmesinin önündeki en önemli engelin yerel kültür ve onun temsilcileri olduğunu düşünmekte ve bu yapıya savaş açmaktadır. Bu noktadan sonra artık hiçbir kültür sadece yerel değerlere dayanarak, en eski (ilk kaynak) kaynaklara yönelerek, yeni yapıyla mücadele edemez. Kendi kültürünü dönüştürerek, çağın gereklerine uyumlu ve yeni kültürle kıyaslanabilir zenginlikte bir fikri üretim yaratamadıkça sonuç ötelense de çözülme kaçınılmaz olacaktır.

Eğer yerel kültür ayakta kalmak istiyorsa mevcut durumunu ortaya koymalı, temel anlayışını en güçlü yönleriyle yeniden tanımlamalı, geçmişten beraberinde getirdiği, kendisini zayıflatan kavram ve durumları kendi öz kaynaklarına dayanarak yeniden tanımlayarak dönüştürmeli, bu yolla temel değerler etrafında şekillenen günümüz yaşam tarzında uygulanabilir bir uygulama yöntemi ortaya koyabilmesi gerekmektedir. Bunu yapmak için de tehdit algılamasını değiştirmelidir. Varlığını tehdit edenin yakın temas halinde olduğu alt ve hâkim kültürler/inançlar değil doğrudan küresel kültür olduğunu algılayabilmelidir. Nitekim toplumundan yabancılaşan, yetişmiş insan gücü temas içinde olduğu alt ve hâkim kültürlerden yana değil küresel kültürden yana saf tutmaktadır.

 

Bütün olumsuzluklara rağmen küresel tehdit mücadele edilemeyecek bir durum değildir. Tehdit ne kadar büyük ve organize olsa da ayakta kalma istek ve karalılığını gösterecek yapılar ayakta kalmak için bir yol bulacaktır. Bu kararlılık ve gücü gösteremeyenler ayakta kalmayı hak edemeyecektir. Doğada hiçbir şey zorla olmaz. Su akar yatağını bulur. Yaşam sadelikten hoşlanır. Yaşamın akışına uyum sağlayan, bu akışa uyumlu yöntemlerle yön veren sistemler yaşamı dönüştürerek varlığını sürdürür bununla çatışanlar yok olur. Üzülmek hiçbir şeyi çözmez. Mustafa Kemal’in her şeyi özetleyen bir sözüyle bitirelim “ Umutsuz durum yoktur, umutsuz insanlar vardır”. Yerel kültürlerin/inançların küresel tehdit karşısındaki yegâne şansı insanların umudunu ve inancını ayakta tutabilecek mekanizmalar geliştirebilmesindedir. İnsanların umudunu ve inancını ayakta tutabildiğiniz sürece her tür zorluğu aşarak varlığınızı devam ettirebilirsiniz.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine