KİBİR VE TEVAZU

Davut Tümkaya

 ‘Kibir, kibriya, tekebbür, istikbar’ kelimeleri aynı kökten çekimlenen ve anlam olarak birbirine bağlı olan sözcüklerdir.

Kibir, Arapça bir kelimedir ve zıttı tevazudur.

Kibir; kibirlenme, büyüklenme, azamet göstermedir.

Kibir; büyüklük, ululuk, kendini başkalarından üstün görmedir.

Kibir; gururdur, yok yere güvendir, kıymetsiz şeylerle mağrurluktur.

Kibir; benliktir, taassuptur.

Hz. Peygamber (s.a.a.v.) bir hadisinde yüce Allah şöyle buyurdu der: ‘Kibriya ridam, azamet izarımdır. Kim bu ikisinden herhangi birinde benimle çekişirse onu cehenneme atarım.’

Büyüklük yalnız Allah`ındır. Buna rağmen büyüklük taslayan kişilere yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’in muhtelif ayetlerinde değinmiş ve tekebbürü kınayarak kendilerini başkalarından üstün görenleri tenkit etmiştir. Kibirli davranışların doğru olmadığı hadis ve rivayetlerde de geçmiş ve İslam dini ulemaları kibrin mümin kalplerde yer alamayacağını birçok eserde örneklerle anlatmışlardır. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de: “Hiç şüphesiz Allah, onların gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları asla sevmez.”(Nahl 23) buyurmuştur.

Kibrin en büyüğü ve en kötüsü yüce Allah`a karşı yapılan kibirdir. Bu büyük kibrin örneğini İblis, Kabil, Ham, Firavun, Nemrud ve benzerlerinde görebiliriz. Bunlar kendilerinde güç görüp büyüklük tasladılar. İlahlık iddiasında bulundular. Yüce Allah`ın kudretini inkâr edip kulluk görevlerini yerine getirmediler.

İblis: Âdem`e karşı aslı nedeniyle taassupta bulundu ve Âdem’i yaratılışından dolayı eleştirerek “Ben ateştenim, sen ise çamurdansın.” dedi ve İblis bu şekilde büyüklük tasladı, yüce Allah’ın emrine karşı geldi ve Âdem’e secde etmedi. Kur’an-ı Kerim’de: “And olsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, ‘Âdem`e secde edin.’ diye emrettik ve melekler secde ettiler. İblis ise secde edenlerden olmadı. Allah: ‘Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?’ İblis: ‘Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten onu çamurdan yarattın.’ dedi.”(Araf 11-12) Yine Kur’an-ı Kerim’de yüce Allah buyurur: “Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman derhal ona secdeye kapanın.” Bütün melekler toptan secde ettiler. Yalnız İblis secde etmedi. (Sad 308)

Yüce Allah`a kibirlenen İblis ve ona tabi olan azgınlar ebedi bir şekilde cehennemle vaat edilmişlerdir. Hz. Ali Nehcül Belağa’da İblis için: “Allah`ın düşmanı, mutaassıpların lideri ve büyüklenenlerin selefidir (öncesidir). O, taassubun temelini ortaya koyan kibirlilik kıyafetini, gurur elbisesini giyerek ve hakirlik maskesini çıkararak Allah ile çelişendir. Allah onu kibirlenmesinden dolayı nasıl küçülttüğünü ve büyüklenmesinden dolayı nasıl alçalttığını görmüyor musunuz? Onu dünyadan kovdu, ahirette de ona cehennemi hazırladı.”

Kabil: Hz. Âdem`in oğludur. Kardeşi Habil’e kibirlendi ve onu kıskandı. Habil ise tevazu gösterdi. Kur’an-ı Kerim: ‘Onlara Âdem`in iki oğlunun kıssasını doğru haber ver. Hani o ikisi kurbanlarını hazırlamışlardı da birinin kurbanı kabul olunmuş diğerinin ki kabul olunmamıştı. Bu, öbürüne (Kabil, Habil’e) ‘Mutlak seni öldüreceğim.’ derken öbürü de (Habil) şöyle demişti: ‘Allah yalnız sakınanların kurbanını kabul eder. Beni öldürmek için elini bana uzatırsan ben seni öldürmek için elimi uzatacak değilim. Çünkü âlemlerin Rabbi olan Allah`tan korkarım.’(El Maide 27-28) Kabil kıssası bizlere kibrin, insan içinde insanı cinayet işlemeye teşvik eden bir duygu olduğunu anlatmaktadır.

Ham: Kibirlenmenin bir örneğini ve sahibine ne yaptığını Hz. Nuh`un oğlu Ham`da da görebiliriz.

Hz. Nuh`un oğlu Ham, babasına kibirlendi ve onu dinlemedi. Tufanda boğulanlarla boğuldu. Kur’an-ı Kerim de: “Nuh ayrı bir yerde bulunan oğluna: ‘Oğulcağızım bizimle beraber gemiye bin, kâfirlerden olma ki helak olursun’ dedi. Oğlu: ‘Ben dağa sığınırım, o beni boğulmaktan korur.’ dedi. Nuh: ‘Allah`ın merhamet ettiği kimselerden başka bugün Allah`ın azap emrinden koruyacak hiçbir fert yoktur.’ dedi. Aralarına dalga girdi, oğlu boğulanlara karıştı.” (Hud 42-43)

Firavun: Kibirlendi ve kibri yüzünden kendini ilah ilan etti. İnsanlara ‘Ben sizin yüce Rabbinizim.’ dedi. (En-Naziat 24) Bu şekilde kavmini kendine taptırdı ve sonunda Allah`ın kahrına uğradı.

Nemrud: Kibre kapıldı. Ulûhiyet iddiasında bulundu. Kendisine karşı gelinecek ve mülkü sarsılacak korkusuyla hamile kadınları ablukaya aldı. ‘Yeni doğacak erkek çocukları öldürün.’ emrini verdi. Hz. İbrahim tüm evreni yaratan bir yüce Allah`ın varlığından söz edince onu ateşe attırdı. Mucize sonucunda İbrahim yanmadı. Nemrud ise Allah`ı yadsımada direndi. Yüce Allah, Nemrud`un beynine bir böcek musallat etti ve azap çeke çeke başını duvara vura vura öldü. (Nemrud ismi Kur’an’da geçmemektedir.) “Ümmetlerinin bolluk içinde yaşayan zenginleri ise nimetlerinin etkilerinin izleri sebebiyle taassupta bulundular ve ‘Biz malca ve evlatça daha çoğuz, biz azaba uğratılacak da değiliz.’ dediler.” (Sebe 34- 35)

Bunun için “Kibirlenerek güçlüyüm, kuvvetliyim, arkam var, deme. İnsanı sırt üstü yere seren var.” denmiştir. Kırk pınar güreşlerinde ise pehlivanlara şöyle seslenilirmiş: “Alta düştüm diye yerinme, üste çıktım diye de sevinme. Hayatta her an her şey olabilir.”

“Ey insan seni yoktan yaratan, düzgün yapılı ve endamlı kılan, sana ölçülü ve dengeli davranma imkânı veren, (maddi ve akli yapıda seni en üstün kılan) seni dilediğin en güzel şekil ve biçimde terkib eden ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (El-infitar 6-7-8)

Hz. Ali Nehcül Belağa`da şöyle buyurur: “Hakirliği başınızın üstüne koymaya, övünmeyi ayaklarınızın altına almaya ve kibirlenmeyi boynunuzdan atmaya dayanın; tevazuyu sizinle düşmanınız iblis ve askerleri arasında silahlı asker edinin… Allah kibir hususunda kullarından birine izin vermiş olsaydı, peygamberlerine ve dostlarına izin verirdi. Ancak münezzeh olan o, onlara büyüklenmeyi çirkin gösterdi ve onlar için tevazuyu uygun gördü.”(Nehcül belağa)

Allah’a yapılan kibirden sonra kibrin en kötüsü peygamberlere karşı yapılan kibirdir. Bazı kibirliler; peygamberlerin kendileri gibi bir insan olduklarını, insanoğlunda olabilecek her şeyin peygamberlerde de olabileceğini ve dolayısıyla peygamberlerin olağanüstü güçlerini kibirlenerek reddederler. Peygamberler üzerinde türlü rivayetler uydurarak kendilerinin hata yaptıkları konuları, peygamberlere mal ederler ve hatalarını örtmeye çalışırlar. Peygamberlerle bağdaşmayan hikâyelerle insanları günah işlemeye teşvik ederler. “Bu, sizin gibi insandır, başka bir şey değildir. Yediklerinizden yer, içtiklerinizden içer. Siz kendiniz gibi bir insana itaat ederseniz artık herhâlde ziyankâr olacaksınız.” (Müminun 34-35) Tekebbürde bulunan ve kendini peygamberler seviyesinde gören kişilerin şerrinden peygamberler bile Allah`a sığınırlar. “Musa dedi ki: Ben hesap görülecek güne inanmayan her kibirliden, benim Rabbim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah`a sığınırım.”(Nehcül belağa)

Ve bir kötü kibir de insanlara karşı yapılan kibirdir.

Allah u Teâlâ’nın insanlara verdiği şöhret ve kuvvete kendi güç ve çabalarıyla sahip olduklarını sananlar var. Bu insanlar servetleriyle iftihar ederek duygularını kabartır ve servette üstün olduklarını görürler. Bunlar ne kendilerinden başka kimsenin fikrini beğenir ne de kimsenin yaptığından hoşlanırlar. Bu kibirli insan kitlesi kendilerine verilen çeşit çeşit nimetlerin gerçek sahibini unutur ve gaflete düşerler. Bu gafletle kendilerini üstün görme duygularıyla inkâr fırtınasına kapılır ve kendi öz nefislerine taparlar. Bir kitle insan da kendini manevi olarak üstün görür. Etrafına “ben bilirim” imajıyla çıkarlar. Gerçekleri bildikleri hâlde çıkarları uğruna olayları özünden saptırmaya çalışırlar. Her şeye sahiplenir ve ben olmazsam olmaz diye düşünürler. Bu kibirle hayatın en büyük hastalığını taşırlar.

Bilmediği bildiğinden çok olan insan, kendinde arayıp da bulamadığının eksikliğini hisseder ve kendi kendine yetememe duygusunu yaşar. Ruhunu tatmin etmek için kibrinden başka beğenecek bir şeyi olmaz. Olaylara yalnız kendi amacı doğrultusunda bakar. Alışık olmadığı bir gerçek, kendine tecelli olsa da kabul etmez. Bu davranış insanların içine yerleşen zehirli bir kibir mikrobudur.

Toplumda sulta sahibi olma düşüncesiyle saf ve temiz insanları dışlayan, insanların yaptıklarına, söylediklerine araştırmadan itiraz eden; söyleneni değil, anlamak istediğini anlayan; ilmi, kariyeri yükseldikçe kibri artan; her çırpıda benlik duygusu kabaran ve insanlara tepeden bakan insanlara hâkim olan kibirlik, yüce Allah’ın katında alçalanların mizacıdır.

Kamışa binip onu at sanan, kralın tacını başına koyup kendini kral gören, kendine ait olmayan bir cübbe ile iftihar eden, boş alanda kahramanlık arz eden kibirliler kaybedenlerdir.

Topraktan yaratılıp toprağa döneceğini bilen, bu gün var yarın yok olacağı kesin olan kimsenin kendini beğenmesi, kibirlenmesi nedir biliyor musun?

Bunu unutmamak gerekir ki, kibir sahibine tevazu eden kimse kendine zulmetmiş olur.

Onun içindir ki: “Önce mal, mülk, şöhret sahibi olsun; sonra onun kim olduğunu gör.” denmiştir. Bütün bunlara karşılık yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de: “Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma, çünkü sen ne yeri yarabilir ne dağları aşarsın.”( İsra 37) buyurmuştur.

Kur’an-ı Kerim’de ayrıca: “Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın, alaya alınan, alaya alandan daha hayırlı olabilir.” buyrulmuştur. (el Hucurat 11)

Sevildiği zaman yanında başkasının sevilmesini istemeyen, bütün ilginin kendisinde toplanmasını isteyen, bir menfaat için başkalarına alçalan, kendisinin de büyük evliyalar gibi olduğunu kanıtlamak için türlü hilelerle insanları kandıran bir kibirlinin sonu küçüklüktür.

Toplumda otururken etrafına azamet saçan; bakışından, davranışından kibirliliği anlaşılır durum alan; yanındakilerini görmezlikten gelen; bilmediği hâlde biliyor imajı vermeye çalışan bir kibirli kendi kendini kandırır ve Allah katında aşağıların aşağısı kesiminden olur.

Tarihe mal olmuş, dünya çapında kendini kanıtlamış ulema, şair, yazar ve gibilerin yanında kendini onlara eşit veya onlardan üstün gören bazı kendini bilmez kibirliler vardır. Onlar on kelimenin dokuzunu yanlış okurlar. Yazdıklarının hiç mantığı olmasa da yazdıklarını yüce yerlerde görürler. Yanlış bildiklerini söyleye söyleye buna artık kendileri de inanırlar. Bunlar hiçbir zaman yücelmezler. Temsilde hata olmaz ibaresinden yola çıkarak şu örneği vermek belki yerinde olacaktır: “Büyüklük taslayarak yanında bulunan camusun (manda) büyüklüğünü kıskanan ve göletten su içe içe camus kadar olmaya çalışan, su içtikçe de bir kendine bir camusa bakıp camus kadar büyük olmadığını gören kurbağanın sonu infilak olmuştur.”

Taassupta bulunmanız gerekirse taassubunuz; hasletlerin asaletleri, fiillerin övülecek olanları, Arap evlerinden ve kabilelerin liderlerinden şereflilerin ve cesurların üstünlük iddiasında bulunduğu, arzulanan huylar, büyük akıllar, yüce mertebeler, övülen eserler gibi güzel işler için olsun.

Komşuluğu korumak, ahde uymak, iyiliğe itaat, kibre karşı çıkmak, fazileti almak, aşırılıktan sakınmak, öldürmeyi büyük suç olarak görmek, insanlar için insaflı olmak, öfkeyi yutmak ve yeryüzünde fesat çıkarmaktan sakınmak gibi övülecek hasletler için mutaassıp olun. (Nehcül Belağa)

Dibinde çamur bulunan ve kurcalanmadıkça saf, duru halini alan bir ırmak gibi olma. Bu gibi yapmacık saflık duruluk tehlike saçar. Tehlikenin yanına yanaşılmaması emrini vereceğine, ırmağın dibindeki çamuru temizlemek önemlidir. Çünkü büyük afetler deprem, sel, kasırga gibi felaketler bir ırmağın içinde yatan çamurdan daha tehlikeli değildir.

Tevazu

Bütün kâinat ve sahip olduğumuz her şey “Mâlikil Mülk’e (mülklerin sahibi)” aittir. Zenginlik, güzellik, irfan hepsi Allah’ındır. İnsanı insan yapan ve ruhu yüksek âlemlerde coşturacak olan mizaç, iyi terbiye ve iyi ahlaktır. İyi terbiye ve iyi ahlak; ruhu mütevazılığa gömen, olgunlukla, insan ve diğer varlıkların haklarını savunan insanda bulunur. Bu da tevazudur.

Tevazu; muktedirken affetmeyi bilmek, bir şeyi doğru olduğu için yapmak, yapılan iyiliklerden dolayı teşekkür beklememektir.

Tevazu, bulunulan mevki gereğince ve zamanın verdiği imkânlarla elde edilen başarıları gösteriş amacıyla sergilememektir.

Tevazu, kişinin kendine ait olmayanı bilip şahsına uygun olmayan cübbeyi giymemektir.

Tevazu; kişinin gerektiğinde “bilmiyorum” diyebilmesidir. Bilmediği hâlde bilir gibi görünmeye çalışmamaktır.

Tevazu; kişinin kendisini toplumun bir ferdi olarak görmek ve üstündeki giysilerle, cebindeki maddiyatla büyüklenmemektir.

Tevazu; kendi hâlinde olup kalbinde bencillik, ruhunda şımarıklık, mizacında beğenmişlik taslamamaktır.

Tevazu, lehte ve aleyhte olanları olduğu gibi kabul etmektir.

Tevazu; insanın kendisinin nereden geldiğini, nereye gideceğini, sonra da ne olacağını bilmektir. Yüce Allah:

“Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına gönderdik.” (Et Tin 45) ayetiyle insanın kendini tanımasını buyurmuştur. Ayetteki meal şudur: Yüce Allah, insanoğlunu kâinatın en güzel yaratığı olarak dünyaya göndermiş, ona akıl vermiş ve mantık ilham etmiştir. Allah katında bu kadar yüce mevkiye sahip olan bu insan, kendisine düşen ahlaki görevleri, emredildiği vecibe ve farizaları yerine getirmezse cezası da ağır olacaktır. Yani insan kul olduğunu bilecektir. Yüce Allah, ayetlerin devamında: “Fakat iman edip salih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.” (Ettin 6) buyurmuştur.

Tevazu, Hz. Peygamber’in “Nefsini bilen Rabbini bilir.” söylemiyle insanın kendini tanımasıdır. Gerçek tevazuya ulaşan kimse kendini bilir, güzel ahlakı kalbinde ve ruhunda yaşatır. Yüce Allah: “Allah’ın kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler kendilerine hitap ettiğinde (laf attığında, incitmeksizin) selam derler, geçerler.” buyurmuştur. (Furkan 63) Mütevazı kişi kendini olduğundan farklı göstermeye çalışmaz. Herkes onu nasıl görüyor ve değerlendiriyorsa kendini o hâle razı eder. Olduğu gibi görünür ve de göründüğü gibi olur. Bu tevazu, Mevlana’nın dediği gibidir: “Şefkat ve merhamette güneş gibi ol, başkalarının ayıbını örtmekte gece gibi ol, sahavette ve cömertlikte su gibi ol, hiddet ve asabiyette ölü gibi ol, tevazu ve mahviyette toprak gibi ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”

Tevazu; kişiye toplumsal kimlik kazandırır. Çünkü her zaman tevazu sahibi övülmüş, tevazu göstermeye çalışan ise yerilmiştir.

Tevazu sahibi, Allah u Teâlâ’nın bütün isteklerini hilesiz riyasız yerine getirmeye çalışır ve getirir de.

Tevazu edeptir, edep de dindir. Edebi olmayanın dini olmaz, dinde edepsizlik ve haksızlık yoktur.

Tevazu; insanların önünde eğilmek, alçalmak değildir. Bu durum izzet değil zillet olur.

Tevazu, herkese iyi muamele ile yaklaşmaktır.

Mütevazı kişiyi birkaç yönden değerlendirmek gerekir. Allah’a karşı olan sorumluluk ile, insanlara karşı olan davranış biçimi ile, kâinattaki varlıkların hakkını bilmesi ve varlıklara layık oldukları muameleyi yapması ile onu değerlendirmek gerekir.

Tevazunun merkezi kalptir. Temiz kalpler doğrulara işaret eder. Kalpte bencillik olduğunda kalp, tevazuyla görevlendirildiği merkezlik işini bırakır. Bırakıldığı zaman da tevazunun yüce Allah’a ait olduğunu unutur ve hakka boyun eğmez.

Tevazu sahibi, kendini başkalarından aşağı görmeyeceği gibi zelil ve miskin de olmaz. Devamlı merhametli davranır. Bunun için de karşı taraftan tevazu da beklemez, teşekkür de. Bu şekilde, bu tevazu sahibi saygı görür. Çünkü tevazuyu içinde doğal olarak taşımaktadır.

Tevazu, bir yerden saygı görmek veya bir amaca ulaşmak için yapılmaz. Böyle bir tevazu dilencinin tevazusuna benzer, bu da sahte bir tevazudur.

Bazıları da yaptıkları bir şeyi Allah için yaptıklarını iddia eder, zaman geçmeden karşılığında bir mükâfat beklerler. Bu sahte tevazulara kanılmamalıdır. Gerçek tevazu; insanın doğasında imanı, irfanı kadar sahip olması gereken şerefli bir ahlaktır. Böyle bir insan, yüceliğin Allah’a ait olduğunu bilir ve hakka boyun eğer. Her zaman için bilincimiz, doğamızda olabilecek iyiliği ve kötülüğü, sevgiyi ve nefreti, tevazuyu ve kibri kontrol etmelidir. İnsanoğlu kibirlenmek yerine mütevazı olmayı, zirvedeyken kendini bilmeyi, övülürken tevazu göstermeyi ve Allah’ın kulu olduğunu bilmelidir. Bunu yaparken zillet ve meskenete düşmemeli, herkesin dalga geçeceği hale gelmemelidir.

Tevazu sahibi kimse, daima bilmediğinin bildiğinden daha çok olduğunu bilendir. Yarım yamalak birkaç kelimeyle kendini âlim sanan ve yapmacık şöhrete sahip olan, ilim kisvesine bürünen ve mağrur mağrur başkalarına tepeden bakan insanlar vardır. Hata yaptığının farkına varmayan, başkasının sözüne itibar etmeyenler hiçbir zaman başarı elde edemezler. Asıl tevazu sahibi kimse yanlışı gösterildiğinde, hatası söylendiğinde bundan rahatsız olmayan ve bunları yapanlara teşekkür edendir.

Bir tevazu şekli daha vardır ki o da kibirden sayılır. Halkın içinde tevazu sahibi görünüp evinin içinde eli, dili ve hareketleriyle ailesine sıkıntı veren kişi, olsa olsa sahtekârdır ve bu da kibirden sayılır. Kimin kalbi doğrulara âşıksa o gerçek tevazuya ulaşır.

Tevazu; ilahi aşk ile benlikleri yıkamak, nefisleri vesveselerden kurtararak iyi insanlarla olmaya çalışmak, peygamberlerin ahlakını seçmektir. Bu gibi tevazunun kıymetini bildikten sonra mallarını, mülklerini harcayanlar, el altında işçi olmaya razı olanlar, sokak sokak dolaşıp iman edenlere rastlarız. Bu mütevazı insanlar, dünyada ve ahirette şeref sahibidir. Gerçek sevgi kapıları her zaman için tevazu sahibi insanlara açılmıştır. Cennet kapıları da her zaman için onlara açıktır.

Yüce Allah “Biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının dölünden) yaratmışızdır. Onu imtihan edelim diye kendisini işitir ve görür kıldık. Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.”(El İnsan 2-3) diye buyurmuştur. Bu bilinçle kişi, nefsine manevi terbiye vermesi gerekiyor. Allah nezdinde kişinin şekil olarak fazla ibadet etmesi değil; ibadeti yanında gerçek tevazuyla diğer vecibeleri yerine getirmesi, tevazuyu içi ve dışıyla yaşaması önemlidir.

Bakınız Hz. Ali mütevazıleri nasıl vasfediyor. Rivayet edilir ki: Hammam isminde ahid bir şahıs Hz. Ali’ye, “Ya Emiyrel Müminin! Bana sakınanları öyle nitele ki onları görüyor gibi olayım.” dedi. Müminlerin Emiri Hz. Ali ona cevap vermeyi ağırdan aldı, sonra şöyle dedi: “Ey Hammam! Allahtan sakın ve güzel şeyler yap. Allah sakınanlarla ve güzel şeyler yapanlarla beraberdir.” (Nahl 16-128) dedi. Hammam, bu sözle yetinmeyerek ondan talebini yerine getirmesi için ısrar etti. Hz. Ali Allah’a hamd ve sena edip Peygambere (s.a.a.v.) salât getirdikten sonra şöyle dedi: Münezzeh ve yüce olan Allah, mahlûkatı yarattığında onların itaatine ihtiyacı yoktu ve isyanlarından emniyette idi. Zira ona isyan edenin isyanı kendisine zarar vermediği gibi itaat edenin itaati de fayda vermez. Rızıklarını aralarında paylaştırdı ve dünyadaki yerlerine yerleştirdi. Orada sakınanlar faziletlilerdir. Konuşmaları doğru, giyimleri tutumluluk ve yürüyüşleri tevazudur. Gözlerini Allah’ın haram kıldığından çevirirler; kulaklarını kendilerine yararlı olan ilime vakfederler. Nefisleri, bollukta olduğu gibi musibette de aynıdır. Onlar için yazılan ecel olmasaydı sevaba özlemden ve cezadan, korkudan dolayı ruhları bedenlerinde bir göz kırpması kadar durmazdı.

… Dünya onları istedi; ancak onlar dünyayı istemedi. Dünya onları esir etti; ama onlar nefislerini ondan kurtardılar.

… Onlardan biri övüldüğünde kendisine söylenenlerden korkarak “Ben kendimi başkalarından daha iyi biliyorum. Rabbim beni benden daha iyi bilir. Allah’ım! Söylediklerimden dolayı beni sorumlu tutma. Beni zannettiklerinden daha faziletli kıl. Bilmediklerimden dolayı da beni affet.” der.

… Onlardan birisinin alametini, dinde kuvvetli, yumuşaklıkta kararlı, yakiyn iman sahibi, ilimde hırslı, yumuşaklıkta bilgili, zenginlikte tutumlu, ibadette huşulu, fakirlikte güzel davranışlı, şiddet karşısında sabırlı, helali isteyen, doğru yolda çalışan, tamahkârlıktan uzaklaşan olarak görürsün.

Korku içinde salih amelleri işler. Endişesi şükür olarak akşamlar. Endişesi zikir olarak sabahlar. Gafletten uyarıldığı şeylere karşı dikkatli, fazilette sahip olduğu şeyler için sevinçli…

… Onu; emeli yakın, hatası az, kalbi mütevazı, nefsi kanaatkâr, yemesi az, işi kolay, dini iyi korunan, şehveti ölü görürsün. Hayır ondan umulandır, kötülük ondan emin olunan… Gafillerin arasında olduğunda zikredenlerden yazılır; zikredenlerin arasında olduğunda ise gafillerden yazılmaz. Kendisine zulmedeni affeder, kendisini mahrum bırakana verir, onu ziyaret etmeyeni ziyaret eder. Çirkin konuşmadan uzak, sözü yumuşak, kötülüğü kayıp, iyiliği hazır, hayrı gelen, şerri ise dönendir. Sarsıcı olaylara karşı çok vakarlı, kötü hallere karşı çok sabırlı, rahatlıkla çok şükredendir. Buğz ettiğine zulmetmez, sevdiği kişi için günah işlemez. Hakkında şahitlik yapılmadan önce hakkı tanır. Kendisine emanet edilen şeyi kaybetmez, hatırlatıldığı şeyi unutmaz, komşuya zarar vermez. Musibetlere alay etmez. Batıla girmez, haktan çıkmaz. Sustuğunda suskunluğu onu üzmez. Güldüğü zaman sesi yükselmez. Zulme uğradığında Allah, onun intikamını alana kadar sabreder. Nefsi kendisinden dolayı ezadadır, insanları nefsinden dolayı rahatlatmıştır. Ahireti için nefsini yorar, insanları kendi nefsinden dolayı rahatlatır. Uzak kaldığı bir kişiden uzaklaşması, zahitlik ve temizliktendir. Yaklaştığı bir kişiye yaklaşması, yumuşaklık ve rahmettendir. Uzaklaşması, kibir ve büyüklenmeden dolayı değildir; yaklaşması da hilekârlık ve aldatma amacıyla değildir.”(Nehcül Belağa)

 

Ve yine Hz. Ali buyuruyor: “Allah’ın kulları! Biliniz ki, yüce Allah sizi eğlence olsun diye yaratmadı ve sizi ihmal de etmedi. Size verdiği nimetlerin meblağını bildi ve size olan ihsanını saydı. Düşmanlarınıza galip gelmeyi ve işlerinizde başarılı olmayı ondan dileyin. Ondan isteyin ve ondan ihsan talep edin.” (Nehcül Belağa) 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine