VAKİT ÇOK GEÇ

Mehmet UYAR

Vakit çok geç. Her şey için çok geç kaldım, diye söylendi. Etrafında onu duyacak kimse yoktu; ama birisi onu duymuş gibi irkildi. Sağına baktı sonra soluna. Kimsecikler yoktu. Mevsim sonbahardı ve içinde bir tedirginlik vardı.

Adı Bedir’di. Toprak bir evin içinde doğmuştu. Babası, ona “Bedir” ismini yüzü aydın olsun, diye vermişti. Islak toprak kokusunu çok severdi. Annesi her gün duvarları ve yeri ıslatırdı, sonra yeri süpürürdü. Toprak kokusunu sevmesinin kaynağı belki buydu.

            Babası Kamil Ağa, evin geçimini sağlamak için sabahın köründe kalkar, namazını kılar sonra tarlasına giderdi. Yazın sıcağı, kışın soğuğu demez, çalışırdı. Ağzından güzel sözler dışında söz çıkmazdı. İşler kötü gitse de onda bir hikmet arar, sabrederdi. Başından ne felaketler geçmişti ne acılar yaşamıştı. Bir seferinde ölümden dönmüştü. Buna rağmen Allah’a şükür etmekten kendini alıkoymamıştı. Son nefesini verirken bile Allah’ı tespih ediyordu.

Artık çok geç, diye içinden geçirdi ve derin bir nefes çekti. Biraz olsun babasına benzememişti. Babası ne kadar mütevazı ise kendisi o kadar kibirliydi. Babası ne kadar inançlı ise kendisi o kadar inançsızdı ve maddeye tapardı. Dünyada her şeyi maddiyatla ölçerdi. Kendisine fayda sağlamayacak hiçbir işe yeltenmezdi. İnsanlara acımazdı. Bu yüzden köylü ona “Nemrut” lakabını takmıştı.

Evinin karşısında yaşlı bir dut ağacı vardı. Ağacın bir kısmı kurumaya yüz tutmuştu. Gövdesinin içi de oyuktu. Ağaca uzun uzun baktı. Derin bir iç çekti. Bir sıkıntısının olduğu her halinden belliydi. Ağacın kuruyan dalları gibi içini kurutan bir şey vardı. Zira onu hatırlamak bile istemiyordu.

Bundan elli yıl önceydi. O yıl kışlar çok soğuk geçmişti. Kuraklık ve soğuk bütün ekinleri kurutmuştu. Halk açlıktan kırılıyordu. Nemrut’un tarlasının etrafını dağlar çevrelediği için soğuk vurmamıştı. Ayrıca ırmağa yakın olduğu için su sorunu yaşamamıştı. Köylüye nazaran hayli iyi ürün almıştı. Bu yüzden keyfine diyecek yoktu.

Köyün yukarı tarafında oturan Ahmet Sahra adında bir amca vardı. Gençliğinde on kişinin yerinden oynatamadığı kocaman kayayı tek başına taşıdığı için ona “Sahra” adını vermişlerdi. Yanına kim otursa o kayayı nasıl taşıdığını, değirmene su taşımak için neler yaptığını övüne övüne anlatırdı. Yaşı doksanı geçmişti. İri ve uzun boyluydu. Yaşlılıktan olsa gerek belini bükerek yürüyordu. Sonbahar mevsimiydi. Hava güneşli olmasına rağmen serin bir rüzgâr esiyordu. Ahmet Amca yaşlı olduğunu, tarlayı kiraya verdiğini; ama kuraklıktan dolayı ürün alınamadığını Kamil Ağa’ya, anlatıyordu.

Ahmet Amca, kimsesizdi. Gücü yetse kimseye minnet etmeden yaşamak istiyordu. Ama kader boynunu bükmüştü. Biraz tahıl dilenmeye gelmişti. Kâmil Ağa onu kırmazdı. Bunu adı gibi biliyordu. Çünkü gençliğinde Kâmil Ağa’ya çok faydası dokunmuştu. Bir gün ormandan odun kesmeye gitmişlerdi. Kamil Ağa’nın yolunu eşkıyalar kesmişti. O esnada Ahmet Sahra imdadına yetişmişti. Beş kişilerdi ve onları iki dakikada dağıtıvermişti.

Şimdi Kamil Ağa da yaşlanmıştı. Elinde canından başka kendisine ait hiçbir şey yoktu. Oğlu olacak Nemrut; ne yapıp etmişse her şeyi elinden almıştı. Evin bütün kaynakları oğlunun elindeydi. Tarlayı süren, ekini eken ve hasadı yapan da oydu. Bu yüzden oğluna danışıp biraz olsun Ahmet Sahra’ya yardımcı olmak istiyordu.

Oğluma bir danışayım, dedi ve içeri girdi. Ahmet Sahra umutla gelecek haberi beklemeye koyulmuştu. Hiç olmazsa buğdayı kaynatıp yerdi. Bu ona yeterdi. Belki de Yüce Allah canını alır da kurtulurdu. Fakat ecelin vaktini kimse bilemezdi.

Ahmet Amca umutlu bekleyişini sürdürürken; öyle şey olmaz, diye bir ses ortalığa yayıldı. Nemrut, ben çalışayım da millet yesin öyle mi, diye bağırıyordu. Babası ilk defa ona yalvarıyordu. Benim hatırım için, payımı ona ver, diyordu. Belki ben iki ay sonra öleceğim. Bana lazım olmaz diyordu. Hiç babasının yüzüne bakmadı. Hadi git, buğdayı sattık de, dedi. Babası gitmeyince zorla dışarı attı. İki ay sonra ölecekmiş, sen Azrail misin, öleceğini nereden biliyorsun a bunak, diye babasına hakaret etmekten geri kalmadı.

Kâmil Ağa’nın yüzünden düşen bin parçaydı. Mahcubiyetinden Ahmet Sahra’nın yüzüne bakamıyordu. Sözler boğazında düğümleniyor, boğulacak gibi oluyordu. İçinden keşke ölseydim de bu anı yaşamasaydım, diyordu.

Ahmet Sahra her şeyi duymuştu. Kâmil Ağa’nın yanına gitti. Sımsıkı sarıldı. O esnada Kâmil Ağa’nın gözyaşlarının aktığını hissetti. Üzülme, Allah hiçbir kulunu aç bırakmaz, dedi. Benim ambarımı tahılla doldursaydın senden bu kadar memnun kalmazdım, dedi ve kalktı. Allah senden razı olsun, sözünü tüm içtenliğiyle söyleyip yola koyuldu.

Gitmeden önce Nemrut’a bir şey söylemeliydi. Geri döndü ve içeri girdi. Nemrut gömleğini giyiyordu. Ahmet Sahra:

-Allah, rızkı Allah yolunda harcansın diye verir. Sen Karun kadar zengin olacaksın; ama yüreğine merhamet girmedikten sonra fakir kalacaksın. Belki bu olay senin için bir imtihandı. Gönül zenginliği için bir fırsattı. Sen bu fırsatı geri teptin. Yapraklarını döken şu ağaç gibi her yıl bu zamanda yüreğine bir acı çökecek ve yüreğini parça parça kemirecek. Sen her yıl keşke diyip duracaksın. İşte o zaman vakit çok geç olacak. Bu sözü de ömür boyu tekrarlayıp duracaksın, dedi ve çıktı.

Dışarı çıktığında Kamil Ağa’yı gördü. Kamil Ağa’ya bir daha sarıldı. Allah senden razı olsun, dedi. Kamil Ağa’nın ağzını bıçak açmıyordu. On metre kadar uzaklaştıktan sonra; “Hıçkırıkla karışık, hakkını helal et, diye bir ses duyuldu.” Ahmet Amca; içli bir sesle helal olsun canım kardeşim, diyip gitti.

            Nemrut, Ahmet Sahra’nın bu gidişini hiçbir zaman unutmadı. Şimdi “Çok geç olacak…. Çok geç olacak…”sözü kulaklarında çınlıyordu. Ne olursun benim payımı ona ver. Belki ben iki ay sonra öleceğim. İki ay sonra öleceğim; çok geç olacak; zengin olacaksın, fakat gönlün fakir kalacak, çok geç, öleceğim, çok, iki ay… sözleri birbirine karışarak ve belirsiz aralıklarla onu rahatsız ediyordu.

             Ağaca bakmak Nemrut’un ruhunu incitiyordu. Ama ağaca bakmaktan da kendini alamıyordu. Mumun etrafında dönen pervane gibi ağacın etrafında dönüyordu. Bu dönüşle birlikte beyninde tekrarlanan bazı sözler vardı: Ölüm, gönül, merhamet, çok geç..

Sözler anlamını yitirmişti. Sözlerle birlikte her şey anlamını yitirmeye başlamıştı ve kendinde değildi artık. O haliyle hiç bilmediği bir yolculuğa çıktı. Elinde amelleri vardı.

 

            Toprak kokusunu çok severdi. Bu yüzden her gün dut ağacının altı ıslatılırdı. Babası çiftçiydi ve çok dindardı. Babasına hiç benzememişti. Babası huşu halinde terk-i diyar eyledi. Kendisi inleye inleye can verdi. Ruhu delik deşikti. Varlıklıydı; ama gönül yoksuluydu. Ölmeden önce küçük kızı onu görmüştü. Ölürken “Vakit çok geç!” diye sayıklıyordu. Vakit çok geç… 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine