HİLAFET HAKKI ( I )

Nurettin REYHANİ

Müslüman Kardeşlerim! Size Allah’ın kelamını hatırlatırım. “Amma yine de öğüt ver; çünkü öğüt, müminlere fayda verir.” (1)

Tarihi belgeler Arapların, ilk olarak merkezi Mekke olan Yemen ve Hicaz civarında bulunduğunu gösteriyor. Peygamberlerden Mekke’ye ilk giren Hz. İsmail (a.s.) olmuştur. Bu da Allah’ın emri ve Hz. İbrahim’in (a.s.) vasıtasıyla gerçekleşmiştir.

Bilindiği üzere Hz. İbrahim (a.s.), hanımı Hz. Hacer’i ve henüz sütten kesilmemiş olan oğlu Hz. İsmail’i (a.s.) oraya yerleştirmiştir. O zamanlar orası ne bir yeşilliğin ne de bir damla suyun bulunduğu bir çölden ibaretti. Hz. İbrahim (a.s.) hanımı ve oğlunu oraya yerleştirdikten sonra Allahuteala’ya şöyle bir duayla yakardı: “Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: ‘Rabbim bu şehri (Mekke’yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Çünkü onlar (putlar), insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldular. Rabbim, şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık sen gerçekten çok bağışlayan, pek esirgeyensin. Ey Rabbimiz! Ey Sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını senin Beytihareminin (Kâbe’nin) yanında, ziraatın yapılmadığı bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızk ver. Umulur ki bu nimetlere şükrederler.”(2) Allahuteala, Hz. İbrahim’in (a.s.) bu duasını kabul etti ve her taraftan insanların oraya akmasını sağladı. Buraya (Mekke’ye) ilk yerleşen kabile Beni Cürhüm kabilesidir. Bu kabile buraya, şu anda Zemzem suyu diye tabir edilen, Allahuteala’nın Hz. İsmail (a.s.) ve annesi için çıkardığı su kaynağı için yerleşmiştir. Beni Cürhüm kabilesi Arapça konuşuyordu. Dolayısıyla aralarında büyüyen Hz. İsmail (a.s.) Arapçayı çok iyi bir şekilde öğrendi. Hz. İsmail (a.s.) büyüyünce kabilenin reisi Madad el Cürhüme’nin kızıyla evlendi. Allahuteala Hz. İsmail’i (a.s.) Peygamber kılmış, daha sonraları kabilenin reisi Hz. İsmail (a.s.) olmuştur.

Mekke’de bulunan Allah’ın Evi (Kâbe), Hz. İbrahim (a.s.) ve oğlu Hz. İsmail (a.s.) tarafından inşa edilmiştir. Evin inşasının bitiminden hemen sonra, Allahuteala Hz. İbrahim’e (a.s.), bütün Arapları bu evin ziyaretine davet etmesini emretti: “İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde, kendilerine ait birtakım yararları yakinen görmeleri, Allah’ın kendilerine rızk olarak kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah’ın ismini anmaları (kurban kesmeleri) için, sana (Kâbe’ye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yiyin, hem de yoksula, fakire yedirin.”(3) Böylece hac, Hz. İbrahim’e (a.s.) tabi olan herkese farz kılınmıştır. Bundan sonra Araplar, her sene burayı ziyaret etmeye başladılar. Allah’ın evi (Kâbe), insanların; babasının katiliyle karşılaşsa bile, o makama saygılarından dolayı birbirlerine zarar vermedikleri çok emniyetli bir yer halini aldı. Zaten Araplar, Hz. İsmail (a.s.) zamanında sadece Allah’a tapan, güzel ahlak sahibi, sözünün eri, misafirperver ve cömert bir toplumdu. Hal böyle olunca Allahuteala onları bereketli nimetlerle ödüllendirdi. Bunu Kur’an-ı Kerim birçok yerde zikrediyor. Bu ayetlerden birisinde: “‘Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız.’ dediler. Biz onları, kendi katımızdan bir rızk olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekkeyimükerreme’ye) yerleştirmedik mi? Fakat onlar bilmezler.”(4) şeklinde buyuruyor.

Binlerce yıl sonra Arapların ahlak ve inanç anlayışında köklü bozulmalar oldu. Allah inancından uzaklaşıp putlara tapar oldular. Aralarında düşmanlıklar başladı. Birbirlerini öldürmeye, birbirlerinin mallarını yağmalamaya, hatta birbirlerinden kız kaçırmaya bile başladılar. Bu durum Hz. Muhammed’in (s.a.a.v) zamanına kadar sürdü. Zaten Allahuteala Hz. Peygamber’i (s.a.a.v) Arapları bu karanlık dönemden kurtarıp aydınlığa kavuşturmak ve o eski huzuru sağlamak için bütün âlemlere rahmet olarak göndermedi mi? Hz. Muhammed (s.a.a.v) Allahuteala’nın yardımıyla insanların kin ve düşmanlıktan, sevgi ve kardeşliğe yönelmelerini sağlamış, karşı çıkanları ise bu yardım sayesinde etkisiz hale getirip dünyada ve ahirette zelil (alçak) duruma düşürmüştür. Mekke’nin fethiyle birlikte Hz. Peygamber (s.a.a.v), şer’i hükümleri tam olarak uygulamaya başlayınca, Müslüman olsun, olmasın Araplar tekrar huzur ve güven içinde yaşamaya başladılar.

Hz. Muhammed (s.a.a.v) insanlara sürekli kötü amellerden uzak durup iyi amellerde bulunmaları konusunda telkinlerde bulunmuş, sadece Allah’a kulluk etmelerini ve ona kimseyi ortak kılmamalarını istemiştir. Çünkü Allah’tan başka ilah yoktur. Bununla ilgili Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyruluyor: “Allah evlat edinmemiştir. Onunla beraber hiçbir Tanrı da yoktur. Aksi takdirde her tanrı kendi yarattığını sevk ve idare eder ve mutlaka biri diğerine galebe çalardı. Allah, onların (müşriklerin) yakıştırdıklarından münezzehtir.”(5)

Kelime-i şahadeti getiren her insan, Allah’ın, dolayısıyla Hz. Peygamberin (s.a.s) emir ve yasaklarına uymak zorundadır. Kelime-i şahadet ancak bu amellerle desteklenirse insan hakiki bir Müslüman sayılır ve ebedi saadete ulaşır. Bu bağlamda Hz. Peygamber (s.a.a.v) sürekli olarak bütün Müslümanların kardeş olduklarını vurgulamış, kin ve haset duygularından arınmaları, sevgi, kardeşlik, birlik ve beraberlik içinde olmaları gerektiğini bildirmiştir. Hatta bir hadisi şerifinde Müslümanları bir vücuda benzetmiştir. Nasıl ki vücudun herhangi bir uzvundaki aksaklıktan dolayı bütün vücut acı duyuyorsa, Müslümanların da aynı şekilde birbirlerinin dertlerine ortak olmaları gerektiğini bildirmiştir. (6) Bunun yanında kendisinden sonra Müslümanları cahiliye dönemindeki alışkanlıklarına geri dönmemeleri ve küfre sapmamaları konusunda ısrarla uyarmıştır. Bununla ilgili olarak hadisi şerifinde: “Ey insanlar! Ben içinizde iki şey bırakıyorum ki, onlara uyarsanız sapkınlığa uğramazsınız. Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeytim.”(7) Buna rağmen Müslümanlar, Hz. Peygamber (s.a.a.v) vefat eder etmez, henüz cenazesi defnedilmeden hilafet kavgasına düştüler.

Beni Saide Sakifesinde toplanan muhacir ve ensar grupları, halifenin kendilerinden seçilmesi konusunda ısrarlı davranınca hilafet kavgası başladı. Ensar, Sa’d Bin İbadetul Ensari’yi halife seçmek isterken muhacirler, Hz. Peygamber’in (s.a.a.v) kendilerinden olduğunu ileri sürerek buna karşı çıktılar. Buna karşılık kendilerinden bir isim beyan etmediler. Bunun üzerine ensar her tarafın kendine bir lider seçmesini önerdiler. Ömer Bin Hattab, ensarın bu fikrine, Arapların buna razı olmayacaklarını, çünkü Hz. Peygamber’e (s.a.a.v) olan yakınlıklarını ileri süreceklerini iddia ederek karşı çıktı. Bu sırada Ebu Ubeyde söz aldı: ”Ey ensar! Hz. Muhammed’e (s.a.a.v) ilk inananlar ve bu dinin yayılmasında Hz. Peygamber’e (s.a.a.v) ilk yardımcı olanlar sizlerken, bu dinin bozulmasına da sizler sebep olmayınız.” dedi. Ardından Beşir bin Sa’d el Hazreci de, ensara hitaben: “Bizler gerçekten Hz. Muhammed’e (s.a.a.v) inandık ve yardımcı olduk; fakat bunu hilafet ve dünyevi menfaatlerimiz için değil, Allah rızası için yaptık. Ben muhacirlerin bu isteklerine mukavemet gösterip dinin bozulmasına sebep olmayacağım. Sizler de Allah’tan korkun.” şeklinde konuşunca, Ebu Bekir: “İşte Ömer, işte Ebu Ubeyde. Hangisine isterseniz biat ediniz.” Bunun üzerine Ömer ve Ebu Ubeyde, Ebu Bekir’e: “Vallahi sen varken bize hilafet düşmez.” dediler. Muhacirlerden Abdurrahman bin Avf, ensara hitaben: “Siz ensar, gerçekten İslam dinine büyük hizmetlerde bulundunuz. Fakat aranızda Ebu Bekir, Ömer bin Hattab ve Ali bin Ebu Talip gibi faziletli insanlar yoktur.” deyince, ensardan Münzir bin Erkam: “Bizler bu saydıklarınızın faziletlerini inkâr etmiyoruz; lakin aralarında biri var ki, hilafete talip olsaydı tereddütsüz biat ederdik. O da Ali bin Ebu Talip’tir.” Ensarın büyük çoğunluğu Ali’den başkasına biat etmeyeceklerini yüksek sesle söylemeye başladılar. Bununla birlikte hararetli tartışmalar başladı, sesler yükseldi, neredeyse savaş başlayacaktı. Bu kargaşayı fırsat bilen Ömer, Ebu Bekir’den biat için elini uzatmasını istedi. Bunun üzerine ensardan Hazreci kabilesinin reisi Beşir bin Sa’d el Hazreci, Ebu Bekir’e ilk biat eden oldu. Beşir’in bu hareketi karşısında Habbab bin Münzir: “Vallahi sen bu hareketi kıskançlığından dolayı yaptın. Senin maksadın, amcanın oğlu Sa’d Bin Ubade’nin hilafetini engellemektir.” dedi. Ömer Bin Hattab ise Habbab bin Münzir’e kızgın bir şekilde “Allah senin canını alsın.” deyince, Habbab da aynı şekilde: “Allah senin canını alsın.” diye karşılık verdi. Ondan sonra Ömer bin Hattab: “Sa’d bin Ubbade’yi öldürün. Allah senin canını alsın. Şimdi seni bağırsaklarını çıkarana kadar ezmek istiyorum.” deyince, Sa’d’ ın yanı başında duran oğlu Kays ayağa kalkıp Ömer’e hitaben: “Onun bir kılına zarar gelirse, Allah’a and olsun ki ağzında sağlam bir tek diş bırakmam.” (8)

Ebu Bekir’in halife seçildiği bu tartışması, kavga ve gürültüsü bol, ölüm tehditleriyle dolu ve şaibeli biat olayına bir kısım sözde Müslüman din ve tarih bilginleri, şura adını yakıştırdılar. Böyle birbirlerine kin, nefret ve düşmanlık besleyen insanlar arasında, ölüm tehditlerinin eksik olmadığı tartışma olaylarına şura denilebilir mi? Hele hele hiçbir isim üzerinde henüz anlaşma sağlanmamışken, kargaşayı fırsat bilerek ve işi oldu bittiye getirmek suretiyle Ebu Bekir’i halife ilan etmek.... Buna bir de Hz. Peygamber’in (s.a.a.v) son günlerinde vasiyetini yazılı bir şekilde vermek istemesine aynı insanların karşı çıkması ve bu olayın (şura olayı) Hz. Ali (a.s.) ve taraftarlarının olmadığı bir zamanda vuku bulmasını eklersek, bütün bunların bir tesadüften ibaret olmadığını görebiliriz. Mademki Ömer’in iddia ettiği gibi Araplar, Hz. Peygamber’in (s.a.s) soyuna yakın bir kabileden olmayan birini kabul etmeyeceklerdi, acaba Hz. Peygamber’e (s.a.s) her yönüyle en yakın olan Hz. Ali’yi (a.s.) neden halife olarak seçmemişlerdir. Hem de Beni Sa’d Sakifesinde bulunan çoğunluğun ısrarlarına rağmen... Bir de bu olaylar karşısında, acaba Hz. Ali’nin (a.s.) tepkisi göz ardı edilebilir mi? Hz. Ali’ nin uyarısı her şeyi açıklamaktadır: “Vallahi ben Allah’ın kulu ve Resulullah’ın (s.a.a.v) kardeşiyim. Ben size biat etmeyeceğim. Çünkü bu hilafet benim hakkımdı ve sizin bana biat etmeniz gerekirdi. Ensar nasıl ki sizin Resulullah’a (s.a.a.v) yakınlığınıza istinaden geri çekildi ve size hakkınızı teslim ettiyse, siz de aynı şekilde benim Resulullah’a (s.a.a.v) yakınlığımdan dolayı hakkım olan hilafeti bana verin. Veyahut büyük bir günahla Allah’ın huzuruna dönün.” (9)

             

1-                              Zariyat – 55

2-                              İbrahim – 35,36,37

3-                              Hac – 27

4-                              Kasas – 57

5-                              Mü’minun – 91

6-                              Sahihi Buhari

7-                             Sahihi Müslim (Kitabu fazaili Ali ibni Ebi Talip), Sahihi Tirmizi, İmam Nesai (El hasais), Müsnedi Ahmed ibni Hanbel, Nebehani (Fethul Kebir), Tarihi                       İbni Asakir, Suyuti (Camius sağir), Kenzül Ummal, Müstedrek i Hakim………..

8-                              Tarihi Taberi

 

9-                              Cevheri (Es Sakife), İbni Ebil Hadid (Şerhi Nehcül Belağa)

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine