DİBİNE IŞIK VEREN MUM

Fehime SEVGİLİ

 Yaşlılıktan ve yorgunluktan küçülmüş kara gözlerini kaldırdı. Televizyondan. Etrafına baktı ve yutkundu derin bir ah ile. Kalabalıktı oda. Çocukları vardı, torunları ve yeğenleri.

Ne hikmetse dikmiş hepsi gözlerini o kara, gürültülü kutuya. Tek muhabbet bu sene mahsulün nasıl olduğuyla ilgili. Oysa kendi, şu anda bildiği her şeyin yarısını okuyarak yarısını da büyükleriyle hasbıhal ederek öğrenmişti. O sormuştu, onlar söylemişti. Hatta bazen sormadan öğretmişlerdi.

Daldı kara gözleri ve sonra buğulu perde aralandı. Sabahın aydınlığı sökmeden toprak evden çıkarken buldu kendini. Gençti, dinçti… Kardeşleri yetişti sonra, ellerinde kazma – kürek, kor gibi yanan yürekleriyle ısınarak zemheri soğuğunda titreyen bedenleriyle.

Gıcırdayarak kapanırken tahta kapı, açtı gözlerini karısı. Hemen doğrulup çocuklarına bir göz gezdirdi. ‘Bismillahirrahmanirahim’ dedi ve bu kelime gücüne güç kattı. Yapılacak işler öyle rutindi ki düşünmeye bile ihtiyaç yoktu. Günlük ekmek açılacak ve kahvaltıya yetiştirilecek. Ahır temizlenecek; inekler yemlenecek, sağılacak. Süt kaynatılacak, çamaşır yıkanacak, yemek yapılacak... Saymaya kalkışılsa nefes yetmeyecek.

Yapılıyordu her gün. Akşamlar, üç göz toprak evin mutfağında biterdi. Ortadaki ocakta çatır çatır yanan odunlar aydınlatırdı yorgun yüzleri. Yorgun ama mutlu, yorgun ama candan. Yemekten sonraki muhabbetlere doyum olmazdı işte. Şiirler okunur; menkıbeler, kıssalar, ayetler, hadisler, rivayetler uçuşurdu dumanla, kiremitlerin arasından nazlı nazlı salınarak.

Ve sonra buğulu perde kapandı. Ah bu kara kutu yok mu? ‘Hâlâ kimse konuşmuyor.’ diye geçirdi içinden. ‘Sevmedim ben bu işi’ dedi kendi kendine. Buğulu perdeyi aralayıp gitti yine şöyle 40-50 yıl kadar öncesine.

 

       Birden içi sızladı çocuklarını düşününce. Çok mu eziyet etmişti onlara acaba bu malı mülkü edinmek pahasına? Adana’ ya pamuğa bile götürmüştü onları. Ama iyi babaydı, okumak isteyeni okutmuştu. İstemeyen de onun çabasına ortak olmuştu. Dünya böyle dönüyordu işte. Çocukları iyiydi, sakin ama çok çalışkanlardı. Etliye, sütlüye karışmaz, kendi hallerinde, sessiz… Anne de öyleydi baba da…

Çok çalışmışlardı. Gündüzler gecelere eklenmiş adeta. 25 saate varmıştı bazen günler. Kazandıklarını yememiş, geleceğe yatırmışlardı. Sefaleti yaşadılar ki gençliklerinde, şu anda çocukları, torunları ve kendileri rahat edebilsin diye.

Çok şükür sevilen, saygı gören biriydi çalışkanlığıyla, bilgisi, aklı ve dürüstlüğüyle; ama en çok içinde bitmek bilmeyen insan sevgisiyle. Herkesi sevdi, bağrına bastı. Hani karıncaya bile verecek hesabı yoktu incitmek adına. “Kendi şahsına istediğini kardeşine de iste kendine istemediğini kardeşine de isteme” hadisi şerifi düstur oldu kendine ve bu, kalıtımsal bir özellik gibi geçti çocuklarına ve torunlarına. Mutluydu bu cihetten.

Azimle yıllarca kardeşleriyle, çocuklarıyla bir yürek çalıştı. Kazandı, kazandırdı. Geriye bakınca, yorgun bir beden ve anılar gördü.

Hâlâ gözlerini o lanet kutudan ayıramayan nesline baktı, baktı…

“Mum dibine ışık vermez.” sözü şimşek gibi çaktı beyninde. Mum gibi erimişti etrafını aydınlatmak adına. “Ya dibimdekiler?” dedi içten gelen telaşlı bir sesle.

Ana dilini, İngilizceden de kırık konuşanlar, kendi kültürünü tanımayanlar vardı. Onlar için bir şeyler yapmalıydı.

Islandı gözleri parlak bir sevinçle. “Buldum” dedi. “Son bir ışık da dibimdekilere olacağım. Hayatımın bu son demlerini onlara ayıracağım.” Bir tebessüm belirdi yüzünde. Ağır ağır doğruldu somyadan. Yaylar gıcırdadı,

herkesin gözleri ona çevrildi. O gözler ki biraz mahcup… “İyi geceler” dedi belli belirsiz. Açtı kapıyı ve kayboldu


karanlıkta. El yordamıyla soyundu, uzandı yatağına. Dalıp gidecekken, yanındaki boş yastığa takıldı gözleri. Bir damla düştü kirpiklerinden aşağı. Uyuyakaldı.

Tatlı bir rüya gördü.

Ellerinde kitaplar vardı çocuklarının, torunlarının. Kitaplar ve meşaleler…

Bir irfan ordusu olmuşlardı. Nereye gitseler dağılıyordu karanlık. Bir ışık, bir mum olmuştu hepsi. Etraflarında onları hayranlıkla dinleyen bir kalabalık. Göğsü kabardı, “Bunlar benim emeğim, alın terim. Bunlar benim gururum.” dedi. Dinleyenler birbirlerine “Bunlar filancanın çocukları, torunları” diyorlardı.

Bir kul, başka ne isterdi ki Allah’tan. Belli belirsiz aralandı gözleri bir iç çekiş, bir tebessümle. El salladı karısı hayal dünyasından. Mutlu oldu. Çok mutlu oldu. Şimdi rüyası için çalışıyor. Dibindekiler için kalan son sıhhatiyle ışık yaymaya devam ediyor. Biliyor ki kendi ışığıyla yaktığı birçok mum kalacak ardından ve bunlar karanlığa karşı sönmeyen birer ışık olacak. Biliyor ki bu durmak bilmeyen teknoloji, acımasız zaman yıpratmayacak neslini. Hiç kimse ve hiçbir şey kırmayacak aile bağı denen o güçlü zinciri.

Evet, bir zincir olacaklar. Etten, ama kırılmaz yürekten, ama kırmaya yeltenenleri yakacak cinsten. Sahip çıkacak kendisine, geçmişine, ait olduğu kültürüne.

 

Sahip çıkacaklar bize. Unutmayacak ve kimseye unutturmayacaklar. Kendi dipleriyle birlikte tüm etrafı aydınlatan mumlar olacaklar. Tıpkı onları yetiştiren o büyük, eşsiz, muhterem insan gibi…

Fehime SEVGİLİ Büyüklerimiz