Zöhrenneda REYHANİ

UYDURMA HADİSLER VE ZARARLARI

Zehrönneda REYHANİ (Tercüme: Davut TÜMKAYA)

 

            Hz. Peygamber (s.a.a.v) gözünü hayata yumduktan sonra İslamiyet’ten rant sağlamaya çalışanlar hemen sahaya indi. Hz. Peygamber’in (s.a.a.v) hayatı ve hadisleri üzerinden büyük çapta sapmalar yaptılar. Hz. Peygamber (s.a.a.v) hayatta iken söylediği hadisleri ya değiştirdiler ya da yanlış yorumladılar veya hadisleri yok ettiler. Veyahut hâkim iktidarın anlayışına uygun bir biçimde değiştirdiler.

            O dönemde Hz. Peygamber’e (s.a.a.v) bağlılıkları ve sadakatleriyle tanınan hileden ve riyadan uzak sahabeler de vardı. Bunlar; Hz. Peygamber’in hadislerini doğru bir şekilde ezberleyip anlatmak istediler.  Ancak hakim iktidar onlara konuşma hakkı tanımıyordu. Sahabeler susturuluyor, her türlü eylemleri yasaklanıyordu.  Hz. Peygamber (s.a.a.v) kendisinden sonra bu olacakları sezmiş olacak ki şu meşhur hadisini söylemiştir; “Benden sonra raviler çoğalacak ve üzerimden hadisler üreteceklerdir. Üzerimden anlatılan hadislerin

doğruluğunu bilmek için anlatılanları Kuran-ı Kerim’le karşılaştırın. Kuran-ı Kerim’e uymuyorsa o hadisler benim değildir.” Yüce Allah Hz. Peygamber’in (s.a.a.v) devamlı doğru söyleyeceğini, her söylediğinin Yüce Allah tarafından vahy edildiğini “VEME YANTIKU ANIL HAVA, İN HUVE İLLA VAHYUN YUVHA” (O arzusuna göre söz söylemez, O’nun sözü kendine vahiy olunan bir vahiyden başka bir şey değildir.) (En-Necm 3-4) ayetiyle İslam alemine tebliğ etmiştir.

            Hz. Peygamber (s.a.a.v) İslam dinini yaymak için bu dünyaya geldi. Hayatının her  anı müminlere ders oldu. Yüce Allah’ın Habibi (sevgili kulu) Hz Muhammed’e “ve inneke le ala hulukin azim” (Ve şüphe yok ki sen pek büyük bir ahlaka sahipsin.) (Kalem 4) ayeti kerimesiyle kendisini vasıf etmiştir. Kendisinden sonra insanlara rehber olacak, onlara doğru yolu gösterecek elçileri şu sözleriyle ifade etmiştir; “Size paha biçilmez iki emanet bırakıyorum; biri Kuran-ı Kerim diğeri Ehlibeyt’im ve sülbumdan gelen imamlardır. Bunlara tutunduğunuzda hiçbir zaman doğru yoldan sapmazsınız.”

 

            Bir hadisin uydurma olup olmadığına kanaat getirmek için; onun Kuran-ı Kerim ve Ehlibeyt akide ve anlayışına uygun olup olmadığına bakmamız gerekir. Eğer bir çelişki varsa sözü edilen hadis uydurmadır. Uydurma

hadislerin bizi yönlendireceği yanlışlardan korunmak için Kuran-ı Kerim’e bakmamız gerekir. Bizi hidayete erdirecek odur. O, doğruların en doğrusudur. Batmayan güneş odur. Yalan o güneşin ışığında ayan beyan ortaya çıkar.

             İşte aşağıda rivayet edilen hadislerin uydurma olduğunu, hadisleri bu güneşin ışığına tutarak karar vermenizi isterim. Çünkü bu uyduruk hadisler insanı çelişkiye götürür, dinden sapmasına neden olabilir. Yalancı fenerler nasıl ki gemileri yanlış kıyılara sürüklerse işte bu uyduruk hadisler de sizi yanlış kıyılara sürükleyebilir. Bundan korunmanın en iyi yolu analitik düşünmek ve çıkarımlarda bulunmaktır.

            Bu hadislerden en önemlileri Hz. Muhammed ve eşi Ayşe ile ilgili uydurma hadislerdir.  Bunları kimler ne maksatla anlatıyor,  bilmiyoruz  ama birçok Müslümanı doğru yoldan çıkmasına veya çelişkiler yaşamasına neden olduğunu görebiliyoruz. İslam tarihi alanında ün yapmış bazı şahsiyetler uydurma hadisleri ballandıra ballandıra anlatmaktadırlar. Acaba olayları anlatırken veya sözleri söylerken aklın süzgecinden geçirme gereği duymuşlar mı? Bence bunu hiç düşünmemişler, söylenilen her söze inanmışlar ve çalakalem yazmışlardır. Halbuki İslam paklık dinidir. En küçük lekeyi bile kabul etmez. O leke anında beliriverir. Hiçbir Müslüman bunu içselleştiremez. Bir irin gibi kalbinden ve ruhundan atar.

            Anlatılanları düşünmeden kabul eden, Kuran’la ve Ehlibeyt anlayışıyla kıyaslamadan doğru zanneden zavallı insanlara ne demeli; yalanı doğruymuş gibi savunanların düştükleri zilleti nasıl yorumlamalıyız? Bunun cevabı basit; her insana doğru düşünmeyi, analiz yapmayı öğretmeliyiz.  İslam akıl demektir. Körü körüne iman eksik imandır. İman ederken  akılla, dille yapılmalı ve kalben  tasdik olmalıdır. İnsan o zaman kemale erer. Yoksa alim olarak bilinen Sahihi Buhari, Tabari ve Tirmizi gibi yazarların  kimi uydurma olan hadis ve anlatıları imanı zayıflatır. İnsanları ayrıştırır, birbirine düşürür. Allah’a ve İslam’a hizmet edileceği yerde münafıklara ve kafirlere hizmet edilir. Bu da en büyük küfürdür.

            İslam dünyasında yaşananlara baktığınızda sözde mücahitlerin kimin değirmenine su taşıdıklarını iyice görürsünüz. Bu bağnaz ve katı yürekli sözde mücahitler, siyonizmin ve emperyalizmin tetikçiliğini yapmakta saf ve temiz yürekli müslümanları öldürmekteler ve büyük katliamlara sebep olmaktalar. İngiliz ve Amerikan yapımı yeni mezhepler İslam adına İslam’ı parçalamakta ve ellerindeki silahlarla Müslüman kardeşlerimize kan kusturmaktalar. Küçük bebekler, gencecik kızlar, hamile kadınlar ve yüreği imanla yoğrulmuş Hakk’ın mücahitleri  siyonist celladın zülmüne maruz kalmaktalar. Bu sözde mücahit takımı beyinlerini kullanabilseler; öldürdükleri yüzbinlerce müslümanın hesabını veremeyeceklerini anlarlardı. Bu çağda hakkı bilmeyen insandan ne bekleyebilirsiniz ki? Daha once uydurulan hadislerle rotasını çizen bir insan, hayırlı bir iş yapabilir mi? İşte yanlışlar üzerine oturtulmuş bir din ancak kendi düşmanını yaratabilir. Bu düşmanı yaratan unsurlardan biri olan “uydurma hadis”lere bir bakalım:

            Kanalda sunucu büyük bir coşkuyla, peygambere eksik salavat  getirdikten sonra , Ummil Müminin! Ayşe’yi  şu şekilde anlatıyor: “Ümmül Müminin! Ayşe Hz. Peygamber’in (s.a.a.v) evinde olduğu zaman Hz. Peygamber’in (s.a.a.v) namaz kıldığı yerin yakınında oturur ve Hz. Peygamber (s.a.a.v) namaza durduğunda ayakları önüne uzatırdı. Ancak Hz. Peygamber secdeye varacağı zaman Ayşe’ye bakar ve kendisine göz kırparak ayaklarını önünden çektirirdi.” 

            Böyle bir hadisi anlatan kimse sıkılmadan anlatıyor. Kimse de sormuyor mu böyle bir olayda Ayşe kaç yaşında olabilir acaba? İki yaşında mı? İki yaşında ise anlamaz bilmez diyebiliriz. O zaman Hz. Peygamber’in (s.a.a.v) evinde namaz saatinde ne işi olabilirdi? O çok çok yaşıtlarıyla oyun oynamaya çıkardı. Peki Hz. Peygamber’in (s.a.a.v) evinde diyelim ve idrak edebileceği yaşta değil, yani reşit değil. O zaman göz kırpma işaretinden ne anlardı? Eğer reşit ise o zaman bu olayın saygısızlık olduğunu bilmesi gerekirdi. İkincisi Hz. Peygamber (s.a.a.v) namazını evde mi, yoksa mescitte mi kılardı? Tabii ki mescitte kılardı. O zaman bu hadis uydurmadır. Yoksa Ayşe’nin ayaklarının kıble gibi kutsal olduğunu mu anlatmaya çalışıyor? Ancak Ayşe’yi kötüleyerek yücelttiğini sanıyor. Peki Ümmül Müminin! dedikleri bir kimseye böyle hadisler uydurmaktan çekinmiyorlar mı? Ya da peygamberi alçalttıklarının farkında değiller mi?

            Başka bir anlatıcı; “Hz. Peygamber (s.a.a.v) Ümmül Müminin! Ayşe ile sokakta yürürlerken vardıkları bir yerin duvarının  arkasından bir gürültü duyarlar. Ayşe Hz. Peygambere bu gürültünün ne olduğunu sorar. Sudanlı (zenci) bir grup insanın güreştiğini söyler. Duvar yüksek olduğu için Ayşe’nin yükselmeden görme imkanı yokmuş. Ama zencilerin bu güreşini seyretmek istiyordu. Bunun için Hz. Peygamber Ayşe’yi omuzlarına alıp zencilerin oyununu izlettiriyordu.”  diyor

            Buradaki maksat Ayşe’yi yüceltmek mi? Şu sorular geliyor aklıma. Ayşe kaç yaşındaydı evlimiydi, bekar mıydı?  Bekardı derseniz  Hz. Muhammed gibi bir şahsın bunu yapması tartışılır bir durum yaratır. Evlendikten sonra diyorsanız ise bu durum hiç olmaz çünkü Hz. Peygamber’in (s.a.a.v) yaptığı her hareket İslam alemine sünnet olmuştur. Bu sefer herkesin eşini omuzlarına alıp taşıması gerekirdi. Kaldı ki inançlı bir Müslüman Hz. Peygamber’in (s.a.a.v) Ayşe’yi omuzlarına alarak zencileri seyretme gibi bir olayı olmayacağını iyi bilir. Burada Ayşe’yi yücelteyim derken hem peygamberi alçaltıyor hem de Ayşe’yi saygısız biri haline sokuyorlar.

            Başka bir hadis daha:“Birgün Ayşe’nin evinde babası Ebu Bekir vardı. Hz. Peygamber

(s.a.a.v)  de Ayşe’nin elbisesini giymiş ve uzanmıştı. Bu arada Osman içeri girer. Hz. Peygamber (s.a.a.v) hemen ayaklarımı örtün, der. Çünkü Osman’dan melekler bile utanır.” Acaba bu hadisten istenilen nedir, neyi belirtmek istiyorlar?

Hangi erkek eşinin elbisesini giyiyor ki Hz. Peygamber Ayşe’nin elbisesini giysin. Acaba o dönemde erkekler kadın giysileri giyiyorlar mıydı? Ebu Bekir’in önünde elbise giyiyor da Osman’ın önünde niye giysili kalmasın. Yani Osman Ebu bekir’den daha mı faziletli? Burada niyet farklı. Ayşe’yi yüceltmek için peygambere elbise giydiriliyor. Kaldı ki Hz. Peygamber’in (s.a.a.v) şöyle bir hadisi var: “ Kadınlar gibi giyinmeyin.”  kaldı ki insanların  durumları ne kadar kötü olursa olsun eşlerinin veya bir başka kadının elbiselerini giymezler. Bu hiç görülmemiştir.

            İslam adına kalem tutan, kitap yazan sahih ünvanlı ve itibarlı bu yazarlar neyi amaçlamışlar? Dini kaideleri anlatmak mı? Emevi anlayışını sürdürmek mi istemişler? Bunu bilmek her Müslümanın hakkıdır. Üniversiteleri dolduran ey alimler! Siz orada ne yapıyorsunuz? Kime hizmet ediyorsunuz? İslam’ı yanlış tanıtan bu olaylara neden karşı durmuyorsunuz? Bu anlatılan her yanlıştan siz de sorumlusunuz. Bağnazlıktan kurtulun ve Hakk için Hak’tan yana olun. Atalarım böyle yazmış, onlar buna inanmış demeyin. Elimizde ezelden ebede uzanan bir nur var. O kutsal kitabı elinize alın ve doğru okuyun.

Kuran-ı Kerim bütün bunları açıklamaya yeter.

            Bir tv programında: “ Hz. Peygamber (saav) Ayşe’nin evinde. Ayşe de arkadaşlarını evinde bir eğlenceye davet etmiş.  Ayşe ve arkadaşları darbuka çalıp eğlenirken babası Ebu Bekir gelmiş. Ebu Bekir kızı Ayşe’ye kızarak “Sen Hz. Peygamber (saav) huzurunda bunları  nasıl yaparsın, diye kızmış. Hz. Peygamber (saav) ise Ebu Bekir’e bırak istediğini yapsın demiş.”

            Hz. Peygamber (saav) Ayşe’nin evinde ve arkadaşlarıyla darbuka çalgı gibi eğlencelerle meşgul. Peki bu hadis İslamî anlayışa ters değil midir? Hz. Peygamber’in (saav) bulunduğu ve bulunabileceği ortamda darbukanın işi ne? İslamî fıkhı okuyanlar bunlara nasıl müsaade ediyorlar. Evet, düşünce özgürlüğü vardır, olması da lazım;ama bu düşünce özgürlüğüne girmez. Çünkü burada yaşanmış bir olay vardır ve bu hadisler yaşanan bu olaylara aykırıdır. Yani Ebu Bekir’e göre Ayşe’nin evinde darbuka, eğlence olsun; ama peygamberin huzurunda yapılmasın.

“Hz. Peygamber (saav) eşinin darbukalı eğlencesine göz yumuyor.” Anlayışı niye? Çünkü Ayşe’ye istisna vardır. Ama buna Ebu Bekir razı olmuyor. Çünkü Ebu Bekir Hz. Peygamber’den  (saav) daha kuralcı. Hangi mantık bunu kabul ediyor anlamıyorum. Ümmül müminin! denen, peygamberin zevcesi, Ebu Bekir kızı  olan bu kadının bu eğlencelerde işi ne? Hem de peygamberin yanında diğer kadınlarla beraber! yoksa bu olay peygamberin şanına şan mı katacak, diye mi anlatılıyor?

            Bir başka tv programında “Hz. Peygamber (saav), Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Ayşe’nin evinde. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (a.s) dedeleri  Hz. Peygamber’den at isterler. Dedeleri, atı ne için isityorsunuz diye sorar?  Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin atı binmek için istediklerini söylediklerinde Hz peygamber; ben sizi bindirim gelin üstüme çıkın, der. Dedelerinin sırtında peygamber yorulana kadar oynarlar. Hz.peygamber Ayşe’ye susadığını söyler. Suyu getirir. Hz. Peygamber Ayşe’ye önce sen iç der. Ayşe suyu içer ve kapta kalanı Hz. Peygamber’e verir, peygamber de kalanı içer.

            Elbette ki torunları dedelerinin omuzlarına çıkarlar. Ancak burada anlatıma başlanan çıkış noktası ile  esas çıkış noktası aynı değildir. Hz. Peygamberi bir at ile mukayese etmek ne kadar doğrudur. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin dedelerinin sırtına namaz kılarken çıktıkları rivayet edilir. O zaman da küçüklerdi. Ama bu hadiste onların  dedelerini at yerine koyup onları gezdirdiği anlatılıyor.

            Bir diğeri de; Ayşe’ye önce sen iç, demesi ve Ayşe’den artan suyu içmesi meselesi. Hz. Peygamber’e yakışık olmayan bir hadistir bu. Hz peygamber’den artan içilir, peygamber kimsenin artığını içmez. Bu hadis peygambere saygısızlıktır. Ayşe’yi de saygıyı bilmemekle suçlamaktır. Ayşe bu saygısızlığı yapsa da Hz. Peygamber ondan artan suyu içmez.

            Yine bir tv programında: “Ebu Bekir, Ayşe’nin annesi Ümmü Roman’â şiddet gösterir. Eşi, Ebu Bekir’e; sen bana niçin bağırıyorsun, der. Kızın  Ayşe peygambere nasıl davranıyor bir görsen. Eğer ki ben sana kızının peygambere davrandığı gibi davransam beni evden kovardın, der.”

            Peki  Ayşe peygambere nasıl davranıyordu? Kötü davranıyorsa buna hakkı yoktur. Ama o Ayşe’dir ki kötü de davranabilir iyi de. Bu örneği vererek Ayşe’yi yüceltiklerini zanediyorlar  ve göz yumuyor.” Anlayışı niye? Çünkü Ayşe’ye istisna vardır. Ama buna Ebu Bekir razı olmuyor. Çünkü Ebu Bekir Hz. Peygamber’den  (saav) daha kuralcı. Hangi mantık bunu kabul ediyor anlamıyorum. Ümmül müminin! denen, peygamberin zevcesi, Ebu Bekir kızı  olan bu kadının bu eğlencelerde işi ne? Hem de peygamberin yanında diğer kadınlarla beraber! yoksa bu olay peygamberin şanına şan mı katacak, diye mi anlatılıyor?

            Bir Arap tv kanalında konuşmacı, salondaki 300 den fazla kişiye hitap ederken; “Hz. Peygamber Ayşe’nin evinde ve ölüm döşeğinde Ayşe’nin dizinde yatıyor. Dişlerini temizlemek için Ayşe’den misvak (diş temizleyici) getirmesini ister. Ayşe, peygamberin başını dizinden çeker altına  yastık koyar. Peygambere getirdiği diş temizleyiciyi kendi ağzına koyar onu çiğner ve peygambere verir. Peygamber Ayşe’den aldığı diş temizleyiciyi ağzına koyar ve ölür, der. İçeri Abdullah bin Ömer  girer ve peygamberin öldüğünü görür ve dışarıya haber verir.” Hadisi anlatan diyor ki; Peygamber Ayşe’nin salyası ağzındayken vefat etti. Sıradan biri öleceği zaman başında kişi değil kişiler bulunur. Ama ne hikmetse İslam peygamberi öleceği zaman yanında bir kişi var. Bu durumu çürüten onlarca hadis olmasına rağmen. Bu hadis İslam alemine bir lekedir. Kitaplarda şöyle bir rivayet var:

            Abdullah bin Ömer, Peygambere sorar: “Ya resulullah söyleyeceğin her şeyi yazalım mı? Hz. peygamber nefsimin elinde olduğu Allah’a yemin ederim ki kendimden hiçbir şey söylemem. Ancak bana vahiy olunanı söylerim.”der.

Akıl ve basiret sahibi insanlar düşünsünler, tv programında anlatılana mı inansınlar yoksa Buhari, Tabari’nin dahi aldığı yukarıdaki hadise mi inansınlar?Al birini vur ötekine…

Bir örnek daha: Ayşe’den rivayetle, “Hz. Peygamber  (saav) her gece bütün eşlerini gezip tavaf edermiş. Peki bu hadisi Ayşe anlatıyor, diye doğru mu kabul edeceğiz? Kaldı ki Hz. Peygamber Hz. Hatice’den sonra hiçbir eşinin yanına gitmemiştir. Ayşe’ye bile…  Hz. Muhammed’in (saav) hayatı dikkatli incelendiğinde bunları daha net görebiliriz. Hz. Muhammed’in bütün çocukları Hz. Hatice’dendir. Mariye ‘den bir oğlu oldu o da küçükken öldü. Hz. Hatice ve Mariye hariç bütün eşleri akim(kısır) miydi? Ayşe de mi akimdi?  Keşke Ayşe’nin de peygamberden çocuğu olsaydı. Hiçolmazsa o çocuk Hz. Peygamberin canından çok sevdiği Ali Bin Ebu Talib’e (a.s) karşı Ayşe’nin açtığı savaşı engellerdi ve annesine şu ayetlerihatırlatırdı.” Ey peygamber hanımları! Siz,kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer korunup takvaya sarılıyorsanız sözü kırıtarak

söylemeyin ki, kalbinde maraz bulunan biri ümide kapılmasın. Örfe uygun söz söyleyin.(Ahzap, 32) Evlerinizde de vakarlı oturun. İlk cahiliye teşhirciliği gibi kendinizi teşhir etmeyin. Namazı kılın, zekatı verin, Allah’a ve resulüne itaat edin. Allah sizden kiri/lekeyi gidermek istiyor ey Ehlibeyt, sizi tam bir biçimde temizlemek istiyor.(Ahzap, 33)

            Maalesef Ayşe bu ayetlere riayet etmediği gibi çoğu zaman da Hz. Peygamberin(saav) saygınlığına gölge düşürmeye çalıştı. Ve Hz. Peygamberin ilgi odağı olan Hz. Ali’ye olan bağlılığını görmezden geldi. Her çırpıda O’na . söylediği sevgi, vakar, anlam dolu sözleri duymazlıktan gelerek O’na karşı savaştı ve olmaması gerekenler yaşandı. Kaldı ki Hz. Peygamber (saav) Ayşe’yi iyi tanıyordu ki ne yapabileceğini daha önceden seziyor ve kendisini uyarıyordu. Ve Hz. Peygamberin Ayşe’ye uyarılarından bir tanesi:  Hz. Peygamber (saav) bir gün  bütün eşleriyle Ayşe’nin evinde ve hepsine bakarak; “Birgün biriniz Ali’ye zalim olacak, ona savaş açacak ve Ali’ye karşı savaşa giderken Hav’eb denen yerde Hav’eb’in köpekleri ona havlayacak.” dedi. Sonra Ayşe’ye bakarak ya Humeyra bu sen olmayasın” dedi. Daha sonra Ayşe’nin Nasel ismini taktığı ve kendisinin Naseli öldürün bu kafirdir, dediği Nasel’in (Osman) ölümünden Ali’yi sorumlu tutup ona karşı yola çıktı. Hav’eb denilen yerde köpekler ona havlamaya başladı. Yanında bulunan Talha ve Zübeyr’e; “Burası neresi?”diye sordu. Talha ve Zübeyr yeminler ederek buranın Hav’eb olmadığını söylediler ve yoluna devam etti. Peygamberin söylemleri ve Kuran-ı Kerim’in ayetlerine rağmen savaş açtı.

            Oysaki Ayşe’nin, Osman’ı öldürün, demesinin sebebi maaşına zam talep edip onu alamamasıydı. Osman o hakkı ona vermemişti. Çünkü hazineyi başkalarına açmıştı. Peki Ali’ye neden savaş açtı? Ki Ömer kendisinden sonra kendilerini hilafete adayanları toplamıştı.(eclehe) yani hilafeti Ali’ye verirseniz sıratul mustakime gider; Osman’a verirseniz Ümeyye kabilesini Arapların omzuna taşıttırır, demişti. Neticede Ömer haklı çıktı. Osman hazineyi Ümeyye oğullarına açtı ve Arapların omzuna bindirdi. Bu olaylar ölümüne sebep oldu. Ama Ayşe’ye göre öldüren Ali’ydi.

            Yine bir Arap tv kanalında: Hz. Peygamber (saav) ile Ayşe aynı su kabıyla yıkanıyorlarmış. Birbirlerine su sıçratarak senin yıkandığın yeter öbürü de senin yıkandığın yeter diyerek su ile oynuyorlarmış. Bunu anlatan şu cümleleri de ekliyor. “ Biz peygamberi o kadar tanırız ki kendi özel hayatımızdan daha fazla biliriz.”diyorEsasında bu gibi hadisler ukalalıktan başka bir şey değildir. Hz. Peygamber’in (saav) mahremine göz veya dil uzatmanın ne demek olduğunu mahşer gününde göreceklerdir. Hz peygamberi banyoda görmekte neymiş! Bunu Ayşe anlatıyorsa bu yalan ve yanlıştır. Başkası anlatıyorsa da iftiradır. Amaç aynı; esasında bu tür uydurma hadisler  Ayşe’ye nam kazandırmak için anlatılıyor.

            Hz. Muhammed’in (saav) ulvi makamına dil uzatmak ona yanlış hadis uydurmak günahtır. Bizler Hz. Peygamber’in (saav) menkıbelerini yazamayız. Hz. Muhammed (saav) anlatılan bu hadislerden münezzehtir. Ona bu gibi davranışları yakıştıran aklıyla hareket etmemiştir. Akıldan yoksun sözün kıymetinden söz edilemez. Nazarımızda bu sözler değersizdir. Aynı zamanda bu sözler tehlikelidir. Hz. Muhammed’i bu nazarla gören, bu bakış açısıyla değerlendiren kişi karanlıklara sapar. Yalancıların kılıcını kuşanır, onlar adına savaşır. Hak adına haklıyı katleder. Bu bakımdan dinî açıdan ne kadar değersiz olsa da bu sözler sosyal yaşam adına tehlikeli bir durum yaratmaktadır.

            Son yüzyılda siyonist-emperyalist odakların oluşturduğu ve İslam kılıfı geçirdiği din maalesef uydurma hadis ve tevatürlerin oluşturduğu bir dindir. Bu dinin sözde mücahitleri İslam adına Müslüman kardeşlerimizi katletmektedirler. İslam coğrafyasının her yönünde bu katliamları görmekteyiz. Bir mümini öldürenin mekanı cehennem ateşidir. Bunu her Müslüman bilir. Buna rağmen aynı anlayışta yürüyorsa o şahıs; ya akıldan yoksundur veya kalbine iman  girmemiştir. Körpecik çocukların ne suçu var? Onlara neden el uzanır, yetim bırakılır, ömür boyu engelli yaşamasına neden olunur? Bu soruların cevabını sözde cihatçıları eğiten Siyonistler iyi bilir. Onların tetikçiliğini üstlenen eli kanlı vampirler daha iyi bilir. Allah onları da ıslah etsin.

 

            Kısaca belirtmek isterim ki akıldan uzak bir din, Hak din değildir. Kuran-ı Kerim’e ve Ehlibeyt anlayışına, itikadına uymayan bir söz hadis olarak değerlendirilemez. Hz. Peygamberin eşini yücelteceğim, onu diğer insanlardan üstün tutacağım derken onu küçük düşüren olay veya düşünceler İslam’a mal edilemez. Hz. Peygamber böyle bir karakterde değildir. O her yönüyle örnek bir insandır. Hatalardan münezzehtir. Çünkü yaptığı her şey Allah’ın takdiriyle ve vahyiyle olmuştur. Hz. Peygamberi sıradan bir insan boyutuna sokmak büyük bir hatadır. İslam adına savunmasız insanları öldürmek daha büyük bir hatadır. Allah’ın verdiği canı Allah’tan başkası alamaz.

CAHİLİYE DEVRİNDE KADIN

Zöhrenneda REYHANİ

İslam’dan önce Cahiliye Devri’nde bencil düşünceye sahip erkekler; kadınları çarşılarda koyunlar gibi satar, onlara acı verir, zor çektirir, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde zulüm ederlerdi. İşkenceye tabi tutulan bu kadınların çoğuna cariye ismini verirlerdi. Cariye, satıldığı kişinin öz mülkü olurdu ve onun hükmünden çıkamazdı. Cariye istese de istemese de sahibi, onu öz malı gibi dilediğine satabilir ve de hediye edebilirdi. Tabi ki bu, kadına bir işkence ve zulüm idi; ancak o devirde bundan daha acı ve daha da zalimane olan bir şey vardı ki o da kız çocuklarının ebeveynleri tarafından diri diri toprağa gömülmeleriydi.

Arap kabilelerinden olan Tağlep evlatlarından Rabiaoğlu Uday isminde meşhur bir şahsın bir kız çocuğu doğar. Uday, eşine ‘Git bu kızı ben görmeden toprağa göm.’ der. Baba, olaydan birkaç gün sonra bir rüya görür. Rüyasında şiirden bir beyit kulağında çınlar: ‘Nice savaşçı kahramanlar, ince ve narin kızların karnındalar.’ Uday, uykusundan telaşla uyanır ve eşine toprağa göm emrini verdiği kızını ister. Eşi, ‘Onu toprağa gömmemi sen emretmedin mi?’ der. Uday ise telaşından, verdiği emrin yerine getirilmediğini düşünerek “Kâbe’nin rabbi üzerine yemin ederim ki kızım yaşıyor.” der. İşte bu Uday, Ezziyr Ebu Leyla El Mühelhil ile isimlendirilmişti.Bu zalim olaylara benzer bir durum da Müslümanların ikinci halifesi Ömer yaşamıştır. Müslümanların ikinci Halifesi anlatır: “Ben yaptığım iki olaydan bir tanesini hatırladığım zaman ağlar dururum, bir tanesini de hatırladığım zaman çok gülerim. Ağladığım olay, kızımı diri diri toprağa gömmemdir. Ben toprağı kızımın üstüne atarken kendisi önce elbiselerimin topraktan tozlandığını söyleyip durdu. Sonra baba ne yapıyorsun, baba neden toprağı üstüme döküyorsun, baba beni neden toprağa gömüyorsun ve baba baba diye diye sesi kesilene kadar bağırdı. Diriyken toprak altında can verdi. Bunun için ağlarım. Güldüğüm olay ise helvadan ve kavrulmuş undan kendime bir put yaptırmıştım. Gittiğim her sefere onu beraberimde götürürdüm. Bir gün bir sefere çıktık ve ben yolda acıktım. Yiyecek bir şey bulamayınca da putu yedim. Bunu hatırladığım zaman da gülerim.”(Metin Karabaşoğlu, Ayna, "İki Ömer'in Öğrettiği", Yeni Asya Gazetesi, 6 Mart 1996. Ayrıca bu olay 2003 yılında Adana’da Çemberlitaş Fırat Kültür Merkezi (FKM) Tiyatrosu’nca “Hz. Ömer’in Gözyaşları” adlı tiyatro oyununda canlandırılmış ve yönetmenliğini Hilali Mahmutoğlu, başrolünü Ali Aksoy oynamıştır.)

Bütün bunlardan sonra yüce Allah, kullarına nimet olarak Hz. Muhammed’i (s.a.a.v.) İslam diniyle gönderdi. Aziz kitabını ona indirdi. Kadın ve erkeklere fariza ve sünnetleri, hak ve hukuku gösterdi. Kız çocukları diri diri toprağa gömülmekten, kadınlar alınıp satılmaktan kurtuldu. Evlilikler akit ve mehirle yapılmaya başlandı. Ama İslamiyet’ten nasibini alamayanlar, cahiliyenin etkisinde kaldılar. Cahiliyeden İslam dinine sıçrayan kıvılcımlar ne de büyük yangınlara sebep oldu.

Hz. Muhammed (s.a.a.v.), İslamiyeti yaymak için öncelikle ahlaka önem verdi. Hz. Muhammed (s.a.a.v.) bir hadisinde Ben ancak güzel ahlakın üstünlüğünü tamamlamaya geldimdiye buyurmuştur. Burada ince bir nokta vardır ki onu belirtmekte fayda vardır. Hz. Muhammed (s.a.a.v.), ben dinin üstünlüğünü tamamlamak için gönderildim, dememiştir. (Ancak doğru dinin İslam olduğu ve dinimizin tamamlandığı, başka din seçenlerin doğru yerde olmadıkları konusunda Allah korusun herhangi bir şüphemiz yoktur, bu konuda ayetler vardır.) Çünkü kişinin ahlakı olmayınca dini de olmaz. Din iyi ahlak ve iyi amelle tekâmül bulur.

Resulullah zamanında iki adam, bayan komşularını Peygambere şikâyet ederler: 'Ya Resulullah, bizim filanca komşumuz ibadet eden birisidir. Gündüzünü oruçla gecesini namazla geçirir; ancak geçimsizdir ve komşularına zarar veriyor.’ derler. Hz. Muhammed, ‘Bu kadın cehennemliktir; çünkü ahlakı kötüdür. Kimin ahlakı kötü olursa ameli de bozulur.’ der. Başka bir örnek vermek isterim. Bir gün Hz. Peygamber’e, esir alınan bir grup kadın getirilir. Onlardan biri çıkar ve ‘Ya Resulullah, ben Hatim Tayy’ın kızıyım.’ der. Hz. Peygamber, ‘Bu kadını salıverin gitsin; çünkü babası iyi ahlakı severdi.’ der. Kadın, babasının iyi ahlaka sahip olmasından dolayı esaretten kurtuldu. İbadet eden ancak komşularına zarar veren kadını ise namazı, orucu cehennemden kurtarmadı; çünkü kadının ahlakı kötüydü. Komşuluk ilişkisi hakkında Hz. Peygamber’in birçok hadisi vardır. Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve âlihi ve sellem- buyuruyor ki: "Cebrâil bana komşuya iyilik etmeyi o kadar tavsiye etti ki neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim." (Buhârî, Edeb, 28; Müslim, Birr, 140, 141)

İnsanoğlunun teknolojiyi yakaladığı bu devirde, komşuluk ilişkileri kaybolmaya yüz tutmuştur. Ahlak bozguna uğramıştır. Bir iyinin yanında birçok kötü görmek mümkündür. Her gün televizyonlarda ve yazılı medyada tüyler ürperten olaylara tanık oluyoruz. Hırsızlık, rüşvet, cinayet, riyakârlık ve kısacası her taraftan ahlak bozukluğu görüyoruz. İnsan, insanlıktan çıkmış bir hâlde. Evlat ebeveynlerine kıyıyor. Ebeveynler çocuklarına, kardeş kardeşe, eş eşine, dost dostuna acımıyor. Yabani hayvanlar bile yavrularına kıyamazken; insan, insanı öldürebiliyor. Düşünüldüğünde aslında bunlar, insana birer musibettir. Bu musibetlere karşı ey Kıyamet ne zaman kopacaksın?

Yazının başında İslamiyetten önce kadınlara yapılan eziyeti anlattık. Şimdi de İslamiyet devrinde kadına yapılan bazı haksızlıklara değinmek istiyorum. Günümüzde bazılarının bir kadınla tartıştıklarında ona hakaret etmek amacıyla ‘Siz Âdem’i bile cennetten çıkardınız. Biz sizinle baş edebilir miyiz?’ sözünü söylediklerini sıkça duyarız. Hatta bunu sadece sıradan insanlardan değil birçok din adamı, hoca ve ruhbanlardan da duyarız. Aynı zamanda bu kişiler maalesef Âdem’i cennetten kovduranın anamız Havva olduğunu iddia ederler. Meğer yüce Allah’ın, bu ağaçtan yemeyin uyarısını verdiği meyveyi Hz. Âdem’e yediren anamız Havva’dır. Ancak bizlere gerçekleri gösteren yüce Allah’ın kitabı elimizde olmasına rağmen bu kişiler, bunu anlamayı istememekte ısrarcı davranmışlardır.

Bakara suresi 35 ve 36. ayette şöyle buyruluyor: “Demiştik ki: Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, dilediğinizi bol bol yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın; yoksa haddini aşanlardan olursunuz. Şeytansa oradan onların ayaklarını kaydırdı, onları bulundukları makamdan çıkarıverdi…”

Taha suresinin 120, 121 ve 122. ayetleri ise şöyledir: “Şeytan, ona vesvese verdi de ey Âdem dedi, sana ebedîlik ağacını ve zeval (son) bulmayacak devleti göstereyim mi? İkisi de o ağacın meyvesinden yediler de avret yerlerini gördüler ve cennetteki ağaçların yapraklarıyla avret yerlerini örtmeye koyuldular ve Âdem, Rabbinin emrine karşı geldi de umduğundan mahrum oldu. Sonra da Rabbi seçti onu, kabul etti tövbesini ve onu doğru yola sevk etti.”

Yüce Allah’ın bu ayetlerinde Havva diye bir sözcük geçmiyor. Şeytanın vesvesesine muhatap olan da tekil kişidir, o da ‘Âdem’dir. Şeytan vesveseyi Âdem’e yapmış, Havva’ya değil. Ancak yüce Allah, Âdem’in tövbesini de kabul etmiştir.

“Âdem, Rabbinden bazı sözler belledi de Allah tövbesini kabul etti. Şüphe yok ki o, bütün tövbeleri kabul eder, rahîmdir.” (El Bakara suresi 37. ayet)

Görüldüğü gibi ayetlerde Havva’nın değil Âdem’in zikri vardır. Âdem’in zevcesi olan Havva anamız Âdem’le beraber yasaklı ağaçtan yemiştir. Bu ayetlere rağmen İslam dünyasında kadına daha önce belirttiğim şekilde hücum edenler maalesef vardır. Yüce Allah, Âdem’in tövbesini kabul etmiştir; ama Âdem’den gelecek bütün erkeklerin tövbesini peşinen kabul ettim, dememiştir.

“Şeytansa oradan onların ayaklarını kaydırdı, onları bulundukları makamdan çıkarıverdi. Dedik ki: Bazınız, bazınıza düşman olarak inin buradan. Bir zamana kadar yeryüzünde oturmanız, oradan rızıklanmanız mukadder.” (El Bakara suresi 36. ayet)           

İşte insanlar arasındaki anlaşmazlıklar, devletler arasındaki savaşlar, aile içindeki fitneler bugün had safhadadır. Ama her şeye rağmen erkek zorda ve kolayda ailesini geçindirmek için çaba harcar. Harcayacağı çabada ölüm riski olsa da kadın çocukların bakımını, evin işlerini üzerine alarak daha da kutsal bir vazife üstlenmiştir. Unutulmamalı ki kadın; ilk eğiten, öğreten, beşeri âlemin anası ve yarısından fazlasıdır. O, hürmet ve takdir edilmeyi hak edendir. O, hakir görülemez; şiddet, zulüm altında bırakılamaz. Kadın; yuvasına bağlı, eşine sadık, şefkat, merhamet dolu bir yüreğe sahiptir. Bu bağlılık ve rahmeti de onlara yüce Allah ilham etmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de Rum suresi 21. ayette ‘Sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratmış, aranıza bir sevgi ve merhamet koymuştur. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için nice ibretler vardır.’ buyrulmaktadır. Kadının buradan da nasibi sanki erkeğinkinden fazladır. Çünkü kadında bulunan şefkat, rahmet erkeğe oranla daha çoktur. Şüphe yok ki yüce Allah, bu ayeti indirmemiş olsaydı, bu iki cins insanın anlaşması daha da zor olacaktı.   

Hz. Peygamber de kadına birçok konuda müsamaha vermiştir. Bir grup kadın Hz. Peygamber’e gelir ve ‘Ya Resulullah bizler anayız, çocuklarımız ve işimiz var. Namaz farizalarını yerine getirmek için camiye gidemiyoruz.’ derler. Hz. Peygamber, ‘Siz kadın ve anasınız, evinizde namaz kılmanız mescidimde namaz kılmanızdan daha hayırlıdır.’ demiştir. Bunun örneğini Hz. Fatıma’da da buluruz. Hz. Fatıma bir gün babasına (Hz. Muhammed’e) eşinin mal varlığını şikâyet eder. Babası ‘Ya Fatıma! Baban ilmin şehridir, kocan da onun kapısıdır. Bu sana yetmiyor mu? Sen de ya Fatıma kâinat kadınlarının seyyidesisisin.’ diye buyurur. Fatıma, ‘Babacığım, İmran kızı Meryem kadınların seyyidesi değil midir?’diye sorunca Hz. Peygamber, ‘Ya Fatıma, Meryem kendi âleminin seyyidesidir. Sen ise kâinat kadınlarının seyyidesisin.’ der. Bu unvana sahip Hz. Fatıma babasının mescidinde değil, evinde namaz kılardı. Ve evinde kendisine özel bir mihrabı vardı.

Sonuç itibarıyla kadın maalesef hem İslamiyet öncesinde hem sonrasında eziyete uğratılmıştır. Peygamber’in ‘Cennet, anaların ayakları altındadır.’ hadisine ve onca ayete rağmen Müslüman diye geçinen bazı cahiller tarafından kadın suiistimal edilmiştir. Oysa bilinmeli ki kadınların dışlandığı, horlandığı, ötekileştirildiği ve bütün günahların kaynağı olarak gösterildiği toplumlar, tarihte zavallı duruma düşmüş ve cehalet bataklığında onun bunun kölesi olmaktan kendilerini kurtaramamışlardır. Bu bilinçle hareket edilmediği sürece İslam’dan bir şey anlaşılmamış demektir.

Joomla templates by Joomlashine