Sabahattin GÜNDÜZ

EHLİBEYT  ÖĞRETİSİ

Sabahattin GÜNDÜZ

Ehlibeyt öğretisini anlayabilmek için önce Hz. Muhammed efendimizin Ehlibeyt hakkındaki vasiyetlerini idrak etmek lazımdır. Herkesçe bilinen meşhur hadislerde şöyle buyurmuştur: “Benim Ehlibeytim Nuh’un gemisi gibidir. Bu gemiye binen kurtuluşa erecek, binmeyen de helak olacaktır.” (boğulacaktır) keza bir başka hadiste ümmete seslenirken; “Sizlere iki emanet bırakıyorum birincisi Kur’an-ı Kerim ikincisi Ehlibeytimdir. Eğer bunlara tutunursanız asla dalalete sapmazsınız.”diye buyurmuştur.

Ehlibeytin yalnızca İslam âlemi için değil, dünya âlemi içinde de belli bir öneme haiz olduğu ehlibeytle ilgili yazılanlardan anlaşılmaktadır. Ehlibeyte kuvvetli bir sevgi besleyen Hıristiyan yazar “Antuan Bara” Hz. Hüseyin hakkında iki kitap yazmıştır. Yazar kitaplarında Gandi’nin İngiliz emperyalizmini Hz. Hüseyin’in felsefesi ile yendiğini belirtmiştir. Aynı kitapta Hz. Hüseyin’i tanımak ve verdiği mesajı anlamak sadece Müslümanların değil bütün insanların görevi olmalıdır, diyerek Hz. Hüseyin’i ne kadar sevdiğini anlatmıştır. Ayrıca İslam âleminin Hz. Hüseyin’e gerektiği kadar önem vermediği için yeteri kadar tanınmadığını belirtmiştir.

İngiliz emperyalizmini yenen anlayış ve öğreti ehlibeyt öğretisidir. Bu öğretinin ilkeleri nelerdir? Bu ilkeler; adaletle hükmetmek, alçakgönüllü olmak, Allah’ı sevmek, Allah’a itaat etmek, oruç tutmak, namaz kılmak, anne ve babaya iyilik etmek, ihsanda bulunmak ve onların rızalarını almak; komşu, yoksul ve yetimlere karşı kendini sorumlu bulmak, doğru konuşmak, Kur’an-ı Kerim okumak, insanlar hakkında iyilikten başka bir şey söylememek ve bütün insanlara saygı göstermek diye özetlenebilir.

Hz. Ali efendimizden itibaren bütün ehlibeyt imamlarının, ravilerin ve muhaddislerin bizlere naklettikleri rivayet ve hadislerde yukarıda saydığımız ehlibeyt öğretisinin temel ilkeleri ehlibeyti sevenler için yol gösterisi olmuştur.

İbn-i Hacer, Savaik'ul-Muhrika  adlı kitabında söyle rivayet etmektedir: Hz. Ali (a.s) bir grubun yanından geçiyordu, onlar Hz. Ali'yi görünce hemen ayağa kalktılar. Hz. Ali, "Bunlar kimdir?" diye sordu. "Bunlar senin Şiilerindir." diye cevap verilince de Hz. Ali onlara şöyle buyurdu "Güzel de neden dostlarımızın ziynetini ve Şiilerin nişanesini sizlerde göremiyorum?" Onlar utanarak sessizliğe büründüler. O esnada Hz. Ali ile birlikte olanlardan biri sordu: "Siz ehlibeyti saygın kılan ve birçok özellikler veren Allah aşkına lütfen Şiilerinizin niteliklerini beyan eder misiniz?" Hz. Ali (a.s) söyle buyurdu: "Bizim Şiilerimiz Allah'ı tanıyanlar ve Allah'ın emriyle amel edenlerdir.
(Es-Savaik'ul-Muhrika/161.)

Ehlibeyt imamlarının birincisi ve en büyüğü olan Hz. Ali efendimizin de işaret ettiği gibi ehlibeyt öğretisi yüce Allah’ı tanımak ve onun emri ile amel etmenin ta kendisidir.

Keza İmam Hz. Cafer Es-Sadık (a.s) birine mümin kardeşlerini sordu. O şahıs mümin kardeşlerini övdü. Bunun üzerine İmam (as): "Zenginlerin, fakir ve hastaları ziyaretleri nasıldır?" diye sordu. O şahıs, "Azdır" deyince İmam (a.s) şöyle buyurdu: "Zenginlerin fakirleri ziyaret edip onlara başvurması nasıldır?" O şahıs, "Azdır" dedi. İmam (a.s) şöyle buyurdu: "Zenginlerin fakirlere mali yardımı nasıldır?" O şahıs, "Siz bizim aramızda çok az bulunan sıfat ve ahlâktan bahsediyorsunuz" dedi. .İmam (a.s) şöyle buyurdu: "O halde onlar nasıl Şia olduklarını iddia ediyorlar?"(El-Kefi, cilt, 2; sayfa,17)

İmam Es-Sadık (as) hazretlerinin hadisi zenginlerin fakir hastaları ziyaret etmesi ve fakirlere başvurması, zenginlerin fakirlere mali yardım yapması gerektiği yönünde bir mesaj verir.

Ehlibeyt öğretisi ile ilgili İmam Hasan El-Askeri (as)’nin tavsiyesi "Sizlere Allah'tan

korkmayı, dininiz hususunda yasak olan şeylerden kaçınmayı, Allah için çaba göstermeyi, doğru konuşmayı, ister iyi olun ister kötü, size güvenip yanınızda emanet bırakan kimseye emanetini iade etmeyi, secdeleri uzatmayı ve iyi komşuluk yapmayı tavsiye ediyorum. Hz. Muhammed (s.a.a.v) işte bunları getirmiştir. Sizden biri, dininin yasak ettiği şeylerden kaçınır, doğru konuşur, emaneti sahibine verir ve halka karşı güzel ahlaklı olursa, "Bu Şii'dir" denilir. Bu bizi hoşnut eder. Allah'tan korkun, bize ziynet olun, leke olmayın. (İyi amelleriniz ve güzel ahlâkınızla) Bizim için insanların sevgisini kazanın ve her türlü kötülüğü bizden uzaklaştırın. Çünkü biz, hakkımızda söylenen her iyiliğin ehli ve hakkımızda söylenen her kötülükten uzağız. Allah'ın kitabında, bizim hakkımız, Hz. Resulullah'a yakınlığımız ve Allah tarafından tertemiz (masun) kılındığımız açıklanmıştır. Bizden başka kim bu makamı iddia ederse yalancıdır. Allah'ı ve ölümü çok anın, Kur'an'ı çok tilavet edin, Peygamber (s.a.a)'e çok salâvat getirin. Çünkü Peygamber'e salâvat getirmenin on sevabı vardır. Size ettiğim tavsiyeleri unutmayın. Selâmımı size ileterek sizi Allah'a emanet ediyorum."

(Tuhaf'ul-Ukul, s. 1047, h. 12)

 Yukarıdaki hadiste Allah’ın velileri olan ehlibeyt imamları insanları Hz. Muhammed efendimizden sonra uyarmaya devam etmişlerdir. İnsanlara Allah’tan korkarak iyi ameller etmeleri gerektiğini bildirmeleri ve Allah’a ulaşmanın gerçek yolunun ehlibeyt nuru ile aydınlanan yol olduğunu bildirmeleri ilahi bir görevdir. Bu görev bulundukları mertebe ve makama uyan ve yakışan bir sorumluluk bilinci olduğunu göstermektedir.

            Hz. Ali (a.s) der ki "Şialarımızın biri bizim yasakladığımız bir işi yapınca ölmeden önce malına, çocuğuna veya kendisine bir bela iner ve bu sebeple günahları temizlenir, aziz ve celil olan Allah'ı günahsız bir halde karşılar. Eğer günahlarından bir şey kalmışsa ölüm anında çok zor can verir." (El-Hisal, s.635, h.10)

 

İşte Hz. Ali efendimizin bu hadisine göre de yüce Allah’ın (c.c) salih kullarını kabulünde karşısına tertemiz çıkmalarını istemesi düşüncesi yatmaktadır. Zira yukarıdaki hadise atıf olarak İmam Bâkır (as) yanına gelip ben siz ehlibeyti çok seviyorum diyen bir adama “O halde belalar karşısında güvenlik yeleği giy. Zira Allah'a ant olsun ki selin vadiye  akmasından  daha süratli bir şekilde bela ve zorluklar bize ve Şialarımıza akar. Bela bizden başlar sonra size ulaşır. Huzur ve refah da bizden başlar, sonra size ulaşır.”diye cevap verir. Emali Et-tusi s.154-255

            Bu hadislerden de anlaşılacağı üzere Yüce Allah’ın (cc) da Ku’ran-ı Kerim’de çok yerde sabredenlere altından ırmaklar akan cennetler vaat ettiğini anımsayınca ehlibeyt öğretisinin Allahın emirlerinin ta kendisi olduğunu görebiliriz.

Yine Cabir diyor ki, İmam Bakır (a.s) bana buyurdular ki: "Ey Cabir! Şii olduğunu iddia edenin bizleri sevdiğini söylemesi yeter mi hiç? Ant olsun Allah'a bizim Şialarımız, Allah'tan korkan ve ona itaat edenden başkası değildir. Bizim Şialarımız, alçak gönüllü olmak, Allah'tan korkmak, emin olmak, Allah'ı çok anmak, oruç tutmak, namaz kılmak, ana ve babaya iyilik etmek, fakir komşu, yoksul, borçlu ve yetimlere karşı kendini sorumlu bilmek, doğru konuşmak, Kur'an okumak ve insanlar hakkında iyilikten başka bir şey söylememekle tanınırlar ancak. Onlar kendi kavimlerinin, işlerde emin bildikleri insanlardır."

(Usul'ul-Kafi, c.2, s.74)

 

Yukarıda belirttiğim gibi ehlibeyt imamlarından günümüze nakledilmiş binlerce menkıbe ve rivayet bulunmaktadır. Bu menkıbe ve rivayetlerin ışığında ehlibeyt öğretisini aklımızın anlayabildiği ve erebildiği kadarını kısaca sevgili okurlarla paylaştım. Olgunluk ve hatasız olma özelliği yalnızca Allah’a mahsustur. Bu vesile ile yolunuzun ehlibeyt nuru ile aydınlanmasını yüce Mevla’mdan temenni eder ahirette Hz. Muhammed efendimiz ve ehlibeytinin şefaatlerinin üzerinizde olmasını dilerim.

HZ. ALİ’NİN LİDERLİK VASIFLARI

Sabahattin GÜNDÜZ

 

          İnsan var; dünyaya gelişi ve gidişi fark edilmez. İnsan var, bulunduğu meclisi yüceltir veya çökertir. İnsan var, ölmeden namı dünyaya yayılır. İnsan var, öldükten çok sonra değeri fark edilir. İnsan var ölmeden ölür. İnsan var, ölünce var olmaya devam eder. İnsan var, adına devletler kurulur. Onun için savaşılır, onun için ölünür…

 Bazı insanlar var ki, bir taraftan övgüyle göklere çıkarılır, bir taraftan yerin dibine batırılır. Bazıları var ki; her taraftan tahkir edilir. Bazıları her yönüyle ve herkesçe kabul görür, taltif edilir. Taltif edilen kişiler bazen kimilerini rahatsız eder. Rahatsızlık duyan kişi; o büyüklük karşısında ezilse de bir sebep bulup onu karalamaya çalışır. Onu karalayacak bir şey bulamazsa onun çevresindekilere bakar. Çevresindekilerden de karalayacak birilerini bulamazsa onu sevenlere yönelir tehditler. Onu sevenlerden de eleştirilecek bir şey bulamazlarsa “Çamur at, izi kalsın!” anlayışıyla hareket eder.

İslam tarihinde Ehlibeyt, Hz. Ali (a.s.) ve taraftarları müstakim yolda yürümelerine rağmen onlara birçok iftira atıldı ve ıstırap girdabının içine atılıp durdular. Hz. Peygamber (s.a.a.v.) sağken, Hz. Ali’yi (a.s.) ölesiye seven  olduğu gibi, onu çekemeyenlerce öldürülesiye yerilen biri olmuştu. Adına yıllarca minberlerde lânet edilirken, onun için can verenler de vardı. Onu sevmeyenler adını anmazken, onu sevenler "Ya Ali medet" diyerek, onunla şifa buldu, onunla ümitlendi, onunla hüzünlendi, ondan güç aldı ve ondan aldıkları ilhamla Allah yolunda yürüdüler.

               Hazreti Ali, (a.s.) bilgisiyle, cesaretiyle, maddi ve manevi gücüyle, güzel ahlakı ve kişiliğiyle mükemmel bir şahsiyet olarak tarihe girmiştir. Velayet sahibi ehlibeyt (a.s.) imamlarının da ilki olan Hz.Ali’nin (a.s.) yaşam ve yönetim felsefesi insana değer veren ve ona hoşgörüyle yaklaşan prensipleriyle günümüze kadar geçerliliğini korumuş ve dünyanın en saygın üniversitelerinde ders olarak okutulmaya değer bulunmuştur.

 Hz. Ali’yi (a.s.) anlamak; ancak onun tüm yönlerini araştırmak, incelemek ve öğrenmekle olacaktır. Hz. Ali (a.s.) şu ana kadar yazılmış olan kitapların büyük bir kısmında -düşmanları bile- onun yeteneklerini, cesaretini, bilgeliğini, fedakârlığını övdüğü yüce ve eşsiz bir kişilik olarak anlatılmaktadır.

Hz. Ali, (a.s.) yaşamıyla, düşünceleriyle, eylemleriyle günümüzde de dara düşenlerin sığınağı durumundadır. "Yetiş ya Ali" sözü boşuna söylenmemiştir. Tarih boyunca zor durumda olanların duası olmuştur.

 Hz. Ali’nin (a.s.) dini yönü  bir tarafa bırakılıp, birey olarak sosyolojik ve siyasal olarak değerlendirilmeye alınsa dahi insanlığa katkısı yadsınamaz.. Hz. Ali’nin (a.s.) Mısır Valiliğine tayin ettiği Malik bin Eşter’e yazdığı mektup bir yöneticilik manifestosu niteliğindedir. Nitekim bu mektup önemli üniversitelerde ders olarak okutulmaktadır. Hz. Ali (a.s.) bu mektubunda sadece kendi çağında değil, yaşadığımız çağın da çok ilerisinde olduğunu kanıtlamıştır.

               Felsefe açısından Hz. Ali:

             “Hak: Beyan ve nitelendirme konusunda her şeyin en genişi;.ama amel hususunda her şeyin en darıdır.” Yani hakkı söylemek kolay, hakla amel etmek ise çok zordur.        

Muttakilerin mevlası Ali (a.s)’nin hak konusunda beyan ettiği ikinci cümle ise hak ve görev birlikteliği meselesidir. Yani (hakkın olduğu yerde vazife ve vazifenin olduğu yerde de hak vardır.) Başka bir tabirle her nerede insanın bir hakkı varsa onun üzerinde de bir hak vardır ve her nerede bir hak borçluysa bir hakta alacaklıdır. Yani hak her zaman iki yönlüdür. Hiçbir yerde tek yönlü hak mevcut değildir. Hatta insanlar üzerinde en yüce haklara sahip olan Allah bile kendi hakları karşısında insanların da Allah üzerinde bir takım hakları vardır. Hidayet hakkı, eğitim hakkı, peygamberleri gönderme hakkı, semavi kitapları indirme hakkı gibi. Bu ikinci cümle Nehc’ül-Belağa, 216. Hutbede oldukça kısa ama çok ilginç özet ve derin bir ifadeyle şu şekilde yer almıştır:

“Hiç kimse için başkası üzerine bir hak cari olmadıkça kendisi üzerine hak cari olmaz. Yine, kendi üzerine bir hak cari olmadıkça da başkasının üzerine hak cari olmaz.”

Bu da yukarıda sözünü ettiğimiz hak ve görev birlikteliğinin ve ayrılmazlığının bir başka tabiridir.

Benim çocuğum üzerinde bir hakkım var ve onun karşısında da bir sorumluluğa sahibim. Çocuğumun da benim üzerinde bir hakkı vardır ve buna karşılık benim karşımda da bir görevi vardır. Aynı şekilde İmam’ın ümmet üzerinde bir hakkı vardır ve sahip olduğu bu hakka karşılık da bir görevi vardır. Ümmetin İmam karşısında bir hakkı vardır ve bu haklarına karşılık da bir takım görevleri vardır. Hak hususunda ifade ettiğimiz bu iki cümle Nehc’ül-Belağa’da yer almıştır.

Şimdi de Nehc’ül-Belaga’nın ışığında imamet ve rehberlik felsefesi hususunda bazı konuları ele almaya çalışalım:

Nehc-ul Belağa'ya göre rehberin varlığının beş felsefesi vardır. (elbette bu felsefe beş ile sınırlı değildir.)

1. Bir milletin dayanak istemesi ve bu dayanağın da rehber olmaksızın mümkün olmamasıdır.

2. Bir milletin sadece programları uyumlu ve safları bir olduğu takdirde muzaffer olmasıdır. Bu da rehber olmaksızın mümkün değildir.

3. Rehberin hareket, çaba ve uğraşlara bir boyut ve yön kazandırmasıdır. Elbette bu vahdet meselesinden ayrı bir husustur. Bu üç hususu Hz. Ali’nin Şıkşıkiye hutbesinde buyurduğu kısa cümleden istifade ederek açıklamak mümkündür. Hz. Ali orada şöyle buyurmuştur:

“Hilafet hususundaki yerim değirmen taşının mili gibidir.”

Bu tabir oldukça güzel bir tabirdir. Zira değirmen taşının bin bir ayıbı ve kusuru olabilir. Ama bu kusurlar dönmesine ve çalışmasına engel değildir. Ama eğer bir hareketi için bir dayanak ve eksen olan ortasındaki mil olmadığı takdirde değirmen taşı bir an bile olsun dönemez.

Bir toplumda rehberin yeri taşı döndüren o sabit ve muhkem mildir ve o taşa bir yön, uyumlu dönüş ve tek düzelik kazandırmaktadır. Dolayısıyla bir toplumun da bir dayanağı olması, olaylarda bir üssünün bulunması ve hareketinde bir birlik ve hedefinin bulunması bir rehberin varlığını gerektirir.

Hz. Ali (a.s.) Şıkşıkıye hutbesinde başka bir yerde şöyle buyurmaktadır: “Sel benden cari olur.” Burada da İmam kendi varlığını bir dağa benzetmektedir ki üzerine yağmur yağmakta ve yağmur suları dağlardan boşalarak vadilere doğru akmakta, tek bir yöne doğru hareket etmektedir. Yani yine rehberin çabalara ve hareketlere yön kazandırma olayına işaret etmiştir.

4. Rehberin varlığının dördüncü felsefesi ise ümmete bilinç ve bir bakış açısı kazandırmaktır.

5. Rehberin varlığının beşinci felsefesi ise örnek oluşudur. Ali (a.s), Osman b. Huneyf’e yazdığı meşhur mektubunda bu iki felsefeye işaret ederek şöyle buyurmaktadır:

“Her uyanın kendisine uyduğu ve ilminin nuruyla nurlandığı bir imamı vardır.”

Yani,  Ey Basra Valisi Osman b. Huneyf bil ki, her uyan insanın bir önderi vardır ve bu önderinden faydalanmaktadır. İlk etapta onun ilminden faydalanmaktadır. İmam ve rehber kendisine uyana bir bakış açısı ve bilinç aşılamaktadır. Ayrıca da tüm hususlarda kendisine uyanlar için bir örnek oluşturmaktadır. Buraya kadar yazılan cümlelerden özet olarak rehberin varlık felsefesini anlamak mümkündür. Bu hususta biri Peygamber (s.a.a.v) zamanından ve diğeri de kendi zamanımızdan olmak üzere iki örnek vermek mümkündür:

Rehberin görevleri, insanların hakları, insanların görevleri veya önderin hakları hususunda, Nehc’ül Belağa’ya başvurduğumuzda Hz. Ali (a.s)'nin bir rehber için on önemli görevi tayin ettiğini görmekteyiz. Yine ümmet ve takipçileri için de beş görev tayin etmiştir. Şimdi bu hususları kısaca açıklayalım:

Hz. Ali (a.s) rehberin görevi hususunda önce şöyle buyurmaktadır:

“Rehber kendini öyle yetiştirmelidir ki mevki ve makam onu sarsmamalı, değiştirmemeli, gururlandırmamalı ve şahsiyetini değişime uğratmamalıdır.”

Hz.Ali (a.s) bu sözleri ordu komutanına yazmış ve şöyle buyurmuştur:  

“Valinin üzerindeki ilk hak elde ettiği makamla değişmemesidir. Aksine kudret açısından nimetlere erdikçe Allah’ın kullarına daha da yakınlaşmalı ve kardeşlerine sevgisi artmalıdır.”

Yani ilahi bir rehberde kudret ve Allah’ın kullarına karşı muhabbet doğrudan orantılıdır. Biri artınca diğeri de artmalıdır. Ama öyle insanlar var ki bir tek yeni elbise giyince, yeni bir ayakkabı alınca veya en küçük bir makama ulaşınca, yolda yürüyüş, konuşma ve bakışları dahi değişmektedir. Ancak imam ve önder olan kimseye bütün kudretler verilse dahi değişmemelidir. Bu insanlara önder olmanın ilk şartıdır.

İmam Ali (a.s) önder için tayin ettiği ikinci görev ise insanların görüşüne saygı göstermek ve istisnasız her hususta halkla meşveret etmektir. İnsanlar sürekli siyaset sahnelerinde olmalı ve her şeyi meşveret etmelidir.

Üçüncü görev ise sırları gizlememektir. İmam olacak kimse insanlardan çok özel sırlar dışında hiçbir şeyi gizlememelidir. Hz. Ali (a.s) gizlenilen sırların da savaş sırları olduğunu beyan etmektedir.

Dördüncü görev ise toplumun haklarını yerine getirme konusunda, ihmalkârlık etmemektir.

Beşinci görev ise insanlar arasında ayrıcalık gözetmemek ve insanları kanun karşısında eşit görmektir. Bu son dört görevin delili ise Hz. Ali’nin şu sözüdür:

"Sizden savaş hali dışında hiçbir işi gizlemediğimi, hüküm konusu dışında hiçbir işi sizlerle paylaşmaktan kaçınmadığımı bilesiniz. Doğru görüp uyguladığım, hak bilip eda ettiğim şeyden başka, hak konusunda benim yanımda eşitsiniz."

Hak üzere olan ilahi bir önder insanlara tüm konuları açıkça söylemelidir. Kendisini halkın efendisi görmemelidir. Her hususta onlarla paylaşmayı bilmelidir.

Bu deliller ışığında Hz. Ali efendimizin felsefesini değerlendirmeye veya anlamaya çalışırsak özünün Allah’a ibadet, insanlar arasında barış ve sevgi, hükmeden ve hükmedilen arasında yalansız ve giz siz bir ilişki, alabildiğine kardeşçe paylaşım ve iktidar veya maddi zenginliğin insanı değiştirmemesini öngören hatta emreden bir demokrasi anlayışı ile karşı karşıya kalırız.

Maalesef artık aklımda değil ama İslamiyet’i araştıran bir İngiliz düşünürün Hz.Ali (a.s.) için dünyanın ilk sosyalisti dediğini okuduğumu hatırlıyorum. Hz. Ali (a.s.) sahiplenilmesi gereken bir yol çizmiştir. Eğer Hz. Ali’nin (a.s.) çizdiği bu yol insanları yanlışa yönlendirmiş olsaydı, yanlışların ömrü her zaman uzun olmadığı gibi bununda sonu gelirdi. Tıpkı yaşadıkları dönemlerde kendilerini tanrı ilân eden imparatorlar, krallar tarihin tozlu sayfalarında lanetle anılırken Hz.Ali’nin (a.s.) aydınlık yolu ışıklar saçarak etrafını aydınlatmaya devam etmektedir. Buradan çıkardığımız sonuç; Hz. Ali’nin yolunun doğruluğudur. Bu yol insanı her türlü tehlikeye karşı korumakta, karanlıktan aydınlığa, yokuştan düzlüğe çıkarmaktadır. Birilerinin bunu yok sayması, inkâr etmesi bu tarihsel gerçeği değiştirmez. Hz. Ali (a.s.) düşünceleri, felsefesi, yaşam biçimiyle insanlığa yol göstermeye devam edecek. Dünya döndükçe, insanlık var oldukça Hz. Ali de (a.s.) var olacaktır.                                                                                                                                                                                                                                                  

ŞİİLİK VE ALEVİLİK

 Sabahattin GÜNDÜZ

 Şia kavramının başlangıç noktasını, Peygamber Efendimizin (s.a.a.v) hayatta bulunduğu dönem olarak bilmek gerekir. Şia, ilk olarak Ehlibeyt imamlarının birincisi olan "Hz. Ali Şiası" adıyla tanındı. Yirmi üç yıl süren davetin zahir olup ilerleme döneminde Peygamber-i Ekrem' in (s.a.a.v.) dostları içinden böyle bir topluluğun kendiliğinden oluşmasını gerektiren birçok olay olmuştur.  Hz. Peygamber' in (s.a.a.v.) döneminde ilk yaygın isim şia kelimesi oldu. Selman, Ebuzer, Mikdad ve Ammar bu adla meşhur oldular. (Hazır’ ul Âlem-il İslamî, c.1, s.188)

 Şöyle ki:

1- Peygamber-i Ekrem (s.a.a.v.) peygamberliğin ilk günlerinde, Kur' an-ı Kerim' in kesin hükmüne göre(Şura/215) akrabalarını kendi dinine davette bulunmaya memur kılındığı zaman, onlara apaçık bir şekilde: "Sizlerden hanginiz davetimi ilk olarak kabul ederse, benim vasim ve vezirim olacaktır." buyurdular. Başından beri İslamiyet’i kabul eden Hz. Ali (a.s.), herkesten önce ayağa kalkıp Hz. Muhammed’in davetiyesini ve ona yardım etmeyi kabul etti.  Bu hadisle ilgili olarak Hz. Ali (a.s.) şöyle buyurmuştur: (Mecliste bulunan) herkesten küçük yaşta olduğum halde arz ettim: "Ben senin vezirin olurum." Peygamber (s.a.a.v.), mübarek elini omzuma koyarak buyurdu: "Bu şahıs, benim kardeşim, vasim ve halifemdir. Ona itaat ediniz."

Bu arada toplantıda hazır bulunan Mekkeli müşriklerin büyükleri, alaycı bir şekilde gülüyor ve Ebu Talip' e şöyle söylüyorlardı: “O, sana senin kendi öz oğluna itaat edip, onun sözünden dışarı çıkmamanı emretti.”

(Taberi Tarihi, c.2, s.63. Ebul Fida Tarihi, c.1, s.116. El-Bidayet-u ven-Nihaye, c.3, s.39. Gayet-ul Meram, s.320)

2- Şia ve Ehl-i Sünnetin rivayet ettikleri hadislere göre Resulullah (s.a.a.v.), apaçık bir şekilde Ümmü Seleme’ nin anlatımıyla özetle şöyle buyurmuştur: "Ali her zaman Hak ve Kur'an' la, Hak ve Kur'an da Ali ile beraber olup bunlar kıyamet gününe kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır.”

 Hz. Ali (a.s.), işlerinde ve sözlerinde her türlü hata ve günahtan masumdur. Söylediği sözlerin ve yaptığı işlerin hepsini, İslam dinine uygun olarak yerine getirmiştir. İslam maarifi (öğretileri) ve şeriat hakkında halkın en bilginidir. Peygamber Efendimiz (s.a.a.v.) buyurmuştur ki: "Hikmet on kısma ayrılmıştır; dokuz kısmı, Ali' nin hissesidir; öteki kısmı ise halk arasında dağıtılmıştır." (El-Bidayet-u ven-Nihaye, c.7, s.359)

 3- Mekke kâfirleri, Resul-i Ekrem' i öldürme kararını alıp evinin etrafını sardıkları zaman, Peygamber Efendimiz (s.a.a.v.) kesin olarak Medine'ye hicret kararını verip Hz. Ali'ye: "Benim yatağımda yatmaya hazır mısın ki gelenler seni ben sansınlar; böylece beni izlemelerinden kurtulmuş olayım." buyurduklarında, Hz. Ali (a.s.) böyle tehlikeli bir durumda bu teklifi cânı gönülden kabul etmiş ve onun yatağında yatması gibi büyük bir iman örneği vermiştir. Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber savaşlarındaki zaferlere onun vasıtasıyla erişilmiştir. Eğer bu olaylarda onun yardımı olmasaydı, İslam dini ve Müslümanlık yok edilirdi.

4- Resul-i Ekrem (s.a.a.v.) hicretin onuncu yılında son hac farizasından dönerken Cuhfe vadisinde Gadir-i Hum olarak bilinen yerde Hz. Ali' yi (a.s.) bütün halkın velisi vemevlası aynı zamanda kendisi gibi müminlerin emiri ve mütevellisi (idare edeni) olduğunu açıklayıp vasisi ilan etmişti.

(Yakubi Tarihi, Necef baskısı, c.2, s.137 ve 140. Ebul Fida Tarihi, c.1, s.156. Sahih-i Buhari, c.4, s.107. Muruc-üz Zeheb, c.2, s.437. Şerh-i Nehc-ul Belağa, İbn-i Ebi'l Hadid, c.1, s.127 ve 161. )

 Bu imtiyaz ve özel faziletler ve  Resul-i Ekrem' in (s.a.a.v.), Hz. Ali'ye (a.s.) olan sonsuz derecede sevgisi (Sahih-i Müslim, c.15, s.176. Sahih-i Buhari, c.4, s.207. Muruc-üz Zeheb, c.2, s.23 ve 437. Ebul Fida Tarihi, c.1 s.127 ve 181.) ister istemez fazilet ve hakikat âşıklarını Hz. Ali' yi sevmeye ve ona itaat etmeye sevk etmiştir. Nitekim Peygamber Efendimizin (s.a.a.v.) Hz. Ali' ye göstermiş olduğu bu büyük sevgi ve ilgi, diğer grubu ona karşı haset etmeye ve kin gütmeye itmiştir.

Buraya kadar zikredilen bütün delillerin yanı sıra, "Ali Şiası" ve "Ehlibeyt Şiası" kavramlarına, Peygamber' in (s.a.a.v.) birçok buyruklarında zikredilmiştir. Cabir diyor ki: “Peygamber' in (s.a.a.v.) yanındaydık. Ali (a.s.) uzaktan göründü, Resul-i Ekrem (s.a.a.v.) buyurdu ki: "Nefsime hâkim olan Allah' a and olsun ki bu ve şiası, kıyamet gününde kurtuluşa erecektir."

İbn-i Abbas diyor ki: "İnananlar ve iyi işlerde bulunanlarsa; onlardır şüphe yok ki yaratılmışların en hayırlıları." (Beyyine 7) ayeti indiğinde, Resul-i Ekrem (s.a.a.v.), Hz. Ali' ye (a.s.) hitaben: "Bu ayetin muhatabı sen ve şiandır; kıyamet günü, Allah' tan razı olacaksınız ve Allah da sizden razı olacaktır." buyurdu. Bu iki hadis ve bunlara benzer birkaç hadis, Ed-Dürr’ ül Mensur  c.1, s.379 ve Gayet’ ül Meram s.326' da mevcuttur.

Bundan hareketle Şiiliğin oluşum ve başlama tarihi yukarıda zikrettiğimiz ve her taraftan muhaddisin kabul ettiği üzere Hz. Muhammed (s.a.a.v.) Efendimizin, Allah’ın elçisi olduğunu beyan ettiği günlerden beri kendiliğinden var olan bir oluşum ve başlangıçtır. Kendisinin de teyit ettiği bu oluşum, gerçekten hiçbir çıkar telaşı olmadan kendisine ve Hz Ali’ ye aşk ve sevgi ile bağlanarak ve daha sonra Hz. Muhammed Efendimizin vasiyetleri üzerine Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeyt imamlarına tam sevgi ve inançla tutunarak gördükleri zulüm ve baskılara rağmen kararlılıkla yollarına devam etmişlerdir. Hz. Ali (a.s.) Efendimizin şehit edilmesinden sonra kendi vasiyeti üzerine oğlu Hz. Hasan (a.s) hilafeti üstlendi. Bunun üzerine Muaviye, hilafet merkezi olan Irak’ a saldırmak için savaş hazırlıklarına başladı. Öte yandan çeşitli entrikalar ve para gücüyle Hz. Hasan’ ın (a.s) dostlarını ve komutanlarını kandırarak yanına çekti. Böylece barış adına ve Muaviye’ nin ölümünden sonra hilafetin kendisine bırakılması ve Ali şiasına dokunulmaması şartı ile hilafeti, Muaviye’ ye bırakmak zorunda kaldı.  Hicri 40 senesinde Muaviye, İslam hilafetini gasp etti ve hemen sonra Irak’ ta yaptığı konuşmada halkı tehdit ederek: “Ben sizinle namaz ve oruç için değil, size hükmetmek için savaştım ve maksadıma da eriştim. Hasan’ la (a.s) olan anlaşmam, geçersiz ve ayaklarımın altındadır.” dedi. Daha sonra Hz. Hasan’ ı (a.s) zehirle şehit ettirdi ve terbiyesiz şımarık, hiçbir dini kimliği olmayan oğlu Yezit’ i veliaht yaparak kendisinden sonra hilafete hazırladı. Bununla da kalmadı, Ehlibeytin fazileti ile ilgili hadis rivayet edenlerin namus, mal ve can güvenliği olmayacağını her tarafa bildirdi. Ebu'l Hasan Medaini, "Ehdas" kitabında rivayet ediyor ki: Muaviye, kıtlık yılından sonra kendi idarecilerine birer mektupta şöyle yazdı: ‘Ebu Turab (Hz. Ali) ve onun Ehlibeytinin fazileti hakkında hadis rivayet edenlerin can güvenliğini kaldırdım.’ (En-Nesayih’ül Kafiye, yazar: Muhammed b.Akil. B. Necef 1386 Hicri Yılı, s.87 ve 194) Bunlarla da yetinmeyen Muaviye, Hz. Ali’ nin (a.s.) sövülmesini emretti ve ona sövmeyenlerin kafalarını kestirerek mızraklara geçirip şehirlerde gezdirdi. ( En-Nesayih’ül Kafiye, s.58, 63 ve 77 -78.) Kerbela vakasında Hz. Hüseyin’ in Yezit tarafından şehit ettirilmesi ve yukarıda anlattığımız bu hadiseler, Ali şiasının tarihte uğradıkları zulümlerin sadece basit bir bölümünü teşkil ediyor.

 

Sonuç itibarı ile yukarıda saydığımız ve taraflı tarafsız herkesin bildiği ve doğruluğundan şüphe etmediği hadis ve tarihi olayların bize anlattığı gerçek şudur ki Aleviler, İslam’ı gerçekten Resul-i Ekrem Efendimizin emrettiği şekilde yaşamaya çalışmışlardır. Bu yüzden İslam’ı sadece iktidar hırsı ile kabullenmiş bazı kesimlerin vazgeçilmez hedefi haline gelmiştir. Hz. Muhammed, Hz. Ali ve Ehlibeytin en sadık dostları olan bu insanlar; her devirde farklı ama her devirde iğrenç iftiralara uğramış ve yukarıda bazılarını zikrettiğimiz saldırılara maruz kalmıştır. Bu insanların varoluşlarından bugüne kadar işledikleri en büyük suç ise Hz Muhammed Efendimizin risaletinin nurunu karalamaya ve söndürmeye çalışanların karşısında olmalarından ibarettir. Allah doğrunun ve doğrudan yana olanların yanında olsun.

Joomla templates by Joomlashine