Nurettin REYHANİ

KUR’AN-I KERİM VE EHLİBEYT

 

Yüce Allah, Hz. Muhammed’i (s.a.a.v.) nebi ve resullerin sonuncusu olarak insanların hidayetine gönderdi. Daha önce resullerine gönderdiği kutsal kitapların en sonuncusunu kendisine indirdi. Bütün kutsal kitapların ahkâmlarını Kur’an’da topladı. Bunun içindir ki Hz. Peygamberimizin yasası (şeriatı), Kıyamet Günü’ne kadar yüce olarak sürecektir. 

Kur’an-ı Kerim Allah’ın hak kitabıdır. Bunda hiç kuşku yoktur. Yüce Allah, bu hak kitabı değiştirme, peygamberinin hadislerini saptırma salahiyetini kimseye vermemiştir. Kim ki bunu yaparsa ameli düşer ve kaybedenlerden olur.

Hadislerden açıkça anlıyoruz ki Hz. Peygamber, kendisinden sonra ümmetinde oluşacak bölünmelerin de, insanların birbirleriyle savaşacaklarının da bilgisine vakıftı. Buhari Sahihi’nin El Fiten (Fitneler) kitabında şöyle bir hadis nakledilmiştir:

“Abdullah ibnu Ebî Muleyke şöyle demiştir: Esma bintu Ebî Bekr söyledi ki, Peygamber şöyle buyurmuştur: ‘Ben (Kıyamet Günü’nde) havzımın başında benim yanıma gelecek olanları bek­lerim. Sonra benim yakınımda birtakım insanlar yakalanırlar. Ben:

— Onlar benim ümmetimdir, derim. Allah:

— Sen onların senden sonra dinlerinden arkalarına dönüp git­tiklerini bilmezsin, diye buyurur.’

Abdullah ibn Ebî Muleyke:

— Allah'ım, bizler topuklarımız üzerinde arkamıza dönmekten yahut (dinimizde) fitnelere uğratılmaktan sana sığınırız, demiştir.”

Yine aynı kitapta şöyle bir hadis daha vardır:

Abdullah ibn Mesud dedi ki Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ben sizin havuz başına ilk varan öncünüzüm. Yemin ol­sun orada sizden birtakım adamlar bana kaldırılıp gösterilecek, hat­ta ben onlara vermek üzere elimi uzatırım ki, bu sırada onlar çekilip benden uzaklaştırılırlar. Ben:

— Ey Rabbim! Onlar benim sahabelerimdir, derim. Yüce Allah:

— Sen onların senden sonra dinde neler icat ettiklerini bilmez­sin, buyurur.”

Bir hadis daha nakletmek istiyorum. Yine aynı kitapta şöyle bir hadis yer alır:

Ebû Hazım şöyle demiştir: Ben Sehl ibn Sad’dan işit­tim, o şöyle diyordu: Ben Peygamber'den işittim, o şöyle buyuruyordu: “Ben sizin havuz başında öncünüzüm. Ona gelen içer, ondan içen ebediyen bir daha susamaz. Ve muhakkak benim yanıma birtakım kavimler gelecekler ki, ben onları tanırım, onlar da beni tanır­lar. Sonra benimle onlar arasına bir perde konulur.”

Ebû Hazım dedi ki: Ben bu hadisi kendilerine tahdîs ederken Numân ibn Ebî Ayyaş da işitti ve:

— Sen bu hadisi Sehl'den bu şekilde söylerken işittin mi diye sordu.

Ben de:

— Evet, dedim.

Ebû Hazım şöyle dedi: Ve ben Ebû Saîd el-Hudrî üzerine şahadet ediyorum ki, muhakkak surette ben ondan işittim, o şu sözler ziyade ederek Peygamber'in şöyle buyurduğunu söylüyordu:

— "Onlar muhakkak bendendirler, derim. Bana:

— Sen onların senin ardından ne tebdiller yaptıklarını bilmez­sin, denilir.

Ben de:

— Benden sonra (dinde) değiştirme yapanlar uzak olsunlar, uzak olsunlar, derim"

Onun için Hz. Peygamber, insanlara bir yol gösteriyor ki onu takip ederlerse kendilerini geri dönmekten ve de bozguna uğramaktan masum kılacaktır. Bu yol Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeyte bağlı olmaktır. Hz. Muhammed’in (s.a.a.v.) Ehlibeyti; Emiyrül Mü’miniyn Ali bin Ebî Tâlib, Fatımatüz-Zehra, Hasan ve Hüseyin’dir. Hüseyin’in evlatlarından dokuz imam da bu kutsal ağacın devamıdır. Hz. Peygamber “Bunlar hakla beraberdir, hak ve Ehlibeyt Kıyamet gününe kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır.” buyurmuştur.

Ehlibeyt ve Kur’an-ı Kerim’e tabi olma zorunluluğunun bir kısmını itimat edilir kaynaklardan yazacağım.

“Ben size biri diğerinden büyük paha biçilmez iki değer bırakıyorum. Bunlar Allah’ın kitabı Kur’an-Kerim ve Ehlibeyttir.” (Nisai, Hasais)

“Ey insanlar, sizlere onlara tutunursanız hiç sapmayacağınız iki şey bırakıyorum. Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeytim.” (Tirmizî)

“Ben sizlere iki halife bırakıyorum. Allah’ın kitabı ve itretim olan Ehlibeytim. (Suyutî, Dürrül Mensur)

“Ben sizlere paha biçilmez iki değer bırakıyorum. Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeytim.” (Havarezmî, El Menakıb)

“Ey insanlar, ben bir beşerim. Rabbimin elçisi acele gelebilir ben de icabet ederim. Ben aranızda iki paha biçilmez değer bırakıyorum. Allah’n kitabı Kur’an-ı Kerim ve ehlibeytim.” (Sahih-i Müslim)

Resulullah (s.a.a.v.) Gadir Hum’da Müslümanların çoğunu kapsayan kalabalığa sordu: “Benim Müslümanlara kendi nefislerinden öncelikli olduğumu bilmez misiniz?” Müslümanlar evet dediler. Hz. Peygamber, bir daha sordu: “Her mü’minin nefsinden evla olduğumu bilmez misiniz?” Müslümanlar evet dediler. Hz. Peygamber, Ey insanlar, sizin veliniz kimdir? Müslümanlar üç kere Allah ve Resulü dediler. Sonra Hz. Peygamber, Ali bin Ebî Talib’in elini tutar ve “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım ona velayet edene veli, düşmanlık edene düşman ol. Bu benim velimdir. Ben de ona veli olana veli, düşman olana düşman olurum. Ey insanlar, yüce Allah, benim mevlamdır ben de müminlerin velisiyim. Ben onlara nefislerinden öncelikliyim. Ben kimin mevlası isem bu gördüğünüz Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım ona veli olana veli, düşman olana da düşman ol. (Errabtul Muhkem)

“Enes bin Malik’ten rivayetle der ki: Ben, Ebu Zer, Selman, Zeyd bin Sabit ve Zeyd bin Erkam Peygamber’in yanındaydık. Hasan ve Hüseyin içeri girdi. Resulullah onları öptü. Sonra Ebu Zer kalktı, onlara sarıldı, ellerini öptü ve dönüp aramıza oturdu. Biz yavaş sesle Ya Ebû Zer, sen Hz. Peygamber’in yaşlı sahabelerinden birinin kalkıp Haşimoğullarından iki gence sarılıp ellerini ve kendilerini öptüğünü gördün mü? Ebû Zer, siz de Resulullah’tan duyduklarımı duymuş olsaydınız yaptıklarımdan daha fazlasını yapardınız. Biz de ya Ebû Zer, Resulullah’tan ne duydun diye sorduk. Ebû Zer, Resulullah’ı şöyle buyururken duydum: “Vallahi bir kul, kurumuş bir deri gibi kalana kadar namaz kılar, oruç tutarsa namazının ve orucunun yararlarını ancak sizi sevmek, düşmanlarınızdan beraat etmekle alır. Ya Ali, kim ki Allah’a sizin hakkınızla tevessül ederse yüce Allah onu boş çevirmez. Ya Ali, kim ki sizi severse o, sağlam bir kulpa tutunmuş olur.” Sonra Ebû Zer, kalkar ve gider. Resullullah’a geldik ve ya Resulullah, Ebû Zer bizlere bunları bunları anlattı. Hz. Peygamber, Ebû Zer doğru söyledi. Yemin ederim ki yeryüzüne Ebû Zer lehçesinden daha sadık bir söz gelmedi. Sonra devam etti. Yüce Allah, Ehlibeytimle beni Âdem’i yaratmadan yedi bin yıl önce bir nurdan yarattı. Sonra bizi temizlerin sulblerine ve rahimlerine taşıdı. Dedim ki ya Resulullah daha önce neredeydiniz, neyin üstündeydiniz? Resulullah, arşın altında Allah’ı tesbih eden şahıslardık, dedi ve devam etti. Rabbim beni göklere çıkardığında ve cennetteki ‘Sıdretül Münteha’ ağacına vardığımda Cebrail, benimle vedalaştı. Ben dedim ki Ya habibi ya Cebrail, böyle bir mekânda mı benden ayrılıyorsun? Cebrail dedi ki ya Muhammed, ben bu yeri geçemem, kanatlarım yanar. Sonra yüce Allah, beni nurdan nura fırlattı dilediği kadar. Yüce Allah bana, ya Muhammed, ben yeryüzüne nazar kıldım, seni Peygamber olarak seçtim. Sonra yeryüzüne bir daha baktım, Ali’yi seçtim. Onu senden sonra imam, vasi ve ilmimin varisi kıldım. Sizin sulplerinizden ilmimin bekçilerini, temiz soylu masum imamları çıkaracağım. Eğer bunlar olmasaydı ne dünyayı ne ahireti, ne ateşi ne cenneti yaratırdım. Onları görmek ister misin? Ben de evet ey Allah’ım dedim. Sonra ya Muhammed, başını kaldır diye çağrıldım. Başımı kaldırdım. Nurlar saçan Ali, Hasan, Hüseyin, Hüseyin’in oğlu Ali, Ali’nin oğlu Muhammed, Muhammed’in oğlu Cafer, Cafer’in oğlu Musa, Musa’nın oğlu Ali, Ali’nin oğlu Muhammed, Muhammed’in oğlu Ali, Ali’nin oğlu Hasan ve aralarında bir yıldız gibi parlayan Hasan’ın oğlu Muhammed’i gördüm. Ben ya Rabbi, bunlar ve aralarında yıldız gibi parlayan kim, diye sordum. Yüce Allah, bunlar senden sonraki temiz imamlardır. Bu da yeryüzü nasıl zulüm ve cevrle dolduysa onu adalet ve hakla dolduracak olan hüccettir. Dedik ki ya Resulullah baba ve annelerimizin hakkıyla çok acayip şeyler söyledin. Resulullah dedi ki bundan daha acayip olan şey şudur ki, doğru yolu gösterdikten sonra bazı kavimler benden bunları duyacak sonra arkalarına dönecek ve bu imamlara eziyet etmekle bana eziyet edeceklerdir. Allah bunları yapanları şefaatimize erdirmesin.

Sevgili kardeşlerim, Hz. Peygamber’in bu izahından sonra akıllı olan biri Ehlibeytten ayrılır mı? Kendilerine başkalarını tercih eder mi? Bu aksi yola sapanlar ancak Allah’ın kalplerini kör ettiği duymayan ve görmeyenlerdir.

Allah’ım, bizleri Ehlibeytin yolundan ayrılmayan, onların izlerini takip edenlerden kıl. Âmin.

HİLAFET HAKKI (2)

Nurettin REYHANİ

Bismillahirrahmanirrahim

 Alemlerin rabbi olan Allah’a hamdolsun. Dualarımız ve selamlarımız nebimiz ve seyyidimiz, peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a.v) , onun güzel, temiz soyuna ve ehlibeytine olsun.

Bizi, Hz. Muhammed’in itaatine muvaffak eden, Allah’ın ibadetine sabit kılan, “Seni alemlere rahmet olarak gönderdik.” diye nitelendirdiği nebî’i, resulü, ve habibi Hz. Muhammed’i tasdik edenlerden yaratan Allah’a hamdolsun.

Allah’a şükürler olsun bizler, onun yolunu tuttuk, onun delillerini izledik, onun hidayet nuruyla aydınlandık, onun emirleriyle hareket ettik ve yasaklarından kaçındık. Onun hiçbir hadisini ve şeriatını değiştirmeyiz. Hiçbir veli ile bir tutmayız, onun hiçbir düşmanını veli seçmeyiz. Doğru bir niyetle ve ihlasla ona iman ettik. Dünya ve ahirette ebedi saadete; onun risaletini tasdik etmek, peygamberliğine iman etmekle ulaşılacağını öğrendik. Allahuteala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: ”Battığı zaman and olsun yıldıza ki, arkadaşınız (Hz. Muhammed) sapmadı ve batıla inanmadı. O, kötü arzularına göre konuşmaz. Onun konuşması vahyedilenden başkası değildir. Ona, müthiş kuvvetleri olan biri öğretti”(Necm Suresi : 1-5) Bundan dolayı bizim, onun emirlerine itaat ettiğimizi ve sözlerini dinlediğimizi görürsünüz.

Ehlisünnetin en büyük alimlerinin kaynaklarına göre Muhammed (s.a.a.v); insanları Hz. Ali’yi sevmeye teşvik ettiğini, onun (Hz. Ali) vasisi, velisi ve kendisinden sonra halifesi olduğunu, onun yolundan gidenlerin cennete, düşmanlarının ve onun yolundan sapanların cehenneme gideceklerini dile getirdiklerini anlatırlar. Burada sizlere ehlisünnetin büyük alimlerinden tarihçi ve müfessirlerinden Ebi Cafer Muhammed İbni Cerir ‘et-Taberi’nin “El Vilayeh” adlı eserinden, “Gadir Hadisleri” bölümünden bir olayı nakledeceğim:

Zeyd bin Arkam’dan rivayetle dedi ki: Hz. Muhammed (s.a.a.v)Veda Haccı’ndan dönerken, kuşluk vakti sıcakların şiddetli olduğu bir sırada Gadir Hum’a geldiğinde çalı çırpıyı temizlememizi emretti. Cemaat halinde namaza davet etti, toplandık. Çok güzel bir hutbeden sonra dedi ki: Allahuteala bana Cebrail (A.S) aracılığıyla: “Ey Allah’ın resulü; Rabbin tarafından sana bildirileni tebliğ et. Şayet tebliğ etmez sen risaletini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.”(Maide suresi : 67) Rabbim tarafından Cebrail (a.s.) burada durmamı, beyazla siyah herkese Ali bin Ebi Talib’in kardeşim, vasim, halifem ve benden sonra imam olduğunu bildirmemi emretti. Bana inananların azlığı, eziyet edenlerin çokluğu, Ali’ye düşkünlüğümden dolayı Rabbimin beni affetmesini Cebrail’e söyledim. Hatta bana, her söyleneni dinleyen kulak diye takıldılar. “Yine onların içinde öyleleri vardır ki, Peygamber'i incitiyorlar ve "O her söyleneni dinleyen bir kulaktır." diyorlar. De ki; "Sizin için bir hayır kulağıdır. Allah'a inanır, müminlere inanır, ayrıca sizden iman edenlere de bir rahmettir". Allah'ın Resulünü incitenlere acıklı bir azap vardır.” (Tevbe Suresi :61) Şayet isteseydim hepsini isimleriyle tek tek sayardım. Onları gizli tutmak yüksek ahlakıma daha uygundur. Allah ricamı kabul etmedi, illa onu tebliğ etmemi emretti:

“Ey insanlar! Bilin ki Allah onu (Hz. Ali’yi) size imam ve veli olarak seçti. Herkesin ona itaat etmesini emretti. Onun hükmü uygulanır. Onun sözü geçerlidir. Ona karşı çıkan (muhalefet eden) lanetlidir. Onu tasdik eden Allah’ın rahmetine kavuşacaktır. Duyun ve itaat edin. Allah mevlanızdır. Ali de imamınızdır. Ondan sonra imamlık kıyamete kadar onun soyundan devam edecektir. Allah ve Resulünün helal ettiğinden başka helal yoktur. Allah ve Resulünün haram ettiği sürekli haramdır. Allah’ın bana bütün bildirdiklerini size açıkladım. Ona (Hz. Ali’ye)büyüklenmeyin. O hak üzerine amel eder, sizi hidayete götürür. Allah onu (Hz. Ali’yi) inkar edeni affetmeyecek, tövbesini kabul etmeyecek ve sonsuza dek şiddetli azap vereceğine dair söz verdi. İnsanlar var oldukça, onlara rızk indiği sürece o (Hz.Ali ) benden sonra en üstününüzdür. Ona karşı gelen lanetlidir. Bu sözlerim bana Allah tarafından Cebrail (a.s.) aracılığıyla indirilmiştir. Yarın ona nasıl davranacağınızı göreceğiz.

Kur’an’ın hükümlerini anlayın, kendi yorumlarınızla hareket etmeyin. -Hz. Ali’yi koltuk altından tutup herkesin göreceği şekilde yukarı kaldırdı.- Kur’an’ı ancak elini aldığım, vücudunu kaldırdığım tefsir eder, size öğretir. Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır. Mevlalığı Allah tarafından bana belirtilmiştir. Görevimi yerine getirdim, tebliğ ettim, duydunuz ve size açıkladım. Mü’minlerin emirliği benden sonra ondan başkasına haramdır.

Hz. Muhammed (s.a.a.v)Hz. Ali’nin elini yukarı kaldırdı ve dedi ki:”Ey insanlar! Bu (Hz. Ali) kardeşim, vasim, ilmimin açıklayıcısı, bana ve Kur’ana inananların halifesidir. Allah’ım, onu veli seçenin velisi ol, düşman olana düşman ol, onu inkar edeni lanetle, hakkını inkar edene azap ver. Allah’ım, Hz. Ali’nin hakkını belirttikten sonra “Elyevmü ekmeltü leküm diynüküm. (….Bugün dininizi tamamladım….)” ayeti kerimesini indirdin. Bugün dininizi Ali’nin imameti ile tamamladım. Kim o nu ve onun soyundan gelen çocuklarımdan başka imam seçerse amelleri boşunadır, sonsuza kadar ateşte kalacaklardır. İblis, Hz. Adem’i (a.s.) yüce sıfatına rağmen kıskandı ve onu cennetten çıkardı. Ali’yi kıskanmayın, amelleriniz düşer, ayaklarınızın üzerinde duramazsınız. “Vel asri. İnnel insane lefi husrin” Ali hakkında inmiştir. (Asra yemin olsun ki, İnsan mutlaka ziyandadır.)” (Asr suresi :1, 2)

Ey insanlar! Gözünüzün önüne perde gelmeden, sırtınızı geri çevirmeden önce, Ashab’ı Sebti lanetlediğimiz gibi sizi lanetlemeden, Allah’a peygambere ve onunla nura iman edin. Allah’ın nuru bende, benden sonra Ali’de, Ali’den sonra Mehdi’ye kadar onun soyunda devam edecektir.

Ey insanlar! Benden sonra imamlar gelecek, sizi ateşe davet edecekler. Kıyamet gününde zafere ulaşmayacaklardır. Allah ve ben onlardan uzağız. Onlar, yandaşları ve onlara uyanlar, cehennemin en alt tabakasında olacaklardır. İmamlığı zorla alacaklar, hesabınızı görmek için yakında size yöneleceğiz. Üzerinize halis ateşten bir alev ve duman gönderilir de kendinizi koruyamazsınız.” (4)

Sevgili kardeşlerim,

Hz. Peygamberimizin (s.a.a.v) Hz. Ali (a.s.) hakkında dile getirdiği faziletleri görün. Bu sözleri duyduktan sonra Hz. Muhammed (s.a.a.v)inanıyor, onu doğruluyor isek Hz. Ali’yi sevmek onu veli seçmek onun yolundan gitmek, onun ipine sıkı sıkı sarılmak haktır. Evet, biz onu veli, imam ve yol gösterici olarak kabul ediyor onu örnek alıyoruz. Bize Alevî denmesine razıyız, bu isimle iftihar ediyoruz. Hz. Muhammed’in (s.a.a.v)“Allah beni Ali’yi benden sonra hidayete ersinler, diye önder olarak seçmemi emretti.” dediği Ali’nin velayeti ile nasıl iftihar etmeyiz. Allah’a şükür bizler, Mü’minlerin Emiri ile hidayete erdik, bizler sadık Alevîleriz. Biz ahlakımızı, edebimizi, güzel arkadaşlığımızı, peygamberin ehlibeyti, risaletin kaynağı, Allah’ın her türlü pislikten arındırdığı, tertemiz yarattığı, imamların en saygını ve en büyüklerinden kazandık. Şura suresinde “De ki: bunun karşılığında sizden bir ücret istemiyorum, yalnız akrabalarıma sevgi gösterin.” diye buyuruyor. Tefsir el Muhiyt’te Heyyan el Endulusi’nin; bu ayeti kerime indiği zaman Resulullah’a (s.a.a.v)“Allah kimi sevmemizi emretti” diye sorduklarında: “Onlar; Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’dir.” dedi.

Kifayetü t’Talib eserinde Enes bin Malik rivayet ediyor: “Ben, Ebu Zer, Selman, Zeyd bin Sabit ve Zeyd bin Erkam Hz. Peygamber’in (s.a.a.v) huzurundaydık. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin içeri girince Hz. Resulullah (s.a.a.v) onları öptü. Ebu Zer, yerinden kalktı, eğilip Hasan ve Hüseyin’in ellerini öptü, gelip yerine oturdu. Ona gizlice:” Ey Ebu Zer, Resulullah’ın büyük, yaşlı ashabından birisinin Haşim ailesinden iki gencin elini öptüğünü gördün mü?” diye sorduk. Ebu Zer: “Evet. Benim duyduklarımı siz duysaydınız daha fazlasını yapardınız.” dedi. “Resulullah’tan (s.a.a.v) ne duydun?” diye sorduk. Ebu Zer:”Resulullah (s.a.a.v) Ali’ye ve onlara dedi ki: “Allah’a yemin ederim ki, bir kul bitap düşene kadar namaz kılar, oruç tutar ve sizi sevmez düşmanınızdan sakınmazsa namaz ve orucu hiçbir menfaat sağlamaz. Ey Ali, kim sizin hakkınızla Allah’a dua ederse onu mahcup etmez. Ey Ali, sizi kim severse size sıkı sıkı sarılırsa, Allah’ın ipine sarılmış olur.” Hadisin sonunda:

“…..Hayret! Bazı kavimler bu sözleri duyacaklar, Allah onları hidayete eriştirdikten sonra sırt çevirecekler. Onlara (Ali ve soyuna) eziyet ederek bana eziyet etmiş olacaklar. Allah onlara şefaatimi göstermesin.”

Sevgili kardeşlerim,

Sadık ve emin olan Resulullah’ın (s.a.a.v) açıklamalarına dikkat edin. Oruç, namaz ve kulu Rabbine yaklaştıran her türlü salih amelin kabulünü Mü’minlerin Emiri Ali ve onun masum soyunun sevgisine şart koşmuştur. Onlara sırt çeviren, onlara düşmanca davrananlara ceza verecektir. Her ne salih amelle gelirse gelsinler, onların sevgisi ve velayeti olmadan faydası yoktur.

Sevgili kardeşlerim,

İbn il Mes’udi ’nin Mürucul Zeheb adlı eserinde Muhammed bin Ebu Bekir’in (Ebu Bekir’in oğlu Muhammed), Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye’ye yazdığı mektuptan bir alıntı yapalım:

“(Hz. Muhammed’e (s.a.a.v) salat getirip övdükten sonra)…….

Allah onu (Hz. Muhammed’i) resul ve müjdeleyici olarak gönderdi. Ona ilk uyan vekil olan, iman eden, onu tasdik eden, Müslüman olan, ona selam veren kardeşi ve amcasının oğlu, Ebu Talib’in oğlu Ali’dir. İnsanlara gizli olduğu zamanda ona inandı. Onu her türlü şiddetten kendisi korudu. Onunla savaşanla savaştı. Onu dost edineni dost edindi. Onun yolunu izledi. Amellerinde ona, kendisinden daha yakını yoktur. Kendini ona karşı yücelttiğini gördüm. Sen sensin, o da odur. O insanların en iyi niyetlisi, en üstün soyu, en hayırlı hanımla evli olandır. Sen ise, insanların en kötüsü ve en kötüsünün oğlusun. Sen ve baban hata ettiniz. Batılı Resulullah’a (s.a.a.v) tercih ettiniz. Allah’ın nurunu söndürmeye çalışıyorsunuz. Bu uğurda insanları topluyorsunuz, mallarınızı harcıyorsunuz. Kabileleri ona kışkırtıyorsunuz. Baban bu uğurda öldü. Sen de bu uğurda vekili oldun. Bil ki ümitsiz olduğun, onu her türlü şiddetten koruyan Allah’a karşı savaşıyorsun……..”

Muaviyenin cevabında ise;

Sahr oğlu Muaviye’den, babasını küçülten Ebu Bekir oğlu Muhammed’e:

“…….. Mektubunda Ebu Talib oğlu Ali’nin Resulullah’a yakınlığını, ona karşı çıkmamın kötülüğünü zikrettin. Beni, senin olamayan, başkasının faziletleriyle protesto ediyor ve ayıplıyorsun. Bu fazileti senden başkasına veren rabbine şükret. Biz ve baban, Ebu Talib oğlu Ali’nin faziletini, ona itaat etmenin hak olduğunu, bizden iyi olduğunu biliyorduk. Allah, Peygamber’e vaat ettiğini seçtikten, davetini açıkça belirttikten, hüccetini açıkladıktan sonra onu (Hz. Muhammed’i) yanına aldı. Ali’nin hakkını ilk alan, baban ve Faruk-ı Ömer’dir. Anlaşarak ittifak halinde Onun emrine muhalefet ettiler. Kendilerinin hakkı olmayan, üstesinden gelemeyecekleri bir işe (biat etmeye) davet ettiler. Onun (Hz. Ali’nin) karşısında kekelediler. Biat etmekte gecikti. Sonra onlara biat etti, teslim oldu. Ölene kadar hiçbir emirde ona danışmadılar, hiçbir sırrı ona açıklamadılar. Baban onun mülkünün ve liderliğinin alınmasını kolaylaştırdı. Şayet bizim yaptığımız suç ise, bunu baban başlattı, biz de ortaklarıyız. Baban muhalefet etmeseydi, biz Ali’ye muhalefet etme imkanı bulamazdık. Ona teslim olacaktık. Fakat babanın yaptıklarını gördükten sonra biz de devam ettirdik. Bunu ilk yapan babanı ayıpla…….”

Sevgili kardeşlerim. Mü’minlerin Emiri’nin en büyük düşmanı Süfyan oğlu Muaviye bile

Hz. Ali’nin üstünlüğünü, hilafetin onun hakkı olduğunu itiraf ediyor. Ebu Bekir ve Ömer’in hilafeti ondan zorla aldıklarını ve hiçbir konuda kendisine danışılmadığını belirtiyor.

Bundan dolayı biliyoruz ki, Müminlerin Emiri Ali’nin hak yolda olduğunu, Peygamber’in (s.a.a.v) deyimiyle kurtuluş, onun yolundan gitmekle olur. Bundan dolayı biz onun yolunu seçtik, onu velimiz bildik. Bizleri onun sevgisine ve itaatine eriştiren Allah’a şükürler olsun.

 

Biz Alevîler Ali’nin yolunu seçtik ve bu isimle iftihar ediyoruz. Bizi sevmeyenlerin itham ettikleri yalanlara ve iftiralara önem vermiyoruz. İleride inşallah Allah’ın huzurunda duracağımız zaman kimin hak, kimin batıl yolda olduğunu göreceğiz. Allah’ın salat ve selamları, sonsuza dek Hz. Pegamberimiz Muhammed’in ve pak soyu ehlibeytinin üzerinde olsun. Doğru yolu seçenlere selam olsun. 

HİLAFET HAKKI ( I )

Nurettin REYHANİ

Müslüman Kardeşlerim! Size Allah’ın kelamını hatırlatırım. “Amma yine de öğüt ver; çünkü öğüt, müminlere fayda verir.” (1)

Tarihi belgeler Arapların, ilk olarak merkezi Mekke olan Yemen ve Hicaz civarında bulunduğunu gösteriyor. Peygamberlerden Mekke’ye ilk giren Hz. İsmail (a.s.) olmuştur. Bu da Allah’ın emri ve Hz. İbrahim’in (a.s.) vasıtasıyla gerçekleşmiştir.

Bilindiği üzere Hz. İbrahim (a.s.), hanımı Hz. Hacer’i ve henüz sütten kesilmemiş olan oğlu Hz. İsmail’i (a.s.) oraya yerleştirmiştir. O zamanlar orası ne bir yeşilliğin ne de bir damla suyun bulunduğu bir çölden ibaretti. Hz. İbrahim (a.s.) hanımı ve oğlunu oraya yerleştirdikten sonra Allahuteala’ya şöyle bir duayla yakardı: “Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: ‘Rabbim bu şehri (Mekke’yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Çünkü onlar (putlar), insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldular. Rabbim, şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık sen gerçekten çok bağışlayan, pek esirgeyensin. Ey Rabbimiz! Ey Sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını senin Beytihareminin (Kâbe’nin) yanında, ziraatın yapılmadığı bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızk ver. Umulur ki bu nimetlere şükrederler.”(2) Allahuteala, Hz. İbrahim’in (a.s.) bu duasını kabul etti ve her taraftan insanların oraya akmasını sağladı. Buraya (Mekke’ye) ilk yerleşen kabile Beni Cürhüm kabilesidir. Bu kabile buraya, şu anda Zemzem suyu diye tabir edilen, Allahuteala’nın Hz. İsmail (a.s.) ve annesi için çıkardığı su kaynağı için yerleşmiştir. Beni Cürhüm kabilesi Arapça konuşuyordu. Dolayısıyla aralarında büyüyen Hz. İsmail (a.s.) Arapçayı çok iyi bir şekilde öğrendi. Hz. İsmail (a.s.) büyüyünce kabilenin reisi Madad el Cürhüme’nin kızıyla evlendi. Allahuteala Hz. İsmail’i (a.s.) Peygamber kılmış, daha sonraları kabilenin reisi Hz. İsmail (a.s.) olmuştur.

Mekke’de bulunan Allah’ın Evi (Kâbe), Hz. İbrahim (a.s.) ve oğlu Hz. İsmail (a.s.) tarafından inşa edilmiştir. Evin inşasının bitiminden hemen sonra, Allahuteala Hz. İbrahim’e (a.s.), bütün Arapları bu evin ziyaretine davet etmesini emretti: “İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde, kendilerine ait birtakım yararları yakinen görmeleri, Allah’ın kendilerine rızk olarak kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah’ın ismini anmaları (kurban kesmeleri) için, sana (Kâbe’ye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yiyin, hem de yoksula, fakire yedirin.”(3) Böylece hac, Hz. İbrahim’e (a.s.) tabi olan herkese farz kılınmıştır. Bundan sonra Araplar, her sene burayı ziyaret etmeye başladılar. Allah’ın evi (Kâbe), insanların; babasının katiliyle karşılaşsa bile, o makama saygılarından dolayı birbirlerine zarar vermedikleri çok emniyetli bir yer halini aldı. Zaten Araplar, Hz. İsmail (a.s.) zamanında sadece Allah’a tapan, güzel ahlak sahibi, sözünün eri, misafirperver ve cömert bir toplumdu. Hal böyle olunca Allahuteala onları bereketli nimetlerle ödüllendirdi. Bunu Kur’an-ı Kerim birçok yerde zikrediyor. Bu ayetlerden birisinde: “‘Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız.’ dediler. Biz onları, kendi katımızdan bir rızk olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekkeyimükerreme’ye) yerleştirmedik mi? Fakat onlar bilmezler.”(4) şeklinde buyuruyor.

Binlerce yıl sonra Arapların ahlak ve inanç anlayışında köklü bozulmalar oldu. Allah inancından uzaklaşıp putlara tapar oldular. Aralarında düşmanlıklar başladı. Birbirlerini öldürmeye, birbirlerinin mallarını yağmalamaya, hatta birbirlerinden kız kaçırmaya bile başladılar. Bu durum Hz. Muhammed’in (s.a.a.v) zamanına kadar sürdü. Zaten Allahuteala Hz. Peygamber’i (s.a.a.v) Arapları bu karanlık dönemden kurtarıp aydınlığa kavuşturmak ve o eski huzuru sağlamak için bütün âlemlere rahmet olarak göndermedi mi? Hz. Muhammed (s.a.a.v) Allahuteala’nın yardımıyla insanların kin ve düşmanlıktan, sevgi ve kardeşliğe yönelmelerini sağlamış, karşı çıkanları ise bu yardım sayesinde etkisiz hale getirip dünyada ve ahirette zelil (alçak) duruma düşürmüştür. Mekke’nin fethiyle birlikte Hz. Peygamber (s.a.a.v), şer’i hükümleri tam olarak uygulamaya başlayınca, Müslüman olsun, olmasın Araplar tekrar huzur ve güven içinde yaşamaya başladılar.

Hz. Muhammed (s.a.a.v) insanlara sürekli kötü amellerden uzak durup iyi amellerde bulunmaları konusunda telkinlerde bulunmuş, sadece Allah’a kulluk etmelerini ve ona kimseyi ortak kılmamalarını istemiştir. Çünkü Allah’tan başka ilah yoktur. Bununla ilgili Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyruluyor: “Allah evlat edinmemiştir. Onunla beraber hiçbir Tanrı da yoktur. Aksi takdirde her tanrı kendi yarattığını sevk ve idare eder ve mutlaka biri diğerine galebe çalardı. Allah, onların (müşriklerin) yakıştırdıklarından münezzehtir.”(5)

Kelime-i şahadeti getiren her insan, Allah’ın, dolayısıyla Hz. Peygamberin (s.a.s) emir ve yasaklarına uymak zorundadır. Kelime-i şahadet ancak bu amellerle desteklenirse insan hakiki bir Müslüman sayılır ve ebedi saadete ulaşır. Bu bağlamda Hz. Peygamber (s.a.a.v) sürekli olarak bütün Müslümanların kardeş olduklarını vurgulamış, kin ve haset duygularından arınmaları, sevgi, kardeşlik, birlik ve beraberlik içinde olmaları gerektiğini bildirmiştir. Hatta bir hadisi şerifinde Müslümanları bir vücuda benzetmiştir. Nasıl ki vücudun herhangi bir uzvundaki aksaklıktan dolayı bütün vücut acı duyuyorsa, Müslümanların da aynı şekilde birbirlerinin dertlerine ortak olmaları gerektiğini bildirmiştir. (6) Bunun yanında kendisinden sonra Müslümanları cahiliye dönemindeki alışkanlıklarına geri dönmemeleri ve küfre sapmamaları konusunda ısrarla uyarmıştır. Bununla ilgili olarak hadisi şerifinde: “Ey insanlar! Ben içinizde iki şey bırakıyorum ki, onlara uyarsanız sapkınlığa uğramazsınız. Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeytim.”(7) Buna rağmen Müslümanlar, Hz. Peygamber (s.a.a.v) vefat eder etmez, henüz cenazesi defnedilmeden hilafet kavgasına düştüler.

Beni Saide Sakifesinde toplanan muhacir ve ensar grupları, halifenin kendilerinden seçilmesi konusunda ısrarlı davranınca hilafet kavgası başladı. Ensar, Sa’d Bin İbadetul Ensari’yi halife seçmek isterken muhacirler, Hz. Peygamber’in (s.a.a.v) kendilerinden olduğunu ileri sürerek buna karşı çıktılar. Buna karşılık kendilerinden bir isim beyan etmediler. Bunun üzerine ensar her tarafın kendine bir lider seçmesini önerdiler. Ömer Bin Hattab, ensarın bu fikrine, Arapların buna razı olmayacaklarını, çünkü Hz. Peygamber’e (s.a.a.v) olan yakınlıklarını ileri süreceklerini iddia ederek karşı çıktı. Bu sırada Ebu Ubeyde söz aldı: ”Ey ensar! Hz. Muhammed’e (s.a.a.v) ilk inananlar ve bu dinin yayılmasında Hz. Peygamber’e (s.a.a.v) ilk yardımcı olanlar sizlerken, bu dinin bozulmasına da sizler sebep olmayınız.” dedi. Ardından Beşir bin Sa’d el Hazreci de, ensara hitaben: “Bizler gerçekten Hz. Muhammed’e (s.a.a.v) inandık ve yardımcı olduk; fakat bunu hilafet ve dünyevi menfaatlerimiz için değil, Allah rızası için yaptık. Ben muhacirlerin bu isteklerine mukavemet gösterip dinin bozulmasına sebep olmayacağım. Sizler de Allah’tan korkun.” şeklinde konuşunca, Ebu Bekir: “İşte Ömer, işte Ebu Ubeyde. Hangisine isterseniz biat ediniz.” Bunun üzerine Ömer ve Ebu Ubeyde, Ebu Bekir’e: “Vallahi sen varken bize hilafet düşmez.” dediler. Muhacirlerden Abdurrahman bin Avf, ensara hitaben: “Siz ensar, gerçekten İslam dinine büyük hizmetlerde bulundunuz. Fakat aranızda Ebu Bekir, Ömer bin Hattab ve Ali bin Ebu Talip gibi faziletli insanlar yoktur.” deyince, ensardan Münzir bin Erkam: “Bizler bu saydıklarınızın faziletlerini inkâr etmiyoruz; lakin aralarında biri var ki, hilafete talip olsaydı tereddütsüz biat ederdik. O da Ali bin Ebu Talip’tir.” Ensarın büyük çoğunluğu Ali’den başkasına biat etmeyeceklerini yüksek sesle söylemeye başladılar. Bununla birlikte hararetli tartışmalar başladı, sesler yükseldi, neredeyse savaş başlayacaktı. Bu kargaşayı fırsat bilen Ömer, Ebu Bekir’den biat için elini uzatmasını istedi. Bunun üzerine ensardan Hazreci kabilesinin reisi Beşir bin Sa’d el Hazreci, Ebu Bekir’e ilk biat eden oldu. Beşir’in bu hareketi karşısında Habbab bin Münzir: “Vallahi sen bu hareketi kıskançlığından dolayı yaptın. Senin maksadın, amcanın oğlu Sa’d Bin Ubade’nin hilafetini engellemektir.” dedi. Ömer Bin Hattab ise Habbab bin Münzir’e kızgın bir şekilde “Allah senin canını alsın.” deyince, Habbab da aynı şekilde: “Allah senin canını alsın.” diye karşılık verdi. Ondan sonra Ömer bin Hattab: “Sa’d bin Ubbade’yi öldürün. Allah senin canını alsın. Şimdi seni bağırsaklarını çıkarana kadar ezmek istiyorum.” deyince, Sa’d’ ın yanı başında duran oğlu Kays ayağa kalkıp Ömer’e hitaben: “Onun bir kılına zarar gelirse, Allah’a and olsun ki ağzında sağlam bir tek diş bırakmam.” (8)

Ebu Bekir’in halife seçildiği bu tartışması, kavga ve gürültüsü bol, ölüm tehditleriyle dolu ve şaibeli biat olayına bir kısım sözde Müslüman din ve tarih bilginleri, şura adını yakıştırdılar. Böyle birbirlerine kin, nefret ve düşmanlık besleyen insanlar arasında, ölüm tehditlerinin eksik olmadığı tartışma olaylarına şura denilebilir mi? Hele hele hiçbir isim üzerinde henüz anlaşma sağlanmamışken, kargaşayı fırsat bilerek ve işi oldu bittiye getirmek suretiyle Ebu Bekir’i halife ilan etmek.... Buna bir de Hz. Peygamber’in (s.a.a.v) son günlerinde vasiyetini yazılı bir şekilde vermek istemesine aynı insanların karşı çıkması ve bu olayın (şura olayı) Hz. Ali (a.s.) ve taraftarlarının olmadığı bir zamanda vuku bulmasını eklersek, bütün bunların bir tesadüften ibaret olmadığını görebiliriz. Mademki Ömer’in iddia ettiği gibi Araplar, Hz. Peygamber’in (s.a.s) soyuna yakın bir kabileden olmayan birini kabul etmeyeceklerdi, acaba Hz. Peygamber’e (s.a.s) her yönüyle en yakın olan Hz. Ali’yi (a.s.) neden halife olarak seçmemişlerdir. Hem de Beni Sa’d Sakifesinde bulunan çoğunluğun ısrarlarına rağmen... Bir de bu olaylar karşısında, acaba Hz. Ali’nin (a.s.) tepkisi göz ardı edilebilir mi? Hz. Ali’ nin uyarısı her şeyi açıklamaktadır: “Vallahi ben Allah’ın kulu ve Resulullah’ın (s.a.a.v) kardeşiyim. Ben size biat etmeyeceğim. Çünkü bu hilafet benim hakkımdı ve sizin bana biat etmeniz gerekirdi. Ensar nasıl ki sizin Resulullah’a (s.a.a.v) yakınlığınıza istinaden geri çekildi ve size hakkınızı teslim ettiyse, siz de aynı şekilde benim Resulullah’a (s.a.a.v) yakınlığımdan dolayı hakkım olan hilafeti bana verin. Veyahut büyük bir günahla Allah’ın huzuruna dönün.” (9)

             

1-                              Zariyat – 55

2-                              İbrahim – 35,36,37

3-                              Hac – 27

4-                              Kasas – 57

5-                              Mü’minun – 91

6-                              Sahihi Buhari

7-                             Sahihi Müslim (Kitabu fazaili Ali ibni Ebi Talip), Sahihi Tirmizi, İmam Nesai (El hasais), Müsnedi Ahmed ibni Hanbel, Nebehani (Fethul Kebir), Tarihi                       İbni Asakir, Suyuti (Camius sağir), Kenzül Ummal, Müstedrek i Hakim………..

8-                              Tarihi Taberi

 

9-                              Cevheri (Es Sakife), İbni Ebil Hadid (Şerhi Nehcül Belağa)

İLAHİ VASİYET ( I )

 Nurettin REYHANİ

 “Rahman ve Rahim olan Allah’ ın adıyla”

“Biz insanı en güzel şekilde yarattık.”(1)    diye buyuran ve insanı, diğer bütün canlılardan üstün kılan; etrafında olup biten her şeyi anlamaya ve anlatmaya yarayan şeklen küçük ama fiilen ve manevi yönden muazzam olan kalp ve dil gibi nimetlerle donatarak, insanı yeryüzünün en onurlu varlığı olarak yaratan Allah’ a şükürler olsun. Allah’ a öyle bir şekilde hamd ederiz ki, bizi daima her bakımdan en iyi şeylerle mükâfatlandırsın.

            Şehadet ederiz ki Allah’ tan başka ilah yoktur ve onun eşi, benzeri de yoktur. Onu hiçbir akıl ve hiçbir düşünce kavrayamaz. Ve şehadet ederiz ki Hz. Muhammed (s.a.a.v) onun kulu ve elçisidir. Allah’ ın salat ve selamları, gece ve gündüz var oldukça Peygamberimiz Hz. Muhammed’ in ve Ehlibeytinin üzerlerinde olsun.

            Ancak...

            Akıl sahipleri bilirler ki, İslam dini Allah’ ın dininin ta kendisidir. Hz. Âdem’ den  (a.s.) Hz. Muhammed’ e (s.a.a.v) kadar gelmiş geçmiş bütün peygamberler, insanları İslam’ a davet etmişlerdir. Yüce Allah, bunu Kur’an-ı Kerim’de “Allah katında geçerli din, ancak islamdır.”(2) ve “Kim İslamdan başka bir dini din olarak seçerse, kendisinden  (böyle bir din) asla kabul edilmeyecektir.  Ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”(3) ayeti kerimeleriyle bildirmiştir.

            Nasıl ki Hz. Muhammed (s.a.a.v) peygamberlerin sonuncusudur, onun şeriatı da kıyamet gününe kadar geçerli olacaktır. Onun helal olarak bildirdiği kıyamete kadar helal, haram olarak bildirdiği de kıyamete kadar haram kalacaktır. Onun dinini ve şeriatını değiştirmeye hiç kimsenin yetkisi olmamıştır ve olmayacaktır da. Bunu Kur’an-ı Kerim’ de “Bugün sizin dininizi ikmal ettim, sizin üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve din olarak sizin için İslamı beğendim.”(4) ayeti kerimesiyle açıkça belirtmiştir. Allah-u Teala bu konuyu Kur’an-ı Kerim’ de bu kadar açık bir şekilde izah ettikten sonra, herhangi bir mümin ya da akıl sahibi kimse, dinde değişiklik yapmaya cesaret edebilir mi?

            Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v) dönemini inceleyecek olursak insanların Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v) yolundan gidenler ve onun yolundan gidiyormuş gibi görünen ama gerçek şeriattan tamamen sapan münafıklar olarak iki gruba ayrıldığını görürüz.

            Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v) doğruluğuna ve her durumda Hak ile beraber olduğuna bütün içtenliğiyle inanan grup, her zaman Peygamberimizin yanında olmuş ve yolunda seve seve hayatını feda etmiştir. İslam dininin bütün hükümlerine onun gösterdiği şekilde riayet etmiş ve taraftarlarının azlığına, düşmanların fazlalığına aldırmadan Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v) yanında korkusuzca savaşmışlardır. Bu grup, Hz. Peygamber (s.a.a.v) hayatta olduğu sürece Peygamberin yolundan sapmayıp onun bütün emirlerini yerine getirdikleri gibi, ondan sonra bile vasiyetine uyup Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeyte (a.s.s.) sımsıkı tutundular. İşte gerçek sahabe ve müminler onlardır. Allah onlardan razı oldu ve onlar da Allah’ tan razı oldular. Onlar iyi amel sahibi olduklarından, Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v) ve Ehlibeytinin (a.s.) sevgisine nail oldular. Ve mutlu son onların olacaktır. Çünkü onlar İslamın dimdik ayakta durmasını sağlayan omurga olmuşlardır.

            Diğer grup (münafıklar) ise, ne yazık ki ilahi nurdan, adaletten nasip almak istemeyen kalpleri mühürlü, beyinleri kilitli insanlardan oluyordu ve maalesef bunların sayıları oldukça fazlaydı. Kur’an-ı Kerim’ de münafıklıkta maharet sahibi olan bu gruptan, şöyle bahsedilmektedir: “Çevrenizdeki bedevi Araplardan ve Medine halkından birtakım münafıklar vardır ki, münafıklıkta maharet kazanmışlardır. Kurnazca davrandıkları için sen onları bilmezsin. Fakat biz onları iyi biliriz. Biz onlara iki kez azap edeceğiz. Sonra da onlar daha büyük bir azaba itileceklerdir.” (5)  Bunlar, ayeti kerimede bahsedildiği gibi Medine ehlinden, Mekke’den ve Kureyş kabilelerinden olup, 23 sene boyunca Hz. Muhammed’e (s.a.a.v) karşı savaşmışlardır. Ne zaman ki yenilip bir şey yapamayacaklarını anladılar, o zaman İslam dinine girmiş gibi göründüler. Bunlar, görünüşte İslamın bütün gereklerini yerine getirerek Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v) yanında savaşıp sohbetine nail olmuşlarsa da, kalpleri nifak tohumlarıyla doluydu. Bunların niyeti, Hz. Peygamber’ den (s.a.a.v) sonra İslamı sahiplenip Hz. Muhammed (s.a.a.v) ve ona yürekten bağlı gerçek Müslümanlardan intikam almaktı. Bu münafıklar, Hz. Peygamber (s.a.a.v) zamanında İslamın bütün gereklerini yerine getirirmiş gibi göründüklerinden, ileriki zamanlarda saf (bilgisiz) Müslümanların çoğu bunlara uyacaktır. İstedikleri çoğunluğu sağladıktan sonra da, İslamı kendilerine uydurup onu kötü emellerine alet etmişlerdir. Allah-u Teala bunların ne olduklarını ve niyetlerini Hz. Peygamber’ e (s.a.a.v) bildirmiştir. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.a.v) bu münafıkların niyetinin, kendisinden sonra İslam adı altında kendi dünyevi menfaatlerini gözeterek, İslam dinini harap etmek olduğunun farkındaydı.

            Bundan dolayıdır ki Hz. Muhammed (s.a.a.v.),  peygamberliği süresince Müslümanları münafıkların bu kötü amellerinden korumak için sürekli, sakaleyn diye tabir edilen Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeytine uymaları konusunda telkin etmiştir. Ehlibeytinin bütün günahlardan arınmış olduğunu ve Kur’an-ı Kerim’ den hiçbir zaman hiçbir konuda ayrılmadığını her fırsatta bildirmiştir. Hatta yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’ de “Ey Ehlibeyt! Şüphesiz ki Allah sizden şek ve şirki gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.”(6) ayeti kerimesiyle bu konuya ilahi bir kesinlik kazandırmıştır.

Bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v) soyuna karşıtlığı ile meşhur İsmail İbni Kesir bile Siyer’ inde, Allah-u Teala’ nın, Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v) Ehlibeytini bütün âleme üstün kıldığını ve onların yolundan gidilmesi gerektiğini, onların yolunun Kur’an-ı Kerim ve gerçek İslamla aynı olduğunu belirtmekten kendini alamamıştır. Burada ‘Ehli Beyt’ (a.s) derken kimlerin kastedildiğini isterseniz Tirmizi’ nin Sahihi’ nde,  Müslim’ in Sahihi’ nde ve İbn-i Ahmed’ in Müsned’ inde birleştikleri isimleri sayalım: Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin  aleyhimüs-salatü vesselam.

            Biz bunları söylerken, kendi kaynaklarımızın haricinde, herkesçe kabul görmüş tarihçi ve İslam bilginlerinin kaynaklarını da baz alıyoruz.

            Nitekim, Nisai’ nin Hasaisi’ nde, Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v) bir konuşmasında çevresindekilere: “Ben bir gün ilahi davete icabet edeceğim. Aranızda, biri diğerinden büyük iki şey bırakacağım: Allah’ ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeytim.” diye buyurduğu geçmektedir.

            Tirmizi’ nin Sahihi’ nde ise, Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v) “Ey insanlar! Ben içinizde iki şey bırakıyorum ki, onlara uyarsanız sapkınlığa uğramazsınız. Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeytim.”  ifadesi yer almaktadır. Aynı şekilde;

            Suyuti’ nin Ed’dürrül Mansur eserindeAranızda iki şey (halife) bırakıyorum. Allah’ ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeytim.”,

            Havarizmi’l Hanefi Menakib’ inde, Aranızda iki şey (sakaleyn) bırakıyorum. Allah’ ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeytim.”,

            Müslim’ in Sahih’ inde Aranızda iki şey (sakaleyn) bırakıyorum. Birincisi Allah’ ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve ikincisi Ehlibeytimdir.” gibi nakillerin varlığı, gerçeğin aslında herkes tarafından bilindiğinin açık göstergeleridir.

            Son olarak da, herkesçe bilinen ve kabul edilmiş meşhur veda hutbesinden bir alıntı yapalım. Bilindiği gibi veda hutbesi, veda haccının dönüşünde Gadir Hum yakınlarında bir yerde, bazı rivayetlere göre 120 bin civarında Müslümanın hazır bulunduğu bir anda Hz. Muhammed’ e (s.a.a.v) gelen ilahi bir emrin neticesinde vuku bulmuştur.

 

“...

 Hz. Muhammed (s.a.a.v) orada bulunan topluluğa hitaben:

Ben müminlere kendi nefislerinden evlayım, değil mi?

Evet.

Hz. Peygamber (s.a.a.v) sorusunu tekrarladı:

Bilmez misiniz ki ben müminlere kendi nefislerinden evlayım?

Müslümanların cevabı yine “evet” oldu. 

Ben sizin veliniz miyim?

Müslümanlar bunu da doğruladılar: Evet doğru dedin.

Hz. Peygamber (s.a.a.v) bu sefer değişik bir şekilde:

Ey insanlar! Sizin veliniz kim?

Topluluk hep bir ağızdan:

Allah ve Resulü, Allah ve Resulü, Allah ve Resulü.

Bundan sonra Hz. Peygamber (s.a.a.v) Hz. Ali’yi (a.s.) yanına çağırıp onu elinden tuttu ve Müslümanlara hitaben dedi ki:

Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır. Allah’ ım, kim Ali’ yi dost edinirse sen de onun dostu ol ve kim ona düşman olursa sen de ona düşman ol. Bu (Ali), benim yardımcımdır. Kim ona yardımcı olursa ben de ona yardımcı olurum. Ve kim ona düşman olursa ben de ona düşman olurum.”

Hz. Peygamber (s.a.a.v) bu biat niteliğindeki sözlerini tamamladıktan sonra Hz. Ali’ye (a.s) biat edip, bütün Müslümanların ona biat etmesini istedi ve orada bulunan herkes Hz. Ali’ ye biat etti. Bu hutbeden hemen sonra Kur’an-ı Kerim’ in son ayeti kerimesi nazil olmuş ve mealden de anlaşılacağı gibi din konusunda son nokta konulmuştur. Maide suresinin 3. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “Bugün sizin dininizi ikmal ettim, sizin üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve din olarak sizin için İslamı beğendim.”

            Buradan anlıyoruz ki, Hz. Peygamber (s.a.a.v), Hz. Ali’ nin (a.s.) velayeti ile kendi velayetini, kendi velayetini ise Allah’ ın velayeti ile bir saymıştır. Demek oluyor ki; her kim Hz. Peygamber’ den (s.a.a.v) sonra Hz. Ali’ yi dost edindiyse Hz. Muhammed’ i (s.a.a.v) dost edinmiş sayılır. Hz. Ali’ nin (a.s.) velayetine itiraz eden ise Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v) velayetine, dolayısıyla Allah’ ın velayetine itiraz etmiş sayılır.

            Hz. Peygamber (s.a.a.v) şunu açık ve net bir şekilde belirtmiştir ki, doğru yol ancak ‘sakaleyn’ diye tabir ettiği Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeyt yoluyla bulunabilir. Aynı şekilde, bu iki büyük yardımcıdan (sakaleyn) başkasına tabi olanın da dalaletten kurtulmasının imkânı yoktur. Çünkü onlar (Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeyt), İslamın kıyamete kadar dimdik ayakta kalmasını sağlayacak, gerek kanuni gerekse hukuki olarak, her konuda birbirini tamamlayan, dinin birbirinden ayrılmaz temel taşlarıdır. Ehlibeyt ki Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v) ilminin varisidir. Bununla ilgili İbni Naim el Asfahani’ nin Kitab ül Hilye eserinde geçen hadisi şerifte: “Kim benim gibi yaşamak, benim gibi ölmek ve bana vaat edilen cennete benimle birlikte girmek isterse, Hz. Ali (a.s.) ve soyunun (On iki imam) velayetine girsin. Çünkü onların soyu benim soyumdur. Onlar benim bilgimi miras edindiler ve benim idrak ettiğimi onlar da idrak ettiler.” buyrulmaktadır.

            Hz. Muhammed (s.a.a.v), Ehlibeytini bu kadar methederken bakınız İbn-i Haldun neler yazıyor: “Ehlibeyt, hak yolundan saptılar ve kendi keyiflerine göre mezhep kurdular. Kendi inançlarına göre sahabeleri suçlayıp, kendilerinin günahlardan arınmış olduklarını iddia ediyorlar. Ehlibeyte tabi olanların hariciler gibi İslamla ilgileri yoktur.” Zaten İbn-i Haldun’ u bu -hak etmediği- mertebeye getiren de bu fikir ve beyanları değil midir? Zamanın yöneticileri; kendilerini metheden, karşı tarafı suçlayan bu sözde ilim adamlarını sürekli kollamış ve yüksek makamlara getirmiştir. Bu olayların benzeri, tarihte çok olmuş ve olmaktadır da….

            İbn-i Haldun, Ehlibeyte yönelttiği bu asılsız iftiralarla Ehlibeytin değerini düşürdüğünü sanmıştır. Oysa bu ve bunun gibi kara cahiller, güneşi balçıkla sıvamaya kalkışmışlardır. Bilmiyorlar ki, Ehlibeytin yardımı ve öğretisi olmadan doğru yol bulunamaz. Allah-u Teala bizleri onların (Ehlibeyt ve Kur’anı Kerim) yolundan ayırmasın. Allah’ ın salat ve selamları daima üzerlerinde olsun. AMİN

(1): Tin Suresi – 4. ayet

(2): Ali İmran suresi – 51. ayet

(3): Ali İmran suresi – 60. ayet

(4): Maide suresi – 3. ayet

(5): Tevbe Suresi – 101. ayet

 

(6): Ahzab suresi – 33. ayet

ALEVİLERİN HAKLI DAVASI

Nurettin REYHANİ

 

Aleviler, Hz. Muhammed’in (s.a.a.v)  vasiyeti üzerine Hz. Ali’ye (a.s) tabi olup onun etrafında birleşenlerdir. Hz. Muhammed (s.a.a.v)  hayatı boyunca bu vasiyetini bazen açık bazen de dolaylı olarak Müslümanlara bildirmiştir. Örneğin hadisi şerifinin birinde: “Ey Ali! Seni yalnız mümin olan sever ve seni yalnız münafık olan sevmez.” ¹ derken, Ali’yi sevenlerin cennete gideceğini, sevmeyenlerin ise cehennem ateşinde yanacağını belirtmek istemiştir.( İmam Ahmet bin Hanbel – Müsned (Cilt 1, Sayfa 84),İbnil Kesir – Tarih (Cilt 7, Sayfa 354),İbni Hacer el Heytemi – Savaık (Sayfa 73),Suyuti – Cami (Cilt 2, Sayfa 299)

      Hatta Şafii mezhebinin kurucusu olan Muhammed bin İdris el Şafii bir şiirinde:

 “Ali’yi sevmek her şeyden korunmaktır

  Ali ins ve cinlerin imamıdır.

  Peygamberin tartışmasız vasiyyidir

  Cennetle cehennem arasındaki sınırdır.”  demiştir. (Muhammed bin İdris eş’ Şafii - Divan Şiir eş’Şafii)

            Güvenilirliği herkesçe kabul edilmiş kaynaklar, Hz. Muhammed’in (s.a.a.v)  Hz. Ali’yi (a.s) metheden hadisi şerifleri ile doludur. Biz bunların sadece birkaç tanesinden bahsedeceğiz ki bunlar haklılığımızı ispat etmeye yeter de artar bile…

            Yolumuzu ve inancımızı eleştirenlere hitaben diyoruz ki, biz Hz. Muhammed’in (s.a.a.): “Ben ilmin şehriyim Ali de ilim şehrinin kapısıdır. İlim şehrine girmek isteyen kapıdan girsin.”  hadisi şerifine istinaden, ilim şehrine Hz. Muhammed’in (s.a.a.v)  işaret ettiği kapıdan girdik ki, dinin gerçek hükümlerini ve şeriatın hakikatlerini olduğu gibi alabilelim.( Ebu Abdullah el Hakim  Müstedrek (Cilt 3, Sayfa 226),El Muttekı el Hindi Müntahap Kenzül Ummal (Cilt 5, Sayfa 33), Ebu Naim – Hilye (Cilt 1, Sayfa 61)

            Din usulünde ya Eşaire ya da Mu’tezile kollarından birine uymamız konusunda bize baskı yapılıyor ve dört büyük mezhepten birisine tabi olmamız isteniyor.  Hâlbuki bu mezheplerin haklılığı ve doğruluğuna dair ne Kur’an-ı Kerim’e ne de hadisi şerife dayalı bir kanıt vardır.

            Bizim ise Hz. Ali (a.s) ve Ehlibeytini sevmemiz konusundaki haklılığımız gerek Kur’an-ı Kerim’de gerekse güvenilir kaynaklarda mevcut olan hadisi şeriflerle desteklenmiştir. Bunlardan birisi “sakaleyn” hadisidir. Hadisi şerifte buyuruyor ki: “Ben aranızda biri diğerinden daha büyük olan iki büyük ve değerli emanet bırakıyorum: Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeytim. Bu ikisi hakkında nasıl davranacağınıza dikkat edin. Çünkü Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeytim, havz başında bana kavuşuncaya dek birbirinden ayrılmazlar.”( Heysemi – Mecma’uz Zevaid (Cilt 9, Sayfa 162),Nisaburi – El Müstedrek üs’Sahiheyn (Cilt 3, Sayfa 109),Heytemi Üsd’ül Ğabe (Cilt 2, Sayfa 12) ve Savaik el Muhrika (Sayfa 122)

            Bir diğer hadis ise “sefine” hadisidir. Hadisi şerifte buyuruyor ki: “Ehli Beytim Nuh’un gemisi gibidir. Kim ona bindiyse kurtuldu, kim ondan yüz çevirdiyse boğuldu ve helak oldu.” Heysemi – Mecma’uz Zevaid (Cilt 9, Sayfa 168) Şeyh Süleyman el Hanefi el Kunduzi – Yenabi’ul Meveddeh (Sayfa 31) (Necef baskısı)Nisaburi – El Müstedrek (Cilt 3, Sayfa 151)

            Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.a..): “Ehlibeytimin aranızdaki misali, İsrailoğullarının Hıtta kapısı gibidir. O kapıdan geçen affedilir.”  hadisi şerifi ile Ehlibeytini, Kur’an-ı Kerim’de Bakara suresinin 58. ayetinde zikredilen “Hıtta kapısı”na benzetmiştir. Bu ayeti kerime’de şöyle buyuruluyor:  “Bir zamanlar biz; bu şehre girin, dilediğiniz yerde ondan dilediğinizi bol bol yiyin, kapısından eğilerek girin, hıtta ( ya Rabbi bizi affet)  deyin ki sizin hatalarınızı bağışlayalım. Zira biz, muhsinlere ziyade vereceğiz.”

            Bu hadisi şeriflerden sadece bir tanesi bile, biz Alevilerin doğru yolda olduğunu ispat etmeye yeterlidir. Ve bunu anlamak için bir dâhi ya da bir bilim adamı olmaya da gerek yok. Sadece biraz insaf sahibi olmak, biraz da kuru inat ve bencillikten arınmış olmak kâfidir.

     

            Ne din usulünde El Eş’ari ya da Vasil bin Ata’ya (Mutezile)  ne de mezhep bakımından Ebu Hanife, Malik bin Enes, Ahmet bin Hanbel ya da Muhammed bin İdris el Şafii’ ye tabi olunması ile ilgili hiçbir geçerli delil yokken, biz Hz. Ali (a.s) ve Ehlibeytinin yolundan gidilmesi gerektiğini güvenilir kaynaklara dayanarak söyleyebiliyoruz.

            Mesela bunlardan birisi Şeyh Süleyman el Hanefi el Kunduzi’nin “Yenabi’ul Meveddeh” adlı eserinde, Şeyhülislam el Hamevini’nin “Feraidul Sımtayn” adlı kitabından yaptığı bir alıntıda, Said bin Cübeyr’in Abdullah bin Abbas’a isnaden Peygamber Efendimiz’ in (s.a.a.): “Ey Ali! Ben ilmin şehriyim, sen de kapısısın. İlmin şehrine kapıdan başka bir yerden girilemez. Seni sevmeyip de beni sevdiğini söyleyen, yalan söylemiş olur. Çünkü sen bendensin, ben de sendenim. Etin etimdir, kanın kanımdır, canınsa canımdır. Senin kalbinin esrarı benim kalbimin esrarıdır. Sende görünen bende görünendir. Sana itaat eden mutlu, itiraz edenler ise mutsuz oldu. Senin yolundan gidenler kazandı, sana düşman olanlar ise hüsrana uğradı. Senin yanında olanlar faydalandı, sana karşı olanlar ise helak oldu. Benden sonra sen ve soyun, Nuh’un (a.s.) gemisine benzersiniz. Kim gemiye bindiyse kurtuldu, kim yüz çevirdiyse helak oldu. Ehlibeytim gökteki yıldızlara benzer; kıyamete kadar biri gözden kayboldukça bir diğeri görünür.” şeklinde buyurduğu nakledilmiştir.(Taberani – (El Avset) Şeyh Süleyman el Hanefi el Kunduzi Yenabi’ul Meveddeh (Sayfa 28) Nebhani – Erba’in  (Sayfa 216)

            Allah-u Teala’nın Kur’an-ı Kerim’de:“O, keyif ve hevesinden konuşmaz. Ancak Rabbinden gelen vahiyle söyler.” (Necm Suresi 3 ve 4. Ayetler) diye nitelendirdiği sevgili Peygamberimizin (s.a.a.), dini ve tarihi kaynaklarda mevcut olan hadisi şeriflerine istinaden biz, Hz. Ali’ye tabi olduk. O Ali ki (a.s) Hz. Peygamberin (s.a.a.v) amcasının oğludur. Babası, Hz. Muhammed’e (s.a.a.v) çocukluğundan itibaren kucak açıp, gençliğine kadar onu yetiştiren Ebu Talip’tir.

            Hz. Muhammed (s.a.a.v) peygamberliğini ilan ettiği vakit Hz. Ebu Talip, Kureyş kabilesini toplayıp Hz. Peygamber’in (s.a.a.v)  her zaman arkasında olacağını açıkça ifade etmiştir. Kureyş kabilesine, Hz. Muhammed’in (s.a.a.v) kılına zarar gelmesi halinde Haşimoğulları ile birlikte, soyundan kimse kalmayıncaya kadar kendileriyle savaşacağını bildirmiştir.

            İşte Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v) bu amansız koruyucusu olan Ebu Talip, bazı kesimlerce müşrik ve cehennem ehlinden sayılmıştır. Hz. Peygamberin (s.a.a.v) yüzü suyu hürmetine cehennemde ateşin en sığ olduğu yerde bulunacakmış… Bu iddialar Hz. Ali ve onun masum soyuna (a.s.s.) güttüğü nefretle bilinen Muğiyre bin Şube’nin rivayetlerine dayandırılmaktadır. Ve maalesef ki Müslümanların büyük bir çoğunluğu bu asılsız iddialara kanmış durumdadır.

            Ama Hz. Muhammed’e (s.a.a.), peygamberliğini ilan etmeye başladığından beri sürekli düşmanlık gösteren ve Peygamber’ e bütün gücüyle karşı çıkan, Kureyş kabilesini kendisine karşı ayaklandıran, hatta hicrete engel olmak için, Kureyş kâfirleri ile birlikte Hz. Peygamber’ in öldürülmesine ilişkin kararlar aldıran Ebu Süfyan, hicret gerçekleştikten sonra da Medine’de Hz. Peygamber’e (s.a.a.v) olan düşmanlığını sürdürmüştür. Hatta Hz. Peygamber’ e karşı açılan savaşlarda ( Uhud, Hendek….) İslam düşmanlarının kumandanlığını bizzat kendisi yapmıştır. Hz. Muhammed’ e (s.a.a.v) karşı bu düşmanca tutumunu, Müslümanlar büyük bir güçle Mekke’yi fethedene kadar sürdürmüş; ancak zayıf düşüp bir şey yapamayacağını anladığı zaman cebren ve kerhen İslamı kabul etmiştir.

            İşte bazılarına göre, Ebu Süfyan gibi Hz. Peygamberin (s.a.a.v) en büyük düşmanı olan bir münafık cennetlik sayılırken, Hz. Peygamber’ i (s.a.a.v) hayatı boyunca koruyan ve gözeten Ebu Talip cehennem ehlinden sayılmıştır. Bu kalpleri kör eden, kulakları sağırlaştıran cahil taassup olmasa, hangi akıl ve vicdan böyle bir düşünceyi kabul eder?  La havle vela kuvveta illa billah...

            Şimdi biraz da Hz. Ali (a.s) ve Muaviye’den bahsedeceğiz.

            Hz. Ali (a.s), Hz. Muhammed’in (s.a.a.v) amcasının oğludur. Hz. Peygamber kendisini daha küçük yaştayken yanına almış ve kendi evinde yetiştirmiştir. Hz. Ali (a.s) her zaman ve her mekânda Hz. Peygamber’in yanında olmuştur. Adeta onun oğlu gibiydi. Hz. Muhammed (s.a.a.v) peygamberliğini ilan ettiğinde de ona ilk iman eden Hz. Ali (a.s) olmuştur.  Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın evliliği, Hz. Peygamber’e vahiy yoluyla emredilmiştir. (İmam Ahmet bin Hanbel – Müsned (Cilt 5, Sayfa 26) El Muttekı el Hindi –  Kenzül Ummal (Cilt 6, Sayfa 153) İbni Abd’il Berr – İsti’ap (Cilt 3, Sayfa 36)

             Hz. Ali (a.s), Hz. Muhammed’in (s.a.a.v) hayatının sonuna kadar yanında olmuştur. Hz. Ali (a.s) İslam kahramanıdır. Bütün savaşlarda Hz. Peygamberin sancağını kendisi taşımıştır. İslam’ ın yayılmasını engellemek isteyenlerin en güçlü kahramanlarını, savaşlarda öldürüp etkisiz hale getirmiştir. Hz. Muhammed (s.a.a.v) hayattayken Hz. Ali’nin (a.s), kendisinden sonra Müslümanların halifesi ve müminlerin emiri olacağını Allah’ın emriyle birkaç kere ilan etmiştir. Hz. Ali’nin bütün Müslümanların, bilhassa Müminlerin velisi olduğunu belirtmiştir. (İmam Ahmet bin Hanbel – Müsned (Cilt 5, Sayfa 347) İbnil Kesir – Tarih (Cilt 7, Sayfa 344) Et’tirmizi – Cami (Cilt 2, Sayfa 222)

            Hâlbuki Muaviye, Hz. Peygambere (s.a.a.v) karşı yürütülen bütün mücadelelerde,  babası Ebu Süfyan ile işbirliği içerisinde olmuştur. Hz. Muhammed’in (s.a.a.v) öldürülmesi kararının alındığı toplantıda bizzat yer almıştır. Hz. Peygamber’i engellemek için, bütün yollara başvurmuş, savaşlarda bütün maharetini ortaya koymuştur. Bu tutumunu da Mekke’nin fethine kadar sürdürmüştür. Ne zaman ki Mekke kuşatma altına alınıp fethedildi, bir şey yapamayacağını anlayan Muaviye, cebren ve kerhen İslam’ ı kabul etmiştir. Muaviye de babası Ebu Süfyan gibi Hz. Peygamber tarafından katline karar verilip sonradan affedilenlerdendir. Hatta sözlerinden dönmemeleri için kendilerine maaş bile bağlanmıştır. Muaviye, İslam’ ı kabul edip bir sene boyunca Hz. Peygamberin (s.a.a.v) yanında yer aldıysa da, özünde hiçbir değişiklik olmamıştır. ( İbni Ebil Hadid – Şerh (Cilt 1, Sayfa 113) İbni Hacer el Askalani – İsabe (Cilt 2, Sayfa 402)

            Muaviye bu haliyle, İslam’ ın ikinci halifesi Ömer bin Hattab döneminde, bütün yetkilere sahip, idaresi sorgulanmayan tek vali olmuştur. En büyük sahabe, vahiy kâtibi(!), müminlerin emiri gibi hak etmediği unvanlarla zikredilmiştir. Muaviye’yi sevmek sevap, sevmemekse suç; dostluğu iman, düşmanlığı asilik sayılmıştır.

            Hâl böyle iken, hayatı boyunca Hz. Muhammed’in (s.a.a.v) övgülerine nail olan Hz. Ali (a.s), Muaviye’ nin rızasını kazanmak arzusunda olan Müslümanlarca, en ağır hakaret ve sövgülere layık görülmüştür. Hz. Ali’ye (a.s) sövgü, dinin bir gereğiymiş gibi (hâşâ sümme hâşâ) gösterilmiş, hatta daha da ileri gidilerek, Hz. Ali’ye sövmeyenlerin namazının kabul edilmeyeceğine dair Müslümanları ikna çabasına girişilmiştir. Maalesef bu çaba hedefine ulaşmış ve bu durum altmış sene sürmüştür. Bununla beraber Muaviye’nin yanında yer alanlar, hadisi şerif rivayetine yetkili kılınmış,  her söyledikleri doğru kabul edilmiş, Müslümanların birlik ve beraberliğini sağlayanlardan sayılmışlardır. Hz. Ali (a.s) taraftarlarının ise naklettiği hadislere ve şahitliklerine itimat edilmemiş, katilleri vacip sayılmış ve her türlü haktan mahrum edilmişlerdir. Bütün bunlar, Müslümanları Hz. Ali’ye (a.s) ve Ehlibeytine (a.s.) karşı Muaviye etrafında toplamak maksadıyla yapılmıştır.

            Kâinatta hiçbir makul insan böyle bir mantığı kabul edemez. Hz. Ali (a.s) ve Ehlibeytine karşı yürütülen bu haksız muameleyi hangi vicdan kabul eder? Bunun cevabını gelin Kur’an-ı Kerim’de Mü’minün suresinin 91. ayetinden öğrenelim: “Allah onların (müşriklerin) yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.”

            Biz aleviler Allah’a şükürler olsun ki, Ali bin Ebu Talip’e bağlıyız. Onu imam, vasi, veli ve halife olarak kabul ediyoruz.  Allah’tan onun yolunda gitmeye, onu ve masum soyunu bütün varlığımızla sevmeye bizi muvaffak etmesini diliyoruz.

 

 

            Allah’ın salât ve selamları daima Muhammed’in ve Ehlibeytinin üzerlerinde olsun.

Joomla templates by Joomlashine