Nihad YENMİŞ

BİZ ALEVİLER

Nihad YENMİŞ 

Biz Aleviler yüzyıllardır var olan bir toplumuz. Varlığımızı bugüne ulaştırmak pek kolay olmadı. Bugüne gelebilmek için birçok badire atlattık. Yaşadığımız ortak acılar, bizi birbirimize daha çok bağladı, yaşama azmimizi güçlendirdi ve kendimize has bir inanç ve kültür oluşturmamızı sağladı. Bugün İslamî bir daire içinde varlığını sürdürmeye çalışan bir toplum olarak bazı sorunlarımız ve taleplerimiz oluştu. Sorunlarımızın giderilmesi ve taleplerimizin karşılanması vatandaşlık ve gönül bağıyla bağlandığımız devletimizin görevidir. Devletin de millet için varlığının nedeni de budur.

İçinde bulunduğumuz dönem ve koşullar bizi olumsuz etkilemektedir. Yeni neslin istenilen düzeyde Alevi kültürünü alamaması değerler yitimine neden olmaktadır. Bireyler kültürden yabancılaşmakta, farklı anlayış ve fikirlerin tesiri altında kalmaktadır. Bu olumsuz tesirler saf bir kültürel ve etnik yapıya sahip Alevilerin içine

TOPLUMUN ÖTEKİ YARISI

Nihad YENMİŞ

Bir toplumun en küçük yapısı olan aile; anne, baba ve çocuklardan oluşur. Dolayısıyla toplumu oluşturan bireylerin yarısı kadın demektir. Ancak tarih boyunca toplumsal düzen oluşturulurken kadın yok sayılarak hareket edilmiştir. Bu uygulama, yaşamın her alanında birtakım eksikliklerin oluşmasına sebebiyet vermiştir. Egemen olan erkeklerin düzeninde kadın, daima öteki yarı olmuştur. Oysa bütünün öteki yarısı geliştirilmeden toplumun sağlıklı bir şekilde gelişmesi düşünülemez, tarih boyunca bu şekilde başarıya ulaşmış, sağlıklı bir toplum örneği de verilemez. Kadına, nasıl yaşaması gerektiğinden tutun, nasıl giyineceğine kadar her şeyi erkekler belirleyecek ve kadın bunu kayıtsız şartsız uygulayacak, sonra da “Tarihte kadına gereken önemi veren bir toplum olarak tüm kararları kadınlarımızla birlikte almışız…” sözleriyle başlayan nutuklar atacağız. Yok öyle bir şey.

Yerel seçimlerin henüz tamamlandığı bu günlerde yönetime talip olanların arasında kadın adayın yok denecek kadar az olması bir yana meclis üyeleri arasında kadınlarımızın esamisi bile okunmamaktadır. Beni en çok üzen İskenderun ve İskenderun’a bağlı beldelerin belediye başkan adayı ve meclis üyeleri listelerinin durumu. Alevi inancının gereği olarak kadınlarımıza verdiğimiz değeri yönetsel anlamda göstermemiz gerekmez miydi?

Ben, belediye meclisinde kadın üyelerin varlığını; seviyeli, dürüst, şeffaf ve verimli bir hizmetin en önemli şartlarından biri olarak görüyorum. Kadının bulunduğu yerde nezaket vardır, toplumun menfaatini gözetme vardır, suiistimallerin önlenmesi vardır ve medeni ölçütün hâkim olduğu düzen vardır. Kadına ve kadın haklarına saygı her alanda sağlanmalıdır. Aksi durumda toplum düzeninde aksaklıklar kaçınılmaz olacaktır. Kadınlarımız, demokratik kitle örgütü olarak tabir ettiğimiz derneklerimizde, meslek odalarımızda, toplum yararı gözeten tüm kuruluşlarımızda ve sendikalarımızda erkekler kadar temsil edilmedikçe bir yanımız ama toplumun can damarı olan yanımız eksik kalacaktır. Ve bu eksiklik çağdaş medeniyete ulaşma yolunda ayaklarımızı bağlayacak pranga olacaktır.

Kadınların eğitim, sağlık ve masa başındaki başarıları sayesinde bazı meslekler, kadınla anılır duruma gelmiştir. Kadınlar fırsat tanındığında veya kardelen misali her türlü zorluğu, engellemeleri aşıp kendi şanslarını kendileri yarattıklarında neleri başarabileceklerini herkese göstermişlerdir. Kadını eve hapseden, onu temsil etme hakkından uzaklaştıran zihniyet, bu başarılar karşısında en azından şunu kabullenmelidir ki, toplumun geri kalmışlığında, cahilliğinde kendisinin payı büyüktür. Kadını yaşamın dışına itme gayreti içinde olanlar en azından şunu düşünmelidir, bir insanın ilk öğretmeni kendi annesidir. Öğretmen cahil olursa öğrenci nasıl olur, sonra toplum nasıl şekil alır? Hz. Muhammed, (s.a.a.v) bir hadisinde “Çocuklarınızı doğmadan eğitmeye başlayınız.” diye buyurunca sahabelerden birisi sorar: “Bir çocuk henüz doğmadan nasıl eğitilir?” Hz. Muhammed’in cevabı 21. yüzyılın aydın insanının da özlemi olan cevaptır: “Annelerini eğitiniz.” İşte bu yüzden kadınlar, haklarını sonuna kadar sorgulamalı, araştırmalı ve hayatın her alanında yer almalıdır. Aynı zamanda mecliste, yerel yönetimde, meslek temsilcilikleri ve kuruluşlarında erkekler kadar temsil hakkını kullanmalıdır. Hakkını diyorum zira bu, asırlar boyunca gasp edilen ve ancak Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk kadınına tekrar iade ettiği haktır. Kadınlar, aleyhlerine oynanan tüm oyunları boşa çıkarmalıdır. Günümüzde kadının kıyafeti siyasi bir gündem oluşturacak hâl almıştır. Kadın kendisine sorulmadan, tercihi dikkate alınmadan erkek egemen toplumda biçilen şablona uygun olarak yaşamaya zorlanmıştır ve zorlanmaya da devam edilmektedir. Bu zorlama babanın, ağabeyinin, kocanın ve hatta erkek kardeşin baskısı ile de olabilmektedir. Bunlar ancak kararlı ve bilinçli bir karşı duruşla engellenebilir.

Şurası unutulmamalıdır ki yaşamın her alanında kadının erkek kadar söz sahibi olması toplumun gelişmesi için olmazsa olmaz bir koşuldur. Kadın bu konuda bilinçlenmeli ve erkeğin kayıtsız şartsız hükmetme gücünü kırmalıdır. Bunu yaparken saygın, gururlu, haklarının bilincinde ve toplumdaki yerinin ne olması gerektiğini kavramış bir birey olmak durumundadır.

 

Kadınlar, Akad’ın çatısı altında bu bilinçlenme hareketine başlayarak erkeklerin sahip olduğu tüm haklardan yararlanma isteklerinin adımını atabilirler. Tüm kadınlarımız derneğimize üye olabilir, Alevi inancının temel ilkelerinin nesilden nesile aktarılmasına katkı sağlayabilirler. Unutmayalım ki ilk öğreticimiz, ilk öğretmenimiz annemizdir. Ve annemiz kadındır. Tüm kadınlarımıza saygılarımla.

BİR TEMMUZ

Nihad YENMİŞ


Bir toplum düşünün belli günler ve tarihler onun için bir tutkuya dönüşmüş olsun. Bir toplum düşünün ki, bu belirli günleri yaşatıp günümüze ulaştırmak adına onlara sımsıkı sarılmış ve sebepsiz, günahsız bir şekilde uğradığı baskı, dışlama ve hatta katliamlara rağmen büyük bir gizlilik içinde ama inançla, tutkuyla onlara bağlanmış olsun. İşte Alevi-Nusayri toplumu buna verilebilecek belki de en güzel canlı örnektir. Büyük bir özveri ve inançla günümüze taşıdığı kültürünün vazgeçilmezleri olan Kıddes günü, Bırbara günü, Imleytütet günü, Hariri günü, Irkakiy günü, Evvel (bir) Temmuz günü gibi birçok kimi dini kimi doğal ve çevresel etkilerden oluşmuş ve Rumi takvime göre tutulan özel günleri vardır. Çok değil, bundan 30 yıl öncesine kadar bu günler bu toplumun olmazsa olmazlarındandı. Dolayısıyla herkesin anılarında bu günlere ait mutlaka bir unutulmazı vardır.

1 Temmuz günü (Miladi 14 Temmuz gününe denk gelen gün) kutlamaları aynı günün şafak vaktinde yapılırdı ve her yaştan insan o günün heyecanını içinde taşırdı. Bu gün, öylesine önemsenirdi ki, aynı zamanda halkın dilinde bayram olarak da dillendirilirdi. Yaşlısı, genci, çocuğu, sakatı, tüm köy halkı bu belirlenen zamanda denize girerdi. Bu deniz suyunda yıkanma, yıl boyunca hasta olmamak için yapılırdı. Bu inanış o kadar yerleşikti ki, denize girilmediğinde sanki kışın sağlık problemi yaşanacakmış endişe ve korkusu yürekleri sarar dururdu.

Hastalara denizde farklı bir uygulama yapılırdı. Hasta, dalganın kıyıya vurduğu yere özenle oturtulur ve hastanın başı denize doğru dik ve ufuk çizgisine bakar durumuna getirilirdi. Başının üzerine halbur (İri delikli deriden örülmüş elek) tutulur ve kirneple (su kabağı) halbura su dökülerek hastanın başından vücudunun her tarafı ıslanana kadar dökülürdü. Bu işlem iyi dileklerle ve hastanın iyileşmesi için okunan dualarla yapılırdı.

Sağlıklı olanlar şafak vaktinden gün doğumuna kadar yüzerdi. Bu işlemin müspet sonuç vermesi için temmuz ayı süresince her cuma aynı işlemler gün doğmadan bitirilecek şekilde tekrar edilirdi. Bu deniz suyunda yıkanma, yıl boyunca hasta olmamak için yapılırdı. Bu, benim dönemin insanlarında dolu dolu yaşanmış ve anılarının yığınında mutlaka yerini almıştır. Çünkü deniz kenarında yaşamamıza rağmen 1 Temmuz hasat ve döven dönemine denk geldiğinden denizde doya doya yüzme imkânını bulmak bir ayrıcalıktı. Ayrıca ebeveynler, çocuklarının bu şenliğe gitmelerine izin vermez veya kendileri götürmezlerse bu özlemle beklenen gün, hayal olmaktan öteye de gidemezdi.

Hepimizin anılarında bu günlerin mutlaka bir unutulmazı vardır demiştim. Benim de 1 Temmuz’a dair unutamadığım bir anım vardır. Babam yeni vefat etmişti. Evin geçimi ailemizi epey zorluyordu. Ben ailenin üçüncüsüydüm, henüz dokuz yaşında olmama rağmen asıl işçi kadrosunda bulunuyordum. Annem bir buğday tarlasını biçme işini, iki çuval buğday karşılığında almıştı. Bu iş oldukça zahmet istiyordu ve insana dinlenmek için bile zaman bırakmıyordu. Annemin aldığı bu iş de 1 Temmuz’ a denk gelmişti. Buğday biçenler bilir, bu işe sabahın erken saatlerinde, güneşin doğmasına epey zaman varken başlanır ki günle beraber gelecek sıcaklarda biraz da olsa dinlenme fırsatı bulunsun. 1 Temmuz’ da denize girme inanışı da güneş doğmadan yapılmalıydı. Bu durumda denize giremeyecektim; ancak en başta demiştim ya bazı günler bizim toplumumuzda bir tutku haline dönüşmüş ve bu tutku sayesinde bu güzellikler günümüze ulaşabilmiştir. İşte bu tutku bende o derece yüksekti ki, beni kuralları çiğnemeye, işe değil denize doğru inanılmaz bir şekilde çekiyordu. Sonunda kararımı verdim. Herkes uyuduktan sonra beklemeye koyuldum. Evde saat olmadığından saatin kaça geldiğini de bilmiyordum. Tam zamanıdır diyerek usulca odadan çıktım. Tek başıma deniz kıyısına kadar gittim. Ama deniz kıyısında hiç kimse yoktu. Köy halkının gelmesini bekledim. Ama ne gelen vardı ne giden.

Yalnız başıma oracıkta kalakaldım. Korku ve endişe içimi kemiriyor, yaptığım hatanın büyüklüğünü bir türlü idrak edemiyordum. Başımı dizlerimin arasına aldım, için için ağlayarak kıyıda dalgaların oluşturduğu yüksek tepenin dibinde uykuya yenik düştüm. Uyandığımda güneş çoktan doğmuş ve ben 1 Temmuz’ un o inanılmaz güzelliğini yaşamadan evden kaçtığımla kalmıştım. Köyde elektrik olmadığından akşamları televizyon, sinema vb. yoktu ve komşuya gitmeler pek olmazdı. Tarladan gelen yorgun köy sakinleri akşam yemeğinden hemen sonra yatarlardı. Evde kimsede saat olmadığından da zamanı bilmek çok zordu. Çocuk aklımla gecenin ve sabahın kavramını bilmediğimden yatsı zamanı denize gitmişim. Sabaha yakın zamanda köy halkı denize gelmiş ve o muhteşem hayal olarak beklediğim şey, bensiz gerçekleşmiş ve bitmişti. Bir daha bu bayramı yaşamadım ve bu içimde hep bir uhde olarak kaldı…

ÇOCUKLUĞUMUN DÜĞÜNLERİ

Nihad Yenmiş

 Yaşım elli beş. Çocukluğum altmışlı yıllara denk gelir. O yıllarda Karaağaç yöresi henüz köydü ve bu yöreye tarım ağırlıklı bir ekonomi hâkimdi. Bunun yanında limanda çalışanlar da vardı; ancak bu kişiler azınlıktaydı. Dolayısıyla insanların yaşam standardı birbirine yakındı. Sanayi kültürünün bölgede çok etkin olmaması ve çoğunlukla tarıma dayalı ekonominin varlığı nedeniyle kültürde yozlaşma pek görülmüyordu. Başka bir ifadeyle gelenek ve görenekler o yıllarda oldukça önemseniyor ve çok fazla bir değişikliğe uğratılmadan yaşatılıyordu. Bu yüzden gelenek ve göreneklerimizi görmüş, yaşamış biri olduğumdan kendimi şanslı görüyorum; ama yeni neslin bu güzelliklerden mahrum kaldıklarını görünce bir o kadar da üzülüyorum.

           Çocukluk yıllarıma dair unutamadığım sosyal birlikteliklerin yaşandığı olayların başında düğünlerimiz gelir. Düğünlerimiz yörenin  kültür zenginliğini en iyi yansıtan etkinliklerdi. Geleneksel olarak törenler aynı zenginlikte olurdu. Düğün dört gün devam ederdi. Düğünün yapıldığı damat evinin çevresindeki tüm evler, düğünden nasiplenirdi. Hazırlıklar yoğun bir tempoyla yürütülürdü. Yemekler, davetlilerin oturumu, davulcu- zurnacı temini gibi faaliyetler ekip çalışması ile yapılırdı. Düğünler yemekli olduğundan en büyük yoğunluk genç kızların yemek yapımında göze çarpardı. Bu neşeli hazırlık süreci aynı zamanda hüner gösterme ve kendini kanıtlama ortamıydı. Bir diğer önemli ayrıntı da genç kızlığa adım atanların el becerisi gerektiren beylik yemeklerin yapımını öğrenme fırsatı bulmasıydı. Düğün mutfağı dolma oyma, içli köfte yoğurma ve yapmayı öğrenme okuluydu. Köfte etini dövmeyi genç kızlar burada öğrenirdi. Bilgili hanımlarla genç kızlar arasında  usta-çırak ilişkisi kurulurdu. Küçücük lokmalık içli köfteler kızartıldığında çevreye yayılan koku, herkesin  iştahını kabartırdı…

           Düğünün birinci günü köy halkına davet niteliği taşırdı. İkindi vakti çalmaya başlayan davul-zurna, halkı hazırlık için uyarırdı. Davetliler düğün evine geldiklerinde avlunun girişinde davul-zurna, özel davet melodisi çalarak onları karşılardı. Karşılanan davetli, davulcu-zurnacıya  mutlaka bahşiş verirdi. Bu işlem davetli yerine geçene kadar devam ederdi. Genellikle tahtadan masa ve sandalyelerle dörder kişilik gruplar halinde oturulurdu. Bu yerleşim biçimi kendiliğinden olurdu. Ancak akranların aynı masa çevresinde oturmaları sanki otomatiğe bağlanmıştı ve pek şaşmazdı. Kadınlar masalara oturmaz düğün alanının çevresini adeta örülmüş duvar gibi  çevirirlerdi. Bu düzen gece yarısına kadar bozulmazdı. Ertesi gün kına gecesi olarak ayarlanır, eğlence gelinin ve damadın evinde ayrı ayrı devam ederdi. Gelinin kınası damat tarafından gelen kadınlarla kendi yakınlarından oluşan kadınların ortak şenliği ile yakılırdı. Damat sağdıcı ile kına töreninde hazır bulunur ve bu ikilinin kınası erkekler tarafından yakılırdı. Kınaları yakılmadan önce erkekler üç tur halay çeker ve her turun bitiminde halay başını çeken şahıs, avazının çıktığı kadar “Ya samiin el savt, sallo ala-el nebi. Evveltu Muhammet ve tanitü Ali. Hall tenhanney el aris alla ma hall?” diyerek       davetlilere bu soruyu yöneltirdi. Davetliler iki turda  koro şeklinde tek sesle “Ma hall” diyerek son tura geçişe yol verirlerdi. Son turda davetliler “Hall” diyerek kına merasimini başlatırdı. Genellikle kına hatırı sayılır kişilerce  veya damadın kirvesince damadın sol serçe parmağına yakılırdı. Aynı işlem sağdıca da yapılırdı.

         Düğünün üçüncü günü gelini getirme günüdür ve düğünün en önemli bölümünü teşkil eder. Düğün alayı önde bayraktar, gelinin evine doğru davul-zurna eşliğinde giderdi. Gelini getirmeye giden alayda damat bulunmazdı. Genellikle damat sağdıçla evde beklerdi. Daha önce hazırlanan gelin davulun sesinin duyulması ile ayakkabısına madeni para konularak giydirilir ve ailesine veda etmesi için bekletilirdi. Düğün alayı gelinin evinin avlusunda  çiftetelli oyunlar oynarken gelinin ailesine veda etmesi işlemi evde devam ederdi. Bu arada gelini ağlatmak için ayrılığı anlatan hüzünlü şarkıları kadınlar korusu söylerdi. Bu işlem gelin ağlayana kadar devam ederdi. Gelin evden ağlar vaziyette bir kolunda sağdıcın karısı, diğer kolunda hatırı sayılır bir kadınla çıkarılırdı. Bu işlemler yapılırken maniler okunur ve her maninin bitiminde zılgıt çekilirdi. Manilerin genellikle gelini almanın başarısını övücü, damadı yüceltici ve gelinin güzelliğini betimleyici olmasına özen gösterilirdi. Gelin mesafe yakınsa yaya olarak; uzak ise at sırtında yeni evine getirilirdi. Gelen gelin alayı damadın evine varır varmaz davul- zurna ‘hoş geldiniz’  karşılama müziğini çalarak gelin alayını karşılardı. Gelini damat ve sağdıç karşılar ve eve geçirirdi. İçeri geçen gelinin ayakkabısını soyup içindeki madeni parayı çıkarmak için özellikle bir erkek çocuk seçilirdi. Bu işlemde gelinin ilk çocuğunun erkek olması inancı yatardı. Daha sonra damat evin damına çıkar, eline içinde bozuk para ve kuruyemiş karışımı olan büyükçe bir kabı alır ve kapı önüne toplanan çocukların üzerine karışımı serpiştirirdi. Bu işlemler bittikten sonra gelin kendi odasında bekletilir damat ise düğün davetlilerinin yanına döner, oyunlar oynanırdı. Daha sonra düğün alanının ortasına bir masa konur ve davudi sesli bir adam tarafından “şabaş”      toplanırdı. Her masaya iki, üç görevli gider ve masadaki davetlilerden yapılacak şabaş katkısı toplanır, masa başındaki şahsa verilir o şahıs da normalin üstünde bir sesle her davetlinin katkı miktarını halka duyurmak için ilan ederdi. Bu işlemin bitiminde toplanan bütün paraların toplam tutarı ilan edilir ve o paralarla halay çekilirdi. O geceki merasim bitince gelin ve damat odalarına çekilirlerdi.

       Ertesi gün ve düğünün dördüncü gününde aynı şekilde yemekli içkili ikram aynı hızla devam ederdi. Gerdek girişi sabahı adlandırılan bu güne büyük neşe hâkim bir şekilde düğüne devam edilirdi. Genellikle oyunlar oynanıp içkiler içilen bu son günü  damat el öpme işlemini de tamamlayarak düğün sona ererdi.

       O düğünlerde beni en çok etkileyen şey düğün yemekleridir. Bıkıp usanmadan yüzlerce insana yemekler yapmak külfet ve zahmetine üretken genç kızlarımızın katılmaları ve katlanmalarının nedeni neydi? Sanırım bir toplumun yarattığı ve o topluma ait kültürden başkası değildi…                                                                            

  

BAŞLARKEN

 Nihad YENMİŞ

         Kültür; kişinin dışında olan, onu direkt veya dolaylı olarak etkileyen ve toplumun yarattığı değerler olarak tanımlanırsa anlaşılır bir tanım yapılmış olur. Kültür, yaratıldığı topluluk veya toplumun adıyla veya çağa vurduğu damga ile adlandırılır. İslam kültürü, Türk kültürü, ortaçağ kültürü, çağdaş kültür vb. Kültür, bireyi etkilediğinden ve bireyin yaşamına katkı sağladığından yaşamın olmazsa olmazlarındandır. Bu değerin topluma aitliği, özgürce ifade edilmesi ve yaşam tarzı olarak benimsenmesi, toplumun hür ve demokratik bir şekilde yaşamasına bağlıdır.

       AKAD olarak bizler, kültürümüzü doğru bir şekilde özümsetmek ve ona sahip çıkmak, Alevi kültürünü en doğru bir biçimde araştırıp bulmak ve halkımıza bu öğretiyi aktarmak için yola çıktık. AKAD, insanı bir değer kabul ederek onun sosyal, kültürel ve inanç esaslarını öğrenmesine yardımcı olmak için araştırma ortamı, kaynak kişi ve kitapların temini konusunda ve söyleşi, panellerle yardımcı olmayı amaçlamaktadır.

            Bizler Ehlibeyt öğretisini, ilk ayetin inişinden Hz. Muhammed (s.a.a.)’in 632’ de Gadir-i Hum biatıyla tamamlanan İslam’ın oluşumunu ve bu konuda söylenen ve Kur’an-ı Kerim tarafından teyit edilen tüm hadis ve öğretilerini ve Ehlibeyt imamlarının buyruklarını Alevi inanç kültürü olarak kabul ediyoruz.

          Ehlibeyt öğretisinin doğuşundan bu güne kadar baskı ve sindirme hareketleriyle belge düzeyinde yayılması engellenmiştir. (Bağdat kütüphanesinin yakılması en belirgin örnektir). Ancak birçok Nusayri bilgin, din adamı ve tarihçi bu öğretiyi kaleme alarak yazılı kaynak şeklinde aslına sadık kalınarak günümüze gelmesini sağlamışlardır. Nitekim birçok Sünni yazarlar(*),  yazılarında Alevi öğretisine kaynak olacak olayları kaleme almış ve doğruluğunu teyit etmişlerdir.

            Emevilerin Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve çocuklarına uyguladıkları zulüm, karalamaların ve devamı niteliğindeki Ehlibeyt düşmanlığının etkisi ile yazılı kaynakların yayımı ve dağıtımı istenilen düzeyde gerçekleştirilememiştir. Bu öğreti, inanç ekseninde gelişmiş ve sınırlı sayıda kaynakla Cumhuriyetin ilanına kadar yazılı ve sistematik bir teoloji oluşturmadan gelmiştir. Mevcut öğreti, sözlü ve kısmi kaynaklı olup doğal işleyen bir aktarımla günümüze ulaşmıştır.

               İnternetin ülke sınırlarını kaldırması, bilgiye hemen ulaşmayı sağlamıştır. Ve bu sayede bu öğretiye yönelik bazı kaynakların internet aracılığıyla yayımlanması Alevi kültürünü araştırmak ve derlemek isteyen kişi ve kuruluşlara kolaylık oluşturmuştur (Ancak bu kaynakların Nusayrilik öğretisine uygunluğunu test etmek ve kafalarda oluşacak tereddütlere yanıt bulmak amacıyla AKAD’a gereksinim duyulmuştur. Bunun ışığında eline, beline, diline ve kültürüne sahip, ulusal değerlere saygılı ve demokrasinin supabı olan Aleviliği araştırmak,  onun kaynağına inmek ve yarattığı kültürü doğru bir şekilde benimsetmek için amaçlarımız doğrultusunda dergi yayımı ve internet aracılığı ile sizlere yardımcı olmaya çalışacağız.

              Bu işlevi yaparken hiç kimse ile polemik ve sürtüşme içerisinde olmaksızın sadece doğruları ve güvenilir kaynakları baz alarak işlevimizi sürdüreceğiz. Saygılarımla.

  (*) İbn-i Ebil Hadid, İbn-i  Kuteybe,  Suleym bin Kays el-Hilal , Ahmed bin Ebi Ya’kub el-Ya’kubi  İbinül Cevziy V.b. 

Joomla templates by Joomlashine