Muhsin TÜMKAYA

KURGULANMIŞ ALEVİLİĞİN KARŞISINDA HAKİKAT

Muhsin TÜMKAYA

Bilim insanları tarihin mirasına yeni kara sayfalar ekleyerek bilim üretmeye devam ediyor. Yerli ve yabancı birçok bilim insanı Alevi-Nusayriler hakkında gerçekle bağdaşmayan, uyduruk birçok anlayışı Alevilik-Nusayrilik adı altında yayımlıyor. Geniş halk kitlelerinin zihinlerini bulandırıp Emevi anlayışının temsilciliğini sürdürüyor; emperyalist amaçla hazırlanan komplo silahlarını ateşleyerek nifak tohumlarını yeşertmeye çalışıyorlar.

  Aleviliği bilmeyen, Alevileri tanımayan, kültürlerinden habersiz yaşayan bu sözde âlim sınıfı kitap üstüne kitap basıyor, maddi değerlerine zenginlik manevi değerlerine lekeler katıyorlar. “Anadolu’nun Gizli İnancı” başlıklarıyla çıkardıkları bu kitapları ilginç kılabilmak için de akla hayale sığmayacak temelsiz bilgileri bilim insanı sıfatıyla destansı bir anlatımla süslüyorlar.

 Dinî bir bağnazlıkla Alevi düşmanlarının yüzyıllar öncesinde yaptığı karalamaların belge kabul edilmesi, Müslümanlar arasında şer noktası oluşturmak için iki yüzyıl önce emperyalistler tarafından  din adamlarınca yazıldığı / yazdırıldığı bilinen ve meczup olan  Süleyman Üzeni adlı şahsa mal edilen kitabın “Nusayri sırrının ifşası” olarak gösterilmesi, Alevi gelenek ve göreneklerinin Afrika yerlilerinin danslarında veya Orta Asya’nın steplerinde aranması bu konuyla ilgili yazılan eserlerin bir safsata olduğunu gösteren önemli bir kanıttır. Maalesef bu yalan yumağı gün geçtikçe büyümekte ve yeni uydurmalar eklenerek gelişmektedir.

 İslamî anlayışı bir tarafa bırakarak siyasi iktidar hırsıyla Emeviler döneminde gelişen Ehlibeyt karşıtlığı tam bir sövgü arenasına dönüşmüştür. O tarihlerden itibaren siyasi bir güç olarak kendini kabul ettiremeyen Alevilere yapılan ithamları Sünni din adamları “Katli vaciptir.” fetvalarıyla desteklemişlerdir.Emevilerden sonra gelen din adamları atalarının gittiği yoldan gitmeye devam etmişler, ellerine geçen sövgü dolu kitapları okuyarak Aleviler hakkında olumsuz bilgiler edinmişlerdir. Bu bilgi kirliliği zamanla gelenekselleşmiş ve  içine mitolojik ögeler katılarak bugüne kadar uzanmıştır. Bundan birkaç yıl önce bir bakan Aleviler hakkında ileri geri konuşmaktan sakınmamıştır.

 Hasta adam yakıştırmasıyla  Osmanlı Devleti’ni içten çökertmek için her türlü etnik grubu ayrıştırmayı hedefleyen ve bunun için her türlü kaynağı temin eden batılı emperyalist güçler, Aleviliği de  gözden kaçırmamışlardır. Siyasi-emperyalist amaçlarına ulaşabilmek için türlü hileler düşünmüşler İslam’ı-Aleviliği de kendi içinde ayrıştırmak için Hristiyanlık inancına benzeyen ama farklı bir dini sistem olarak geliştirdikleri metni “Nusayrilik” diye tanımlayarak Aleviler üzerinde siyasi oyunlar oynamayı hedeflemişlerdir. Bugün mürekkep yalamış akademik ûnvanlı vatanperver bilim insanlarımız batılı emperyalist güçlerin hazırladığı bu kaynakları bilimsel vesika göstererek emperyalistlerin o zaman başaramadığı bölücü hareketi tamamlamak için bilinçsizce çalışıyorlar. Yabancı bilim insanlarının yaktığı yalancı fenerlere aldanıp gemilerini suni limanlara çekiyor, bütün milletimizi boğmayı amaçlayan girdabın içine yavaş yavaş giriyorlar. 

  Nusayriler hiçbir zaman yukarıda sözü edilen oyunlara alet olmamıştır. Bundan birkaç ay önce de ABD Büyük Elçisi Nusayri din ve dernek adamlarıyla görüştü vb. yalan haberlere karşı Nusayriler tepki göstermiş, Türkiye Cumhuriyeti’ne, Atatürk ilke ve inkılaplarına karşı bağlılıklarını ve sevgilerini içten duygularla dile getirmişlerdir. Tarihin hiçbir döneminde Alevi-Nusayriler böyle bir ihanetin aracı veya öncüsü olmamıştır, olmayacaktır.

 Yukarıda sözünü ettiğim amaçlarla hazırlanan kitaplar bakınız akademisyenlerimizin eserlerine nasıl konu olmuştur:

*Hüseyin Türk  “Anadolu’nun Gizli İnancı NUSAYRİLİK” adlı kitabında seleflerinin nakaratını tekrar etmiş ve yeni şeyler eklemiştir: Hz. Ali’nin tanrılaştırıldığı safsatası ile Hz. Ali ile Hızır (a.s)’ın aynileştirildiği varsayımını anlatmış, görüştüğü kişilerin takiye yaptığını söyleyerek halkı üzecek bir yargıda bulunmuştur. Nusayrilikte tabu olan yiyeceklerin olduğunu ve budizm, şamanizm gibi dinlerden etkilendiğini bulup buluşturduğu kaynaklar içinde harmanlayarak anlatmış. Dinî bir yasağı ilkel kabilelerde olan bir tabuymuş gibi göstererek ve ilkel kabilelerden örnekleyerek ilginç kılma hevesi ve çabası içine girmiş. Gerçekte olmayan kutsal taş kültü, dağ kültü gibi doğa kültlerini de ilginç anlatımlarla pekiştirmiş.

 Üniversitede Antropoloji Bölüm Başkanı olan Dr. Türk, Nusayrilikle ilgili bulduğu kitapları bilimsel değerinin olup olmadığına bakmadan kaynak göstermiştir. Akademik kariyeri olmayan amatörce hazırlanan birçok veriyi belge saymış ve bunun üstüne yorumlarını katarak yalan tepesine bir tepe daha eklemiştir. Alevilerin yaşam tarzını bilen bir kişinin budizm, şamanizm gibi dinlerin etkisinin sözkonu olamayacağını çok iyi bilir.

 Ağaçlara çaput bağlama, mum yakma Hz. Ali’nin resminin ziyaretlere konulması vb. inanışlar son yıllarda olmaya başlayan inanışlardır. Bu inanışlar Hatay’a olan göçlerle belirdi. Bundan yirmi-otuz  sene önce bu gibi inanışlar bulunmazdı.Ayrıca ziyaretler sadece Nusayrilerce ziyeret edilmiyor. Derdi, sıkıntısı olan herkes Allah’tan şifa dilemek ve derdine deva bulmak için geliyor. Çaput bağlama diğer ziyaretçiler tarafından yapılmış veya Alevi-İslamî eğitimi tam bilmeyen bireylerce bu davranış örnek alınıp gerçekleştiriliyor olabilir.

  Nusayrilerin kökeni araştırılırken kafatası ölçümlerine değinilmiş buna göre de köken tahminleri yapılmış. Bu çağda böyle bir çalışmayı akıl edinen kişi önce kendi geçmişini araştırmalıdır. Nusayrilerin nereden geldiği soy şecerelerinden belli. Ancak kafatası araştırması yapmayı akıl edinenlerin nerden geldiklerini araştırması daha doğru olur.

 Antropologlara göre her şey diyalektik bir süreç içinde gelişir. İlkel dinlerden ilahi dinlere doğru bir gelişim süreci diyalektikle olur.Onlara göre  Nusayrilik’te de böyle bir süreç vardır. Bu gelişim sürecinde diğer kültürel kalıntıların etkisi en eski çağlardan günümüze kadar vardır. Buna göre Nusayrilik, bütün bu kalıntılardan oluşan bir dindir.  Sayın Türk, mesnetsiz anlayışla ancak kitabında zikrettiği bu gibi sonuçlara varır. Hakikati göremez veya hakikat ona fantastik bir anlatımla kazandırdığı/kazandıracağı şöhrete ulaştıramaz. Eğer amaç şöhretse bu yazdıklarını senaryoya dökerse tüm dünyada tanınacağı şüphe götürmez bir gerçektir.

 Hüseyin TÜRK bir antropologtur. Zaten antropologların varsayımları da bize biraz tuhaf gelir; mesela Amerika kıtasındaki yerlilerin Türk olduğunu iddia ederler. Yerlilerin dillerinden binlerce kelime arasından birkaç kelime bularak bu kelimeler Türkçe’den bozmadır, derler.Alevi-İslam akidesininin kökenini paganizme dayandırırlar. Nihayetinde söylediklerinde hep ihtimal vardır. Bu yüzden onlara laf da diyemezsiniz.  

 *Prof. Mustafa Öz: “ Nusayriliğin arka planında Hristiyanlıklık var.”diyerek Aleviliği İslam İnancıyla karışmış kendine has bir yapısı olan farklı bir inanç olduğunu anlatmaya çalışıyor. Alevi akidesini hazmedemeyen kendi mezheplerinin yolunu müstakim yol kabul eden zihniyetin böyle bir karalama yapması doğaldır.  Çünkü Kur’an, Hz. Muhammed’in hadisleri ve Ehlibeyt imamları Alevilerin müstakim yolda olduklarını tasdik eder. Böyle  bir karalama yapması taraftar kaybetme korkusu ile açıklanabilir.

 

*Prof. Hasan Onat: “Nusayriliğin geri planında iki unsur var ;  1. Eski iran Sasani kültüründen kalıntılar ve  Ortadoğu’daki çok eski din kalıntılarından kalan eklektik bir yapı. 2. Orta Asya Türk kültüründen gelen bazı öğeler var. Orta Asya’dan göç eden Türk boyları önce Sasan Dağına eski kültürlerini koruyarak yerleşir.Nusayrilikte Orta Asya Türk kültürünün önemli bir etkisi var.” diyerek Nusayriliği kalıntılar yumağı olarak gösterme çabası içine giriyor. Devamında bir olay anlatıyor:

 Bir gün tıp fakültesinde okuyan bir öğrenci telefon etti. Hocam, sizinle görüşmek istiyorum dedi. Buyrun, gelin dedim. Kapıdan girdi, ilk söylediği şu oldu : “Hocam ben Nusayriyim,” dedi. ”İyi, Allah mübarek etsin. Bence bir sakıncası yok, dedim. Peki nasıl Nusayrisin? Nusayriliğin temel inançları neler ? “Delikanlının bana söylediklerini aynen aktarıyorum. “Hocam, ben ve ailem Allah’a inanıyoruz. Hz. Muhammed’in peygamber olduğuna inanıyoruz. Kur’an’a inanıyoruz, ahiret gününe inanıyoruz. Ama ben Nusayriyim, dedi.”

 Onat, yukarıdaki olayı anlattıktan sonra Nusayriliğin değişim içinde olduğunu, evrim geçirdiğini ve İslamî bir çizgiye girdiğini anlatarak böyle bir saptamayı yapabilmiş olmanın mutluluğunu yaşıyor. Halbuki Alevilik İslam’ın özüdür. Yanına gelen öğrenci farklı bir şey söyleseydi şaşırmalıydı. Evrim geçiren varsa o da yazarın kendisidir. Çünkü Alevilik evrimleşerek İslamî bir çizgiye doğru girmiyor her zaman İslam Dininin bayraktarlığını yaptı ve yapıyor.

 “Faik Türkmen, Nusayrilerin Türk olduğunu Arapça konuşmalarının farklı bir etnik kökene ait olduklarını kanıtlamak için yeterli olmadığını söyleyerek I. Selim’in Hatay’ı işgalinden sonra Arapça konuşmaya başladıklarını söylemektedir.” Kargaların bile güleceği böyle görüşlerin de maalesef bilim insanları tarafından derlenmekte ve  kitaplarında  yer bulmakta olduğunu görüyoruz. Arapçayı bilmeyen bir topluluk birine kızdı diye bundan sonra inadına Türkçe konuşmayacağım. Arapça konuşacağım diyebilir mi? Bin beş yüzlü yılların ilk çeyreğinde hayat koşullarının zor şartları altında yaşayan bir topluluk inat olsun diye yeni bir dil öğrenip kendi dilini terk eder mi? Bunu başarabilir mi?

 İSAV’ın “Tarihsel ve Aktüel Boyutlarıyla Türkiye’de Aleviler-Bektaşiler-Nusayriler” konulu milletler arası ilmî toplantıda konuşan Dr. İlyas ÜZÜM kendisinden önce tebliğ sunan bilim insanlarının tebliğlerinin çelişkilerini, tutarsızlıklarını ve asılsız kaideler üstüne oturtulduğunu görmüş, bilim insanına yakışır bir tavırla tereddütlerini ve tespitlerini açık bir yüreklilikle savunmuştur.

 Sayın ÜZÜM;  Nusayriler ile ilgili tebliğin noksan ve yetersiz olduğunu belirterek gösterilen kaynakların kanıt sayılamayacağını, Şii müellif Nevbahti’nin görüşlerinin çelişik olduğunu, Nusayriliğin kökeni konusunda üç ihtilaflı bilgilere yer verildiğini, Elbakura gibi diğer kaynakların belge sayılamayacağını açıklayarak tebliğle ilgili görüşlerini aktarmıştır. Arap bilim insanlarının eserlerini kaynak göstererek Nusayriliğin İslam anlayışına sahip bir yapı olduğunu açıklamıştır.

 “Münir Şerif, El Müslimün Vel-Aleviyyun adlı eserinde Nusayrilerin tevhid anlayışı içinde olduğunu iman esaslarını Kur’an’a göre belirlediklerini açıklamıştır.”

 “El Aleviyyun Beynel-ustura Vel Hakika’nın yazarı Haşim Osman: Günümüzde Nusayri inançlarıyla ilgili çok şey söylendiğini, ancak bunların önemli bir bölümünün gerçeklerden uzak olduğunu belirtir.Arif Es-Sûs adlı eserde yazar Nusayrilerin Allah’tan başka ilah olmadığına Hz. Muhammed’in Allah’ın peygamberi olduğuna, Hz. Ali’nin de imam olduğuna inandıklarını yazar.” (Tarihsel ve Aktüel Boyutlarıyla Türkiye’de Aleviler-Bektaşiler-Nusayriler, Ensar neşriyat İstanbul)

 Görüldüğü gibi konuyla ilgili araştırma yapan bilim adamlarının çoğu Nusayriliği ellerindeki uyduruk bilgiler çerçevesinde İslam dışı(rafizi) kabul etmiş; bu uydurmalara inandıkları için de o inanışların paralelinde fikir yürütmüşlerdir. Nusayrilik ile ilgili uydurulan takiye, batınilik, senkronizm ve gizlilik gibi ithamlar sahip olduğumuz değerleri ifade etmeye engel teşkil etmektedir.

 Bize tanınan her fırsatta Allah’a, Hz. Peygamber’e, Kur’an’a ve ahiret gününe vs. İnandığımızı söylesek de ağzında dili, elinde kalemi olan konuyla alakalı bilim adamları ısrarla önceden duydukları teraneyi söylemeye devam ediyorlar. Adı anılan şahıslar Alevi-Nusayriliği, İslam dışında bir din olduğunu gösterme çabası içinde elbirliğiyle çalışıyorlar. Bilim adamlarına göre; bu din öylesine bir din ki geçmişten geleceğe varolan bütün dinî gelenek ve görenekler yanında ilkel kabilelerin yaşam tarzı da dahil olmak üzere modern insanın tüm yaşayış biçimlerini de kapsayacak kadar geniş bir alana yayılmıştır

 Afrika’dan Orta Asya’ya ,  Orta Doğu’dan Kafkaslara hatta Balkanlara  kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış kültürlerden etkilenerek oluşmuş bir dinsel yapının varlığı iddia edilmişitir. Eski İran kültür kalıntılarından, Hititlerden, Antik Yunan felsefesinden, Paganizmden, Budizm’den ve  Hristyanlık’tan ögeler bulunduran bir dinin oluşabilmesinin imkansız,  bugüne kadar yaşayabilmesinin muhal olacağı düşünülememiştir. Dünyanın büyük bir bölümüne hakim olan imparatorlukların dahi bu kadar geniş bir kültürel renkliliğe sahip olamadığını düşünürsek yukarıda anlatılan görüşlerin doğru olmadığı sonucuna varmak zor değildir.

 Kaldi ki Emevi zihniyetinin bugünkü temsilcileri veya emperyalist güçlerin neferliğini yapan bilim adamı sıfatına uygun olmayan kişiler bunu iyice anlamalıdırlar. Ne yaparlarsa yapsınlar Nusayriliği İslam çizgisi dışında gösterme çabaları suya düşecektir. Nusayriler bu ülkenin bir parçasıdır. Ayrıştırma, ötekileştirme, dışlama vb. çabalara kanmayacak kadar zekidirler ve asli unsurdurlar.

 Emevilerin 1200 yıl önce siyasi bir hırsla yaptıklarını, batılı ülkelerin emperyalist emellerini gerçekleştirmek için 200 yıl önce hedefleyip de başaramadığını bugün elinde kalem tutan sahte aydınlar da başaramayacaklar.Bu yüzden Nusayriliğin ne olduğunu bırakın Aleviler anlatsın. Geri kalanlar da anlatılanları dinlesin ve öyle bilsinler. Tarihin tozlu raflarında dinî bir bağnazlıkla yazılmış uyduruk eserlerle bu konu aydınlatılamaz. Araştırma o eserlerle değil yaşayan kültürün temsilcileriyle yapılmalıdır. Bu konuda bilgi sahibi olan ve toplumun benimsediği alanında yetkin kişilerle yapılacak görüşmeler Alevi-Nusayri inancını ortaya koymaya yeterli olacaktır. Bu hususla ilgili AKAD’ın çalışmaları ortadadır. Yapılan çalışmalar akidenin hangi çerçevede şekillendiğini açıklamaya kafidir.

 İslamî anlayışımız Kur’an-ı Kerim, Hz. Muhammed’in sünneti, Ehlibeyt imamlarının yaşayış tarzı ve felsefesi ile bu çerçevede oluşan bir ahlakî yapıdan müteşekkildir. Biz bu yapıya ALEVİLİK diyoruz. 

DİNCİLİK İLE DİNDARLIK

Muhsin TÜMKAYA

Sonsuz bir güce sığınma içgüdüsüyle başladı her şey. İnsanoğlu, var oluşundan itibaren korktuğu bütün nesneleri sınırsız bir gücün odağı haline getirdi. Kimi zaman Ay’ı kimi zaman Güneş’i kimi zaman ateşi, kimi zaman da toprağı yaratıcı güç olarak kabul etti.

Asırlar asırları kovaladı, insan bilmediği şeyleri yavaş yavaş bilmeye ve anlamlandırmaya başladı. Önceden taptığı Ay, Güneş, ateş ve toprağın yaratıcı gücün yaratılmışları olduğunu anladı. Böylece din kavramıyla karşılaştı.

Din nedir?

Din, genellikle doğaüstü, kutsal ve ahlakî ögeler taşıyan, çeşitli ayin, uygulama değer ve kurumlara sahip inançlar bütünü olarak tanımlanabilir. Din sözcüğü bazen inanç kavramı yerine de kullanılmaktadır. Bunun aksine inanç sözcüğü de bazen din sözcüğü yerine kullanılmaktadır.

Dinler tarihine bakıldığında, farklı kültür ve toplulukta din kavramının değişik biçimde oluştuğu ve şekillendiği görülür. Arapça kökenli din sözcüğü “yol, hüküm, mükâfat” gibi anlamlar taşır.

Dini değerlerin anlamlandırılması ve algılanması farklı olmuştur. Dinin ortaya çıkışıyla birlikte insan pek çok yeni kavramla tanıştı. Bu kavramlar farklı bireylerce farklı yorumla karşılaştı ve karmaşa doğurdu. Bu karmaşanın ortaya çıkış nedeni; dini, gösteriş için yapanlarla dini yaşayanlar arasındaki algılamadır. Yani tanrı ile kul arasına girme cüretini gösterenler ile dini içten bir kabulle yaşayanlar arasında çıktı. İşte bu anlayış farklılığı dindar ile dinci kavramını doğurdu.

Dinciler kendi iradeleriyle hareket etmeden yaşarlar. Dindarlar ise hayatı kendi iradeleri ve çizdikleri sınırlar çerçevesinde sorgulayarak, araştırarak, doğruyu yanlıştan ayırarak özgürce yaşarlar. Dinci yönetilen, dindar hür hareket edendir. Dindar, insanı ve dünyayı sevmek, iyilik yapmak, kibirden, gösterişten ve ahlakın uygun görmediği her türlü kötülükten kaçınmak gibi değerler üzerine hayatını kurar. Yaptığı güzellikler ve iyiliklerden haz alarak mutlu bir şekilde yaşar.

Dinci, dini insanlar üzerinde baskı kurmak, onları pasifize etmek, onları kendine benzetmek ve itaatkâr köleler yaratmak için çalışır. Kendi istediği gibi yaşamayan insanları karalamak, kötülemek, aşağılamak, işine geldiği zaman öldürmek dincinin vasıflarıdır. Dindar başka bir insana kötülük etmeyi, onu aşağılamayı, din dışı sayarak yok saymayı düşünmez. Sivas’ta otuz yedi aydınımızın yakılarak öldürülmesi dindar bir kimsenin yapacağı iş değildir. İnsanın tüylerini ürperten bu olayı din adına yaptıklarını belirtmeleri vahametin boyutunu gösterecek türdedir. Bunu yapanlar cihat yaptıklarını zannetmektedir. Ancak cihat akılla, mantıkla, bilimle, güzel ahlakla olur. İnsanlara yaşadığınız dinin güzelliklerini yaşatarak olur.

Sivas’ta yapılan katliamı hangi din, hangi kitap, hangi vicdan kabul eder? Aklı başında olan her insan bilir ki; Allah’ın verdiği canı ondan başka hiç kimse alamaz. Katliamı mubah görüp cihat anlayışı içinde değerlendirmek fanatikliktir, cahilliktir, bağnazlıktır. Bu bağnazlığı İslam dini kesinlikle kabul etmez. Çünkü İslam, hoşgörüyü, sevgiyi, saygıyı ve erdemli olmayı emreder. Sizin gibi düşünmeyeni yakın demez. Zaten insanı kahreden de yaptıkları caniliği Allah adına yaptıklarını söylemeleridir.

Gerçek bir Müslüman karıncayı dahi incitmek istemez. İnsanlara faydalı olmaya çalışır. Kendisi gibi düşünmeyenleri ve farklı dinde olanlara karşı bir hoşgörüyle yaklaşır. Bunu başaramayan kişinin üzerinde kul hakkı vardır. Bu konuyla ilgili Hz. Ali “Kul hakkı varsa sinende, güveneceğin sevabın yoktur.”der. Bu sözden hareketle insanların canına kast eden insanları bir düşünelim; bunların Allah katında ne gibi sevapları olabilir? Bu soruyu bütün insanların kendilerine sorması gerekir.

Birbirimizi öldürmek için harcadığımız enerjiyi keşke; birlik, beraberlik, insanca yaşam, dostluk ve kardeşlik için harcasaydık. Keşke herkese saygı ve sevgiyle yaklaşabilseydik. İşte o zaman hayat daha anlamlı olurdu. Hem bu dünya hem de öbür dünya için huzur aranıyorsa dindar bir Müslüman olarak yaşamak gerekir. Dinci olan bunu bilmez. Dinci güzelliği bozmaya çalışır; dindar güzelliğe güzellik katmaya.

 

Allah adına işlenen cinayetlerin faillerine “dincilere” Hz. Ali’nin sözüyle seslenmek istiyorum; “İnsan, insanın kardeşidir, istese de istemese de.”

Joomla templates by Joomlashine