Mehmet UYAR

Kardeşlik

Mehmet UYAR

 Din kardeşini kendi nefsi kadar severse bir insan imanını kemale erdirir. Çünkü imanın kuvveti sevginin gücü kadardır. Bu gücün ölçütü fedakârlık, merhamet, vefa ve yardımseverliktir. Bu duygular ne kadar güçlü olursa kardeşlik duygusu da o kadar güçlü olur.  Bu bağı kuvvetlendiren duygular bireyler arasındaki birlik ve beraberlik duygularını pekiştirir ve diğer saldırılara karşı o kardeşlerin bütününü korur. Bu duyguların zuhuru samimi bir niyetin tecellisiyle şekillenir. Ancak kendi nefsini ön plana alan, bencilleşen, bu dünyayla bağını koparamayan bir insanın imanının samimiyetine güvenmek zordur. 

Kardeşliğin manasını nesebi bir kavramdan çok, manevi ve soyut bir kavram olarak görmek gerekir. Çünkü din kardeşliği insanları birbirine bağlayan soyut bir bağdır. Bu bağ, müminin yüce Allah’a(cc) bağlandığı gönül bağıyla diğer müminlerin gönlü arasında kurulan bağ arasında oluşan bir ağ gibidir. Bu ağın içinde

BİR ALEVİ’NİN ÜNİVERSİTEDE KARŞILAŞTIKLARI

Mehmet UYAR

Üniversite hayatına annemin, babamın ve yakın çevremin “Aman Alevi olduğunu belli etme. Ne duyarsan duy sus, kendini savunma, onlara uyum sağlamaya çalış.” nasihatleriyle başlamıştım. Çevremdekiler önce başarımı tebrik ediyor daha sonra aynı nasihatleri sıralıyorlardı. Nedeni ise belliydi. Kimliğimi açıklarsam ezileceğimi, hor görüleceğimi düşünüyorlardı.

Gittiğim şehir dağlarla çevrili ve ulaşım açısından elverişsiz olan bir Anadolu şehriydi. Bu nedenle de halkı dışarıdan gelenlere özellikle de üniversite öğrencilerine pek hoş bakmıyordu. Halk ve dışarıdan gelip yerleşenler, genellikle aynı görüşlere ve bakış açısına sahiplerdi. Bu, muhafazakâr bir görüştü ve insanlar, bu muhafazakârlığın etkisiyle önyargılı ve sabit fikirliydi.

Yaşadıklarım bana öğretmiştir ki; cahil kişilerin ruhu gübrelenmemiş, sürülmemiş topraklar gibi katıdır. Önyargılar bu ruhlara, kaya diplerinde biten otlar gibi sımsıkı yapışır, inatla büyürler. Ne yazık ki gittiğim şehirdeki tüm çevremde bu durumla karşılaştım. Sınıfımdaki ve yaşadığım yerdeki kişiler de şehirdeki toplumla birebir örtüşen düşünce yapısında idiler.

Bundan sonraki öğrenim hayatımın tümünde karşılaştığım olaylar, yaşadığım durumlar nedeniyle yaptıkları uyarılar konusunda akrabalarıma hak verdim. Çünkü ad söylendikten sonra her zamanki gibi sorulur: “NERELİSİN?” Ben de bunun cevabını verince arkadaşlarımın yüzünde bir şok ifadesi oluşur ve ardından soru gelir: “Sen Alevi değilsin değil mi?” Diğer arkadaşım yüzüme bakarak beni o kötü (!) duruma layık görmez ve yanıtı önce kendi verir: “Yok canım değildir.” Tabi bana düşen cevap hayır oldu ve böylece ailemden ayrılıp bin bir hevesle geldiğim üniversitenin ilk gününde kendi aslımı inançlarımı, toplumumu inkâr etmiş, ettirilmiş oldum.

Çağdaş, demokratik, özgürlüğün en çok yaşatılmaya çalışıldığı gösterildiği benimsetilmeye çalışıldığı yerdir üniversiteler. Çünkü hocalarımız bundan sonra hayata atılacak ve gelecek nesilleri yetiştirecek olan biz öğrencilerine bu sosyal hakları anlatmaya çalışırlar ki bizler de aynı şekilde davranabilelim ve eşit haklara sahip bir toplum olabilelim. Ancak ne acıdır ki arkadaşlarımın önünde inancımı savunamadığım gibi hocalarla da sınıfta bu konu tartışılırken susmak zorunda kalmıştım.

Daha sonraki günlerde olayları daha iyi anlamaya başladım. Bazıları tarafından yoğun ve sistemli bir faaliyet yürütülüyordu. İnsanlar, belli bir düşüncenin kalıbına sokuluyordu, toplum kuralları da o düşüncenin ön gördüğü şekilde oluşturuluyordu. Dahası bu düşünceler, üniversite gençliğine de empoze ediliyor, öğrenciler maddi ve manevi imkânlardan faydalandırılarak kendilerine çekiliyor ve bu imkânlardan faydalanan öğrenciler de zamanla verilmek istenen düşüncenin esiri oluyordu. Bu kesimler, neredeyse şehrin tamamını ve öğrencilerin çoğunu etkileri altına almışlardı. Dolayısıyla çevrem bu insanlardan oluşuyordu, çaresiz ben de bunlarla günlerimi geçiriyordum. Orada onlara uyum sağlamak zorundaydım ve böylece kendi inancımın gereklerini bırakıp onların ibadet ettiği şekilde ibadet etmeye başladım. Yoksa onların içtenlikle söylediği gibi Allah korusun (!) Alevi (inançsız) olurdum.

Ne zaman Alevilik konusu açılsa hep bir önyargı ve iftirayla karşılaştım ve daha da acısı bu önyargı ve iftiraların arkadaşlarıma aileleri tarafından kesin bir doğru olarak öğretilmiş olduğunu anladım. Tabi bu düşüncelerin yanlış olduğunu yüzlerine vuramadım. Kendi inancımın ve toplumumun bu hurafelerle ve iftiralarla hiçbir alakası olmadığını içim yansa da anlatamadım. Daha sonra bu duruma da alıştım.

 

Benim gittiğim şehirde katlandığım durumlara inşallah benden sonraki nesillerimiz katlanmak zorunda kalmaz ve inşallah gittikleri her yerde inançlarını ve görüşlerini özgürce savunabilirler. 

VAKİT ÇOK GEÇ

Mehmet UYAR

Vakit çok geç. Her şey için çok geç kaldım, diye söylendi. Etrafında onu duyacak kimse yoktu; ama birisi onu duymuş gibi irkildi. Sağına baktı sonra soluna. Kimsecikler yoktu. Mevsim sonbahardı ve içinde bir tedirginlik vardı.

Adı Bedir’di. Toprak bir evin içinde doğmuştu. Babası, ona “Bedir” ismini yüzü aydın olsun, diye vermişti. Islak toprak kokusunu çok severdi. Annesi her gün duvarları ve yeri ıslatırdı, sonra yeri süpürürdü. Toprak kokusunu sevmesinin kaynağı belki buydu.

            Babası Kamil Ağa, evin geçimini sağlamak için sabahın köründe kalkar, namazını kılar sonra tarlasına giderdi. Yazın sıcağı, kışın soğuğu demez, çalışırdı. Ağzından güzel sözler dışında söz çıkmazdı. İşler kötü gitse de onda bir hikmet arar, sabrederdi. Başından ne felaketler geçmişti ne acılar yaşamıştı. Bir seferinde ölümden dönmüştü. Buna rağmen Allah’a şükür etmekten kendini alıkoymamıştı. Son nefesini verirken bile Allah’ı tespih ediyordu.

Artık çok geç, diye içinden geçirdi ve derin bir nefes çekti. Biraz olsun babasına benzememişti. Babası ne kadar mütevazı ise kendisi o kadar kibirliydi. Babası ne kadar inançlı ise kendisi o kadar inançsızdı ve maddeye tapardı. Dünyada her şeyi maddiyatla ölçerdi. Kendisine fayda sağlamayacak hiçbir işe yeltenmezdi. İnsanlara acımazdı. Bu yüzden köylü ona “Nemrut” lakabını takmıştı.

Evinin karşısında yaşlı bir dut ağacı vardı. Ağacın bir kısmı kurumaya yüz tutmuştu. Gövdesinin içi de oyuktu. Ağaca uzun uzun baktı. Derin bir iç çekti. Bir sıkıntısının olduğu her halinden belliydi. Ağacın kuruyan dalları gibi içini kurutan bir şey vardı. Zira onu hatırlamak bile istemiyordu.

Bundan elli yıl önceydi. O yıl kışlar çok soğuk geçmişti. Kuraklık ve soğuk bütün ekinleri kurutmuştu. Halk açlıktan kırılıyordu. Nemrut’un tarlasının etrafını dağlar çevrelediği için soğuk vurmamıştı. Ayrıca ırmağa yakın olduğu için su sorunu yaşamamıştı. Köylüye nazaran hayli iyi ürün almıştı. Bu yüzden keyfine diyecek yoktu.

Köyün yukarı tarafında oturan Ahmet Sahra adında bir amca vardı. Gençliğinde on kişinin yerinden oynatamadığı kocaman kayayı tek başına taşıdığı için ona “Sahra” adını vermişlerdi. Yanına kim otursa o kayayı nasıl taşıdığını, değirmene su taşımak için neler yaptığını övüne övüne anlatırdı. Yaşı doksanı geçmişti. İri ve uzun boyluydu. Yaşlılıktan olsa gerek belini bükerek yürüyordu. Sonbahar mevsimiydi. Hava güneşli olmasına rağmen serin bir rüzgâr esiyordu. Ahmet Amca yaşlı olduğunu, tarlayı kiraya verdiğini; ama kuraklıktan dolayı ürün alınamadığını Kamil Ağa’ya, anlatıyordu.

Ahmet Amca, kimsesizdi. Gücü yetse kimseye minnet etmeden yaşamak istiyordu. Ama kader boynunu bükmüştü. Biraz tahıl dilenmeye gelmişti. Kâmil Ağa onu kırmazdı. Bunu adı gibi biliyordu. Çünkü gençliğinde Kâmil Ağa’ya çok faydası dokunmuştu. Bir gün ormandan odun kesmeye gitmişlerdi. Kamil Ağa’nın yolunu eşkıyalar kesmişti. O esnada Ahmet Sahra imdadına yetişmişti. Beş kişilerdi ve onları iki dakikada dağıtıvermişti.

Şimdi Kamil Ağa da yaşlanmıştı. Elinde canından başka kendisine ait hiçbir şey yoktu. Oğlu olacak Nemrut; ne yapıp etmişse her şeyi elinden almıştı. Evin bütün kaynakları oğlunun elindeydi. Tarlayı süren, ekini eken ve hasadı yapan da oydu. Bu yüzden oğluna danışıp biraz olsun Ahmet Sahra’ya yardımcı olmak istiyordu.

Oğluma bir danışayım, dedi ve içeri girdi. Ahmet Sahra umutla gelecek haberi beklemeye koyulmuştu. Hiç olmazsa buğdayı kaynatıp yerdi. Bu ona yeterdi. Belki de Yüce Allah canını alır da kurtulurdu. Fakat ecelin vaktini kimse bilemezdi.

Ahmet Amca umutlu bekleyişini sürdürürken; öyle şey olmaz, diye bir ses ortalığa yayıldı. Nemrut, ben çalışayım da millet yesin öyle mi, diye bağırıyordu. Babası ilk defa ona yalvarıyordu. Benim hatırım için, payımı ona ver, diyordu. Belki ben iki ay sonra öleceğim. Bana lazım olmaz diyordu. Hiç babasının yüzüne bakmadı. Hadi git, buğdayı sattık de, dedi. Babası gitmeyince zorla dışarı attı. İki ay sonra ölecekmiş, sen Azrail misin, öleceğini nereden biliyorsun a bunak, diye babasına hakaret etmekten geri kalmadı.

Kâmil Ağa’nın yüzünden düşen bin parçaydı. Mahcubiyetinden Ahmet Sahra’nın yüzüne bakamıyordu. Sözler boğazında düğümleniyor, boğulacak gibi oluyordu. İçinden keşke ölseydim de bu anı yaşamasaydım, diyordu.

Ahmet Sahra her şeyi duymuştu. Kâmil Ağa’nın yanına gitti. Sımsıkı sarıldı. O esnada Kâmil Ağa’nın gözyaşlarının aktığını hissetti. Üzülme, Allah hiçbir kulunu aç bırakmaz, dedi. Benim ambarımı tahılla doldursaydın senden bu kadar memnun kalmazdım, dedi ve kalktı. Allah senden razı olsun, sözünü tüm içtenliğiyle söyleyip yola koyuldu.

Gitmeden önce Nemrut’a bir şey söylemeliydi. Geri döndü ve içeri girdi. Nemrut gömleğini giyiyordu. Ahmet Sahra:

-Allah, rızkı Allah yolunda harcansın diye verir. Sen Karun kadar zengin olacaksın; ama yüreğine merhamet girmedikten sonra fakir kalacaksın. Belki bu olay senin için bir imtihandı. Gönül zenginliği için bir fırsattı. Sen bu fırsatı geri teptin. Yapraklarını döken şu ağaç gibi her yıl bu zamanda yüreğine bir acı çökecek ve yüreğini parça parça kemirecek. Sen her yıl keşke diyip duracaksın. İşte o zaman vakit çok geç olacak. Bu sözü de ömür boyu tekrarlayıp duracaksın, dedi ve çıktı.

Dışarı çıktığında Kamil Ağa’yı gördü. Kamil Ağa’ya bir daha sarıldı. Allah senden razı olsun, dedi. Kamil Ağa’nın ağzını bıçak açmıyordu. On metre kadar uzaklaştıktan sonra; “Hıçkırıkla karışık, hakkını helal et, diye bir ses duyuldu.” Ahmet Amca; içli bir sesle helal olsun canım kardeşim, diyip gitti.

            Nemrut, Ahmet Sahra’nın bu gidişini hiçbir zaman unutmadı. Şimdi “Çok geç olacak…. Çok geç olacak…”sözü kulaklarında çınlıyordu. Ne olursun benim payımı ona ver. Belki ben iki ay sonra öleceğim. İki ay sonra öleceğim; çok geç olacak; zengin olacaksın, fakat gönlün fakir kalacak, çok geç, öleceğim, çok, iki ay… sözleri birbirine karışarak ve belirsiz aralıklarla onu rahatsız ediyordu.

             Ağaca bakmak Nemrut’un ruhunu incitiyordu. Ama ağaca bakmaktan da kendini alamıyordu. Mumun etrafında dönen pervane gibi ağacın etrafında dönüyordu. Bu dönüşle birlikte beyninde tekrarlanan bazı sözler vardı: Ölüm, gönül, merhamet, çok geç..

Sözler anlamını yitirmişti. Sözlerle birlikte her şey anlamını yitirmeye başlamıştı ve kendinde değildi artık. O haliyle hiç bilmediği bir yolculuğa çıktı. Elinde amelleri vardı.

 

            Toprak kokusunu çok severdi. Bu yüzden her gün dut ağacının altı ıslatılırdı. Babası çiftçiydi ve çok dindardı. Babasına hiç benzememişti. Babası huşu halinde terk-i diyar eyledi. Kendisi inleye inleye can verdi. Ruhu delik deşikti. Varlıklıydı; ama gönül yoksuluydu. Ölmeden önce küçük kızı onu görmüştü. Ölürken “Vakit çok geç!” diye sayıklıyordu. Vakit çok geç… 

Joomla templates by Joomlashine