Mahmut REYHANİ

İLK ALEVİLER

 Mahmut REYHANİ

İhsanıyla gönülleri fetheden, irfanıyla yüreklere sevgi aşılayan, cesaretiyle dillere destan olan Hz. Peygamberimizin övgüsüne mazhar, ümmetine emsal olmuş dört büyük ismi tanıtmaya, Allah yolunda yürüyenlere de; o mübarek zatların güzelliklerinden hoş kokular damıtmaya çalışacağım.                                    

 

SELMAN-I FARİSİ

Dinimizde makamı yüksek olan ender şahsiyetlerdendir. Onun üstün nitelikleri her iki kesim tarafından kabul edilmiş, doğruluğu onaylanmıştır. Onun yüceliğini anlatmak için hayat hikâyesini okumak yeterli olacaktır. Ancak Selman-ı Farisi’yi daha iyi anlatabilmek için Hz. Peygamberimizin hadislerine de yer vereceğim.

 

Selman-ı Farisi Hz. Muhammed’le buluşmadan önceki adı “REVZEBEH”, basının adı ise “HAŞFUZAN”dı. Orta halli gelire sahip olan babasının bazı mezraları vardı. Revzebeh, babasının bir mezrasına giderken kiliseye uğrar. İncil’den okunan nağmelere meyleder ve orada bir süre kalır. Eve döndüğünde bir daha çıkmasın diye babası tarafından zincire vurulur. Zincirden kurtulur kurtulmaz Hristiyanlığı araştırmaya başlar. Şam’a giden ilk kafileyle yola çıkar. Uskuf olan bir Hristiyan’ın köhne bir barakada ibadet ettiğini görür. Ona takılır. Uskuf ona bir levha verir. Ölmeden öncede Antakya’da inancını taşıyan bir rahibe yönlendirir. Antakyalı rahip Revzebeh’in elindeki levhayı görünce daha fazla ilgilenir ve ölüm döşeğine gelince onu İskenderiye’de aynı inancı taşıyan bir rahibe yönlendirir. Bu rahip de ölüm döşeğine gelince Hz. İsa dinine sadık kimsenin kalmadığını, ancak Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah’tan bir peygamberin geliş vaktinin geldiğini ve de Peygamberliğiyle ilgili taşıyacağı işaretleri verir. Revzebeh Hicaz’a giden bir kafileye yemeği karşısında kendini beraber götürmeleri için anlaşır. Gittiği kervanın bazı işlerine ters düşünce kervandan eziyet görür ve kervan onu bir Yahudi’ye satar. Yahudi, Revzebeh’in amacını öğrenince de ona ters davranmaya başlar. Bahçesinde büyük bir kum kümeyi sabaha kadar taşımasını, taşımazsa da cezalandırılacağını söyler. Revzebeh, kumu taşırken ellerini Allah’a açar ve kendisine yardımcı olması için dua eder. Yüce Allah, ilahi adaletiyle bir rüzgâr gönderir ve kumu istenilen yere üfler. Yahudi bu işi bir sihir sanarak onu “SELMİYET” adında bir kadına satar. Kadın Revzebeh’i serbest bırakarak bostan işlerini görmesini ister. Bu esnada Hz. Muhammed Mekke’de zuhur etmiş, Medine ye kadar gelmiş ve insanları İslam dinin hidayetine çağırmaktaydı.

 

 Revzebeh, bir gün bostanda, hurma ağacı üstündeyken, peygamberin geldiğiyle ilgili konuşanları duyar. Zaten bu haberi bekliyordu. Ağaç üstünde titrer, yüreği çarpar ve gelen peygamberi görmek için sabırsızlanır. Beklediği gün gelir. Bir bulut parçasını yoldan geçen bir grup insandan yedi kişiyi gölgelediğini görür. Kendi kendine bunların hepsi peygamber olamaz, der. Bu yedi kişi: Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Hamza, Hz. Akiyl, Hz. Zeyd, Hz. Mikdat ve Hz. Ebuzer’di. Revzebeh, fırsatı hemen değerlendirir ve kadından izin alarak önlerine bir tabak hurma koyup sadaka olduğunu söyler. Hz. Peygamber yemez. Revzebeh bu durumda peygamberliğin birinci işaretini alır. Koşup ikinci hurma tabağını getirir ve hediye olduğunu söyler. Hz. Peygamber “Bismillah” deyip yemeye başlar. Bu da peygamberliğin ikinci işareti olur. Hz. Peygamber, Revzebeh’ten peygamberlik aradığını hissedince omuzları arasındaki peygamberlik mührünü gösterir. Revzebeh, Hz. Peygamberin ayaklarına kapanır. Hz. Peygamber, Revzebeh’e: “Git kadına sor, seni bize satar mı?”der. Kadın, alıcının Abdullah oğlu Muhammed olduğunu öğrenince  şımarır ve bedelinin iki yüz sarı, iki yüz kırmızı hurma ağacının dikilmesi, yeşerip yetişmesi ile kırk okka altın olacağını söyler. Hz. Peygamber için kolay olan bu isteğe karşı Hz.Ali’ye: Buradaki çekirdekleri topla, diğerlerine de siz bu ağaçların yerini kazın, ekini ben yapacağım, der. Hz. Peygamber ekini yapar, fidanın bir tanesini de Ömer, diker. Allah’ın azameti ve peygamberin mucizevi ayetleriyle bir ağaç haricinde bütün ağaçlar yeşerir ve sarı ile kırmızı hurmalar oluşur. Kadın bu oluşumu görünce; sihir, diyerek sözünden cayar ve bütün hurmaların sarı olmasını ister. Bu isteği duyan Hz. Cebrail kanatlarını hurma ağaçlarına çırpar ve Allah’ın iradesiyle hurmaların hepsi sarı olur. Yeşerip sararmayan Ömer’in diktiği ağacı Hz. Peygamber söker ve yeniden diker ve diğer ağaçlar seviyesine gelir. Sahabelerden biri madenden çıkardığı yumurta kadar bir altını peygambere verir. Hz. Peygamber, Revzebeh’e “Kadına söyle; işte istediğin hurma ağaçları, işte istediğin altın, seni de bize versin.”der. Revzebeh, kadına söyler.. Kadın da Revzebeh’e: Bana ait bir hurma ağacı sen ve Muhammed’den daha iyidir, deyip Revzebeh’i verir. Revzebeh de kadına: Benim de Muhammed’le geçireceğim her gün senden, hurmandan ve her şeyinden daha iyidir, deyip çıkar. Bu şekilde de Hz. Peygamber Revzebeh’i azat eder ve SELMAN adını verir.(1)

Hz. Peygamberin Selman hakkında ünlü hadisleri yaygındır.

Bir hadisinde:(S.A.A.V.)

“Selman, bizim Ehli-Beyt’tendir.”(2)

Bir hadisinde de:(S.A.A.V.)

“Allah u teala dört kişiyi sevmem için bana emir verdi. Onlar Ali, Selman, Mikdat ve Ebuzer” der(3)

Birisinde de(S.A.A.V.)

“Cennet dört kişiyi özlemiştir: Ali, Mikdat, Ammar ve Selman”(4)

Bir hadisinde de(S.A.A.V.)

“Din yıldızlarda olsaydı,  Selman yine kavuşurdu.”(5)

Hz. Ali ye Selmanı sormuşlar, demiş ki: “Selman ilmin ilkini ve sonunu öğrendi. Kurumayan bir deryadır. O bizim Ehli- Beyt tendir”(6)

Selman Hazretlerinin faziletleri tartışılmaz bir gerçektir. Selman ve Medineli Ensarlar peygamberden sonra Ali ye biat etmek istiyorlardı. Ebu Bekir e biat edilince Selman: “yaşlıyı buldunuz, ama peygamberin Ehli-Beyt ini dışladınız, onlara verseydiniz size iki kişi muhalif çıkmaz ve hilafetin hayrını görürdünüz.” Der.(7)Ebu Bekir’e biat edilince Selman Farisi Hazretleri Farsça olarak şöyle demiş: “Gerdaz ve na gerdaz” Bu sözcüklerin anlamı şöyleymiş: “ Yaptınız ama yapamadınız” sonra Arapça olarak eklemiş: “Ali’ye biat etselerdi üstlerinden ve ayak altlarından bereketler fışkırırdı.”(8) Burada Farsça bilenlerden özür dilerim. Zira ; bu sözcükler işaretsiz yazıldığı için başka biçimde okunabilir. Ben bunları Arapça’dan aldım. Nitekim Arap dilinde harflere ses vermek için altta veya üstte işaretler konur, bu ancak yabancı ve anlaşılması zor olan kelimeler için daha gerekli olur. Mesela: (Gerdaz) sözcüğü belki (Gerdez) belki (Gördez)  veye toptan bozulmuş bir kelime olabilir.

Bundan anlaşılıyor ki, Selman Farisi Hazretleri Alevi‘ydi. Hem de ilk Alevilerin başı sayılırdı. Ancak yalnız (Sekiyfe) de kendini gösterebilirdi. Allah u teala eğer (Şura)ya kadar yaşamasına izin verseydi elbette daha büyük bir rolü olacaktı.

 

 

 MİKDAT BİN UMER EL ESVED

 

Mikdat Bin Amru, Kinde kabilesindendir. Tüm tarihçilerin söz birliğiyle İslam’ını ilan eden ilk yedi kişiden biridir. Bedir, Uhud, Hendek ve bütün İslam savaşlarında bulunmuş sayılı savaşçılarındandır. Bedir Savaşında bütün İslam askeri yayaydı, yalnız kendisi atlıydı. İşte onun için “Allah’ın yolunda ilk at koşturan Mikdat’tır” denildi. Tarık Bin Abdullah adında bir sahabe şöyle diyor: “Ben Mikdat’ın bir faziletine tanık oldum. O benim olsa tüm dünya malına değişmezdim. Şöyle Hz. Peygamber düşmanların karşı durumlarından yakınırken kendisi “Ey Allah’ın peygamberi” dedi. Biz sana İsrailoğulları’nın Hz. Musa’ya dedikleri gibi: “Sen Allah’la beraber git savaş da biz burada oturuyoruz, demeyiz. Biz istediğin savaşta sağında, solunda, önünde, arkanda her an çarpışmaya hazırız.”demişti ve Hz. Peygamberin güldüğünü fark ettim.(9) Mikdat’ın tercümesi bulunan her kitapta şu ünlü ortak hadis vardır: “Allah bana dört kişiyi sevmem için emir verdi.” Bu dört kişiden biri de Mikdat’tı.Uzun lafın kısası tüm İslam tarihi biyografik kitaplarında Mikdat için söylenen  küçücük leke dahi kesinlikle yoktur. Mikdat Hazretleri yine  ilk Alevilerdendir.

 

Mikdat, 33 hicri yılında vefat etti. (Şura) olayını yaşamış ve orada Aleviliğini ilan etmişti. Altılardan, hakkında feragat edip hakem görevini alan Abdurrahman Bin Avf, muhacirin ve ensarın ileri gelenlerini topladı, onların fikrini almak istedi. Ammar Bin Yasir, “Müslümanlar arasında ihtilaf çıkmamasını istiyorsan Ali’ye biat et” dedi. Mikdat “Ammar, doğru söyledi, Ali ye, biat edersen hepimiz kabul ederiz.”dedi. Bu arada, Abdullah Bin Ebi Serh dedi ki: “Osman a biat edersen kabul ederiz” Abdullah Bin Ebi Rebia “Doğru söyledin” diye İbni Ebi Serh i onayladı. O zaman Ammar kendisine  “Sen ne zaman İslam dostu oldun” diyerek eleştirdi. Bu sefer Haşimilerle, Emeviler arasında söz düellosu oldu. Sad Bin Ebi Vakkas ki; o da Osman’ı isteyen Kureyşlilerden fırsatı değerlendirmek için Abdurrahman’a “Bir an önce bu işi bitir fitne büyümesin” dedi. Osman’a biat edildikten sonra Ammar dedi ki;  “Ey insanlar, Cenabı Allah peygamberi bize ihsan etti, diniyle bizi güçlendirdi. Siz bu hilafeti Ehli Beytinden neden çıkardınız? O zaman Mahzum kabilesinden biri “Ey Ammar haddini bil, sen Kureyş’in işine ne karışıyorsun?” dedi. Mikdat Abdurrahman’a “Ey Abdurrahman” dedi, “Allah’a yemin ederim ki, sen öyle bir adamdan yüz çevirdin ki; o hakka göre hareket eden ve hakkı koruyanlardandır.” Sonra da şunları ekledi: “Ben burada Ehli Beyt’e yapılan haksızlık kadar haksızlık görmedim. Kureyş ne yapıyor, öyle bir adam dışladılar ki, hayatımda ondan daha bilgili onun kadar hakkın yanında olan kimse bilmiyorum. Allah’a yemin ederim ki, bu iş için yardımcı bulsam…(10)

 

EBUZER GUFARİ

 

Ebuzer, İslam’ı ilk kabul edenlerdendir. Onun sahabeler arasındaki yeri bellidir. Peygamberin yanında tertemiz bir sohbetle onur kazananlardandır. Hz. Peygamber, Ebuzer’i gördüğü zaman onunla ilgilenir, görmediği zaman kendisini sorardı.(11) Hz. Peygamber “Ne göklerin altında, ne de yerlerin üstünde Ebuzer’den daha dürüst bir insan yoktur” (12) Bu hadis o kadar yaygındır ki, tüm tarih ve ansiklopedi kitaplarında yazılmıştır. Hz. Peygamberin kendisine karşı sevgi ve ilgilenme derecesini belirleyen şu rivayet yine aynı kitap ve aynı sayfada diyor ki: Peygamber Hazretleri (Tebük) seferine çıktığı zaman şiddetli sıcaklar vardı. Bu yüzden imanı zayıf olanların çoğu katılmadı. Sahabeler “Ya Resulullah filan filan gelmedi, dedikleri zaman bırakın onda hayır varsa gelir, yoksa  ondan kurtulmuş olursunuz” derdi. Ebuzer geride kalmıştı zira bindiği deve zayıftı. Kafileye yetişemedi. Sonra ondan ümidini kesmiş üzerindeki eşyalarını sırtına almış ve yola düşmüştü. Sahabelerden birisi “Ya Resulullah” dedi. “uzaktan yayan olarak biri geliyor” dedi. Hz. Peygamber “İnşallah Ebuzer” dedi, yaklaşınca “Evet Ebuzer” dediler. Hakkında hadis bulunan aklayıcı, övücü ve temiz, lekesiz ilk Alevi olan yine Ebuzer El Guffar dı. Yalancılardan uydurduklarına göre bir Yahudi parçasından etkilenerek değil, Hz. Peygamberin uyarma ve aracılığıyla Alevi oldu. Ebu Rafi’nin şöyle bir rivayeti var.

 

“Ebuzer’i görmek için Osman tarafından sürgün edildiği (Rebze)ye kadar geldim. Yanımda başka adamlar vardı, bize dedi ki: Bir karışıklık olacak. Siz o zaman Ali Bin Ebi Talib’in yanında olun, yolundan ayrılmayın, çünkü Hz. Peygamberin ona şöyle söylediğini işittim. “Ey Ali bana ilk inanan iman eden sensin, Kıyamet Günü’nde benimle ilk buluşan sensin. Büyük sıdık sensin, hak ile batıl arasında ayırt eden Faruk sensin, müminler emiri sensin, mal ise kafirlerin emiridir. Sen kardeşim, vezirim benden sonra en üstü olan sensin, borcumu ödersin verdiğim sözleri yerine getirirsin.”(13)

 

Uzun lafın kısası, yine peygamberin sayılı sahabelerinden olan bu zat Ali’ nin dostlarından olmakla yine ilk Aleviler’dendi.

 

AMMAR BİN YASİR

 

Yine ilk Müslümanlardan olan Ammar Bin Yasir tüm İslam tarihçileri tarafından övgüler kazanan bir zattır. Düşmanları bile onun dokunulmazlığını zedeleyecek bir şey söylemeye cesaret edemediler. Ayşe “Ammar’dan başka herkesi eleştirebilirim.” demişti. Halid Bin Velid bir gün Ammar’la çekişti ve kendisine ağır şeyler söyledi. Ammar, Halid’i Hz. Peygambere şikâyet etti. Halid gelince başını kaldırıp ona baktı ve “Ammar’ın düşmanı, Allah’ın düşmanıdır, Ammar’ dan kim nefret ederse Allah da ondan nefret eder.” Dedi.(14) Yine “Ammar aktır, aklanmıştır, iliklerine kadar iman doludur”…      

Ammar hakkında bunlara benzer çok hadis var. Bir de Peygamber şöyle demiş  “Ammar’ı zalim bir grup öldürecek.”

 

Bu hadisi Ammar ın ismiyle beraber hemen hemen her yerde okumak mümkün, zira her iki gurup tarafından rivayet edilen çok yaygın bir hadistir… Şimdi Ammar Bin Yasir i tanıtırken Alevi olduğunu kanıtlamış olduk. Onun Alevi olduğuna en büyük kanıt Sıffin Savaşında Hz. Ali’nin yanında şehit olmasıdır. Fakat utanmazlar, peygamberimizin sevgili sahabesi olan bu temiz ve dürüst adamın Yahudi Abdullah Bin Sebe’nin kışkırtmasıyla fitneye karıştığını iddia ederler. Onlar uydurmalarını sürdürsünler. Biz diğer Alevi önderlerini tanıtalım.

                                                                                    Şeyh Mahmut REYHANİ

     1-Şeyh Muhammed Cevvad El-Fakiyh

      2-İbni Sad (Tabakat) kitabı 4/83- İbni Hişam (Siyret) kitabı 3/78-Hayrettin Zerkeli (Alam) kitabı 3/112- El müncid sözlük kitabının ansiklopedi bölümü

      3-İbni Abdil ber (İstiap) kitabı- Ebu Naim (Hilye) kitabı

      4-Ebu Naim (Hilye) kitabı

      5-(İstiap) kitabı 2/59

      6-(istiap) kitabı 2/59

      7-İbni Ebil Hadid Şerh kitabı

      8-Ensabül eşraf  1/59

     9-İbni Sad Tabakat kitabı 3/162

      10-İbnül Esir kitabı 3/37

      11-İsabe kitabı 4/63

      12-İsabe kitabı4/64

      13-İbni Ebil Hadit Şerh kitabı 2/261

      14-İbni Hacer İsabe kitabı 3/512

 

  

NUSAYRİMİ DEĞİLMİ

 Biz “Aleviler” onuncu yüzyıldan bu yana “Nusayri” ismini taşıyoruz. O dönemden beri imamımız, dini liderimiz Muhammet bin Nusayr hazretlerinin adıyla tanınmaya başladık. Bunun kanıtı 873 yılında vefat eden Sad el Kumni adında Şii bir âlimdir. Bu alim M. Bin Nusayr’dan garazkâr bir biçimde bahsetti. Ondan sonra 922 de vefat eden Nobahtı zehir saçan bir edepsizlikle ele aldı. Şii olan bu yazarlar Şiilerin en büyük mercii olan zamanın imamı Hasan El’askeri hazretlerinin yanındaki İbn-i Nusayr’i kıskanarak, kendisine ithamlar atarak onu karalamak istediler. Ağza alınmayacak töhmetleri kendisine yönelttiler. İmam hazretleri ‘bab’ denilen bu büyük makamı Muhammet bin Nusayr’a verdiği için İran Şiileri düşmanlık beslemeye başladılar. Onlardan bu makama aday olan dört kişi ortaya sürüyorlardı. Bunlar: Said el Umarı, Muhammet bin Osman bin Said, Hüseyin bin Ruh En-Nobahtı ve Ali bin Muhammet Es-Sümeri’dir.

Bu yüzden aralarında gizli bir rekabet ve amansız bir kıskançlık havası esti. Muhammet bin Nusayr bu yüzden onların töhmetlerine maruz kaldı. Şimdi imam hazretlerinin yanına girebilmek için onlar saatlerce kapıda beklerken Muhammet bin Nusayri gelir gelmez izin alır girerdi. Böylece imamın yanına ilk giren kendisi olduğu halde en son çıkan yine kendisi olurdu. Bu kıskançlık duyguları aşırı bir düşmanlık biçimine dönüştü. Hınçlarını ancak bu şekilde çıkarabilen bu düşman kardeşler dolayısıyla Muhammet bin Nusayr’in taraftarı olan bütün Alevileri bu kötü akıma soktular. Bu kötü akım “Sünni” ismine sirayet edince onlar davul zurna çalmaya başladılar. Bu kötü lakırdı yüzlerce sene sürdü ve bir çığ gibi gittikçe büyüdü ve boyutları tüm İslam âlemine yayıldı. Nusayri dünyanın en kötü yaratığına büründürüldü. Bu hal on beşinci yüzyıldan on sekizinci yüzyıla kadar sürdü. Bu uzun zaman içinde büyük şeyhlerimiz, âlimlerimiz türedi.

Büyük şeyhimiz El Hüseyin ibn-i Hamdan El Hasıybi onuncu yüz yılda yaşadı. O dönemde bu isim yine vardı. Hatta Hasıybı Hazretleri şiirlerinde ‘Nusayri’ adına yer verdi ve “Muhammed Bin Nusayr”ı methetti. Diğer Alevi mezhepler yerine Nusayriliği benimsedi. Büyük âlimlerimiz Nusayri isminden zerre kadar rahatsızlık duymadan kitaplarını yazmışlardır. Zira bizim inancımıza göre Muhammet bin Nusayr’ın kutsal bir yeri vardır. Düşman onu kötüledi, diye biz ondan vaz mı geçelim? Her ne ise kötülük simgesi haline gelen bu isim Alevilere hakaret ve eziyetlere sebep oldu.

 

MÜSTEŞRİKLER

On sekizinci yüzyılda Müsteşrik denilen ve Avrupa’nın muhtelif ülkelerinden türeyen âlimler Müslümanların sorunlarıyla, hatta tarih ve mezhep çekişmelerine bile müdahale etti. Bunların kimileri İslam kültür ve edebiyatıyla ilgili kitaplar yazdı. “Aleviler mazlumdur” diyerek onları savunmaya kalkıştı. Bu arada Alevilerin Nusayri ismini gündeme getirdiler. Bu ismi leke addetmelerinden olacak Alevilere bu sözle ilgili yorumlar yapmaya başladılar. Bu ismin Muhammet bin Nusayr’den değil de başka bir kaynaktan geldiğini iddia eden bir müsteşrik çıktı: Doğu Bilimcisi ‘Massignoon’

Massignoon; Nusayri ismini tanımlarken diyor ki: Nusayri tahkir etmek amacıyla Nasrani adının küçültülmüş kalıbı olabilir. Kimileri ‘nazazie’ sözcüğünün bozması olabilir, diyor. Bu sözcük Latince olan bir sözcük ki hacılar tarafından oradaki dağa verilen isimdir. Kimi de Suriye’de küçük bir eyaletin ismidir, diyor. Kimileri zalim iktidarların elinde yüzlerce yıl içinde yoğrulmuş felaketten felakete sürülmüş Alevilere sözde acıyarak bu ismi illa kaldıracaklar. Biri diyor ki; Aleviler zulüm ve baskılardan kaçıp ‘Nasra’ denilen dağa tırmanarak yerleştiler ve ondan ‘Nusayri’ adını aldılar.

Bunlardan enilginç yorumu Lübnanlı çağdaş bir yazar olan Münir Şerif yapar. Nusayri sözcüğünün Muhammet bin Nusayr’dan değil ‘Ansar’ sözcüğünden geldiğini iddia eder. Aklınca Nusayri isminin Aleviler üzerinde yaptığı tahribatı bertaraf etmiş olur.

Bu enteresan iddiayı kimi Alevi yazarlar bile yuttu. Bunlardan birisiyle buluştum. Bu zat Münir Şerif adına bu iddiayı tutturmak için ısrar ediyor. Kardeşim dedim: Senin bu Münir Şerif, Tabari mi kesildi, Belaziri İbnil Esir ibni Kesir mi? Hiçbir belge vermeyip onun yazdığına tarih gözüyle bakıyorsun. Oysa Münir Şerif biraz düşünseydi ne halt ettiğini anlardı. Zira ‘Ansariye’ nispet etmek gerekirse ‘Nusayri’ değil ‘Ansari’ demek gerekir. Şöyle ki Hasan bin Sabit Ansari, Abdullah bin Revahat El-ansar, Ebül Abbas bin İbadet el Ansari,  Ebu Eyyüb Halit bin Yezit el Ansari ve bunlardan başka yüzden fazla isim sıralayabiliriz. Münir şerif onu bilerek yazdıysa akla göre değil doğaya göre hareket ettiği için bu hataya düştü. Biz de kuzu kuzu inanalım mı?

Bu durum 19. yüzyılda yine gündeme geldi. Osmanlı Devleti Birinci Cihan Savaşındaki yenilgisinden sonra müttefik devletleri bu hasta adamın topraklarını taksim etmeye oturdular. O zaman Suriye, Fransız Devleti’nin payına düştü. Bizim Hatay Bölgesi Suriye ile beraber Fransa mandası altına girdi. O zaman Osmanlı kâbusundan kurtulan ve yıpranmış bir duruma gelen Alevilerin kimi liderleri Fransa Devleti’nden bu ismin kaldırılmasını istediler. Fransa kabul etti  ve nüfus kağıtlarında İslam Alevi diye bir belge yazıldı. Fakat öteye gidilmedi.

Fransa Devleti yeni kazandığı topluma yaranmak için ‘İslam Alevi’ dedi ve diğer taifelere saygı gösterdi. O dönemde Milletvekili seçimleri, dar bölge seçimi cemaatlere göre yapılırdı. Mesela Hatay’ın altı mebusundan bir tanesi İskenderun’a düşerdi. İskenderun nüfusunda Aleviler daha fazla olduğu için Alevi bir mebus seçilirdi. Rahmetli babam üç dönemde seçildi. Herkesin gözü önünde Alevi cemaatini temsil ediyor; fakat o zamanda babam Şam’a gitti. Orada yaklaşık elli kişinin katıldığı bir davette Emir Muchim bin Mehid isminde bedevi bir mebus vardı. Bu mebus “Siz Nusayriler, Hz. Peygamberin sahabelerine söversiniz.”diyerek onu tahkir etmeye çalıştı.  İyi ki babam o zaman iyi bir cevap verdi ve mebusun gönlünü kırdı. Onu kırmasaydı buna benzer birçok davranış sergileyebilirdi. Bu sert çıkıştan sonra o mebus dört yıl boyunca babamın yanına yaklaşıp elini almadı.

Demek isterim ki; bu isim kalktı kalkacak derken milletvekili sıfatına haiz birine diğer bir milletvekili tarafından herkesin gözü önünde “Nusayri” diye hitap ediliyor. Antakya’da samimi dostum Ali Gali Bey ile konuşurken bu konuya geçtik. Merhum bir çeşit övünme havasıyla babasından bahsetti ve dedi ki: “Babam milletvekili iken “Nusayri” ismini kaldırdı. Peki bu isim kalktı mı, diye sordum. Elbette kaktı, dedi. Ama canım dostum, dedim, baban daha hayattayken ‘Nusayriler ve Nusayrilik’ adında meşhur kitap yazıldı. Bütün Alevi bölgelerine harıl harıl dağıtıldı. Rahmetli baban niye mani olmadı, diye sormuştum.Bu isim kalkmadı kalkmaz da. O zaman, işte Suriye’de Nusayri ismi yok, dedi. Peki, dedim: Şu şu kitaplar var mı sende? Evet var, dedi. Ben dedim ki; bu kitaplarda Nusayrilerin yerlerini tayin ederken Suriye’nin kuzey ve Türkiye’nin güney bölgelerinde ikamet ediyorlar demiyor mu? Evet öyle diyorlar, dedi. Öyle ise Nusayri ismi kalkmamış ve hiçbir zaman kalkmaz, dedim.

 Kimi kardeşlerimiz Alevi tarihini yazan M. Emin Galip Ettaviyl kitabında Nusayrilerden hiç bahsetmiyor, diyor. Ben o kardeşime dedim ki: M. Emin kitabının bazı köşelerinde Nusayri ismine değinmiştir. Önsözünde de Nusayri isminden bahsetmiştir. Ben M. Eminin tarihi bir mektubunu okudum. O mektubu Hindistan seyahatinde iken Mersin’de Mahmut Arus isminde bir dostuna göndermişti. Şahsen Mahmut Arus’u tanırım. Bundan altmış sene önce Adana-Tarsus-Mersin seyahatine çıkan babama refakat ettim. Orada zevatlardan babamı iyi karşılayanlar oldu. Birisinin davetinde iken salonda yirmi kadar davetli vardı. Konuşanların aşağı yukarı hepsi Türkçe konuşuyordu. Ben o zaman Türkçe’yi öğrenmemiştim. Biraz sıkıldım. Davetliler arasında yaşlı kibar bir adam vardı. Çok iyi dinliyor ve söz sırası gelince çok güzel bir Arapça ile konuşuyordu. Adam belki babama hürmet ederek Arapça’yı tercih etti. Ben ona ısındım ve onunla kısa bir sohbet yaptım. Yanımdaki bir akrabama onu sordum. Bu adam Mahmut Arus, dedi. Çok bilgili ve  kültürlü bir zat. İşte ondan yaklaşık kırk sene sonra elime bu mektup geçince onun ismini gördüğüm zaman gözümün önünde tatlı bir hatıra canlandı. Ve önceden gördüğüm o sima sanki gözlerimin önündeymiş gibi oldu.

 

 Mektubu çok ilginç buldum, çok hoşuma gitti. Mektupta M. Emin Hindistan seyahatini anlatıyor. O zamanlar Mahatma Gandi’den önce Hindistan birçok ülkeye ayrılmış, ülkeler ayrı ayrı krallıklar halindeydi. Adamın hangi ülkeden yazdığını unuttum. Orda Aleviler varmış hem de bizim inançla. Onlarla toplantıda iken kendilerinden çok sevgi ve itibar görmüş. Konular değişiyor ve birden “Nusayri” bahsi geçiyor. Orada bulunanlar “Nusayri” ismine tepki göstererek her biri ağzına geleni söylemiş. Hatta sövüp saymaya başlamış. Bunu görünce rahatsız oldum ve çok zoruma gitti, diyor. Onlara sordum: Nusayriliğin kötülüğü nedir, diye. Hemen “Nusayrilere” çamur atmaya başladılar. Ben konuyu daha genişlettim ve Nusayrileri temize çıkarmak amacıyla bu töhmetler uydurmadır, dedim. Biraz yoruldum ama durumu düzeltmek için muvaffak oldum ve batın ilmi hakkında konular açtım. Kötümser durumlarını yavaş yavaş değiştirdim.

Bu sefer öyle ise yarın kralımızın huzuruna çıkaralım, dediler. Ben büyük bir memnuniyetle kabul ettim. Hemen kraldan randevu aldılar ve kralın huzuruna çıktım. Beni büyük bir sevgi ve şefkatle karşılayan kral halimi memleketimi sorduktan sonra yine konuşmaya başladık. Sonra “Nusayri” kolundan konu açıldı. Kralın yüzündeki memnuniyet gölgelendi ve “Nusayri” ismini duyunca sanki sinirlendi. Ben yine savunma durumumu aldım ve yavaş yavaş tedrici bir şekilde ben de “Nusayriyim” diye itiraf ettim. Ortam birden bire değişti. Ani bir fırtınaya kapılan sakin bir denizin manzarasını arz etti. Vallahi ya Mahmut eğer üstümüzdeki çatı birden bire düşmüş olsaydı daha fazla korkunç bir manzara olmazdı. Kralı sakinleştirmek için sözler üretmeye başladım. Gerek Şii ve gerek Sünni kesiminden iftiraya uğrayan bu temiz cemaati anlattım. Nusayriler, dedim çok temiz bir cemaat. Tüm öğretilerini Ehlibeyt imamlarından almışlardır. Daha sonra dedim ki, bizimle sizin aranızda ne fark var ki? Ancak siz ‘Habil İdris’ dersiniz biz ‘Habil Şis’ deriz. Hem sakinleşti hem de büyük bir hayret içinde kaldı. Siz batın ilmini nerden aldınız, diye sordu. Ben gayet sakin bir şekilde, biz bu ilmi büyüğümüz Muhammet ibin Nusayr vasıtasıyla Ehlibeyt’ten aldık. Ya siz nerden aldınız?

Daha sonra karşımda bir kral değil adeta bir okul arkadaşımmış gibi birbirimize ısındık ve sohbetimizi sakin bir hava içinde devam ettirdik. O zaman bana; öyle ise yarın İlmil Batın Medresesini görmek için davet ediyorum, dedi. Ben de teşekkürlerimi ve hürmetlerimi sundum. İlmi Batın Medresesini gezmek için elimdeki seyahat programını değiştirdim. Sonra gezip gördüklerini mutluluk içinde yazıyor. Ey Mahmut, diyor gördüklerimi nasıl anlatayım. Ah bizim oradaki Nusayriler ölün ölün toprağa girin. Toprağın içi daha hayırlı ve daha tenha bir yerdir. Bu mektubu okurken kendimi çok mutlu hissediyordum. Zira hem eski bir hatıraya bağlı hem de duygularıma, ideallerime olgun bir hava içinde akıp sürüyor. O mektubu yazıp nüshasını almadığım için çok üzüldüm ve hala çok üzülüyorum. Hatta mektubu bana getirip verenin ismini hatırlamıyorum. Ancak Ekber (Üçgüllük) Köyünden olduğunu hatırlıyorum. Ve ondan mektubu yazmak için biraz zaman rica ettim. İşi vardı, duramadı ve bir daha getireceğine dair söz verdi. Fakat bir daha görmedim. Şimdi ise Muhammed Emin, Aleviler tarihinde Nusayriler isminden bahsetmiyor diyenler ve bilhassa diğer kardeşlerim isyanı için tam bir cevaptır.

Ben bu “Nusayri” ismini eski tarihe açıklayıp anlattığım gibi yaklaşık 60 sene bu yana bizzat idrak etmiş olduğum safhalarını anlattım ve böylece tarihsel gelişmelerini destekledim.

Şimdi zaman bu zamandır. Yani bin senelik bir zaman akışından sonra bu isim bir sorun oldu. Şimdi yeni yetişen gençlerden gruplar halinde bu ismi protesto eden gençlerimiz türedi. Ne imiş bu ismi istemiyorlar. Güya bu isim kirli bir leke gibi bize aşağılık ve hakaret simgesi haline gelmiş ve sövgü lakırdısı biçimine girmiş. Ama sevgili ve değerli gençlerim! İsim kalkar mı, sanmıyorum. Zira bir insan kendi isim veya soy ismini mahkeme yoluyla kaldırıp istediği ismi koydurabilir. Bu Nusayri ismi hangi mahkemeye ait ise ona başvuralım.

Bu isim dünyanın beş kıtasına yayılmış ve binlerce kitaba yazılmış ve okunmaktadır. Nasıl kaldırılır? Akıl ve mantık bunu kabul eder mi? Ama gelin sevgili gençlerim akıl ve mantık yönünden bu ismin teşhirini yapalım. İsim hiçbir zaman kötü olmaz. Aramızda aynı kökten gelen Nasır, Nasrettin, Mansur gibi isimler var. Niye şikâyet etmiyor? Etmiyor zira isim kötü olmaz. Kötülük isimde değil ismi taşıyanda aranır. Konuşurken gerçek Müslüman biziz. İftihar ediyoruz. Fakat İslam’ın şartlarından hiçbir payımız yoktur. Bin hanelik bir köyümüzde cami yokken karşı taraftan on tane ev dağın başına kuruldu mu ertesi gün bir minare kalkar. Gelin birlikte kendimizi ıslah edelim. İsmi kaldırmak için uğraşmak beyhudedir ve bilin ki dünyada ne kadar Alevi varsa hepsi bir araya gelip tek bir ağızla bu ismi kaldıralım deseler böyle uğraşmanın zararı ve faydası yoktur. Zira bizi gözetleyen her davranışımızı izleyen karşı taraf memnun ve oh deyip hırslarının tatmin olduğuna sevineceklerdir.

Aslan gençlerim! Siz beyhude bir nefes harcamayın. Biz zaten toplumumuzun halini ıslah etmek ve Alevilerin her derdine reçete bulmak için  bir dernek açtık. Bu dernek Alevi kültür derneğidir. Ve birinci sefer olarak Alevi ismiyle dernek kurulmuştur. Zaten önce bu ismi kabul etmediler. Biz müracaatımızı Ankara’ya kadar dayandırdık. Nihayet izin alabildik. Bu dernek  Alevileri toplar, kucaklar her soruna çözüm ve soruya cevap vermek amacıyla kurulmuştur. Dernek yavaş yavaş çalışıyor. Ancak milletin bilhassa siz aydın gençlerden daha geniş maddi ve manevi destek bekliyor. Bu derneği küçümsemeyin, derneğe yan gözle bakmayın. Cenabı Allah Kuran-ı Kerim’de: ‘Birlik olun Allah’ın ipine tutunun’ diye emrediyor. Hz. Ali Efendimiz “Gadir Bayramı”ndaki hutbesinde ‘Birlik olun Allah size güç verir.’ demiştir.

Araplardan bilge bir kabile reisi on tane çocuğunu çağırdı ve her birisinden bir değnek getirmesini istedi. Değnekleri bağlayın dedi sağlam bir bağ yapın dedi. Sonra büyük oğluna verdi. Al bunları kır dedi. Büyük oğlu kıramadı. İkinci, üçüncü ve tüm çocuklarına ayrı ayrı verdi. Hiç biri kıramadı. Sonra, çözün, dedi. Herkese değneği eline verdi. Bu sefer herkes elindeki değneği kırdı. İşte böyle olun dedi. Birlikte olursanız hiç kimse sizi kıramaz. Ama dağılırsanız birer birer kırılırsınız. Ben değneğe bütün milletimi özellikle gençlerimizi davet ediyorum. Allah bu millete hayırlı sonuçlar getirsin.

ALLAH (Celle Celalühü)

Mahmut REYHANİ

İnsanoğlu dünyaya gözünü açtığı andan itibaren ‘dünyayı ve tüm kâinatı yoktan var eden yaratıcıyı’ düşünüp aramaya başlamıştır. Nitekim bir bina kendiliğinden inşa olunamaz, bir yazı kendiliğinden yazılamaz hükmüne göre bu koca kâinatın mutlaka bir yaratıcısı olduğu gerçeği insanoğlunu sürekli meşgul etmiştir. Önceleri bu sorun, insan için kapalı ve kör bir düğümdü. Zira insan, henüz bu maneviyatı kavrayacak ve düşünüp ondan bahsedecek kadar gelişmiş değildi. Daha sonra insanoğlu Taş Devri’ nden çıkıp yavaş yavaş ve tedrici bir şekilde karanlık dönemlerden aydın dönemlere gelmeye başladı ve artık esrar perdesinin arkasını merak edip araştırmaya heveslendi. Bu konuda başrol oynayan felsefe, büyük gelişmeler kaydetti. İnsan artık daha bilinçli bir şekilde Allah’ı aramaya başladı. Oysa Allah’ ı arama sürecinde yıldız ve hayvanlara gönlünü kaptıranlar da kendi elleriyle yaptıkları putlara tapanlar da oldu. Bu tatsız ve bilinçsiz hareketler bir şeye delalet ederse, ilk insanın kuram ve düşüncesinin hamlığına delalet eder. Ancak bu basit ve ham zihniyetin, bu bilinçsiz kuramın aynı zamanda fıtri bir özelliğe işaret ettiği unutulmamalıdır. Yani insanın Allah ile tanışmak için sürekli yol araması, doğuştan gelen inanma isteğinin yaşamdaki yansımasıdır.

Cenabı Allah, Kur’an-ı Kerim’de bu süreci bize bildiriyor ve Peygamber Hz. İbrahim’i (a.s) örnek gösteriyor. Hz. İbrahim (a.s), putlara ve yıldızlara tapılan bir dönemdeydi. Tüm kavmi putperestti. Hz. İbrahim (a.s.) daha küçük yaşlardayken bir gece dışarıya çıkar, parlak bir yıldız görür ve “İşte, bu benim Rabbim.” der. Yıldız batınca, ben batanları sevmem, der. Biraz sonra ay doğunca, aya da bu benim Rabbim der. O da batınca ondan vazgeçer ve “Allah beni hidayete erdirmezse vay halime.” der. Sabah olup güneş doğunca “Tamam” der, “işte benim Rabbim, bu daha büyük.” Güneş de batınca: “Ben kendimi Allah’a teslim ettim. Doğru bir Müslüman olarak Allah’ı her türlü ortaktan tenzih ederim.” der.

İbrahim (a.s) hâşâ sümme hâşâ yıldızlara tapacak batıl ve beyhude heveslere kapılmaz. Ancak böyle bir inancın batıl olduğunu göstermek için bu olaya örnek oldu. Hatta kavminin mabedinde bulunan putlara tepki göstermiş ve onları kazmayla birer birer kırmıştı.

Gönderilen peygamberler ve indirilen semavi kitapların etkisiyle bu bahsettiğim fıtri inanç güçlenip din mefhumuna dönüştü.

Evet, ilim güneşi doğdu, âlimler türedi; felsefe, astronomi, biyoloji, fizik ve diğer bilim dalları şaşırtıcı boyutlara ulaştı. Fakat acaba bu gelişen ilimler Allah’ ın varlığına inanma yolunu kesti mi? Kesinlikle hayır. Bunu iddia edenlerin durumu, boş bir inatçılıktan başka bir şey değildir. Ateistlerin ürettikleri taktikler akıl ve mantığa aykırıdır. Ben bunların birisiyle karşılaştım. Adam bana karşı çok saygılıydı. Konuşurken çocuklarımın durumunu sordu. En küçüğü şimdi Ankara Üniversitesi’ nde öğrenimini sürdürüyor, dedim. Ne okuyor, diye sordu. “Felsefe” dedim. Güldü ve memnun oldum, dedi. Ama kusura bakmayın artık sizinle çatışır. Neden dedim. Felsefe dinle uyuşmaz dedi. Ben de “Bu fikrinize katılmam. İlim dinsel inançlara hiç engel olmaz. Bilakis inançları güçlendirir. Hem de çocuğum her geldiğinde bu konuyu onunla konuşuruz. Aksi kanaatine hiç rastlamadım. Hatta sizin gibi ateist zihniyeti taşıyanlardan söz edince daima bu zihniyetin aleyhinde olduğunu gördüm. Dostum, bunu bil ki Allah’ın varlığını inkâr etmek bilimsel bir tutum değildir. Dolayısıyla tutumunuz, bilime tamamıyla aykırıdır.” Bunun üzerine dedi ki: “Benim bir aklım var, aklıma uymayan bir şeye inanmam.” Ben şöyle dedim: “Sen eğer Allah’ı göstermek için aklını bekliyorsan, kusura bakma o zaman Bakırköy’e gidersin.” Güldü ve neden dedi. “Çünkü” dedim, “akıl insana her ne kadar doğruyu gösterse de akıl üstü olan sorunlara gelince zorlarsan onu kaybedersin. Zira akıl bazı şeyleri idrak edemez. O zaman akıllı olan, zaman zaman aklına dur diyebilendir. Her şeyi idrak eden akıl neden senin ruhunu idrak edemiyor? Bu ruh nerede? O; kalp, dalak, göz gibi görünür, ellenir mi yoksa manevi bir nesne mi? Sonra, bak yukarıya. Bu alabildiğine uzanan kâinat, bitimli midir yoksa bitimsiz midir? Hangi cevabı istersen onu söyle. Eğer bitimli dersen yüzlerce, binlerce uzay âlimi söz birliğiyle bu uzayın bitimsiz olduğunu vurgulamaktadır. Yok, eğer bitimsiz dersen aklın nerde kaldı? La mütenahi (sonsuz) bir şey nasıl olur?” Adam sıkışınca kendisinin iyi meziyetlere sahip olduğunu adeta övünürcesine belirtmeye başladı. Ben, öyleyse en çok sen dine sarılmalısın. Zira din, bu güzel meziyetleri emreder. Daha sonra taktik değiştirdi ve zafer kazanmış komutan edasıyla: “Siz her şey Kuran’da var diyorsunuz; peki Kur’an’ da radyo, televizyon gibi cihazlardan bahsedilmiş mi?” diye sordu. Acele etme dostum dedim, Kur’an bir teknoloji ansiklopedisi veya üniversitesi değil, Kur’an dinsel anayasadır. Radyo, televizyon ise ilim adamlarına bırakıldı. Eğer her şey Kur’an’da yer alacak olursa ilme hiçbir kıymet kalmaz. Sen yirmi seneden fazla dirsek çürüttün okullarda. Hukukçu oldun, eğer her şey Kur’an’da olursa senin avukatlığın sıfıra düşer. Sana kim dava verecek? Daha sonra tartışmaya devam edemedik. Çünkü bir taziye toplantısındaydık. Kur’an dinletisi başladı, sustuk. Başka bir zaman konuşuruz dedi. Olur dedim. Dayanaksız savlarını reddettiğim için başka zaman devam ederiz sözü hep havada kaldı. Zaten ateistlerin inatları hiçbir zaman bilimsel temelli değildir. Bilim daima bu iddiaların karşısındadır. Bunu ispat etmek için 1980’li yıllarda tanık olduğum bir olaydan bahsetmek isterim.

Bize yakın olan Ziraat Bahçesinde çalışan bir işçi vefat etmişti. Taziyeye ve cenaze işiyle ilgilenmek üzere ben de ilgili yere gittim. Belli bir süre sonra bir portakal ağacı altında oturup sohbet etmeye başladık. Bazıları konuşurken neredeyse Allah’ın varlığını inkâr etme küstahlığına kadar vardı. Bu arada Ziraat Bahçesinin Müdürü, cenaze merasimine katılmak için geldi. Yanımıza oturdu ve kibarca dönüp “Sayın Hocam!” dedi. “Rica ederim devam edin, konuşmanızı kesmeyin.” Ben devam ettim. “Allah’ı inkâr eden kimsenin âlim olduğunu sanmayın. O, cahil olduğu için bu gerçeği inkâr ediyor.” dedim. Sonra Paris’te bir akademi ismini söyledim ve akademinin rektörünün sözünü aktardım: “Allah’ı inkâr etmek bilimsel bir tutum değildir. Zira bilim hiçbir zaman insanı, Allah’ı inkâr etmeye sevk etmez. Bilakis insanın inancını daha da güçlendirir. Bana ne zaman bir kuşku gelirse akademi ders kitaplarına başvurur ve böylece inancıma daha güçlü ve taze inanç katarım.” Bunları söyleyince Müdür beyi çok neşeli gördüm. Cemaate döndü ve ekledi. “Hocanız çok doğru söylüyor. İlim Allah’a olan inancı pekiştirir.” Sonra ayağa kalkıp ağaçtan bir yaprak kopardı. Bakın dedi, bu elimdeki bir yapraktır. Ama nasıl bir yaprak olduğunun analizini yaparsak bunun bir âlem olarak karşımıza çıktığını görürüz. Bulunduğunuz âlem nasıl yeriyle, göğüyle, deniziyle, dağıyla bir âlem ise bu da başlı başına bir âlemdir. Bunun içinde ancak mikroskopla görülebilen çok ince damarlar vardır ki o damarlar yerdeki su ve toprağı emerek hem kendini hem ağacını besler. Bu düzenli uyumlar hiçbir zaman kendiliğinden oluşamaz. Bunlar ancak yanılmayan ve hiç şaşmayan bir kuvvetin etkisiyle meydana gelir. O yanılmayan ve şaşmayan kuvvet kuşkusuz ki Allah dediğimiz yüce varlıktır.”

Cenaze hazırlığı bitmişti. Cenazeyi alıp giderken Müdür bey: “Hocam!” dedi, “çok rica ederim bu merhumu Dairenin önüne götürüp ufak bir merasim yapalım.” Cenazeyi, Dairenin önüne götürdük. İkimiz tabutun başındayken Müdür bey, cemaate şöyle seslendi: “Arkadaşlar, bu tanıdığınız zat vefat etti. Elbette her yaşayan insan ölecek; fakat bu merhum, çok şerefli bir şekilde öldü. Kendisi beş altı seneden beri yanımda çalışıyordu. Bu süre zarfında işine bir dakika geciktiğini veya işinden bir dakika önce ayrıldığını görmedim. Bilakis daha fazla çalıştığını biliyorum. Mezbahaneden bahçeye işkembe içleri taşıyordu. Çocuklarını helal para ile beslemek için başkasının pis dediği bu işe tenezzül edip çalışıyordu. Çok iyi biliyorum ki bazı zamanlar, son yaptığı seferde paydos saati dolmamışsa başkasının yaptığı gibi kalan süreyi kaynatmaz, bir sefer daha yapar ve böylece işinden on beş yirmi dakika geç çıkardı. Onun için diyeceğim ki dürüst ve samimi olarak çalışan bu adam, vazifesini hakkıyla yapmayan bir cumhurbaşkanından daha şereflidir.” Bu olay yaklaşık on beş yirmi sene önce olmuştu. Ama bunu hiç unutmadım ve unutmayacağım. Nitekim bu Müdür, iki yönden benim gözümü doldurdu. Öldü ise Allah rahmet eylesin, yaşıyorsa Allah sağlık versin. Bir taraftan hor görülen bir mesleği icra eden fakir işçinin yaptığını takdir ederek onu öyle değerlendirmesi, öte yandan Allah’ın varlığını bilimsel yönden anlatması unutulmaz.

Şimdi Allah’ı inkâr eden veya Allahsız bir şekilde dünyaya geldiğini zanneden bu nankör insanlar biraz utansınlar. Kendi vücutlarını düşünsünler. Sonra akıl ve mantık doğrultusunda hükümlerini versinler. Cenabı Allah yaşamımızı sağlamak için bizim vücudumuzda makine gibi işleyen organlar yaratmıştır. Bu organlar, öyle bir düzenle çalışıyor ki bunu insanın aklı kesinlikle idrak edemez. Şöyle ki beyin bir makinedir. Ciğer bir makinedir. Böbrekler, bağırsaklar birer makine; mide, dalak bir makine, kalp ise santral vazifesini üstlenen baş makinedir. Kalp öyle bir santral ki insan yaşamının başlıca maddesi olan kan deposudur. Organların çalışabilmesi için kan gereklidir. İşte bu organlar, kanı kalpten alır. Nasıl çalışan makinelere yağ gerekiyorsa, bu organların çalışabilmesi için de kan gereklidir. Yüce Allah, hayatın devamını sağlayan bu kanı yaratmış ve kalbe tevdi etmiştir. Kalp, gerekli olan yerlere kanı dağıtır. Yüce Allah bu sürekli olan muhteşem düzeni, insan için yaratmıştır. Fakat bazı nankörler bu düzen ve şaşmaz hikmeti takdir etmeden bunlar kendiliğinden olmuştur diyerek adeta Allah’a kafa tutmaktadır. Bilim, bu ters düşünce ve cahilane hükümler karşısında ilgisiz kalmamış, bu yanlış düşünceyi çürüten tespitlerde bulunmuştur. Bilim diyor ki; her insan ana karnında cenin olarak hayata başlar. Ana karnında tek bir hücreden oluşan ceninde; önce sert kemikler sonra ğudruflar, (1) gevşek etler, salgılı doku ve bezler ve nihayet kanlar oluşuyor. Bu kapalı hücrede insanın ilk portresi çizilmektedir. Yani uzunlar, kısalar; güzeller, çirkinler bu hücrede belli olur. Vücut, yapısının niteliklerini burada kazanır. Cenin ana karnında tırnak kadar bir hacimle yaşamaya başlar. O da bilim adamlarının araştırmaları neticesinde ispatlanmıştır. Yine kuşkusuz ki bu tırnak kadar minik vücudun içine sonradan bütün organlar yerleştirilecektir. Yani makine ismini verdiğimiz kalp, böbrek, mide, dalak vb. organlar yaratılarak gece gündüz hiç durmadan çalışacaktır. Acaba neyle çalışıyor, neyle işliyor bunlar? Bu harcanılan enerji nedir, bu enerji nereden ve nasıl sağlanıyor? Hareket halinde olan bir cismin mutlaka kendisini hareket ettirecek bir maddeye ihtiyacı vardır. Acaba doğan bebeğin bu organlarına pil mi takılıyor veya ana karnına elektrik mi veriliyor? Bu hususta bir bilim adamının bir sözünü okumuştum: “Altmış sene yaşamış bir insanın kalbinin harcadığı enerji toplu bir halde olursa, bu enerji yüz bin tonluk gemiyi altı saat kadar yürütebilir.” Bunu yazan bilim adamı düşünerek, hesaplayarak bu rakamı veriyor. Hani bilim dinle bağdaşmaz diyenler yüzlerini nasıl saklayacaklar?

Bundan başka şu üstümüzde gördüğümüz mavi göklere biraz dikkatli bakalım. İçinde binlerce, milyonlarca belki milyarlarca yıldız var. Bunların arasında hareket halinde olanların yanında sabit olanlar da var. Acaba hareketsiz duran bu cisimleri boşlukta kalabilmesi için kim tutuyor ve bunların düşmelerine kim engel oluyor? Aynı şekilde acaba hareket halinde olanlar ve seyyare adını verdiğimiz diğer yıldızları yürüten kuvvet nedir? Düşünelim, bir arabayı yürütebilmek için dünyanın benzinini harcıyoruz. Binlerce, milyonlarca ve milyarlarca ton ağırlığında olan bu cisimleri yürüten kuvvet nedir? Ateistler eğer bilimi dinin karşısında bir set olarak algılıyorlarsa, işte bilim adamları aklın tasavvur edemediği gerçekleri ateistlerin yüzlerine vuruyor, ilmin ve aklın üstünde gizli bir kuvvetin varlığını ortaya koyuyorlar. ‘Hiç şüphe yok ki o eşsiz kuvvet, yalnız ve ancak Allah’ tır.’ diyorlar. Bunun kanıtı şu: Dokuz ve onuncu Apollo’yu hazırlayan Hristiyan bilim adamı, denemesini yapmadan önce kiliseye gidip ibadetini sundu, sonra denemesine geçti.

Gelelim bizim dünyaya. Daha önce dünyanın sabit olduğu bilinirdi; ancak on yedinci yüzyılda İtalyan kökenli gökbilimci Galileo, sürekli çalışmaları ve bilinçli denemeleri neticesinde dünyanın hareket halinde olduğunu ispatladı. Ona birçok kesimden, özellikle din adamlarından sürekli tepkiler geldi ve sonunda kilise onu mahkemeye verdi. 1633’te mahkemeye çıkarıldı. Yirmi gün süren davada kendini pek savunamadı. Bildiğini reddetmeye zorlandı, aksi halde ölümle cezalandırılacağı açıkça belirtildi. (Bir söylentiye göre de kalkarken ayağını şiddetle vurmuş “ama gene dünya dönüyor” diye haykırmıştı.) Adam 1642 yılında öldü. Daha sonra bütün dünya onun tespitlerine boyun eğdi, onu takdir etti. Kendisini mahkemeye sevk eden kilise de daha sonra dünyanın döndüğünü kabul etti. Şimdi kiliselerde, camilerde, din okullarında, coğrafya derslerinde dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü okutuyorlar. Nihayet ortak görüşe göre bizim dünya, kendi ekseni üzerinde her gün 24 saatte, bir devir yapıyor. Bu dönüş neticesinde gece gündüzler oluşuyor. Öte yandan güneşin etrafında yine dönüyor ve her 365 günde, bir devir tamamlıyor. Ondan mevsimler (yaz, kış) meydana geliyor.

Burada ateistlere sormak lazım, bu koca dünya dağlarıyla denizleriyle mütemadiyen (durmadan, aralıksız) dönüyor. Onu döndüren, sürekli hareketini sağlayan kuvvet nedir? Acaba bir motor mu var, motor varsa ne yakıyor motorin mi benzin mi? O motor kaç beygir kuvvetinde? Eğer bilmezlerse yüksek öğrenimlerine, tahsil ettikleri bilgilere yazıklar olsun ve herkes bilsin ki onların tutumları kör bir taassuptan başka bir şey değildir. İlim adamlarının keşfine göre bu bitimsiz uzaylarda sayısız sabit yıldız vardır. Acaba bu boşlukta bu yıldızlar nasıl duruyorlar, onları kim tutuyor da düşmelerine engel oluyor? Bunun cevabı hiç de zor değildir, Kuran-ı Kerim’de bu, açıkça belirtilmiştir: “Allah yer ve gökleri düşmesin diye tutuyor ve eğer düşerlerse (onları) ondan başka kimse tutamaz.” Ama bu cevabı, tabiî ki nankör olmayanlar kabul eder.

 

HAYATIN BAŞLANGICI

Acaba hayat nerden ve nasıl başladı? Ateist olmayan büyük bilim adamları bunu keşfetmek için çok uğraştılar ve sonunda bir noktada birleştiler. Daha önce bahsettiğim gibi hayat, canlı bir hücrede oluşur. İşte o hücre, o kadar küçük ki çıplak gözle görülemez. Ancak büyük mikroskoplarla görülebilir. İşte küçük olan bu noktanın içinde “Brobutlazm” (2) isminde yapışkan bir madde vardır. Bu madde oluştuğu andan itibaren canlı ve hareket halindedir. Güneşten karbonu alır ve onlardan kimyevi maddeler oluşturur. Büyüyüp gelişene kadar o kimyevi maddelerle beslenir. Bilim adamları milyonlarca kez bu canlı “ Brobutlazm’ın” sırrını keşfetmek veya aynısını yapmak için uğraştılar ancak muvaffak olamadılar.

Demek oluyor ki hayatın bütün sırrı, o canlı hücredir. Bunu acaba Allah mı yarattı veya bu hücre kendi kendine mi oluştu?

Bu konu bitmez tükenmez bir konudur; fakat şimdilik bir nokta koymak gerekiyor. Gelecek sayıda inşallah bu konuyla ilgili “Tabiat” başlığı altında bir yazı sunacağım. Şimdilik hoşça kalın.

           

(1)- Gudruf: Arapça sözlüğünde; burundaki esnek kemik gibi vücutta bulunan yumuşak kemikler. Türkçe larousse sözlüğünde kemik kadar sert olmayan damarsız esnek ve bükülgen dirençli doku.

 

(2)-Brobutlazm: Hangi dilden olduğunu bilemedim. Ansiklopedilerde aradım, bulamadım. Yararlandığım kitabın yazarı bunu, Batı dillerinden almıştır. 

İLAHİ VASİYET (2)

Nurettin REYHANİ

 Dergimizin bir önceki sayısında yer alan yazımızda, Hz. Ali ve Ehlibeytin (a.s.) faziletlerinden ve bu faziletlerin bir kısım sözde Müslüman ilim adamı tarafından nasıl örtbas edilmek istendiğinden bahsetmiştik. Bu yazımızda da, Hz. Ali ve Ehlibeytin (a.s.) faziletlerinin nasıl görmezden gelindiğini ve hatta bu faziletlerin başkalarına mal edilmesi konusunda nasıl bir çabaya girişildiğini birlikte inceleyeceğiz.

Ehlibeyt karşıtları; biri siyasi diğeri hukuki olmak üzere iki konuda fikir birliği ettiler ve bu fikirlerini İslam tarihine dâhil ettiler. Bunlar; ‘Hz. Muhammet (s.a.a.v), kendinden sonra kimseyi halife tayin etmedi ve vefat ettiğinde Kur’an-ı Kerim henüz toplanmamıştı. iddialarıdır.  Ehlibeyt (a.s.) ise bunun aksine, Hz. Peygamber (s.a.a.v.) henüz hayattayken Kur’an-ı Kerim’ in tamamlandığını, kitap haline getirildiğini ve Hz. Muhammed’ in kendisinden sonra Hz. Ali’ yi halife tayin ettiğini bildirmişlerdir. Bunun en büyük şahidi Gadir-i Hum biatıdır. Bilindiği üzere Gadir-i Hum biatında, Hz. Muhammed (s.a.a.v), Hz. Ali’(a.s.) yi halife tayin ettikten sonra Kur’an-ı Kerim’in son ayeti kerimesi olan “Bugün dininizi ikmal ettim, üzerinizde nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslamı beğendim.” (Maide 3) nazil olmuştur.Bu ayeti kerimeden de anlaşılacağı gibi, Allahuteala o gün, o biatten sonra din konusunda son noktayı koymuştur. Acaba hangi ayetin hangi surede olduğu bilinmeyen, (hâşâ sümme hâşâ) darmadağın ve ismi belli olmayan bir kitap varken, Allahuteala nasıl “Bugün sizin dininizi ikmal ettim...” diye bir ayeti kerimeyi Resulünevahyeder? 

            Hz. Peygamber (s.a.a.v.) her fırsatta Müslümanların, Hz. Ali (a.s.) ve onun soyundan gelen on bir imama tabi olmaları gerektiğini bildirmiştir. Çünkü bunlar Hz. Muhammed’ in  (s.a.a.v.) yolundan ve öğretisinden sapmadıkları gibi, kendi şahsi ve dünyevi menfaatleri için hiçbir zaman Hz. Peygamber’ e (s.a.a.v.) yalan yanlış hadisler isnat etmemişlerdir. Bunlar Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v.) ilminin varisleridir. Taberani’ nin Kebir adlı eserinde ve Rafii’ nin Müsned’ inde bununla ilgili olarak, İbni Abbas’ tan rivayetle: Resulullah (s.a.a.v.) dedi ki: Kim benim gibi yaşamaktan haz alır ve kim benim gibi ölmek isterse, benden sonra Ali’ yi dost ve Ehlibeytimi kendine rehber edinsin. Çünkü bunlar benim ehlim (ailem) dir. Onlar benim yaratıldığım hamurdan yaratıldılar. Benim ilmimi ve anlayışımı miras edindiler. Benim ümmetimden onların bu faziletlerini kim inkâr ederse vay haline. Ehlibeytimi benden ayrı görenler Allah’ ın şefaatinden nasip alamazlar.”  Aynı şekilde Hakim Nisaburi’ nin Müstedrek’ inde, Zeyd bin Erkam’a isnaden: “Resulullah (s.a.a.v.) dedi ki: Benim hayatımı yaşamak, benim gibi ölmek isteyen ve bana vaat edilen cennete benimle girmek isteyen, Ali’ yi kendine dost edinsin. Ali’ ye uyan, doğru yoldan ayrılmaz ve Ali kimseyi dalalete düşürmez.”

            Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v.) bu şekilde taltif ettiği ve birçok hadisinde Nuh’un Gemisi diye nitelendirdiği Ehlibeyt; Hz. Ali’nin hilafeti ve Kur’an-ı Kerim hakkında böyle söylerken, bizler hangi akla mantığa hizmetle aksine inanabiliriz? İsterseniz Kur’an-ı Kerim’ in toplanması ve düzenlenmesi ile ilgili olayların gelişimini, El Mütteki el Hindi’ nin Kenz-ül Ummal kitabından inceleyelim: “Ebu Bekir ve Ömer, Zeyd bin Sabit’ e Kur’an-ı Kerim’ in toplanması gerektiğini ilettiler. Zeyd ibni Sabit: “Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v.)  yapamadığını biz nasıl yapalım?” diye itiraz etti. Ömer ve Ebu Bekir ise : “Bunu yapmak en büyük hayır olur.” şeklinde ısrar etmek suretiyle Zeyd bin Sabit’ i ikna ettiler. Zeyd bin Sabit o günden sonra Kur’an-ı Kerim’ i toplamaya başladı. Kur’an-ı Kerim; beyaz taşlar, ceylan derisi gibi o zamanın imkânlarının el verdiği şekilde değişik malzemelerin üzerinde yazılı bulunuyordu. Hatta hiçbir yerde yazılı bulunmayan ayetler vardı ki, Zeyd bin Sabit yol üstünde bekleyip, yoldan geçen sahabelere tek tek bu yazılanlardan başka ezberlerinde ayetler bulunup bulunmadığını sormuştur. Kur’an-ı Kerim bir sure haricinde tamamlanmıştı. Son olarak Tevbe suresini, Huzeyme bin Sabit’ ten aldı. Çünkü bu sureyi Huzeyme’ den başka kimse bilmiyordu ve hiçbir yerde yazılı değildi. İşte bu şekilde Kur’an-ı Kerim toparlanıp bugünkü halini aldı. Bu olay Ebu Bekir’ in hilafetinde vuku bulmuştur. Ebu Bekir’ den sonra Ömer’ in hilafeti boyunca Kur’an-ı Kerim Ömer’ de kalmış; Ömer ölünce, Ömer’ in kızı Hafsa’ da kalmıştır. Zamanın halifesi Osman, Hafsa’ dan Kur’an-ı Kerim’ i sadece aynısını yazmak için istemiş, yazıldıktan sonra kendisine geri vereceğine dair yemin etmiştir. Gerçekten de Osman, Kur’an-ı Kerim’ in bir suretini daha yazdıktan sonra, ilk toplanan Kur’an-ı Kerim’ i Hafsa’ ya geri vermiştir. Ancak Mervan İbnil Hakem, Ebu Bekir zamanında toplanan ilk Kur’an-ı Kerim’ i parçalamış, böylece tek yazılı Kur’an-ı Kerim, akrabası Osman’ da kalmıştır.”

              Zerkeşi ve Suyuti ise kitaplarında: “Kur’an-ı Kerim, Ebu Bekir zamanında toplandığı zaman ne isim konulacağı belli değildi. Sahabeler toplanıp istişarelerde bulundular. İstişarede kimi ‘sifir’, kimi ‘incil’ adını koymak istediyse de, son olarak Abdullah bin Mes’ud’  un fikrinde birleşerek ‘Mushaf’ adını layık görmüş ve ondan sonra o şekilde anılmaya başlanmıştır.”

            Bu rivayetlerden sonra akıl sahiplerini düşünmeye davet ediyoruz. Hz. Peygamber’ in “Aranızda iki yardımcı bırakıyorum ki benden sonra dalalete sapmayasınız. Biri Allah’ ın kitabı Kur’an-ı Kerim, diğeri Ehlibeytimdir.”  hadisi şerifini bilmeyen ya da duymayan yoktur. Acaba Allahuteala birçok ayette ve Hz. Peygamber (s.a.a.v.) birçok hadisinde Allah’ın Kitabını  ‘Kur an-ı Kerim’ diye adlandırmışlarken, neden halife ve sahabeler ısrarla istişareler kurup başka bir isim bulma derdine düşmüşlerdir?

            Hadisi şerifte ‘dalaletten kurtaracak iki yardımcı’ olarak nitelendirilen ‘Kur an-ı Kerim ve Ehlibeyt’ derken, Hz. Muhammet (s.a.a.v.) bu iki yardımcının birbirini tamamlar nitelikte olduğunu ve hiçbir zaman birbirleriyle çelişmeyeceklerini de vurgulamıştır. İki şeyin birbiriyle çelişmemesi, bu iki şeyin birbirlerini en ince ayrıntılarına kadar tanımasını ve her konuda uyuşmasını gerektirir. Bizler buradan anlıyoruz ki, Ehlibeyt (a.s.) Kur’an-ı Kerim’ i herkesten daha iyi biliyor ve onun emrettiği gibi İslamı yaşıyordu. Hal böyleyken acaba Zeyd bin Sabit nasıl oluyor da  Kur’an-ı Kerim’deki bütün ayetlerin nerede, ne şekilde, ne zaman, kimin hakkında indiğini ve hangi surede bulunduğunu bilen Hz. Ali gibi Peygamber ilminin varisi dururken,  hangi akla hizmetle ayetleri oradan buradan toplama zahmetine katlanmış ve eksik kalan bir şeyler var mı’ diye yoldan gelip geçenlere sormak gibi meşakkatli tekniklere başvurmuştur? Hâlbuki Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v.) ilminin mirasçıları, bakın bu konuda ne diyorlar: Kur’an-ı Kerim’in ilk ayeti olan “oku” ayeti kerimesinden itibaren, her ayetin hangi surede ve surenin neresinde bulunması gerektiği Hz. Peygamber’ e (s.a.a.v.) vahiy yoluyla anında bildirilmiştir. Ayetler inip sureler oluştukça, aynı şekilde sure isimleri de vahiy yoluyla Hz. Peygamber’ e (s.a.a.v.) bildirilmiştir. Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v.)  Mekke’ de bulunduğu on üç yıl boyunca inen ayetlerden oluşan surelere ‘Mekkiyye’ sureler’ denmiştir. Bu surelerin isimlerini Müslümanların yanı sıra, müşrikler de biliyorlardı. Hatta müşriklerin bu sureler hakkında, “Bunlar Allah’ ın kelamı değil, sizden daha öncekilerin masallarıdır.” (Furkan – 5) iftirasına cevap olarak Allahuteala, Kur’an-ı Kerim’de “Yoksa onu (Kur’an’ ı) kendisi uydurdu mu diyorlar? De ki, eğer doğru söylüyor iseniz Allah’ tan başka yardıma çağırabildiklerinizi çağırın da siz de onun gibi uydurulmuş on sure getirin.” (Hüd – 13) diye buyurmuştur.

Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v.) Mekke’ den Medine’ ye hicretinde bazı sahabeler bu sureleri ezbere biliyorlardı. Ayrıca Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v.) yanı sıra Hz. Ali ve bazı sahabelerde yazılı nüshaları da vardı. Ve Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v.) Mekke’ den Medine’ ye hicreti esnasında bu yazılı nüshaları beraberinde götürmüştür.

Hicretten sonra Medine’deki on yıl boyunca inen ayetlerden oluşan surelere de ‘Medeniyye sureler’ adı verilmiştir. Hatta bazı sureler hem mekkiyye hem de medeniyye ayetlerden oluşuyordu.

            Acaba Hz. Muhammed (s.a.a.v.) gibi bu ayetleri kaynağından alan birisinin toplayamadığı Kur’an-ı Kerim’i toplamaya kimin gücü ve bilgisi yeter ki?  Eğer Kur’an-ı Kerim dedikleri gibi Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v.) vefatından sonra toplandıysa, bu ayetlerin kaç sureye bölüştürüleceğine ve hangi ayetin hangi surede yer alacağına kim karar verdi acaba?

            Hiçbir Müslüman yoktur ki, Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v.)  Peygamberliğini inkâr etsin. Bütün Müslümanlar, Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v.) Allah’ın Resulü olduğunu ikrar eder. Sözlerinin doğruluğuna, risalete ve emanete sadakatine, ümmetinin doğru yol göstericisi ve kıyamet gününde şefaatçisi olduğuna inanır. Allahuteala onu bütün varlıklardan üstün kılmıştır. Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v.) getirdiği İslam dini, Allah’ın hak dinidir. Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v.) bu vasıflarından bir tanesinde bile şüpheye düşmek, küfür sayılabilir.

            Bütün bunlara rağmen bazı kesimler hangi cesaretle, Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v.) “Bugün sizin dininizi tamamladım ...” ayeti kerimesinden hemen önce vuku bulan Gadir-i Hum Biatını olmamış gibi yok sayar ya da görmezden gelebilir? O Gadir-i Hum biatıdır ki, Allahuteala’ nın emriyle olmuştur. Hatta yüce Allah, yirmi üç yıl boyunca her emrini yerine getiren ve ümmetine bildiren ve öğreten, ‘Habibim’ diye nitelendirdiği Peygamberini, ‘Bunu yapmazsan Peygamberlik görevini ifa etmemiş olursun...’  gibi bir uyarıyla tebliğ ettirdiği biattır. Bu biatle Hz. Peygamber (s.a.a.v.) son bir kez daha,  Hz. Ali’(a.s.) yi kendine dost edindiğini, kedisinden sonra ümmetinin halifesi olduğunu ve Hz. Ali’ nin kendisine herkesten daha yakın olduğunu bildirmiştir. O Ali ki Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v.) amcasının oğlu olup, onun evinde yetişmiştir. Her zaman, her yerde ve her şartta Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v.) yanında olmuştur. Hz. Fatıma (a.s.) ile evliliği bile Allahuteala’ nın emri ile olmuştur.  Hz. Peygamber’ e (s.a.a.v.) ilk iman edendir. Hz. Ali, İslam kahramanıdır. Bütün savaşlarda İslam ordularının sancaktarı olmuştur. Kureyş’ in en azılı ve en güçlü savaş kahramanlarını yok etmiştir.

Hz. Ali’ nin velayetinin en büyük delili, velayet ayetidir. Kur’an-ı Kerim’ de, Maide suresinin elli beşinci ayetinde mealen: “Sizin dostunuz ancak Allah’ tır, Allah’ ın resulüdür ve iman edenlerdir ki onlar namazlarını dosdoğru kılar ve rükû halinde iken zekât verirler.”  buyurmuştur. Burada, ‘rükû halinde iken zekat verirler’ den kasıt, Hz. Ali’dir. (a.s.)  İmam Razi’ nin  Kur’an-ı Kerim tefsirinde, Hz. Ebu Zerr’ den rivayetle: “Hz. Peygamberle öğle namazı kıldım. Bir dilenci mescide gelip dilendi;  fakat hiç kimse bir şey vermedi. Hz. Ali,  rükû halinde iken bu dilenciyi fark etmiş, işaretle yanına çağırıp elini uzatmak suretiyle parmağındaki yüzüğü almasını istemiş. Dilenci yüzüğü alıp giderken, Hz. Peygamber (s.a.a.v.) bütün bu olup bitenleri seyrediyormuş. Bu durum karşısında Peygamber Efendimiz (s.a.a.v), Allahuteala’ya şu şekilde yalvardı: “Allah’ım! Kardeşim Musa (a.s.) sana bir duada bulundu: ‘Rabbim! Ruhuma genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Dilimin bağını çöz ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir yardımcı ver, kardeşim Harun’u. Onun sayesinde arkamı kuvvetlendir. Ve onu işime ortak kıl.’ (Taha: 25-32) Anında Hz. Musa’ nın (a.s.) duasını kabul ettin ve kardeşi Harun’ u (a.s.) kendisine yardımcı kıldın. Ben de senin peygamberinim. Hz. Musa (a.s.) gibi ben de sana yalvarıyorum. Nasıl Harun’ u (a.s.) Musa’ ya yardımcı kıldın ise, Ali’ yi de benim yardımcım kıl. Ali de (k.v.) benim ailemden ve kardeşimdir.”

            Hz. Muhammed (s.a.a.v), duasını tamamlar tamamlamaz Allahuteala, Hz Cebrail (a.s.) vasıtasıyla şu ayeti kerimeyi vahyetmiştir: ‘Sizin dostunuz ancak Allah’ tır, Allah’ ın Resulüdür ve iman edenlerdir ki; onlar namazlarını dosdoğru kılar ve rükû halinde iken zekâtlarını verirler.’ (Maide – 55)  Bu ayeti kerimeyi müteakiben “Kim Allah’ı, Resulünü ve iman edenleri dost edinirse, (bilsin ki) üstün gelecek olanlar, şüphesiz Allah’ ın tarafını tutanlardır.” (Maide-56)”

“Bu iki ayeti kerimenin ard arda sıralanması, (Maide: 55-56) Hz. Ali’ nin velayetinin, Allahuteala ve Resulünün velayeti ile bir tutulduğu anlamına gelir. ” (Zemahşeri:Keşşaf – İbnil Cevze: Zed el Mesir fi İlmü’t Tefsir).

            “Birgün Hz. Muhammed (s.a.a.v), sahabelerin huzurunda Hz. Ali’ ye  hitaben: ‘Sen dünyada ve ahirette benim dostumsun’ diye buyurmuştur.” (Zehebi: Talhis’ il Müstedrek – İbni Hacer: Savaik el Muhrikah – Müslim: Sahih-i Müslim – Hakim: Müstedrek)

 

            Acaba bu hadisi şerif ve ayetler, Hz. Ali’ nin  Hz. Peygamber’ den (s.a.a.v.) sonra  halife olması gerektiğini ispat etmeye yetmez mi?  Acaba bu kadar ayet ve hadisle desteklenen hilafet ve velayet, Hz. Ali’den (a.s.) başka bir halife veya sahabe hakkında gelmiş olsaydı, böyle inkâr derecesine varırcasına göz ardı ve örtbas edilecek miydi? Ancak biz her şeye rağmen şunu biliyoruz ki güneş balçıkla sıvanmaz. Hz. Ali ve onun soyundan gelen on bir imam (a.s.) Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v.) ilminin, ahlakının, irfanının ve bilhassa  tartışmasız mirasçılarıdır. Ve bu, mirastan ziyade ilahi bir vasiyettir. Allah bizleri Kur’an-ı Kerim’ in nurundan ve Elhibeyt’ in  (a.s.) yolundan ayırmasın. Allah’ın salât ve selamı daima Hz. Muhammed ve onun tertemiz kılınmış Ehlibeyti üzerinde olsun.            ÂMİN

NUSAYRİ MİYİZ?

Mahmut REYHANİ

 Biz “Aleviler” onuncu yüzyıldan bu yana “Nusayri” ismini taşıyoruz. O dönemden beri imamımız, dini liderimiz Muhammet bin Nusayr hazretlerinin adıyla tanınmaya başladık. Bunun kanıtı 873 yılında vefat eden Sad el Kumni adında Şii bir âlimdir. Bu alim M. Bin Nusayr’dan garazkâr bir biçimde bahsetti. Ondan sonra 922 de vefat eden Nobahtı zehir saçan bir edepsizlikle ele aldı. Şii olan bu yazarlar Şiilerin en büyük mercii olan zamanın imamı Hasan El’askeri hazretlerinin yanındaki İbn-i Nusayr’i kıskanarak, kendisine ithamlar atarak onu karalamak istediler. Ağza alınmayacak töhmetleri kendisine yönelttiler. İmam hazretleri ‘bab’ denilen bu büyük makamı Muhammet bin Nusayr’a verdiği için İran Şiileri düşmanlık beslemeye başladılar. Onlardan bu makama aday olan dört kişi ortaya sürüyorlardı. Bunlar: Said el Umarı, Muhammet bin Osman bin Said, Hüseyin bin Ruh En-Nobahtı ve Ali bin Muhammet Es-Sümeri’dir.

Bu yüzden aralarında gizli bir rekabet ve amansız bir kıskançlık havası esti. Muhammet bin Nusayr bu yüzden onların töhmetlerine maruz kaldı. Şimdi imam hazretlerinin yanına girebilmek için onlar saatlerce kapıda beklerken Muhammet bin Nusayri gelir gelmez izin alır girerdi. Böylece imamın yanına ilk giren kendisi olduğu halde en son çıkan yine kendisi olurdu. Bu kıskançlık duyguları aşırı bir düşmanlık biçimine dönüştü. Hınçlarını ancak bu şekilde çıkarabilen bu düşman kardeşler dolayısıyla Muhammet bin Nusayr’in taraftarı olan bütün Alevileri bu kötü akıma soktular. Bu kötü akım “Sünni” ismine sirayet edince onlar davul zurna çalmaya başladılar. Bu kötü lakırdı yüzlerce sene sürdü ve bir çığ gibi gittikçe büyüdü ve boyutları tüm İslam âlemine yayıldı. Nusayri dünyanın en kötü yaratığına büründürüldü. Bu hal on beşinci yüzyıldan on sekizinci yüzyıla kadar sürdü. Bu uzun zaman içinde büyük şeyhlerimiz, âlimlerimiz türedi.

Büyük şeyhimiz El Hüseyin ibn-i Hamdan El Hasıybi onuncu yüz yılda yaşadı. O dönemde bu isim yine vardı. Hatta Hasıybı Hazretleri şiirlerinde ‘Nusayri’ adına yer verdi ve “Muhammed Bin Nusayr”ı methetti. Diğer Alevi mezhepler yerine Ehlibyet yolu olan Nusayriliği benimsedi. Büyük âlimlerimiz Nusayri isminden zerre kadar rahatsızlık duymadan kitaplarını yazmışlardır. Zira bizim inancımıza göre Muhammet bin Nusayr’ın kutsal bir yeri vardır. Düşman onu kötüledi, diye biz ondan vaz mı geçelim? Her ne ise kötülük simgesi haline gelen bu isim Alevilere hakaret ve eziyetlere sebep oldu.

 

MÜSTEŞRİKLER

On sekizinci yüzyılda Müsteşrik denilen ve Avrupa’nın muhtelif ülkelerinden türeyen âlimler Müslümanların sorunlarıyla, hatta tarih ve mezhep çekişmelerine bile müdahale etti. Bunların kimileri İslam kültür ve edebiyatıyla ilgili kitaplar yazdı. “Aleviler mazlumdur” diyerek onları savunmaya kalkıştı. Bu arada Alevilerin Nusayri ismini gündeme getirdiler. Bu ismi leke addetmelerinden olacak Alevilere bu sözle ilgili yorumlar yapmaya başladılar. Bu ismin Muhammet bin Nusayr’den değil de başka bir kaynaktan geldiğini iddia eden bir müsteşrik çıktı: Doğu Bilimcisi ‘Massignoon’

Massignoon; Nusayri ismini tanımlarken diyor ki: Nusayri tahkir etmek amacıyla Nasrani adının küçültülmüş kalıbı olabilir. Kimileri ‘nazazie’ sözcüğünün bozması olabilir, diyor. Bu sözcük Latince olan bir sözcük ki hacılar tarafından oradaki dağa verilen isimdir. Kimi de Suriye’de küçük bir eyaletin ismidir, diyor. Kimileri zalim iktidarların elinde yüzlerce yıl içinde yoğrulmuş felaketten felakete sürülmüş Alevilere sözde acıyarak bu ismi illa kaldıracaklar. Biri diyor ki; Aleviler zulüm ve baskılardan kaçıp ‘Nasra’ denilen dağa tırmanarak yerleştiler ve ondan ‘Nusayri’ adını aldılar.

Bunladan enilginç yorumu Lübnanlı çağdaş bir yazar olan Münir Şerif yapar. Nusayri sözcüğünün Muhammet bin Nusayr’dan değil ‘Ansar’ sözcüğünden geldiğini iddia eder. Aklınca Nusayri isminin Aleviler üzerinde yaptığı tahribatı bertaraf etmiş olur.

Bu enteresan iddiayı kimi Alevi yazarlar bile yuttu. Bunlardan birisiyle buluştum. Bu zat Münir Şerif adına bu iddiayı tutturmak için ısrar ediyor. Kardeşim dedim: Senin bu Münir Şerif, Tabari mi kesildi, Belaziri İbnil Esir ibni Kesir mi? Hiçbir belge vermeyip onun yazdığına tarih gözüyle bakıyorsun. Oysa Münir Şerif biraz düşünseydi ne halt ettiğini anlardı. Zira ‘Ansariye’ nispet etmek gerekirse ‘Nusayri’ değil ‘Ansari’ demek gerekir. Şöyle ki Hasan bin Sabit Ansari, Abdullah bin Revahat El-ansar, Ebül Abbas bin İbadet el Ansari,  Ebu Eyyüb Halit bin Yezit el Ansari ve bunlardan başka yüzden fazla isim sıralayabiliriz. Münir şerif onu bilerek yazdıysa akla göre değil doğaya göre hareket ettiği için bu hataya düştü. Biz de kuzu kuzu inanalım mı?

Bu durum 19. yüzyılda yine gündeme geldi. Osmanlı Devleti Birinci Cihan Savaşındaki yenilgisinden sonra müttefik devletleri bu hasta adamın topraklarını taksim etmeye oturdular. O zaman Suriye, Fransız Devleti’nin payına düştü. Bizim Hatay Bölgesi Suriye ile beraber Fransa mandası altına girdi. O zaman Osmanlı kâbusundan kurtulan ve yıpranmış bir duruma gelen Alevilerin kimi liderleri Fransa Devleti’nden bu ismin kaldırılmasını istediler. Fransa kabul etti  ve nüfus kağıtlarında İslam Alevi diye bir belge yazıldı. Fakat öteye gidilmedi.

Fransa Devleti yeni kazandığı topluma yaranmak için ‘İslam Alevi’ dedi ve diğer taifelere saygı gösterdi. O dönemde Milletvekili seçimleri, dar bölge seçimi cemaatlere göre yapılırdı. Mesela Hatay’ın altı mebusundan bir tanesi İskenderun’a düşerdi. İskenderun nüfusunda Aleviler daha fazla olduğu için Alevi bir mebus seçilirdi. Rahmetli babam üç dönemde seçildi. Herkesin gözü önünde Alevi cemaatini temsil ediyor; fakat o zamanda babam Şam’a gitti. Orada yaklaşık elli kişinin katıldığı bir davette Emir Muchim bin Mehid isminde bedevi bir mebus vardı. Bu mebus “Siz Nusayriler, Hz. Peygamberin sahabelerine söversiniz.”diyerek onu tahkir etmeye çalıştı.  İyi ki babam o zaman iyi bir cevap verdi ve mebusun gönlünü kırdı. Onu kırmasaydı buna benzer birçok davranış sergileyebilirdi. Bu sert çıkıştan sonra o mebus dört yıl boyunca babamın yanına yaklaşıp elini almadı.

Demek isterim ki; bu isim kalktı kalkacak derken milletvekili sıfatına haiz birine diğer bir milletvekili tarafından herkesin gözü önünde “Nusayri” diye hitap ediliyor. Antakya’da samimi dostum Ali Gali Bey ile konuşurken bu konuya geçtik. Merhum bir çeşit övünme havasıyla babasından bahsetti ve dedi ki: “Babam milletvekili iken “Nusayri” ismini kaldırdı. Peki bu isim kalktı mı, diye sordum. Elbette kaktı, dedi. Ama canım dostum, dedim, baban daha hayattayken ‘Nusayriler ve Nusayrilik’ adında meşhur kitap yazıldı. Bütün Alevi bölgelerine harıl harıl dağıtıldı. Rahmetli baban niye mani olmadı, diye sormuştum.Bu isim kalkmadı kalkmaz da. O zaman, işte Suriye’de Nusayri ismi yok, dedi. Peki, dedim: Şu şu kitaplar var mı sende? Evet var, dedi. Ben dedim ki; bu kitaplarda Nusayrilerin yerlerini tayin ederken Suriye’nin kuzey ve Türkiye’nin güney bölgelerinde ikamet ediyorlar demiyor mu? Evet öyle diyorlar, dedi. Öyle ise Nusayri ismi kalkmamış ve hiçbir zaman kalkmaz, dedim.

Kimi kardeşlerimiz Alevi tarihini yazan M. Emin Galip Ettaviyl kitabında Nusayrilerden hiç bahsetmiyor, diyor. Ben o kardeşime dedim ki: M. Emin kitabının bazı köşelerinde Nusayri ismine değinmiştir. Önsözünde de Nusayri isminden bahsetmiştir. Ben M. Eminin tarihi bir mektubunu okudum. O mektubu Hindistan seyahatinde iken Mersin’de Mahmut Arus isminde bir dostuna göndermişti. Şahsen Mahmut Arus’u tanırım. Bundan altmış sene önce Adana-Tarsus-Mersin seyahatine çıkan babama refakat ettim. Orada zevatlardan babamı iyi karşılayanlar oldu. Birisinin davetinde iken salonda yirmi kadar davetli vardı. Konuşanların aşağı yukarı hepsi Türkçe konuşuyordu. Ben o zaman Türkçe’yi öğrenmemiştim. Biraz sıkıldım. Davetliler arasında yaşlı kibar bir adam vardı. Çok iyi dinliyor ve söz sırası gelince çok güzel bir Arapça ile konuşuyordu. Adam belki babama hürmet ederek Arapça’yı tercih etti. Ben ona ısındım ve onunla kısa bir sohbet yaptım. Yanımdaki bir akrabama onu sordum. Bu adam Mahmut Arus, dedi. Çok bilgili ve  kültürlü bir zat. İşte ondan yaklaşık kırk sene sonra elime bu mektup geçince onun ismini gördüğüm zaman gözümün önünde tatlı bir hatıra canlandı. Ve önceden gördüğüm o sima sanki gözlerimin önündeymiş gibi oldu.

Mektubu çok ilginç buldum, çok hoşuma gitti. Mektupta M. Emin Hindistan seyahatini anlatıyor. O zamanlar Mahatma Gandi’den önce Hindistan birçok ülkeye ayrılmış, ülkeler ayrı ayrı krallıklar halindeydi. Adamın hangi ülkeden yazdığını unuttum. Orda Aleviler varmış hem de bizim inançla. Onlarla toplantıda iken kendilerinden çok sevgi ve itibar görmüş. Konular değişiyor ve birden “Nusayri” bahsi geçiyor. Orada bulunanlar “Nusayri” ismine tepki göstererek her biri ağzına geleni söylemiş. Hatta sövüp saymaya başlamış. Bunu görünce rahatsız oldum ve çok zoruma gitti, diyor. Onlara sordum: Nusayriliğin kötülüğü nedir, diye. Hemen “Nusayrilere” çamur atmaya başladılar. Ben konuyu daha genişlettim ve Nusayrileri temize çıkarmak amacıyla bu töhmetler uydurmadır, dedim. Biraz yoruldum ama durumu düzeltmek için muvaffak oldum ve batın ilmi hakkında konular açtım. Kötümser durumlarını yavaş yavaş değiştirdim.

Bu sefer öyle ise yarın kralımızın huzuruna çıkaralım, dediler. Ben büyük bir memnuniyetle kabul ettim. Hemen kraldan randevu aldılar ve kralın huzuruna çıktım. Beni büyük bir sevgi ve şefkatle karşılayan kral halimi memleketimi sorduktan sonra yine konuşmaya başladık. Sonra “Nusayri” kolundan konu açıldı. Kralın yüzündeki memnuniyet gölgelendi ve “Nusayri” ismini duyunca sanki sinirlendi. Ben yine savunma durumumu aldım ve yavaş yavaş tedrici bir şekilde ben de “Nusayriyim” diye itiraf ettim. Ortam birden bire değişti. Ani bir fırtınaya kapılan sakin bir denizin manzarasını arz etti. Vallahi ya Mahmut eğer üstümüzdeki çatı birden bire düşmüş olsaydı daha fazla korkunç bir manzara olmazdı. Kralı sakinleştirmek için sözler üretmeye başladım. Gerek Şii ve gerek Sünni kesiminden iftiraya uğrayan bu temiz cemaati anlattım. Nusayriler, dedim çok temiz bir cemaat. Tüm öğretilerini Ehlibeyt imamlarından almışlardır. Daha sonra dedim ki, bizimle sizin aranızda ne fark var ki? Ancak siz ‘Habil İdris’ dersiniz biz ‘Habil Şis’ deriz. Hem sakinleşti hem de büyük bir hayret içinde kaldı. Siz batın ilmini nerden aldınız, diye sordu. Ben gayet sakin bir şekilde, biz bu ilmi büyüğümüz Muhammet ibin Nusayr vasıtasıyla Ehlibeyt’ten aldık. Ya siz nerden aldınız?

Daha sonra karşımda bir kral değil adeta bir okul arkadaşımmış gibi birbirimize ısındık ve sohbetimizi sakin bir hava içinde devam ettirdik. O zaman bana; öyle ise yarın İlmil Batın Medresesini görmek için davet ediyorum, dedi. Ben de teşekkürlerimi ve hürmetlerimi sundum. İlmi Batın Medresesini gezmek için elimdeki seyahat programını değiştirdim. Sonra gezip gördüklerini mutluluk içinde yazıyor. Ey Mahmut, diyor gördüklerimi nasıl anlatayım. Ah bizim oradaki Nusayriler ölün ölün toprağa girin. Toprağın içi daha hayırlı ve daha tenha bir yerdir. Bu mektubu okurken kendimi çok mutlu hissediyordum. Zira hem eski bir hatıraya bağlı hem de duygularıma, ideallerime olgun bir hava içinde akıp sürüyor. O mektubu yazıp nüshasını almadığım için çok üzüldüm ve hala çok üzülüyorum. Hatta mektubu bana getirip verenin ismini hatırlamıyorum. Ancak Ekber (Üçgüllük) Köyünden olduğunu hatırlıyorum. Ve ondan mektubu yazmak için biraz zaman rica ettim. İşi vardı, duramadı ve bir daha getireceğine dair söz verdi. Fakat bir daha görmedim. Şimdi ise Muhammed Emin, Aleviler tarihinde Nusayriler isminden bahsetmiyor diyenler ve bilhassa diğer kardeşlerim isyanı için tam bir cevaptır.

Ben bu “Nusayri” ismini eski tarihe açıklayıp anlattığım gibi yaklaşık 60 sene bu yana bizzat idrak etmiş olduğum safhalarını anlattım ve böylece tarihsel gelişmelerini destekledim.

Şimdi zaman bu zamandır. Yani bin senelik bir zaman akışından sonra bu isim bir sorun oldu. Şimdi yeni yetişen gençlerden gruplar halinde bu ismi protesto eden gençlerimiz türedi. Ne imiş bu ismi istemiyorlar. Güya bu isim kirli bir leke gibi bize aşağılık ve hakaret simgesi haline gelmiş ve sövgü lakırdısı biçimine girmiş. Ama sevgili ve değerli gençlerim! İsim kalkar mı, sanmıyorum. Zira bir insan kendi isim veya soy ismini mahkeme yoluyla kaldırıp istediği ismi koydurabilir. Bu Nusayri ismi hangi mahkemeye ait ise ona başvuralım.

Bu isim dünyanın beş kıtasına yayılmış ve binlerce kitaba yazılmış ve okunmaktadır. Nasıl kaldırılır? Akıl ve mantık bunu kabul eder mi? Ama gelin sevgili gençlerim akıl ve mantık yönünden bu ismin teşhirini yapalım. İsim hiçbir zaman kötü olmaz. Aramızda aynı kökten gelen Nasır, Nasrettin, Mansur gibi isimler var. Niye şikâyet etmiyor? Etmiyor zira isim kötü olmaz. Kötülük isimde değil ismi taşıyanda aranır. Konuşurken gerçek Müslüman biziz. İftihar ediyoruz. Fakat İslam’ın şartlarını çok ihmal etmişiz. Bin hanelik bir köyümüzde cami yokken karşı taraftan on tane ev dağın başına kuruldu mu ertesi gün bir minare kalkar. Gelin birlikte kendimizi ıslah edelim. İsmi kaldırmak için uğraşmak beyhudedir ve bilin ki dünyada ne kadar Alevi varsa hepsi bir araya gelip tek bir ağızla bu ismi kaldıralım deseler böyle uğraşmanın zararı ve faydası yoktur. Zira bizi gözetleyen her davranışımızı izleyen karşı taraf memnun ve oh deyip hırslarının tatmin olduğuna sevineceklerdir.

Aslan gençlerim! Siz beyhude bir nefes harcamayın. Biz zaten toplumumuzun halini ıslah etmek ve Alevilerin her derdine reçete bulmak için  bir dernek açtık. Bu dernek Alevi kültür derneğidir. Ve birinci sefer olarak Alevi ismiyle dernek kurulmuştur. Zaten önce bu ismi kabul etmediler. Biz müracaatımızı Ankara’ya kadar dayandırdık. Nihayet izin alabildik. Bu dernek  Alevileri toplar, kucaklar her soruna çözüm ve soruya cevap vermek amacıyla kurulmuştur. Dernek yavaş yavaş çalışıyor. Ancak milletin bilhassa siz aydın gençlerden daha geniş maddi ve manevi destek bekliyor. Bu derneği küçümsemeyin, derneğe yan gözle bakmayın. Cenabı Allah Kuran-ı Kerim’de: ‘Birlik olun Allah’ın ipine tutunun’ diye emrediyor. Hz. Ali Efendimiz “Gadir Bayramı”ndaki hutbesinde ‘Birlik olun Allah size güç verir.’ demiştir.

Araplardan bilge bir kabile reisi on tane çocuğunu çağırdı ve her birisinden bir değnek getirmesini istedi. Değnekleri bağlayın dedi sağlam bir bağ yapın dedi. Sonra büyük oğluna verdi. Al bunları kır dedi. Büyük oğlu kıramadı. İkinci, üçüncü ve tüm çocuklarına ayrı ayrı verdi. Hiç biri kıramadı. Sonra, çözün, dedi. Herkese değneği eline verdi. Bu sefer herkes elindeki değneği kırdı. İşte böyle olun dedi. Birlikte olursanız hiç kimse sizi kıramaz. Ama dağılırsanız birer birer kırılırsınız. Ben değneğe bütün milletimi özellikle gençlerimizi davet ediyorum. Allah bu millete hayırlı sonuçlar getirsin.

Joomla templates by Joomlashine