Mahmut BAYRAM

Zorunlu Açıklama

 

Aleviliği, bilimsel ve somut verilerle anlatmak, yaşamak ve yaşatmaya ilişkin sevdamız ve çabalarımız, küçümsenemeyecek sayıda kesimi rahatsız etmektedir. Rahatsız olan kesimlerin analizini yaptığımızda tamamının cahillikten beslendiği, gerçeklerin ışığından rahatsız olmak bir yana o ışıktan korktuğu görülmektedir.

 

Son zamanlarda ne zaman bir sorunun çözümüne ilişkin, aynı anda Kuran'dan Hadislerden Ehlibeyt imamlarının hutbelerinden ve bize has kitaplardan yararlanmak istediysek, haksız, acımasız ve delice karalamaların hedefi olduk.  Bu karalamaların en ironik olanı muhtemelen şu şekilde olmuştur. "Tamam Kuran'da Hadislerde Ehlibeyt imamlarının hutbelerinde ve bize has kitaplarda konu bu şekilde geçiyor ama dedelerimiz bunu böyle yapmadılar. Şimdi sen kendilerine nur inen dedelerimize kafir mi diyorsun, onlar yanlış yolda mıydı, Ehlibeytin yolunda değil miydi? Meselelere bu şekilde yaklaşanların sayısı, akılcı yaklaşımda bulunanların sayısından kat kat daha fazladır.

 

Şimdi ısrarla, gerçeklere kulaklarını tıkayan ve gözlerini kapatanların neyi doğru yaptığımız halde inatla yanlış anlama maratonu içinde olduklarına göz atalım.

 

Biz hiç bir zaman dedelerimizin kafir ve yanlış yolda olduğunu söylemedik ve böyle bir şeyi düşünmedik. Ehlibeyt yolundan başka bir yolda olduklarını aklımızın ucundan bile geçirmedik. Aksine onların fıkhına sıkı sıkı sarılmamız gerektiğini defalarca ısrarla haykırdık. Fakat kendileri aramızda olmadıkları için, onların fıkhını onlardan öğrenme şansımız yok. O halde onların fıkhını öğrenmek için onlardan bize miras kalan onların göz nuru olan yazılı eserlerinden başka bir yol var mı? Yok çünkü bunu dışındaki bütün yollar akılcılıktan ve imandan uzaktır. Dedelerimizin yazılı eserlerini incelediğimizde o eserlerin zaten kuran-ehlibeyt yolu ve ehlibeyt fıkhı olduklarını görüyoruz. O halde bizim Kuran'la ehlibeyt yoluyla dolayısıyla dedelerimizin fıkhıyla bir sorunumuz yok. Peki neyle sorunumuz var?

 

En büyük sorunumuz zamanla oluşmuş yozlaşmaların, Kuran'a, Ehlibeyt yoluna, dedelerimizin fıkhına ve yazılı eserlerine uygun olmayan uygulamaların, inancımızın temel taşıymış gibi gösterilemeye çalışılması ve bunun arkasında duran kesimin kalabalık olmasıdır. Bu çarpıklığı her eleştirişimizde önümüz "dedelerimiz yanlış mı yaptı?" türünden takozlarla alınmak istenmiştir. Bu takozların sahipleri hayati bir noktayı anlayacak durumda mı değiller yoksa anlamak mı istemiyorlar bunu çözebilmiş değiliz.

 

Hayati nokta şudur. Atalarımızın bir konuda yanlışlık yapmaları ayrı bir şeydir küfre sapmaları apayrı bir şeydir. Bir konuda yanlış yapmayı ve küfre sapmayı aynı şekilde değerlendirmek mükemmelliğin sadece Allah'a mahsus olduğu inancına ihanettir. Bir insan Kuran okurken yanlışlık yapabilir. Bir insanın Kuran okurken yanlışlık yapması farklı, Kuran'ı inkar etmesi farklıdır. Bir insanın namaz kılarken bir duayı yanlışlıkla atlaması ayrıdır o insanın dinden çıkması çok ayrıdır. Abdestin bir kuralını bilerek yada bilmeyerek ihlal etmek ayrıdır büsbütün yanlış yolda olmak ayrıdır.

 

Örneğin dedelerimiz, cenaze namazı veya kurban konusunda yanlışlık yapmış olabilirler. Çünkü bu konuyla ilgili günümüzdeki uygulama ile yazılı kutsal metinlerimiz çelişmektedir. Bu yanlışlıklar baskı sonucunda da gerçekleştirilmiş olabilir. Bunu gündeme getirmek onları kafir ilan etmek değildir. Dedelerimizin cenaze namazını yanlış kıldırmaları dinden çıkmış oldukları anlamına gelmez. Dinden çıkmış olmak çok ayrı bir şeydir. Bir hatayı gündeme getirmek, o hatanın sahibini dinsiz ilan etmek anlamına gelemez. Öyle olsaydı her suçlunun idam edilmesi gerekirdi. Cenaze namazını kıldırırken bir hata yapmış olmak ile yanlış yolda olmak aynı şey değildir. Onların bir konuda hatalı olduklarını söyleyip o hatayı bugün düzeltmeye çalışmak, onları yanlış yolda ilan etmek değildir. Çünkü söz konusu hata imanı zedeleyen bir hata değildir. Direk yada dolaylı olarak tevhide yönelik tehdit barındırmaz. Fakat bir insanın hata yapmayacağını iddia etmek yanlış yolda olmaktır.

 

Zaman içerisinde zorunlu nedenler ve baskılar dini bir uygulamanın değiştirilmesine hatta ondan vazgeçilmesine yol açabildiği gibi yeni uygulamaları da dine sokabilir. Fakat değiştirilen veya dine yeni eklenen uygulamalar asla farz olarak dayatılamaz askıya alınan uygulamalar da yasaklı ilan edilemez. Son kırk yılımızı gözden geçirdiğimizde bile sayılamayacak kadar yeni uygulamanın dine sokulduğunu ve eski uygulamaların bazılarından vazgeçildiğini bazılarının değiştirildiğini görürüz. Bu yenilikler, vazgeçmeler ve değişiklikler bir sonraki nesle aktarılırken bunların farz olmadıklarının bildirilmesi zorunluluktur. Özellikle dinde olmayan ve dine yeni sokulan uygulamaları inanç kapsamında değil kültürel kapsamda değerlendirmeli ve bizden sonrakilere bunu izah edebilmeliyiz. Bu şekildeki bir uygulama dinin temelinin yüzyıllar boyunca sağlam kalmasını sağlar. Bu uygulama yeni kitaplarımızı yazarken eski kitaplarımızı önemseyerek gerçekleştirilebilir.

 

 

Yukarıdaki yazı bizi acımasızca eleştirenler için ne zaman bir değer bir anlam ifade eder? Dini konularda geleneklere değil de inançlara bağlı olmanın önemini kavradıkları zaman... Zaman içinde değiştirilen uygulamaları değil de Kuran-Ehlibeyt yolunu ve dedelerimizin eski kitaplarını önemsedikleri zaman... Kuran ve Ehlibeyt referans alındığında evrensel bazda yanlışın göreceliliği olmadığı kabul edildiği zaman...

Allah, Maddeyi Yoktan mı Var Etti? 

Yokluk - Sıfır Noktası 

Filozofları yüzyıllarca meşgul eden yokluk, asırlarca belirsizlik olarak bilindi ve tanımının yapılamayacağı iddia edildi. Ancak 20. yüzyılın ilk yarısında kuantum dünyasının keşfinden sonra bu görüşün doğru olmadığı anlaşıldı ve deyim yerindeyse iktisadi ömrünü doldurmuş bir araç gibi hurdaya ayrıldı. Çünkü yokluğun da tanımının yapılabileceği anlaşıldı.

 

En basit tanımıyla yokluk, enerji ile anti enerjinin simetrisi yani bakışımıdır. Madde ile anti maddenin, pozitif ile negatifin, artı ile eksinin simetrisi gibi. Yani yokluk, sıfır noktasıdır.

Ne evren, ne de evreni oluşturan maddeler (tanecikler) ve enerji, henüz yokken şimdikine benzer fizik kurallarının varlığından söz etmek mümkün değildir. Özellikle hiçbir şeyin olmadığı yokluk diye adlandırılan bir ortamda belirsizlik kuramı da olmayacaktır.

 

Belirsizlik kuramı 

Belirsizlik kuramı, bir parçacığın hem hızının hem de konumunun aynı anda ölçülemeyeceğini anlatan bir ilkedir. Bir parçacığın hızı ne kadar kesin ölçülebiliyorsa,

Muhammed bin Nusayr ile ilgili en ilginç gerçek kendisine atılan iftiraların, zamanla zayıflayıp yok olmak yerine yüzyıllar içinde akışlarını hızlandırarak güçlenmeleri ve takipçisi olan kitleye de mal edilen bu iftiraların resmi açıklamalarda dahi fazlaca ağırlık kazanmaları ve sosyal ilişkilerde belirleyici olmalarıdır. Bu öylesine ilginç ki Muhammed bin Nusayr’ı tekrar tekrar anmakta ve onu savunmakta kendinizi haklı buluruz. Çünkü asıl sorun budur.

 

Nereye gittiğimiz sorusunun cevabı bulanık olsa da nereden geldiğimiz, hiç bir şüpheye yer bırakmayacak netlikte bellidir. Alevi olmadan önce Müslüman’dık. İslamiyet Hak dinidir; Allah katında makbul olan tek dindir. Başka bir dinin seçilmesi durumunda Allah tarafından kabul edilmeyeceği ayetle bildirilen dindir. O halde dinimizin adı İslam’dır.

 

Ne oldu da Alevi diye adlandırılmak zorunda kaldık?  Hem de Allah’ın yanında geçerli olan ve adı İslam olan tek din dururken.

 

İslamiyet, aşındırıldı, bozuldu ve bölündü. Ortaya çıkan kesimler inanç özelliklerine göre kendilerini adlandırdılar. Kimileri de daha ileriye giderek kendi inançlarını paylaşmayan kesimlere isim bulma telaşına düştü. Bir de baktık ki ismimiz Şia, Alevi, Rafızi… olarak konulmuş. Bize danışılmadan görüşümüz alınmadan… Tıpkı babamın kırk yıl önce adımı koyarken takındığı tutum gibi. Biz bu isimler içinden dini inancınızı dışarıya fazlasıyla yansıttığına inandığımız Alevi sözcüğünü kolaylıkla kabullendik. İşte bölünmüşlükten ve bölünmüşlüğün yarattığı kargaşadan ilk nasibimizi kendisi din olan İslam’ın adıyla anılmak dururken başkalarının bize taktığı isimlerle anılmaya mahkûm edilerek aldık.

 

Ne var ki bölünme doğası gereği zincirleme tepkimeyi de beraberinde getirir. Önce İslamiyet bölündü sonra İslamiyet’in bölümleri… Alevilik bundan fazlasıyla nasibini aldı ve ortaya çıkan her fırka kendini ifade etmek ve diğerlerinden ayırmak için Alevilik isminin yanına bir künye eklemek zorunda kaldı. Başta biz bunu yapmadık fakat bize karşı olanlar bize “Nusayriler” dedi. Daha önce bizi ve Sünni olmayanları tek çatı altında toplayan oluşuma “Alevi” dedikleri gibi…  

Soru    :  Hz. Ali dururken neden kalem kavgası yaratıp kendimize Nusayri diyelim? Hz. Ali ve 12 imamı takip ediyorsak , Nusayri ismine ne gerek var?

Cevap : Biz kendimize Nusayri demedik. Bu ismi ne zaman kullanmak zorunda kaldıysak Alevi sözcüğüyle beraber kullandık. (Nusayri-Alevi şeklinde, Türkçede sıfat isimden önce gelir. Beyaz kapı örneğinde olduğu gibi. Arapçadaki doğru söylem Alevi-Nusayri şeklindedir.)  Çünkü Alevi ama hangi Alevi Nasıl bir Alevi? Bektaşi mi Caferi mi Mevlevi mi? Ne? Nusayri ismini  tek başına kullanmadık.

 

Soru    :  Kendimize Nusayri ismini verirsek tarikat olmus oluruz. Öyle bir niyetimiz yok.

Cevap :  Alevilik bir din ismi olsaydı size hak verebilirdim. Zaten Alevilik ismini kabullenerek İslamiyet’in farklı bir yorumunu yaşadığımızı ilan etmiş sayılmıyor muyuz? Bir dinin farklı yorumunun adı mezhep veya tarikat değil mi?  Alevilik İslam’ın kendisidir dediğinizi duyar gibi oldum. Ama sonuçta Yüce Allah Hak dinine İslam ismini takmış bir kere. Özü olsa bile İslam dışındaki her isim İslam’ın bir mezhebi olarak kabul edilir. Alevilikte öyle. 

 

Soru   : Kendimize Nusayri dersek tüm ögretileri Ibn Nusayr'dan almamız gerekir. Halbuki tüm batıni öğretiler ve sırlar Hz. Aliden geliyor.

Cevap  :  Biz Şii kaynaklardan Muhammed bin Nusayrın 11nci imamın ilim kapısı olduğunu kanıtladık. Hz. Muhammed’e göre ilim kapısı Hz. Ali diye Alevi olduk. İmamların son ilim kapısı Muhammed bin Nusayr diye de Nusayri-Alevi (Arapçası Alevi-Nusayri) olduk. (Nusayri değil Nusayri - Alevi)

Son zamanlarda hakkımızda çıkan haberlerde Nusayri isminin çok fazla ön plana çıktığını görmekteyiz. Bu haberler hakaret içeriyorsa Güney’in her kesiminden haber kaynağına tepki mailleri yağıyor. O halde bu toplum bu isme ve bu isimle anılan kitleye yapılan hakaretlerden sıkılıyor ki tepkisini dile getiriyor. Neyden sıkılıyor? Nusayriler hakkında yanlış ve iftira dolu haber yapılmasından sıkılıyor. Eğer bu toplum Nusayri değilse Nusayri ismini sindirememişse neden üstüne alınıp gocunup savunmaya geçiyor. Kayserinet.com da çıkan Nusayriliği ve Nusayrileri yerden yere vuran habere Antakya, Harbiye, Samandağ, İskenderun, Karaağaç ve Arsuz’dan  binlerce tepki maili gönderildi. Bu ismi kabullenemiyorsak bırakalım Nusayrilik hakkında istediklerini yazsınlar. Ama şimdiye kadar öyle yapmadık. Soruyorum neden?

 

Medyaya çağırılan her temsilcimize bir şekilde Nusayrilik, isim ve inanç formatında sorulmuştur. Bu ismi reddedenler bile canlı yayında propagandasını yapmış ve farkında olmadan beyinlere kazımıştır. Bazı temsilcilerimiz ise program yapmaya dolaysız olarak Nusayri temsilcisi olarak çağırılmıştır. Son program olan 48 Perşembenin sunucusu Prf. Alemdar Yalçın şu gerçeği dile getirmiştir. “Bu güne kadar kanala en çok Nusayriliğin ne olduğu konusunda soru mailleri ve sms leri geldi”  Soru gönderen katılımcıların bazıları Arjantin, Brezilya, Kanada, ABD, Dubai, Avrupa ülkeleri Afrika Ülkeleri ve diğerleri… nde yaşayan insanlardan oluşuyor.  2000 yılından önce politikacılara, enflasyon muhasebesine neden geçilmediğini sorduğumuzda şu ilginç yanıtı aldık “Öyle yaparsak enflasyonu resmileştirmiş oluruz” Onlarca yıldır enflasyon ülkemizin gerçeği iken böyle bir cevap bizi sadece güldürdü. Bu durumda Nusayri isminden bir kaçış varsa onu lütfen bize de gösterin.

 

Maalesef Nusayrilik bizim de gerçeğimiz. 1050 yıldan beri dillerden düşmemekte. Hakkında 1050 yıldır binlerce kitap yazılmış durumda. 1995'li yıllardan itibaren Nusayrilik konusunda 50'den fazla kitap yazıldı. Bu kitaplarla anlatılmak istenen kesim inancı ön plana çıkarılmak istenen kesim hangi kesim, bizler değimliyiz? Bu ismi reddederek bu kitaplarda anlatılan kesimin biz olduğu gerçeğini değiştirebilir miyiz?  Cevabınız evet ise biz size yardıma hazırız. Hayır ise Muhammed bin Nusayri’in masumiyetini hep beraber ispatlamaya daha sonra da bu masumiyeti empoze etmeye var mısınız?     

 

“İlk önce adımızı koymak istedik ve bizler ALEVIYYE'yiz.”

Aleviyye kelimesinin anlamını şimdiye kadar kime sordunuz. Adınızı Aleviyye olarak koyarken bütün toplumu mu hedeflediniz yoksa çevrenizdeki birkaç kişiyi mi? Eğer bütün toplumu hedeflediyseniz yetkinizi sorgulamak durumu ortaya çıkar. Siz Nusayri ismi için bizi sorgulanmaya kalkışmayın, çünkü biz yeni doğan bir bebeğe isim koymadık. Biz yüzlerce ülkenin milyarlarca insanın bize ait olduğuna inandığı ve bizi kendisiyle tanımladığı Nusayrilik isminin varlığımızın bir gerçeği olduğunu ilkesinden yola çıktık. Bin yıldan fazla bir zamandır bu isimle anılıyoruz hakkımızda yazılan binlerce kitapta bizi tanımlamak için bu isim kullanılıyor. Bu kitapların tümünü yok sayamayacağımıza göre ve günümüzde bile medyada bu isimle anıldığımıza göre bir balığın suda yaşamasının kaderi olduğu kadar bu isim bizim kaderimizdir. Bizi bu ismi güncel tutmakla suçlamayın. Bu isim binlerce yıldır güncel bu isimle ilgili yazılan kitaplar derneğimiz kurulmadan önce mevcuttu. Ayrıca Derneğimizin adı Alevi Kültürünü Araştırma Derneği olup ne adında ne de resmi tüzüğünde Nusayri ismi geçmez. Derneğimizin bu isme bu kadar duyarlı olmasının nedeni, olumsuz yıpratıcı ve sonuca götürmeyen eleştirilerin hedefi haline getirilmesidir. Ayrıca Aleviyye ismi (Arapçada Aleviyyeh – Aleviyyetün) Alevi bayan anlamına gelir. Arapçada dilbilgisi kurallarına göre  Aleviyye yazmanın imkansız olduğunu yazılması imkansız olan bir kelimenin anlamı olamayacağını hatırlatmakta fayda olduğuna inanıyorum. 

 

Bakiniz Seyh Nasreddin Eskiocak Linkini tıkladım ve baktım. Hocam şunu anlatmak istemiş:

(Ben Hocamın bu bilgiyi aldığı kaynaktan eksik olan parçaları da ekledim.)  

 

Mehmet Galip Ettavil de Alevilerin Tarihi isimli kitabında Baalbek ve Humus’un fethedilişi sırasında İslam ordusuna Irak ve Mısır’dan gelen yardımcı kuvvetlere ek olarak Medine’den 450 kişilik bir grubun katıldığını yazar. Daha önce veda hutbesinde bulunmuş Medineli Ensar’dan oluşan bu gruba, yardımcı anlamına gelen nasiyr adı verilmiş ve fethedilen yerin fetheden orduya verilmesi ilkesinden fetihte ele geçirilen dağlık bir arazi bırakılmıştır. Nasiyr ismine ithafen bu araziye Nusayra ismi verilmiş daha sonra Lübnan dağı – Antakya hattındaki bütün dağlar bu isimle anılır olmuştu. Bu isimden dolayı buraya yerleşen fetihçi gruba Nusayri denmiştir. Bu grup Arapların Kahtan soyundanmış ve bizim atalarımız imiş.

 

Bu iddiada dikkatimizi çeken en önemli şey bulanıklığıdır. Çünkü başka bir kuvvetli ve kesin görüş Nusayra dağına yerleşmeyi Yavuz Sultan Selim ile ilişkilendirir. O halde yapılmak istenen tehlikeli şey sonuçtan yola çıkarak geçmişin senaryosunu üretmektir.  

 

Birinci dünya savaşı sonrasında Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmeye kalkışan batı Fransa’nın da etkisiyle Arapça konuştuğumuz için kökeninizi Araplara bağlamış buna inananlar Arap Aleviliği isminin kullanılmasının önümde engel kalmadığını savunmuşlar ve soyumuzu yukarıdaki masalda anılan Nasırat lakaplı Kahtanlara dayandırmışlar. Oysa aramızda soyu Araplara dayanmayanlar kesinlikle var. Çünkü Hz. Alinin etrafında toplanan insanlar karma bir ulustan oluşuyorlardı. Şu anda ve geçmişimizin her döneminde bile kendimizi incelediğimizde kendimizde Araplara ait olmayan beyaz ten sarı saç renkli göz gibi kalıtsal özellikleri sıklıkla görürüz. Kaldı ki yukarıdaki masalı doğru kabul edersek Nusayri ismini Hz. Ali’nin Hilafetinden önceki dönemlere dayandırmış oluruz ki bu ilginç olur.

 

Ayrıca Ş.Nasrettin Hocamın iddia ettiği gibi Muhammed bin Nusayr El Askeri’nin kapıcısı veya hizmetçisi değil ilim kapısıdır.

 

(Alıntı – Akad dergisi sayı : 3 Hüseyin Şanlı)

Muhammed Bin Nusayr’a zıt giden Şiilerin tarihi kitaplarında İbn-i Nusayr’ın faziletlerini saklamak ve şahsiyetini karalamak için ne kadar çabalamışlarsa da başaramamışlardır. Kitaplarındaki karalamaları desteklemek için birbirlerini kaynak göstermişlerdir. İmam El Askeri (a.s.) zamanında ve sonraki dönemle ilgili birçok rivayette Ebu Şuayb Muhammed Bin Nusayr’ın faziletlerini dillendirme zorunluluğu duymuşlardır. Şii kaynakların birçoğunda bu tür çelişkilere rastlamak mümkündür. Bu kaynaklardan sadece birisinden örnek verilirse bu çelişkilerin ne kadar bariz olduğu görülecektir. 

 

Ebu Cafer Muhammed Bin Cerir yaklaşık 900 yıl önce yazdığı “Delail’ül- İmameh” adlı kitabında “Ehlibeyt İmamlarının hayatını konu alan eserlerin tercümesini sırasıyla yaparken ‘soy şecereleri, isimleri, künyeleri, mucizeleriyle beraber ‘’kapıcıları’”diye bir bölüm ayırmıştır. Ne enteresandır ki bu ve diğer Şii kitaplarının çoğunda saygın ve sağlam bir dayanak olan ilim kapısı (Bap) diye anılan mevki bu bölümde kapıcıya (bevvab) indirgenmiştir. Acaba çok önemli bir şahsiyetin biyografisini yazarken hizmetçisinin veya kapıcısının kim olduğu ne kadar önem taşır? Buradaki amaç Ehlibeyt İmamlarıyla halk arasında köprü, vasıta olan İmamların ilimlerine giriş kapısı ve vekilleri makamındaki isimlerin makamlarını basite indirgemektir. Çünkü zikrettikleri bazı isimleri ve cemaati benimsememektedirler. Tarihi belgeler ve Ehlibeytten rivayetlerle makamları sabit olan İsimleri tamamen saklayamadıkları ve inkâr edemedikleri için mevkilerini düşük gösterme çabasına girişmişlerdir. Eserlerinde o makamın yüceliğini belirttikleri gibi, “bevvap” diyerek küçümsemeye çalıştıkları da aşikârdır.

Altıncı İmam Cafer Es-sadık’ın biyografisinde kapıcısının El Mufaddal Bin Umar olduğunu yazılmıştır. Buna da saygın dört Şii kitabını kaynak olarak göstermiştir. El Mufaddal hakkında kitaplarında hiç de iyi şeyler yazmadıkları halde nasıl oluyor da İmama en yakın makamdaki şahsiyet olarak göstermektedirler. Bu çelişki nasıl açıklanabilir? Okuyucuyu aydınlatmak adına şu bilgileri verelim: El Mufaddal Bin Umar altıncı İmam Cafer Es-sadık’ın İlim kapısı ve en yakın müridi olduğu tarih ve dini kitaplarda geçtiği şekliyle sabittir. İmamın engin deniz misali ilimlerini halka taşıyan yegâne kişidir.  Yalnız İmam Es-sadık’tan rivayet ettiği dini ve ilmi birçok rivayet Şia’nın sonradan ürettikleri felsefeyle uyuşmadığı için El Mufaddal’ı karalamaya ve mevkisini zayıflatmaya çalışmışlardır.

Aynı eserde yazar; 11. İmam El Askeri’nin kapıcısının Osman Bin Said ya da Ebu Şuayb Muhammed Bin Nusayr olduğunu yazmaktadır. Bilmece misali iki ihtimalli bilgi verme yoluna gitmiştir. İmamların hepsinde kapıcı olarak kesin bir şekilde tek isim zikrederken nasıl oluyor da El Askeri zamanında iki ihtimalden bahsediliyor? Yazarın kendisi tabi olduğu Osman Bin Said’i İmam El Askeri’nin yanında ilim kapısı olarak zikretmeseydi inanç dayanağı yıkılacak ve İbn-i Nusayr’a attıkları iftiralar çürüyecekti. Yazar, kendisinden önce Şii yazarların attığı iftiraların ve yalanların açığa çıkmasından çekinmiştir.  Sadece Osman Bin Said’i koyup İbn-i Nusayr’ı koymasaydı kitabında anlattığı rivayetlerle gösterdiği kaynaklar çelişecekti. Çıkış yolu olarak iki ihtimalli şu ya da bu kişi şeklindeki yönteme başvurmuştur.  Bu yöntemi kurtuluş olarak görse bile sonraki rivayetleriyle çelişkileri içinde boğazına kadar batmasına sebep olmuştur. Burada açıklanması gereken tek şey vardır; o da Muhammed Bin Nusayr’ın ilim kapısı ve vekil olduğudur.

Ehlibeyt İmamları yerlerine kimi vekil tayin ettiği konusunda çok büyük tartışmalar yaşanmıştır. Vekillik iddiasında bulunduğu öne sürülen Osman Bin Said’in Muhammed Bin Nusayr’ın vekilliğine tabi olduğu ve ona inandığı birçok Şii kitapta geçtiği gibi El Hasibi’nin “El Hidayeh” adlı kitabında da açıklanmıştır.

“Delailül İmameh” kitabında Muhammed Ed-Deynuri’den rivayetle o zamanlarda yaşanan vekillik tartışmalarının hangi boyutlarda olduğunu gösteren olayları özetle aktarmaya çalışalım: “İmam El Askeri’nin vefatından bir veya iki yıl sonra Hac niyetiyle Erbil’den Deynur’a geldim. (1) İnsanlar şaşkınlık içindeydiler. Gelişime çok sevindiler. Aleviler evimde toplandılar. Ehlibeyte teslim edilmek üzere aramızda 16000 Dinar topladık. Bu malları beraberinde götürüp gereken yere teslim etmeni istiyoruz dediler. Dedim ki ben de şaşkınım vaktimizin kapısının (Bab) kim olduğunu bilmiyoruz. Biz senin bu malı yanında sahibine taşımanı istiyoruz. Çünkü senin çok emin ve kerim olduğunu biliyoruz. Bu malı sana kanıt sunamayan hiç kimseye vermemeni istiyoruz, dediler. Yüklerini her birisi ayrı balyalarda ve yüklüklerin içindeki malları alıp yola koyuldum. Karmisiyn’e (2) vardığımda içinde ikamet eden Ahmet Bin Hasan’ı ziyaret ettim. Beni gördüğünde çok sevindi. Nereye gittiğimi ve ne götürdüğümü söylediğimde bana 1000 Dinar ve içinde ne olduğunu bilmediğim içi dolu yüklük verdi. Bunları sana delil getiremeyen hiç kimseye verme, diye tembih etti. Bağdat’a vardığımda İmamın vekilini bulmak için çok çaba harcamaya başladım. Araştırmalarım sonucunda Bağdat’ta üç kişinin vekillik iddia ettiğini duydum. Ahmet Bin Abdullah El-Baktani, İshak El Ahmer, Osman Bin Said adındaki şahısların vekillik iddiasında olduklarını öğrendim.

İlk olarak El Baktani’nin evine gittim. Kendisi heybetli yaşlıca elinin altında hizmetçileri olan geniş bir evde yaşayan varlıklı bir şeyh olduğunu gördüm. Kendisine İmamın vekiline verilmek üzere mallarla beraber geldiğimi söylediğimde vekilin kendisi olduğunu ve malları kendisine vermem gerektiğini söyledi. Malları verebilmem için vekilin kendisi olduğuna dair bana kanıt göstermesi gerektiğini söylediğimde beklememi istedi. Yanında üç gün kalmama rağmen hiçbir kanıt gösteremediği için yanından ayrılıp İshak El Ahmer’in yanına gittim.

İshak El Ahmer’i ElBaktani’den daha genç ve daha zengin gördüm. Ona da İmamın vekiline verilmek üzere mallarla beraber geldiğimi söylediğimde vekilin kendisi olduğunu ve  malları kendisine vermemi istedi. Malları verebilmem için vekilin kendisi olduğuna dair bana delil istediğimde beklememi söyledi. Yanında üç gün kalmama rağmen hiçbir delil gösteremediği için yanından ayrılıp Osman Bin Said’in yanına gittim.

Osman Bin Said’i diğerlerinin aksine mütevazı, fakir, küçük ve hizmetçileri olmayan bir evde yaşayan bir şeyh olarak gördüm. Halimi sorduğunda İmamın vekiline verilmek üzere mallarla beraber geldiğimi kanıt getiren kişiye vereceğimi söyledim. Bu malı sahibine vermek istiyorsan Samerra’ya (3) git, sahibi Samerra’da filan oğlu filandır. Sen orada aradığını bulacaksın dedi.

Yanından ayrılıp Samerra’da tarif edilen yere gittim. Kapıcıya vekili sorduğumda biraz meşgul olduğunu ve biraz sonra geleceğini söyledi. Uzun süre geçmeden yanıma vekil geldiğinde ayağa kalktım ve selamlaştıktan sonra beni evine aldı. Halimi sorduğunda İmamın vekiline verilmek üzere mallarla beraber geldiğimi, delil getiren kişiye vereceğimi söyledim. Sen yol yorgunusun otur, yemek yiyip dinlen namazdan sonra ben sana istediğin kanıtı getireceğim, dedi. Yemeğimi yiyip dinlendikten sonra namazımı kıldım. Namazdan sonra elinde bir kâğıtla yanıma geldi.

 

Besmeleyle başlayan yazıyı bana okumaya başladı. Ahmet Bin Muhammed Ed Deynuri yanında 16 000 dinar şu kadar balyayla beraber geldi.  Bütün balyaların içini teker teker saymaya başladı. Filandan alınan balyada şu kadar elbise şu kadarı bu çeşitten şu kadarı da bu renkten şeklinde her balyanın kimden alındığı ve içinde ne olduğunu ayrıntılı bir şekilde teker teker saydı. En son olarak Deynur’dan çıkıp Karmisin’e geldiğinde Ahmet Bin Hasan’dan bir torba içinde 1000 Dinar ve içinde şu elbiseler şu kadarı şu renkte yüklükle yola koyuldu şeklinde bitirdi. Kalbimdeki şüpheyi giderdiği için Allah’a şükrettim. Kendisine malı vermek istediğimde malları Bağdat’a Osman Bin Said’e götürüp vermemi emretti. Ona bu mala ihtiyacı olan Şiamızın (taraftarlarımız) kimler olduğunu kendisine bildireceğiz, dedi.

Yazar bu rivayeti Ehlibeyt İmamlarından sonra Osman Bin Said’in vekilliğini ve ilim kapısı unvanını kanıtlamak için yazmıştır. Oysa bu rivayetle Osman bin Said’in bu unvanlara sahip olmadığını kendisi Deynuri’yi Samerra şehrine yönlendirerek ve istenen kanıt ve delilleri veremeyerek gösterdi. Osman Bin Said’in kendisi vekilin Samerra’da olduğunu ve ona tabi olduğunu beyan etmiştir. Yalnız rivayette en fazla dikkat çeken konu rivayetin bütün kahramanlarının isimleri lakapları künyeleri ayrıntılı bir şekilde belirtilmişken en önemli kahramanın kanıtları ve delilleri gösteren vekilin ismini filan oğlu filan olarak göstermesidir. Çünkü Samerra’daki isim hiç de hesaplarına gelmeyen bir isimdir. Hakkında töhmetler, iftiralar uydurdukları sövdükleri Muhammed Bin Nusayr’dır. Kanıt, keramet ve mucizelerle sabit olan cismi, ismini saklayarak iftiralar uydurarak yok edemezler. Bu tavırları kıskançlık ve çelişki denizinde boğulduklarının kanıtıdır.  

İmam ElAskeri’den sonra Samerra’da vekil olarak Ebu Şuayb Muhammed Bin Nusayr’ın kaldığını başta El Hidayeh kitabı ve birçok Şii kaynakta bulmak mümkündür. Nusayri Divanı adıyla Samerra’da medrese gibi insanları Ehlibeyt öğretisiyle eğitmiştir. 

 

Sonuç olarak değişik fırkalar tarafından kötülenmek istenen Muhammed Bin Nusayr’a Ehlibeyt yolunda kendilerine önder ve lider olduğu için bütün Alevilerin sahip çıkması gerekir. İbn-i Nusayr’ı tanımak, tanıtmak ve savunmak her Alevinin boynunun borcudur. Büyük hesap gününde boynunda bu borcu taşıyan hiç kimsenin hesabı kolay olmayacaktır. 

İsim Tartışması

Mahmut BAYRAM

 

Dar bir zaman dilimi içerisinde Nusayri ismi altında birleşme fikrinin Ş.Mahmut Reyhani ile başlayıp başlamadığını ya da bin dört yüz yıllık tarihsel bir kültür ve inancın günümüzde en yüksek ruhanilik düzeyine kendiliğinden ulaştığını varsaymanın yeterli olup olmayacağını sorgulamanın zamanı gelmiştir. Bu sorgulamanın ışığında ortaya koyacağım şaşırtıcı sonuçlar için çok şey söylenebilir olsa da bunların dört tanesini fazlaca öne çıkarmak istiyorum.

 

Birincisi bu sonuçlar hiçbir şekilde isim konusundaki bu kargaşayı ve zıtlaşmayı ortada kaldırmayacaktır; zaten bu amaca yönelik değildir.

 

İkincisi ise varmak istediğim sonuçtan daha çok, diyalektik kesim ile saplantılı kesim arasındaki paralelliğe ve bu paralelliğe dayandırılan tabuya değer biçme işini size bırakacağımdır.

 

Biçeceğiniz değere göre ortaya koyacağınız görüşlerin yeterliliği karşı görüşler karşısında sadece daha avantajlı olup olmadığına net bir kavrayış sağlayıp sağlamadığına bağlıdır. Çünkü Nusayri ismi ile ilgili yararlı ve gerekli olduğunu sandığım tartışma zaman içerisinde zıtlaşmaya meydan okumaya ve en sonunda da kutuplaşmaya dönüştüğünden kendi görüşünüzü tabu saymış olsanız bile karşıt görüşü çürütemezsiniz. İddianızın geçerliliği konusunda yeterli kanıt gösterdiğinize açıklamalarınızı daha ayrıntılı ortaya koyarak kanıtlarınızı güçlendirdiğinize inanma eğilimi içinde olsanız bile tam göbeğinde bulunduğunuz kavganın sona ermeyeceğini göreceksiniz. En başta ise kendi özgür iradenizle hangi tarafta olduğunuza karar vermelisiniz. Şu veya bu şekilde dışsal veya içsel bir otorite tarafından dayatılan, ilkel bir yasaklamanın ürünü olan bir iddiaya taraf olmamalı ve böyle bir iddiayı kanıtlamanızın imkânsız olduğunu bilmeniz gerekmektedir.

 

Üçüncüsü Nusayrilik ismi ile ilgili ortaya belgesel bir iddia koymaya yeltendiğimizde Muhammed bin Nusayr ile ilgili yazılı kaynakların yok denecek kadar az oluşu olanların da düşmanları tarafından karalamaya dönük bir üslupla kaleme alınmış olması neredeyse zihinsel söylemler dışında seçenek bırakmamaktadır. Ancak zihinsel söylemler varsayımlardan daha etkileyici ve doğrulara daha yakındır. Birlikte yaşadığımız farklı inanç gurupları tarafından bugün bile ne denli büyük iftiralarla karalamalara hedef olduğumuzu bildiğimizden geçmişte İslam’ı Hz. Muhammed ve Ehlibeyt’in verdiği ipuçlarına göre yorumlayan Muhammed bin Nusayr ve diğerleri ile ilgili gerçeklerin değişime uğratılmış olduğu gerçeğini görmezlikte gelemeyiz.

 

Dördüncüsü tartıştığımız konu gerçekten yeterli kanıtlarla desteklenemeyeceğinden aynı kaynak her iki görüş gurubunun da işine yarayacaktır. Bu yüzden hiçbir kaynak tam olarak bir görüşü haklı çıkartmaya yetmeyecek bir görüşün ortaya çıkardığı bilgilerdeki zorunlu boşluklar karşıt görüşün amaçlarına uygun olarak yeni saldırı ortamları yaratacaktır.  

 

Kökenimiz ile ilgili iddialar       

Birinci dünya savaşı sonrasında Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmeye kalkışan batı Fransa’nın da etkisiyle Arapça konuştuğumuz için kökeninizi Araplara bağlamış buna inananlar Arap Aleviliği isminin kullanılmasının önümde engel kalmadığını savunmuşlar. Buna karşı çıkan bir grup araştırmacı ise atalarımızın Hitit Asur veya Fenikeliler olabileceğini savunmuştur. Elimizde bulunan soyağaçlarını hiçe saydığımız takdirde oldukça fantastik bir düşünce gibi durur. Oysa atalarımız, Hz. Muhammed’in yanında yer almış veda hutbesinde Hz. Ali’den yana tavır takınmış belli kişilerdir. Aramızda soyu Araplara dayanmayanlar kesinlikle var olmakla birlikte bunlar ya bizim asimile etiğimiz küçük guruplardır ya da Hz. Muhammed’e inanmış ve Hz Ali’nin etrafında Arap atalarımızla beraber toplanmış başka ırktan insanlardır. Araplara ait olamayan beyaz ten, sarı saç ve renkli göz gibi kalıtsal özelliklerinin bizde sık görülmesinin nedeni bu gruplarla yaptığımız evliliklerdir. Nusayri isminin ateşli savunucularından olan bu araştırmacılar “hiçbir Arap ülkesiyle köklü akrabalıklarımız yok, hiçbir Arap ülkesi bizi kendine ait saymıyor” gibi gerekçelerle kökenimizin Araplara dayanmadığını varsayan, Arap Aleviliği şeklinde bir ismin önünü kesmeye ve Nusayri ismine yeşil ışık yakmaya kalkışanlardan başkaları değildir.

 

Bir grup antropolog ise eski Türk inançlarından izler taşıdığımızı varsayarak kafa şeklimizi incelemiş elde ettikleri verilere göre atalarımızın Türk olduklarını iddia etmiştir. Bu iddia asimilasyonu hızlandırma amacı taşımaktan öteye gidemez.   

 

Mehmet Galip Ettavil de Alevilerin Tarihi isimli kitabında Baalbek ve Humus’un fethedilişi sırasında İslam ordusuna Irak ve Mısır’dan gelen yardımcı kuvvetlere ek olarak Medine’den 450 kişilik bir grubun katıldığını yazar. Daha önce veda hutbesinde bulunmuş Medineli Ensar’dan oluşan bu gruba, yardımcı anlamına gelen nasiyr adı verilmiş ve fethedilen yerin fetheden orduya verilmesi ilkesinden fetihte ele geçirilen dağlık bir arazi bırakılmıştır. Nasiyr ismine ithafen bu araziye Nusayra ismi verilmiş daha sonra Lübnan dağı – Antakya hattındaki bütün dağlar bu isimle anılır olmuştu. Bu isimden dolayı buraya yerleşen fetihçi gruba Nusayri denmiştir. Bu grup Arapların Kahtan soyundanmış ve bizim atalarımız imiş.

 

Bu iddiada dikkatimizi çeken en önemli şey bulanıklığıdır. Çünkü başka bir görüş Nusayra dağına yerleşmeyi Yavuz Sultan Selim ile ilişkilendirir. O halde yapılmak istenen tehlikeli şey sonuçtan yola çıkarak geçmişin senaryosunu üretmektir.     

 

Zorluklar  

12 imamın birincisi, Hz. Muhammed’in yolundan, geriye kalanların her biri bir önceki imamın izinden gitmiş Muhammed bin Nusayr ise sonuncu imamın öğretisinin kendisinden sonrakilere aktarıcısı olmuştur. O halde Muhammed bin Nusayr’ın aktardığı din Hz. Muhammed’in erozyona uğramamış Müslümanlığıdır.  

 

Fakat “Peygamberden sonra Ali’nin ve ehlibeytin yolunu takip eden, 12 imamın ardından giden Aleviler için Muhammed bin Nusayr dönüm noktası olmuştur” şeklindeki bir iddia için çok şey söylemeye gerek yoktur. Mutlaka bir şey söylemek gerekirse oda şudur. “Bu iddia hiçbir şeyi açıklamaz.” Çünkü Muhammed bin Nusayr Hasan el Askeri’den aldığı öğretiyi aldığı disiplin ile kendisinden sonra gelen Muhammed bin Cündüb’e Muhammed bin Cündüb te Abdullah bin Muhammed’e aktarmıştır. Bu üç kişi için söylenebilecek en doğru şey bu öğretiyi disiplin ile aktarmaktan başka bir yapmadıklarıdır. Bu öğretiyi Abdullah bin Muhammed’den alan Hüseyn bin Hamdan el Hasibi ise bunu ilk defa sistemleştirerek daha geniş bir tabana yaymıştır. O halde bu isim karmaşasından mutlaka bir çıkış noktası zorunlu ise bu nokta bu öğretiyi sistemleştirmeyen ve tabana yaymayan Muhammed bin Nusayr ile ilgili olmamalıdır. Kısa bir cümleyle ifade etmek gerekiyorsa “Muhammed bin Nusayr mezhep kurmamıştır.” Onun ismiyle anılmak fikri dayatılabilse bile babasının adıyla anılmak anılan kesim tarafından her zaman garipsenecektir.

 

Ne var ki Muhammed bin Nusayr ile ilgili en ilginç gerçek kendisine atılan iftiraların, zamanla zayıflayıp yok olmak yerine yüzyıllar içinde akışlarının hızlandırarak güçlenmeleri ve takipçisi olan kitleye de mal edilen bu iftiraların resmi açıklamalarda dahi fazlaca ağırlık kazanmaları ve sosyal ilişkilerde belirleyici olmalarıdır. Bu öylesine ilginç ki Muhammed bin Nusayr’ı tekrar tekrar anmakta ve onu savunmakta kendinizi haklı buluruz. Çünkü asıl sorun budur.

 

Muhammed bin Nusayr’a yöneltilen en ilginç iftiraların başında Ehlibeyt imamlarından Ali el Hadi tarafından gönderilen bir peygamber olması ve Ali el Hadi’yi tanrılaştırması, haramları helal, helalleri haram kılması Ali el Hadi’nin vefatından sonra oğlu Hasan el Askeri’nin mehdiliğini kabul etmesidir. Burada anlaşılamayan, yıllar önce bizi rencide etmek için bize uygun görülen Nusayri isminin Muhammed bin Nusayr’in peygamberlik iddiasından türediği durumuyla bizi karşı karşıya bıraktığı durumudur. Bundan daha önemli fakat çok tehlikeli olan şey Nusayriliğe, bir mezhep kimliğinden sıyırıp dini bir görünüm kazandırma çabalarının görmezden gelindiğidir. Muhammed bin Nusayr peygamberlik iddiasında bulunmadığı gibi onuncu imamı tanrılaştırmadı, Hasan el Askeri’ni mehdiliğinden bahsetmedi. Haramı helal helali haram kılmadı. Cinsel sapıklık ile ilişkilendirilmesi Hasan el Askeri’nin takipçisi olması açısından kabul edilemez. Biz bu iddiaların iftira olduğunu biliyoruz. Fakat öğretimizin sistemleştirilmesini kendisinden üç kuşak sonrasına bıraktığı, mezhep kurmadığı halde onun ismiyle anılan bir dinden bahsetmek ve bu isimle adlandırılmayı kabul etmek onunla ilgili olan peygamberlik iftirasını hep gündemde tutacaktır.    

 

Nusayri ismiyle anılan Alevilerin bu ismi kendilerinin mi seçtikleri yoksa diğerleri tarafından mı kendilerine takıldığı sorusunun önemi konumuz açısından bu ismin hangi amaçla takıldığı sorusundan daha önceliklidir. Bu ismin Aleviler tarafından değil de başkaları tarafından takılmış olmasının nedeni Alevi doktrininde Muhammed bin Nusayr’ın peygamber olduğuna veya peygamberlik iddiasında bulunduğuna dair bir inancın olmamasındandır. Alevilerin Muhammed bin Nusayr’ın masum olduğuna inanıp onu her fırsatta savundukları halde cinsel sapıklığa sıfır tolerans ile yaklaşmaları onuncu imamın tanrılığından on birinci imamın mehdiliğinden habersiz olmaları ve Kuran’ın haram ve helalleriyle uyum içinde olmaları yukarda saydığım iftiraları boşa çıkarır.

 

Paralellik

Çeşitli kaynaklara dayanılarak ortaya çıkarılan bilgilere göre Nusayri isminin miladi 1050 den itibaren kullanıldığı ve daha sonraki zamanlarda çok sık kullanılmaya devam edildiği neredeyse bütün kesimler tarafından kabul görür. 1153’te ölen Şehristani, 1328'de ölen döneminin en büyük din adamı sayılan ve Nusayrileri yok edilmeleri gereken putperestler olarak gösteren İbni Teymiyye bu iddia için en iyi örnek niteliğindedir. Buna karşılık, Alevilik isminin çok daha önceleri kullanılmaya başladığını anlamak için tarihi fazla zorlamaya gerek yoktur. Örneğin camiül-ahbar’da Cafer Sadık’ın (M.765) Aleviliği telaffüz ettiğini çok kişi bilir. Yer darlığından dolayı bu örnekle yetineceğiz.

 

Yakın tarihimizde Osmanlı Devleti Meclisinde “Nusayri Temsilcileri” var mıydı? Padişahlık idaresi altında atalarımız, bizleri Nusayri adıyla temsil etmişler miydi?

 

Gizliliği ilke edinen atalarımız tarih boyunca olduğu gibi Osmanlı imparatorluğu döneminde de talihsizlikleri ve kötü uygulamaları kaçarak ve saklanarak göğüslemiş nadiren de olsa bir direnme gücü gösterememiş sadece eşsiz bir hayatta kalma mücadelesi sergileyebilmiş olduklarından kendilerine özgü bir yaşam ve kültür özellikleri geliştirmiş bu arada bütün ulusların nefretini kazanmışlar. Sonraki yıllarda aralarına kattıkları gruplar ile diğer bütün uluslarınkinden farklı, özgüvene dayalı bir topluluk oluşturmuşlar. Diğer ulusların özgüvenden yoksun oldukları iddia edilemez ancak atalarımız özgüvenlerine dinsel bir temel kazandırmışlar. Atalarımızdaki bu cansızlık ve cesaretsizliğin nedeni Ehlibeyt imamlarının Abbasi halifeleri karşısındaki tutumlarına bağlanabilir.

 

İkinci Abdülhamit zamanına, soykırım yapmak yerine Alevi’lere yönelik Sünnileştirme girişimleri damgasını vurur. İstanbul’a Alevilerin yaşadığı şehirlerden Sünniliğin Hanefi mezhebine toplu geçişler olduğu haberleri gitmeye başlar. Padişah Alevilerin yaşadıkları yerlere cami yapma seferberliğini başlatmış ve Alevi temsilcilerini meclise almış olsa da Hanefi mezhebine göre ibadete açılan bu camiler boş kalmış atalarımız da meclise Alevi veya Nusayri ismiyle alınmamıştır. Atalarımızın gerek meclise girerken gerekse Sünni camilerine yeşil ışık yakarken amaçları takiyyeden başka bir şey değildi. Takiyye, arasına karışılan toluma ayak uydurmak ise burada Alevi ve Nusayri gibi isimlere gereksinim duyulduğundan bahsedilemez. Zaten yalandan Hanefi mezhebine toplu bir giriş söz konusudur.   

 

Öte yandan Aşık Virani’nin Nusayri adını verdiği ve her dörtlüğün sonunda “Nusayriyem, Nusayriyem Nusayri dizesinin bulunduğu şiiri Nusayri adının yüzyıllardır gök kubbemizde yankılandığının şahidi olsa bile bu şiir Virani’nin bizimle dini bir bağı olduğunu göstermez. Kaldı ki Virani’nin Nusayri sözcüğüyle ne kasdettiği anlaşılabilmiş değildir.

 

Bir yazımda kısa yoldan iddialar ortaya atarak iyimser formüller üzerinde durmamızın sakıncalarından bahsetmiştim. Aşık Virani’nin bu şiirine bakarak Nusayriliğe ilişkin bir sonuç çıkarmaya çalışmak kısa yoldan iddialar ortaya atarak iyimser formüller üzerinde durmaktan başka bir şey değildir. Virani’nin felsefesini anlamak için yapılacak en doğru şey başka eserlerini incelemek ve bu eserleri tasavvufun diğer eserleriyle beraber yorumlamaktır. Kul Mustafa’nın Kaz ile ilgili şiiri

 

Bir dost bana kazı tarif eyledi

Öğrenmekte geç kalmışım hele bak

Ali dostu olduğunu söyledi

O deryaya dalamadım hele bak

 

Önsezisi güzel gezişi güzel

Berrak sulardaki yüzüşü güzel

Pirin eteğinden tutuşu güzel

Karanlığa ışık tutar hele bak

 

O dostun sohbeti muhabbeti kaz

İnancı kazancı itikadı kaz

Öz adı Muhammed soy adı kaz

Kaz da hakikati bulmuş hele bak

 

Saygı duyar Şahı Merdan Ali'ye

ikrar vermiş Hacı Bektaş Veli'ye

Kaza gönül verip dönmüş deliye

Şahlanmış duygusu uçar hele bak

 

Kul Mustafa neden geç kaldın neden

Kazı tanımadım dostu görmeden

Meyli muhabbete gönül vermeden

O deryaya dalamadım hele bak

 

Kaz gazete sayfalarındaki bulmacalarda en çok karşımıza şu soru ile çıkar. “Bir kümes hayvanı” Üç harfliyse, cevap büyük bir ihtimalle kazdır. (Başka ne olabilir ki?) Gazete bulmacaları sizi yanıltmasın kaz sadece bir kümes hayvanı değildir. Yabani olanları da vardır. Beyaz parlak tüyleri oldukça etkileyicidir. Yumurtası ve eti için beslenir; beslenemiyorsa avlanır. Yukarıda anlattığım kaz bu şiirde konu edilen kaz değildir. Demek ki kazın birde tasavvuf edebiyatına konu olanı var ki bildiğimiz kazın formatında değildir. Farklı bir formattadır.

 

Altaylarda baş tanrı Ülgen'e kurban sunmaya giden Şaman Göğe çıkışın ardından atı kurban sunduktan sonra geri dönerken kendisine üzerine bineceği bir kaz verilir. Kaz üzerine oturup ilahiler söyler.

 

Radloff tarafından derlenen bir Altay efsanesinde ise yer-gök yaratılmadan önce her şey sudan ibarettir. Tanrı yarattığı ilk kişi (insan) ile suyun üzerinde iki kara kaz gibi uçmaktadır. Kişi Tanrı'ya karşı kibirlendiği için suya yuvarlanır  (biçim değiştirme temasına işaret olarak)

 

Ohlmarks'a göre Şaman’ın suretine girdiği hayvanlardan birisi kazdır.

 

Kaz Türklerde beylik sembolü sayılırdı. Erkekliğin, evliliğin ve başarının simgesiydi. Bunlar Orta Asya’daki kutsal değerlerden Anadolu'ya taşınan izlerdir.

 

İslamiyet’e rağmen Şamanizm’in etkisinden kurtulamayan Türkler (hepsi değil)  Gök ve dünyanın yaratma eylemini birlikte gerçekleştirdiklerine ve bütün varlıkların yaratıcıları olduklarına inandıklarından, Şamanizm’in kutsal saydığı objelere günümüzde de soyut değerler katmaya devam ettiklerler. Yukarıdaki şiirde kaz İslamiyet’in ve Aleviliğin kutsal saydığı şeylere yakın gösterilmekte doğal olan her durumuna soyut anlamlar katılarak en yüce değerlerle bir tutulmaktadır. Kısaca Şair kazı olabildiğince ululaştırmıştır.

 

Viraninin, aşağıdaki dizelerinde de kazın olabildiğince ululaştırıldığını görebilirsiniz.

 

Ali'dir mahşerin haşrinde kazı

Onadır cümlenin nazı niyazı"

    

Ayrıca Viraniye ait olan bir başka şiirden aldığım aşağıdaki dörtlükte ise tanrının her şeyde çözümlenmesi ilkesinin anlatıldığı görülüyor.

 

Gönül didara karşı ol sebebden

Ayrılmaz Vallahi hayran olubdur

Virani dervişe lütfetti Haydar

Erişti üçlere Selman olubdur

 

Buradan anlaşılıyor ki Viraninin gerek düşünceleri gerekse Nusayriyem, Nusayriyem Nusayri diye bağırması bizim için referans olamayacağı gibi düşünce olarak bizden birçok konuda ayrıldığı açıktır.

 

Uzun zamandır kullanılan Nusayri isminin en büyük dezavantajı kendisine mal edilen topluluğun belli bir öğretiye endekslenmesi ve bu öğretinin ne olduğu sorusunu doğrudan akıllara getirmesi yani hedef göstermesidir. Bir de bu ismin daha önce nasıl kullanıldığı, zihinlerde ve sözlükte nasıl bir imge canlandırdığı da önemlidir. Uzun zamandır kullanılan bir isim olsa da, aşağılayıcı bir amaç ile kullanılmıştır.

Ramazan Ayının ve Orucun Önemi

           Saadet yolunun işaretlerinden biri, her yıl sayılı günlerde (ramazan ayı) sadece ve sadece hakkın rızasını kazanmak için oruç tutmaktır. Oruç tutmak sabırdır; sabır, bu yolun yolcularının azığıdır; tehlikelerden, serap ve sapmalardan koruyan işarettir.

            Bizler şu anda Ramazan ayındayız ve bildiğiniz gibi yılın ayları on ikidir. Bunlar şemsi ve kameridir. İçlerinde en faziletlisi kameri ve otuz gün olan Ramazan ayıdır.   Bu ay; oruç, Kur’an, ibadet, hamdü sena, şükür, zekât, nafaka, letafet, dua ayıdır. Bu ayda bin geceden hayırlı olan Kadir gecesi vardır. Bu ayda Kur’an-ı Kerim nazil olunmuştur. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de bu ayla ilgili ayetler indirmiştir.

            Mübarek ramazan ayı Allah'ın ayıdır. Ramazan ayı tüm semavî kitapların indiği aydır. Bir hadiste İmam Sadık'tan (a.s) Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu nakledilir: "Bütün semavî kitaplar ramazan ayında inmiştir." İnsanların hakla batılı birbirinden ayırt etmesi için indirilen Kur'ân ayıdır. Ramazan ayı Kur'ân'ın baharıdır. Resulullah (s.a.a) efendimizin katlandığı riyazetler sonucu kendisine sunulan Kur'ân ayıdır. Ramazan ayı, muttakîlerin yılbaşısıdır. Ramazan ayı, takva ayıdır; bütün elbiselerden hayırlı olan takva elbisesini kazanma ayıdır. İnsanların kendi nefislerini ıslah etme ayıdır. İnsanın alışageldiği şeylerden kopma ayıdır. Nefsi günah yapmamaya alıştırma ayıdır. Temiz olmayan her şeye göz ve kulak kapamak sonucu, alıp verilen nefeslerin tesbih ve uyumanın Allah katında ibadet sayıldığı aydır.

            Ramazan ayı kıyamet ayıdır. Resulullah efendimizin (s.a.a) buyurduğu gibi: "Açlık ve susuzluğuyla büyük susuzluk günü olan ve hiç kimsenin başkasına yardım edemeyeceği ve herkesi unuttuğu kıyamet gününü hatırlatan aydır."

                Ramazan ayı eşitlik ayıdır.İmam Sadık'ın (a.s) buyurduğu gibi, fakirle zenginin eşit olduğu, Allah'ın zengine açlık ve susuzluğun zorluğunu tattırdığı aydır. Bu ay etrafımızda bizimle birlikte yaşayan yoksul, yetim ve miskinlerin azıcık da olsa derdini ve acısını anlama ve onların durumunu bizzat yaşama ayıdır. Dünyanın dört bir yanında zulme maruz kalan ve yardım talebinde bulunan, inançlarını yaşamak uğruna her türlü baskı ve hakarete uğrayan ve hakları elinden alınan insanların seslerini dinleme ve kendine gelme ayıdır.

            Bu ay, cennet kapılarının açık, cehennem kapılarının kapalı ve şeytanın zincire vurulduğu aydır. Yüce Allah'ın dualara icabet ettiği ve kendini çağıranlara "Lebbeyk" dediği aydır.

            Ramazan, dua ayıdır. Bu ay, özellikle mübarek Kadir Gecelerinde alabildiğine ibadet ve dua ile meşgul olmak ve Allah'a yalvarıp yakarmak ayıdır. İnsanın dua aracılığıyla yüce Allah ile arasındaki manevî bağı geliştirme ve O'na her zamankinden daha çok yaklaşma ve önemli lütuflara mazhar olma ayıdır...

             Ramazan, tövbe ve Allah'a dönüş ayıdır. Hayatlarında kötü işlere bulaşanların oruçla kendilerini kurtarma ve ruhlarını temizleme, sabah vaktinin sessizliğinde yüce Al-lah'a yönelerek gönüllerini huzurla doldurma ayıdır.

            Allah'ın bi-ze emrettiği her şeyde bizim için mutluluk, hayır, yüceliş ve mükemmellik vardır. Aynı şekilde yasakladığı her şey de bizim için zararlı, maddî ve manevî çıkarlarımıza ters düşen şeylerdir. Yüce Allah her şeyi bilir. O bizim yapacağımız şeylere muhtaç değildir. O her türlü eksiklikten münezzehtir. Yüce Allah mutlak hayırdır. O kulları için ancak hayır ve mutluluk ister.

            Başka hükümlerde olduğu gibi orucun da tüm yararlarını bilmek ve felsefesini tam olarak kavramak normal insanlar için imkansızdır. İnsanoğlunun sınırlı bilgisi ve Kur'ân-ı Kerim'in tabiriyle ona verilen az bilgi, gizli sırların tümünü keşfetmeye ve meçhulleri öğrenmeye yetmez.

             O hâlde, bir hükmün hikmetini ve felsefesini ayrıntılarıyla bilmemek, onu uygulamamaya veya o hususta gevşek davranmaya neden olmamalıdır.

             Biz, oruçla ilgili olarak Kur'ân-ı Kerim, Resulullah (s.a.a) ve pak Ehlibeyti'nden nakledilen hadisler ışığında birtakım faydalar sunmağa çalışacağız.

            Oruç Şükretmektir.

           Nitekim yüce Allah oruçla ilgili üç ayetin sonunda şöyle buyurmuştur: "...Umulur ki şükredersiniz." Orucun Allah'ın nimetlerine, özellikle en büyük nimeti olan Kur'ân-ı Kerim'in indirilmesine karşılık bir şükür ifadesi olarak nitelendirilişi, ancak oruç ibadetinin anlamını, hakikatini kapsamasına bağlıdır. Eğer orucun anlamı tam olarak bilinir ve orucun hakikatine uygun olarak gerçekleşirse, böyle bir oruç şükür olarak nitelenebilir. Başka bir ifadeyle oruç o zaman şükür sayılabilir ki, tabiatın kirliliklerinden arınma ve nefsin en büyük arzu ve isteklerine ara verme eylemi, sırf Allah'ın rızasına yönelik olarak yapılmış olsun.

           Oruç Kanaat Etmektir.

           İslâm kültürü zevk, lezzet alış ve tüketim kültürü değildir; aksine yetinme, fedakârlık ve üretim kültürüdür. Maddeci okullarda insan vücudu ve bu vücudun yemek, içmek, yatmak vb. istekleri üstün ve asil istekler olarak kabul edilir. Oysa daha çok maddî yararlar elde edebilme hırsı ve sonu gelmez istekler, insana ancak ayak bağı olurlar. İslâm'da üstünlük ve insanı yüceltecek şey, ancak onun manevî boyutudur. Kanaat, fedakârlık ve azla yetinme, insanlığın yüce mertebesine ulaştıran araçlar olarak kabul edilir.

           Oruç Allah İçindir.

          Bir kutsî hadiste yüce Allah "Oruç benim içindir ve karşılığını da ben veririm." veya, "karşılığı da benim kendimim. buyuruyor. Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Yüce Allah buyuruyor ki: 'Sabır hariç insanların bütün iyi amellerine on kattan yedi yüz kata kadar sevap verilir. Sabrın mükâfatını ise, ben vereceğim.' O hâlde, sabrın sevabını sadece yüce Allah bilir, sabır ise oruçtur."

           Kur’an-ı Kerim’in ‘el bakara’ süresi 183, 184, 185. ayetleri der ki: “Ey iman edenler! Sizden öncekilere oruç nasıl yazıldıysa günahtan sakınasınız diye size de öyle yazıldı. Yani farz kılındı. Oruç günleri sayılıdır. İçinizden her kimse hasta veya yolcu ise, tutmadığı günler sayısı kadar oruç tutar. Oruca dayanamayan kimse bir fakir yemeği fidye eder. Her kim hayır işlerse bu hal onun için hayırlı olur. Sizin için oruç tutmak daha hayırlıdır.

           Ramazan o aydır ki; insanlara kılavuz olan, iyi-kötü ayrımıyla hidayetten kanıtlar getiren Kur'an, onda indirilmiştir. O halde bu aya ulaşanınız onu oruçlu geçirsin. Hasta olan veya yolculuk halinde bulunan, tutamadığı gün sayısınca başka günlerde orucunu tutsun. Allah sizin için kolaylık ister, o sizin için zorluk istemez. Tutulmamış olan günleri tamamlamanızı, sizi doğru yola kılavuzladığı için Allah'ı yüceltmenizi ister. Ve sizin şükretmeniz umulmaktadır.

            Ramazan da oruç, Ramazan günleri müddetince belirlenen sürelerde yemekten içmekten kesilmektir. Kur’an-ı Kerim’de Bakara süresinin 187. ayeti: “Ak iplik kara iplikten seçilinceye kadar yiyin, için. Ondan itibaren geceye kadar orucu tamamlayın.” der. Yemekten içmekten kesilmek olan oruç; ihsan ve iyilikleri emretmekle, fuhuş ve rezillikleri sakınma sorumluluğunu yerine getirmekle tamamlanır. Mevlamız Emirül Müminin Ali İbn Ebi Talib buyuruyor ki: “Nice oruç tutanlar, oruçlarından yalnızca açlık ve susamışlığı kazanırlar. Yani oruç tutup hürmetini muhafaza etmezse, acıkıp da niye acıktığını bilmezse, susayıp da neden susadığını anlamazsa orucundan kazanacağı şey susamışlık ve açlık olacak ve orucu da kabul olunmayacaktır. Oruçlu kişiye Allah’ın emrettiği namazı kılması, Kur’an okuması, letafet sergilemesi zekâtı ehline ve nafaka vermesi, insanların ırzından gözünü çekmesi, iffetini muhafaza etmesi farz kılınmıştır. Bununla beraber ayın anlamını bilmesi, önemini idrak etmesi, gün ve gecelerinin manevi değerini değerlendirmesi, gündüzünü bu gibi bir oruçla geçirmesi, Rabbinin zikrinden başka bir zikirle meşgul olmaması Hz. Peygamber ve Ehlibeytin tavsiyeleridir. Oruçlu kişi, orucun bu şekilde kabul edileceğini bilecektir.  Bu dini vecibeleri yerine getirmede aile reisinin sorumlulukları vardır. Aile reisi, ailesini bu gibi farzların islamın bir şartı olduğunu ve dini vecibelerin bir farizası olduğunu ailesine bildirmelidir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.a.v.): “Her biriniz bir çobandır ve her çoban, kendi sürüsünden sorumludur.” buyurmuştur. Her aile reisi, ailesinin her hareketinden, giyiminden, kuşamından hatta genç yaştaki çocuklarının ruh arkadaşlıklarından haberdar olacak ve kendini sorumlu görecektir.

           Bu vecibeleri yerine getiren herkes, takati olup bu vecibeyi yerine getirmeyenleri geç kalmadan tediye etmeye çağırsın. Bunda da büyük bir sevap vardır.

            Ramazan’ın vecibelerini ifa etmek bizleri dünya azabından arındıracaktır, önemini ve yüceliğini bilmekse kıyamet gününde kurtuluşun garantisi olacaktır. Ramazan o kadar yüce ki......

             Bir gün ashap, Hz. Peygamber’ e:  “Ya Resullullah, Ramazan gitti.” derler. Hz. Peygamber ( s.a.a.v.): “Ramazan, ne gider ne gelir ne de yerini dolduran olur. Ramazan nedir de demeyin.  Fevellahi sizler Ramazan’ ın ne olduğunu dirayet edemezsiniz. Ancak Ramazan ayı deyin. Yüce Allah Ramazan günlerinin tamamının orucunu kesinlikle farz kılmış, gecelerin kıyamını lazım yapmıştır. Ramazan ayı diğer aylar gibi değildir, günleri diğer günler gibi değildir, geceleri diğer geceler gibi değildir. Ramazan’ ın mekânı en yücededir. Ramazan zannettiğinizden daha yücedir. Günleri hakikate delildir, geceleri parlayan ışıktır. Devamla; kim ki orucunu tutup  hürmetini muhafaza edip kalbini Alllah’a sabit kılarsa ameli ondan kabul görecektir. Kim ki bunları bilmeden oruç tutarsa, orucu ziyan olacaktır. Yemek ve içmekten mahrum kaldığı gibi sevap da alamayacaktır. Orucun yemekten içmekten kesilmek olması, bu itaatli vecibeyi yerine getirip getirmeyeni bilmek içindir. Yüce Allah bunu öyle yaptı ki; namazda kıyam, rükû, sücud kişinin namaz kıldığını gösterirken; Ramazan ayında da oruçluyu, yemekten içmekten kesilmek suretiyle oruç olmayandan ayırır.

     Oruçlu, oruç olmayandan aşı bırakmakla ayrıldığı gibi ilim, irfan, takva ve iman sahipleri de bu ayın orucunu tutarak, hürmetini koruyarak tanınırlar.

     Ramazan ayı, Ramazan günleri, Ramazan geceleri hepsinin ayrı ayrı manevi değerleri vardır. Ramazan ayı orucunu tutup da manevi değerlerini anlamaya çalışırsak, alacağımız sevapla günahlarımızdan arınma teminatını çoğaltmış olacağız.

            Dini kaynak ve büyüklerimiz bu ayı ve bu geceleri  ibadet ve namaz kılmakla, oruç tutmakla, Kuran-ı Kerim okumakla, zekâtı ehline ve nafaka vermekle geçirmemizi emretmişlerdir.

Bu teferruatları öğrenmek isteyen olursa çekinmeden şeyhlerine müracaat etsin veya bizlere ulaşsın. Bizler “AKAD” olarak yararlı bilgileri aktarmaktan mutlu olacağız. 

Joomla templates by Joomlashine