İzzettin USLU

Güzel Ahlak İman Ve Din

Merhum Şeyh İzzettin USLU 

İslâm; fazilet ve hikmet dinidir ve baştan sona güzel ahlâktan ibarettir. Ahlâkla din birbirinden ayrılmayan iki unsurdur. Her ikisinin de amacı edep sahibi, erdemli, dünya yaşantısında kendisine ve topluma yararlı, ahret için de kendisine yararlı olan kâmil insanlar yetiştirmektir.

Ehlibeyt öğretisi bizlere; edebi olmayanın, dini de olmayacağını ve hatta edep ve ahlakın,  dinden önce geldiğini   bildirmektedir.  İnsanın zahiri, fiziki dış güzelliğinin yanında, Batıni, iç güzelliği de vardır. Bu da güzel ahlâktır ve bunu kendimiz şekillendiririz. Allah nezdinde insanın iç güzelliği daha önemlidir. Nitekim Kuran-ı Kerim’de Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.a.v) için; “Ve şüphesiz sen büyük bir ahlâk üzerindesin.”(Kalem süresi, 68/4)  buyrulmuştur. Ayrıca Hz.

HIRRE FACİASI

“Medine halkı fasık ve facir nazarıyla baktığı Yezit’e ve iktidarına karşı ayaklanarak valiyi şehir hudutları dışına atmış yerine Abdullah bin Hanzala’yı getirmişlerdir. Bu hadise kendisine haber verilince Yezit, Müslim bin Ukbe El Murri’yi on iki bin askerle Medine’ye gönderdi ve kendisine şu talimatı verdi: ‘Şehir halkına üç gün

EHLİBEYTİN VELAYETİNE GİRMEK

İzzettin USLU

…“Ali gibisi varken başka bir arayış içine girmenin -ayetlerle ve hadislerle sabittir ki- sonu hüsrandır. Bütün bu açıklama, hadis ve uyarılardan sonra akıl ve insaf sahipleri her türlü mezhep taassubunu bırakarak aşağıdaki ayete tekrar tekrar yanıt vermelidir:

“Hakka ulaştıran mı uyulmaya daha layıktır; yoksa doğru yola ulaştırılmadıkça hidayete ulaşmayan mı? Ne oluyor size, nasıl hükmediyorsunuz?” (Yunus suresi, 39. ayet)

Dergimizin bir önceki sayısında değerli hocamız Sayın Ahmet Davut ŞANLI, yazısını bu şekilde soru niteliğindeki bir ayetle bitirmişti. Bu soru bana bu yazıyı yazmam konusunda ilham verdi. Sayın hocamıza teşekkür ederek yazısında en başından en sonuna kadar belirttiği tüm düşüncelerini paylaştığımı belirtiyor ve Alevilerin tercihlerini ne yönde kullandıkları konusuna değinmek istiyorum. Bedeli çok ağır olduğu hâlde biz Aleviler, tercihimizi Hakk’a ulaştıranlardan yana kullandık. Tarihin seyri içerisinde biz de defalarca bu sabır ve sebat imtihanından geçtik. Horlandık, dışlandık, eziyete ve en kötüsü iftiralara uğradık. Bazen fetvalarla çoğu zaman da fetvasız, kılıçtan geçirildik; hurma ağaçlarında dara çekildik; Allah’a şükürler olsun Ehlibeytin velayeti konusunda tereddüde düşmedik. Bir an için bile olsa velayetten, Ehlibeyte muhabbetten şaşmadık. Nasıl vazgeçebiliriz ki, Yasir’in oğlu Ammar akla hayale gelmeyecek işkencelere rağmen vazgeçti mi inancından?

Ya annesi Sümeyye, ya babası Yasir düştüler mi can kaygısına? Şahadet şerbetini içmediler mi herkesten önce inançları uğruna?

Ammar bin Yasir, Malik bin El Harisil Eşter’i Nahi, Muhammet bin Ebubekir; kimin velayeti yolunda şehit oldular?

Hucr bin Adiy ve arkadaşları Merc Azra denilen yerde kimin muhabbeti uğruna ve nasıl şehit edildiler?

Reşid Haceri, Meysem bin Yahya Et Temmar, Amr bin Humeg kimin velayeti uğruna Muaviye’nin Valileri tarafından katledilerek şahadete kavuştular?

Ya Kanber bin Kaden Ed Devsi, Kumeyl bin Ziyad, Said bin Cubeyr niçin katledildi zalimlerin zalimi Haccac tarafından?

Ebu Zerr niye sürgün edildi ucu bucağı çöl olan Rebeze’ye?

Üveysül Karani, Ebu Eyyub Ensari (Eyüp Sultan) kimin velayetine bağlandılar?

Şüphesiz ki Allah, insanları dünyada başıboş gezsinler diye yaratmamıştır. Emrettiği şeyler üzerinde imtihana tabi tutmuştur insanları. Hz. Ali şöyle buyurur: “Canınız tehlike altındayken bizlere sövmeniz istendiğinde bize sövebilirsiniz, hâl böyle iken size günah yazılmayacaktır; ancak bizden beri (uzak) olmanız istenirse o zaman boyunlarınızı derhal kılıçlara uzatınız.” (El Hüseyin Bin Hamdan El Hasiybi, Hidayetül Kübra)

Allahü Ekber! Bunu gören, duyan, okuyan hangi insan duygulanmaz ve kendini sorgulamaz? Velayetin önemi daha nasıl anlatılır? Lütfen dikkat buyrulsun, ‘Ölmek insanlar için velayetten çıkmaktan çok daha iyidir’ buyruluyor. Hz. Ali hâşâ büyüklük taslamak veya zulmetmek için mi insanları ölüme sürüklüyor, elbette hayır. Hz. Ali insanların hayrına olan bir şeyi nasihat ediyor. İnsanların Hakk indinde ilk önce velayet konusunda sorguya çekileceklerini; hatta namazdan, hacdan, zekâttan önce insanlara velayetin sorulacağını bildiği için bunu öğütlüyor. Çünkü velayetten çıkmanın hiçbir gerekçesi kabul edilmeyecektir Hakk divanında. Onun için, ona gönülden bağlananlara rahmet olsun diye “Gerekirse ölün, ama asla velayetten çıkmayın.” diyor. İmam Muhammed Bâkır (a.s.) bakın ne güzel buyurmuştur:

“İslam beş şey üzerine kurulmuştur. Namazı dosdoğru kılmak, hacca gitmek, Ramazan ayında oruç tutmak, zekât vermek ve biz Ehlibeytin velayeti. Bunlardan ilk dördünün ruhsatı vardır; ama velayette ruhsat yoktur. Çünkü malı olmayana zekât ve hac farz olmaz, hasta olan namazını oturarak kılar ve orucunu bozabilir. Ancak velayet; sağlıklı, hasta, fakir ve zengin herkese farzdır.” (Vesailüş-Şia c:1 s:14)

Yeri gelmişken Hz. Ali’nin sır arkadaşlarından ve ashabın büyüklerinden Hucr bin Adiy’in ibret verici vasiyetlerini burada belirtmekte sonsuz yarar var kanaatindeyim. Bilindiği gibi halifeliği zamanında Muaviye, bütün valilere bir emirname gönderir ki bu emirname şu şekildeydi:

“Bundan böyle Ali ile onun Ehlibeytinin fazileti hakkında bir şey anlatacak olan kimsenin mal, can ve namus dokunulmazlığı kalmayacaktır. Hutbelerde Ali ve Ehlibeytine (hâşâ) lanet okunacaktır.” (Ebul Hasan El Medaini, El Ahdas / Mevdudi s:234 /Taberi, c:4 s:188 / İbni’l Esir, c:3 s:234 / İbn-i Kesir, Bidaye c: 8 s: 80)

Ne acıdır ki bu uygulama 1001 ay devam etmiştir, Emevilerden Ömer bin Abdülaziz’e kadar. O da bu kötü âdeti kaldırmanın bedelini canıyla ödemiştir.

Hucr bin Adiy ve arkadaşları, camilerde yapılan bu sövgüleri duyunca çok sert bir tepki göstermiş ve bunun üzerine Muaviye’nin Valisi Ubeydullah bin Ziyad tarafından tutuklanmış, sonrasında Merc Azra denilen yere götürülerek orada arkadaşlarıyla beraber şehit edilmişlerdir. Tüm arkadaşları gözlerinin önünde teker teker şehit edildikten sonra sıra Hucr’a gelince ona “Vasiyetini yap.” denir. Benim üç vasiyetim var, der Hucr. Birincisi benim iki gözümün ışığı oğlumu benden önce şehit edin. O bugüne kadar efendisi Ali’nin velayetinde benimle adım adım yürüdü. Onu gözümün önünde şehit edin ki şehit olduğunu gözlerimle göreyim, ben de bu dünyadan rahat ayrılayım. Zira ben, ondan önce şehit olup gidersem benim kadar acılara dayanamayıp Ali’nin velayetinden çıkabilir ve cennette benimle beraber olmaz. Ben onun ebedi olarak cehennemde kalma ihtimaline karşılık oğlumun şehit olmasını istiyorum. (Mehmet KITAY, Hakiki İslam Tarihi s:293 İkinci vasiyeti ayağındaki pranga ve ellerindeki zincirlerle defnedilmesi, üçüncü vasiyeti abdest alıp iki rekât namaz kılması)

Yazar Mehmet KITAY, bu olayı kitabında anlattıktan sonra bir yorum yapıyor ki Allah ondan razı olsun tüm anne babaların dikkatini çekiyor: “Biz de kendi evlatlarımızın saadetini düşünmeliyiz. Onların başıboş, gelişigüzel hayat sürmelerine göz yummamalıyız. Onların dinine ve imanına zarar getirecek şeylerden onları korumalıyız. Zira üç beş günlük hayatın yaşantısına aldanıp ebedi saadetten mahrum kalabilirler. Eğer biz kendimiz cennet ehli olmayı arzu ediyorsak mutlaka evlatlarımızın da cennet ehli olmalarını arzu etmeliyiz.” (Mehmet KITAY, Hakiki İslam Tarihi s:293)

Değerli kardeşlerim, elimizde bulunan ve değerini hiçbir kelimeyle anlatamayacağımız cevherin, marifetin kıymetini bilelim. Ne olur bu cevhere, marifete layık olalım. Eşimizi, çocuklarımızı, akrabalarımızı, dostlarımızı, sevdiklerimizi uyaralım ve onların inşallah cennet ehli olmaları yolunda, velayete sımsıkı bağlı bireyler olmaları yolunda gayret gösterelim. Kadını, erkeğiyle bir tek bireyimiz bile velayeti, namazı, orucu ve diğer ibadetleri asla hafife almamalı; aksine onları canı pahasına sahiplenmelidir. Kadınımız da bu ibadetleri yerine getirmeli, erkeğimiz de; gencimiz de yaşlımız da. Yoksa önce kendimize sonra topluma yazık ederiz. Allah bizi kaybedenlerden değil, kurtulanlardan olmamızı nasip etsin.

Evet, konumuza tekrar dönelim ve şu soruyu yanıtlayalım: Ehlibeytin velayetine girenler bedel ödedi de hidayet önderleri olan Ehlibeyt, bundan geri mi kalmıştır? Zaman bize hidayet önderleri olmakla bu bedeli ilk ödeyenlerin bizzat Ehlibeytin kendisinin olduğunu gösterdi. İslam’ın yerleşmesi ve putperestliğin ortadan kalkması yolunda eşsiz mücadele gösteren, tüm savaşlarda Hz. Muhammed’in (s.a.a.v.) hak sancağını taşıyan ve bu savaşların kazanılmasını sağlayan, kimsenin karşılarına çıkmaya cesaret edemediği en azılı ve yola gelmez düşmanları tek kılıç darbesiyle yok eden, şu anda isimleri en başköşede anılan kişiler savaş meydanlarında Peygamberi düşmanların ortasında bırakıp can kaygısıyla ceylan gibi sekip kaçarken Hz. Muhammed’i yanındaki birkaç kişiyle koruyan Hz. Ali’den; adeta yaptıkları dolayısıyla intikam alınmıştır. Hz. Muhammed (s.a.a.v.) bunu, bu dünyadan göç etmeden önce sezmiş ve şu uyarıyı yapmıştır:

“Ey halk, ne oluyor size? Âl-i İbrahim zikrolunduğunda yüzünüz gülüyor ve nefsiniz bundan hoşlanıyor da Muhammed ve Ehlibeyti zikrolunduğunda kalbinize kasvet geliyor ve yüzünüz buruşuyor. Vallahi yetmiş peygamberin yaptığı iyi amelleri yapsanız dahi, Ali ve evlatlarını sevmedikçe cennete giremezsiniz. Allah’ın bir hakkı vardır ki onu sadece Allah, ben ve Ali biliriz. Benim bir hakkım vardır ki onu sadece Allah ve Ali bilir. Ve Ali’nin bir hakkı vardır ki onu sadece Allah ve ben biliriz.” (Hafız Muhammed Bin El Fevaris, El Erbain s:24)

Zamanla Peygamber’e muhalefet o kadar yükseldi ki bu muhalefet ekseninde başı çeken Kureyşliler, işi küstahlık derecesine kadar taşıdılar ve Peygamberin geldiği soy olan Beni Haşim’i hedef alarak “Çiçek bazen de bataklıkta yeşerir.” sözünü kullanmışlardır. (Yenabiü’l Mevedde s:11)

Bu yüzden Hz. Muhammed (s.a.a.v.), Ehlibeytinin uğrayacağı sıkıntılardan dolayı üzüntü ve endişe duyar. Bir defasında: "Benden sonra Ehlibeytim bu ümmetin elinden pek çok perişanlıklar çekecek ve ümmetim tarafından öldürüleceklerdir." diye buyurmuştur. (Yenabiu’l-Mevedde, s:111)

Hz. Muhammed (s.a.a.v.) bir gün “Bazıları Ehlibeytim konusunda eziyet ediyorlar bana.” diye buyurur. Bunu duyan ensar (Medineli Müslümanlar) derhal silahlanıp savaşa hazır hâlde Peygamber’in yanına giderler. Ancak Peygamberimiz Ensarı sakinleştirerek kan dökülmesini önler. (Yenabiü’l Mevedde s:11-156)

Kureyşin bu olumsuz ve yola gelmez tavrını gören Hz. Muhammed (s.a.a.v.) her defasında onları uyarıyordu: “Ehlibeytime zulüm eden ve itretim olan Ehlibeytime eziyet etmekle bana eziyet eden kimseye cennet haram kılınmıştır.” (Zemahşeri; Keşşaf Tefsiri/Şura suresinin 23. ayetinin tefsirinde)

Hz. Muhammed’den (s.a.a.v.) sonra muhacir diye de anılan Kureyşliler, Peygamberimizin öngördüğü gibi Hz. Ali’ye karşı büyük bir kin kustular. Hz. Ali, yapılacak zulmün kendisiyle bitmeyeceğini bu zulmün evlatlarına da yansıyacağını biliyordu. Konuyla ilgili yakın dostlarına şu sözü buyurmuştu: “Kureyşliler, Hz. Peygamber’e besledikleri kin ve düşmanlığı bana karşı sürdürdüler ve benim evlatlarıma da aynı şeyi yapacaklar. Benim Kureyşle bir alıp veremediğim yok. Ben Allah ve Resulünün emriyle onlarla savaştım.” (Yenabiü’l Mevedde s:111)

Muhterem kardeşlerim, Hz. Muhammed (s.a.a.v.), ailesinin başına ne geleceğini biliyordu ve bunu her fırsatta belirtiyordu. Sevgili kızı Hz. Fatıma’nın evinin yakılmak istendiği ve atılan tekme sonucu bebeğini düşürdüğü ve bütün bu olayların Peygamberimizin dünya değiştirmesinden sadece günler sonra gerçekleştiği malumunuzdur. Hz. Ali de ailesinin başına ne geleceğini biliyordu ve bunu her fırsatta belirtiyordu. Hz. Ali’nin oğlu Ehlibeytin ikinci İmamı ve Hz. Muhammed’in sevgili torunu Hz. Hasan, Muaviye tarafından zehirlendi. Kerbela’da Hz. Ali’nin diğer oğlu ve İslam Peygamberinin reyhanesi –ki Ehlibeytin üçüncü imamıydı- Hz. Hüseyin (ve Peygamber ailesinden 72 kişi) Kerbela’da Muaviye’nin oğlu Yezit’in emriyle katledildi. 12. İmam hariç sırasıyla Ehlibeytin tüm imamları teker teker şehit edildi. Onların her biri babalarının, dedelerinin şehit edildiği gibi kendilerinin de şehit edileceklerini biliyorlardı; ama asla dünyanın geçici, aldatıcı, sahte hayatına kanmadılar ve etraflarını bir güneş gibi aydınlatmaya devam ettiler. İşte bütün bunlar bizim için birer örnektir. Cennet kolay değil, cennet onu hak edenlerin olacak.

İslama karşı giriştikleri savaşta Kureyşlilerin kimi babasını, kimi dayısını, kimi kardeşini Hz. Ali’nin Zülfikar’ıyla kaybetmişti.

Hz. Ali (a.s) sonraları Muaviye’ye yazdığı bir mektupta şöyle diyecektir:

“... Bir savaşta deden Utbe’ye, dayın Velit’e ve kar­deşin Hanzele’ye indirdiğim kılıç şimdi yanımdadır.” (Nehcü'l-Belağa, Subhi Salih, 64. mektup, 28. mektupta da bu konuya değinmiştir. Bu savaş, Bedir Savaşı’dır.)

Dolayısıyla görünüşte Müslüman olmalarına rağmen içlerinde Haşimilere ve özellikle Hz. Ali’ye karşı kin güdüyorlardı. Gerçekten de Kureyş denilen bu güruh, işe ilk olarak halifelik hakkını Ali’den gasp ederek başladılar. Emevilerin başı çektiği bu güruhun kini; İmam Ali’nin camilerde 1001 ay boyunca sövülmesine, İmam Hasan’ın zehirletilmesine, İmam Hüseyin’in ve Peygamber’in soyundan 72 kişinin Kerbela’da katledilmesine, geri kalan Ehlibeyt imamlarının on ikincisi hariç hepsinin şehit edilmesine, Ehlibeyt taraftarlarının diri diri toprağa gömülmelerine, işkencelerle öldürülmelerine, yüz binlere varan sayılarla topluca katledilmelerine kadar varacaktı.

“Ali bir gün ‘Ey Abdülmüttalipoğulları!’ dedi. ‘Kureyş, Peygamber’in hayatında olduğu gibi vefatından sonra da size karşı olan amansız düşmanlığını sürdürüyor. O hâlde Kureyş’in sözü geçerli oldukça size hiçbir hak tanınmayacak. Allah’a yemin ederim ki, kılıçtan başka bunları hiçbir şey düzeltmez.’ Bu arada Ömer oğlu Abdullah, bu sözleri dinliyordu. ‘Ey Ebel Hasan, sen Müslümanları birbirine kırdırmak mı istiyorsun?’ dedi. Hz. Ali, ‘Sus, Allah seni kahretsin. Yemin ederim ki baban olmasaydı ve ezelden beri bana karşı takındığı sinsi durum olmasaydı, şimdi ne Osman ne de Abdurrahman karşımda boy gösterebilirdi.’ diye karşılık verdi.” (İbn-i Ebil Hadid, Şerh c:2 s:391)

Resulullahın amcası Abbas, Peygambere: ‘Kureyş birbirleriyle karşılaştıklarında güler yüz gösteriyorlar ama bizi gördüklerinde tanımadığımız yüzlerle karşılaşıyoruz.’ dedi. Resulullah öfkelenip şöyle buyurdu: ‘Muhammed’in canını elinde bulundurana ant olsun ki sizi, Allah ve Resulu için sevmedikçe onların kalbine iman girmemiş demektir.’ (İbn-i Kesir, El Bidaye c:9 s:28 / El Fesval Marife Vet Tarih, c:1 s:295)

Hz. Fatıma’ ya sorulur: “Neden halk sizin ve Ali’nin aleyhinde olup onun (Ali’nin) kesin olan hakkını gasp ettiler?” Hz. Fatıma şöyle buyurdu:

“Bunların hepsi Bedir Savaşı’ndan kalan kinler ve Uhud Savaşı’nın intikamlarıdır. Bu kinler münafık kalplerde saklıydı. Ama hedeflerine ulaştıklarında (hükümeti gasp ettiklerinde) kinlerini bize kustular.” (Bihar-ül Envar, c.43,s.156 / Menakıb-i İbn-i Şehraşub, c.2,s.205 / Nehc’ul- Hayat, s.46 ve 117)

Hirre faciasından sonra Muaviye’nin oğlu Yezit’in okuduğu şiir, bu gizli emelin dışavurumundan başka bir şey değildir. Peygamberimizin Medine şehri hakkında ‘Medine halkını zulmetmek suretiyle korkutanlar Allah’ı korkutmak istemiş gibidir. Allah’ın, meleklerin ve bütün halkın laneti onların üzerinedir. Kıyamet günü de Allah, günahlara karşı fidye kabul etmez.’ (Buhari, Müslim, Hanbel, Nisai)

Bir başka hadiste şöyle buyrulmuştur: ‘Medine’ye karşı fenalık düşüneni Allah, cehennem ateşinde kurşun eritir gibi yakar.’ (Mevdudî, Hilafet ve Saltanat s:248)

Bu hadislere rağmen Yezit, daha Kerbela şehitlerinin kanı kurumadan Hirre faciasını yaşatacaktır. Bu olayı insaflı Ehli Sünnet âlimi Mevdudî’den olduğu gibi aktaralım: 

AMMÂR BİN YÂSİR ( R.A.)

                                       İzzettin Uslu

 

Müşriklerin büyük işkencelerine maruz kalan ilk sahabelerden biri. Adı Ammâr, künyesi Ebû Yakazan, babası Yâsir, annesi Sümeyye idi. Kaynaklarda nesebi şöyle kaydedilir: Ammâr b. Yâsir b. Âmir b. Mâlik b. Kinâne b. Kays b. Hasin b. el-Vedim b. Sa'lebe b. Avf b. Hârise b. Âmir el-Ekber b. Yamğ b. Anes b. Mâlik el-Anesi elKahtânî. (İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-Gâbe,IV, I, 44)

Hz. Ammar’ın bizim için en büyük önemi İslam dininin yayılması için yaptığı katkılar yanında onun her zaman Hz. Muhammed (s.a.a.v.) ve Hz Ali’nin yanında bulunması ve bu vesileyle onun en büyük Alevilerden olduğunu kesin olarak söyleyebilmemizdir. Sıffın Savaşı’nda Hz. Ali’nin ordusu saflarında savaşırken Hz. Muhammed’in (s.a.a.v) nitelemesiyle başını Muaviye’nin çektiği ‘BAĞİLER’ tarafından şehit edilmiştir.

Ammar bin Yasir, bütün İslam tarihçileri tarafından kendisinden övgüyle söz edilen nadir şahsiyetlerdendir. Öyleki Sünni kaynaklardan alınan rivayetlerde bile kendisinden övgü ile söz edilmiştir. Peygamberimizin hanımlarından Ayşe “Eleştiremeyeceğim tek zat Ammar’dır.” demiştir.

Ammâr'ın babası, aslen Kahtanlı olup öz yurdu Yemen'dir. Yâsir, Yemen'den çıkarak Mekke'ye geldiğinde yanında oğulları Hâris ve Mâlik de vardı. Burada Mahzumoğullarının müttefiki oldu, Ebu Huzeyfe b. el-Muğîre el-Mahzûmî'nin cariyelerinden Sümeyye ile evlendi. İşte Ammâr, bu evlilikten doğmuştur. (İbn Sa'd, Tabakâtü'l-Kübrâ,III, 247)

Ammâr, Mekke'de yabancı bir adamdı. Annesi cariyeydi ve babası da Kureyşli değildi. Bunun içindir ki, onun bu şehirde malı ve mülkü olmadığı gibi, iktidar ve nüfuzu da yoktu. Annesi, Mahzumoğullarının cariyelerindendi. Müslüman olunca efendileri çileden çıkmış ve ona türlü türlü işkence ve cefalar çektirmişlerdi. Fakat iman şuuru, ilk Müslümanların kalbinde o kadar derin bir şekilde yerleşmişti ki, bunlar imanları yüzünden uğradıkları her mihnet ve meşakkati nimet saymışlardır. İman, onların iliklerine işlemişti ve bu yüzden İslâm uğrunda başlarına gelecek hiçbir şeyden korkmuyorlardı. İşte İslâm tarihinde ilk şehit, Ammâr'ın annesi Sümeyye oldu. Sümeyye ve eşi Yâsir, Mekke’nin yöneticileri olan müşrikler tarafından aynı günde şehit edilmişlerdir.

Ammâr bir gün Hz. Peygamber'e kendisinin ve ailesinin uğradığı eza ve cefadan bahsetti. Resulullah (s.a.a.v) da ona: "Sabrediniz, sabrediniz, siz Ammâr'lar, Allah'ın lütfuna mazhar olacaksınız." buyurdu. Başka bir gün de Resulullah, Ammâr ailesini cennetle müjdelemiştir.

Ammâr'ın annesi ve babası İslâm davasının ilk şehitleridir. Bu itibarla Ammâr âilesinin İslâm tarihindeki yeri çok büyüktür. Hz. Ammâr, anne ve babasının İslâm davası uğrunda şehit olduklarını görmekle imanı daha da artmış, müşriklerin bütün eza ve cefalarına göğüs germişti. Bütün ashap onun bu fedakârlığını, herkes için bir ibret numunesi olan hâllerini yâd ederlerdi. Sâid b. Cübeyr ile Abdullah bin Abbas,  Ammâr'ın ancak en dayanılmaz işkencelere uğradığı anlarda müşriklerin elinden kurtulmak için birkaç söz söylediğini beyan ve ifadede birleşirler. Hz. Ammâr, uğradığı bütün bu müşkülleri, yaşamış olduğu bütün işkenceleri derin bir sabırla karşılamış kalbinde yerleşen tevhit inancı, bir lahza bile sarsılmamış; çölün kızgın kumları, kızgın kayaları sırtını ve göğsünü yaktığı veyahut sular içine daldırılarak boğulmak istendiği zamanlarda bile kalbi hep kelime-i tevhit ile çarpmıştır.

Hz. Ammâr Medine'ye ilk hicret edenlerden olup Medine’de Hz. Münzir b. Abdülmübeşşir’in misafiri olmuştur. Resulullah (s.a.a.v)  Medine'ye gelince, onu, Hz. Huzeyfe b. Yemân el-Ensârî ile kardeş yapmıştır. Ammâr, bu din kardeşinin verdiği arazi parçasında çalıştı. (İbn Sa'd, Tabakât, III, 249) Resulullah'ın Medine'ye gelmesi üzerine ilk yapılan iş, mescit inşasıydı. Resulullah bizzat ashabıyla beraber bu inşaatta çalıştılar. Ammâr da bütün gücünü sarf ederek bu mescidin inşasına büyük katkıda bulunmuştur. Ebu Sâid el-Hudrî der ki: Hepimiz mescit için birer taş taşıdığımız hâlde, Ammâr ikişer taş taşıyordu. Resulullah, onu görünce üzerindeki tozları silkeleyerek şöyle buyurmuştu: “Vah Ammâr vah! Seni azgın bir topluluk öldürecektir. Sen onları Hakk'a davet ederken, onlar seni cehenneme çağıracaklar.” Yine bir defa, başka bir münasebetle Resulullah şöyle buyurmuştur: "Eyvah, Sümeyye'nin oğlunu azgın bir topluluk öldürecektir." (İbn Sa'd, Tabakât, III, 252) İşte insanları cehenneme çağıran bu azgın (baği) topluluk, Muaviye’nin başını çektiği topluluktur. Ammâr b. Yâsir, Bedir Gazası’ndan başlayarak Tebük Gazası’na kadar Resulullah'ın bütün cihat hareketlerine katıldı. Her savaşta gösterdiği cesaretle varlığını ortaya koydu. Hiçbir gün Resul-u Ekrem'in gazvelerine katılmaktan geri durmadı.

Resulullah, Ammâr'ı çok sever ve korurdu. Bir gün Ammâr, Hâlid İbn Velîd ile tartışmış, Resulullah bu tartışmayı duymuş ve Hâlid,  Resulullah'a Ammâr'ı şikâyet yollu ve ağır sözlerle ithama başlayınca Ammâr ağlamıştı. Bunun üzerine Resulullah: "Kim Ammâr'a düşmanlık ederse Allah'a düşmanlık etmiş olur. Ammâr'a düşman olanın düşmanı Allah'tır." buyurmuştu. (Ahmed b. Hanbel, IV, 89, 90)

Hz. Ammâr, 2. halife Ömer devrinde Kûfe valiliğine tayin edilmiş ve Kufe’yi bir sene dokuz ay kadar mükemmel bir şekilde idare etmiş; ancak bir süre sonra Kûfe'nin ileri gelenlerinin haksız ve yersiz isteklerine boyun eğmemesi yüzünden, hoşnutsuzluk ile karşılaşmıştır. Hz. Ammâr'ın bu gerçekçi tutumundan şikâyetçi olan Kûfe'liler isteklerini sürekli Halife Ömer’e bildirip durmuş ve sonunda Ömer, bu değerli zatın yani Ammâr’ın yerine Ebu Musa'l-Eş'âri'yi tayin etti. Değerli Müslüman kardeşlerim, bu meseleye dikkatinizi çekmek isterim. Ammar bin Yasir’ den önce de Hz. Ali taraftarı birçok sahabede hep aynı akıbete uğramıştır. Ebu Zerr (r.a), sırf Muaviye tarafından yapılan yanlış ve çirkin icraatlara karşı çıktı diye Halife Osman tarafından insafsızca sürgüne gönderilip işkencelere maruz bırakılmamış mıydı? Yalnız dikkat edelim, bu taraflı tutumlar ve davranışlar Ehlibeyt düşmanlarını sürekli maddi olarak güçlendirmiş ve daha sonraları Muaviye ile başlamak üzere bütün Emeviler devri boyunca Ehlibeyt ve Hz. Ali taraftarları hor görülecek camilerde (hâşâ) lanetlenecek, işkencelere maruz tutulacak ve hatta Kerbela’da Muaviye nin oğlu Yezid tarafından tamamen yok edilmeye çalışılacaktır. Dikkat edeceğimiz husus, Ehlibeytin düşmanlarını güçlendiren bu tutumların hep ilk üç halife tarafından başlatılmış olmasıdır.

Hz. Ammar’ın saf bir Alevi olduğunu gösteren en önemli olaylardan birisi onun Sıffin Savaşı’ndaki tutumudur. Cemel olayından sonra Hz. Ali, Muaviye'ye karşı hareket edince iki taraf Sıffîn mevkiinde buluşmuş ve Hz. Ammâr, meşru halife Hz. Ali'nin ordusunda yer almıştır. Bu savaşta en çok gayret gösteren ve canla başla çarpışanlardan biri de Hz. Ammâr’dır.

Değerli Müslüman kardeşlerim, bir olaya daha dikkatinizi çekmek isterim. Bilindiği gibi Sıffin Savaşı’nda Amr b. El  As, Muâviye’nin ordusundaydı. Muharebenin en şiddetli anında Ammâr, ilerleye ilerleye Amr b. el-Âs'ın yanına vardıktan sonra ikisinin arasında şu konuşma geçer:

Ammâr:

“- Ey sen Amr! Mısır valiliğini ele geçirmek karşılığında dinini sattın!”

Amr:

“-Hayır, öyle bir şey yok; fakat ben, Osman'ın katillerine kısas uygulanmasını istiyorum.”

Ammar: 

“-Ben seni nasıl tanıyorsam, senin hakkında öylece şahadet ederim. Sen Allah için böyle bir şey yapmazsın. Belki bugün ölmezsen, yarın öleceksin. Herkese niyetine göre hakkı verildiği zaman sana ne verileceğini düşün. Sen, bugün İslâm devletinin bayrağını taşıyan adama karşı, Resulullah'ın hayatında da üç defa savaşa katıldın. Bu da dördüncüsüdür. Senin bu seferki hareketin daha öncekilerden daha iyi ve doğru değildir!” (İbn Sa'd, Tabakât, III, 259). Bilindiği gibi Amr b. el-Âs, Bedir, Uhud ve Hendek Savaşları’nda müşrik ordusu saflarındaydı. İşte Hz. Ammâr, ona bunu ima etmek istiyordu.

Sıffin günlerinin birinde, güneş batmak üzereydi ve savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. İftar zamanı geldi ve oruçlu olan Ammâr çevresindekilere: "Bana bu dünyadaki son rızkımı veriniz!" diye seslendi. Ona bir miktar süt getirdiler. Ammâr sütü içtikten sonra: "Bugün dostlara kavuşacağım, Muhammedi'me, arkadaşlarına varacağım." dedi. Bir gün Hz. Peygamber (s.a.a.v) ona: "Ammâr, senin dünyada son rızkın süt olacaktır." demişti. İşte bu gün Ammâr, onu hatırladı. Olanca gücüyle Muâviye tarafına saldırdı. Bu sırada İbn-i Câdiye adında biri onu yaralayarak yere düşürdü ve Ammâr şehit oldu. Ammâr'ın şehit olması üzerine ortalık karıştı. Herkes ne yapacağını şaşırdı. Zaten akşam olduğundan savaş da durmuştu. (İbnü'l Esîr, Üsdü'l-Ğâbe, III, 134)

Hz. Ali tarafında bulunan Abdurrahman es-Sülemî, Ammâr'ın şehit olduğu akşam Muâviye'nin ordugâhına gitti. Zaten, akşamları savaş bittikten sonra iki tarafın adamları birbirleriyle konuşmayı alışkanlık hâline getirmişlerdi. Muâviye, Amr b. el-Âs, Ebu'l-Aver ve Abdullah b. Amr b. El-Âs oturmuş konuşuyorlardı. Amr b. el-Âs'ın oğlu Abdullah babasına: "Ammâr'ı niçin öldürdünüz? Resulullah'ın onun hakkında ne dediğini bilmiyor musunuz?" dedi. Amr b. el-Âs: "Ne buyurdu?" diye sorar. Abdullah da şu açıklamayı yaptı: Medine Mescidi inşa olunurken, en çok çalışan Ammâr'dı. Herkes bir taş taşırken o, iki taş taşıyordu. Resulullah Ammâr'ı okşamış ve yüzündeki tozları silerken şöyle buyurmuştu: ‘Sümeyye'nin oğlu, herkes birer taş taşırken, sen fazla ecir kazanmak için ikişer taşıyorsun. Bununla beraber seni, azgın (baği) bir topluluk katledecektir!’ Muâviye araya girerek durumu kurtardı: "Ammâr'ı biz öldürmedik, onu buraya getiren ve herkesi çadırından evinden çıkartıp, buraya yollayanlar öldürdü!" Böylece Muâviye, kendini teselli etmek istemiştir. (İbn Sa'd, Tabakât, III, 252; İbnü'l-Esîr, el-Kâmil fi't-Tarih, III, 311; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 513)

İşte Resulullah’ın (s.a.a.v) işaret ettiği azgın topluluk, Sıffın Savaşı’ndaki Muaviye,  Amr b. El As ve etrafındakilerden oluşan topluluktur. Bu topluluğun uygulamaları İslam âlemini daha sonraları bir daha düzeltilemeyecek yanlış ve din dışı uygulamalara götürecek ve belki de günümüzde İslami diye bilinen ama Hz. Muhammed’in (s.a.a.v) uygulamaya koymak istediği İslami yönetimle ilgisi olmayan günümüzdeki İslam anlayışının temelleri atılacaktı. Ne yazık ki bazılarınca sahabe diye bilinen ve onlara dokunulmazlık zırhı giydirilen bu azgın topluluk için Sünni âlim ve hadisçiler, bu zatların yaptıkları yanlışlıkları itiraf edecekler; ama bin bir kelime oyunu,  yalan hadisler vb. şeylerle bunları aklamaya çalışacak ve de son olarak İÇTİHAT diye bir kavrama sarılacaklardır. Bu şekilde bu azgın topluluğun zatları hiç de hak etmedikleri hâlde saygın birer sahabe sayılacaktır.

Hz. Ali, Ammâr'ın şehit olduğunu öğrenince çok üzüldü: "Allah, Ammâr'a rahmet eylesin. O, Resulullah'ın etrafında dört beş kişi varken Müslüman oldu. O da, anne ve babası da Allah'ın mağfiretine mazhar olacaklardır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.a.v.), Ammâr ailesini Allah'ın mağfiretiyle müjdelemişti." dedi. Sonra şunları ekledi: “Ammâr'ın katili elbette cehennemliktir.” Bundan sonra Ammâr, teçhiz ve tekfin edilerek Kûfe mezarlığına defnolundu. Şehit olduğu zaman doksan bir yaşındaydı.

Daha önce Hz. Ammâr'ın akîdesi uğrunda müşriklerden gördüğü işkencelere nasıl göğüs gerdiğini ve gözleri önünde annesiyle babasının müşrikler tarafından nasıl şehit edildiklerini kaydetmiştik. Ammâr, bu derin ve samimi imanını, İslâmî farzları ifa ile ve gece gündüz ibadet ve taatla çalışarak takviye ederdi. İbn Abbâs şöyle der: "Şu ayet-i kerîme Ammâr hakkında nazil olmuştur: "O ki, gecelerini sücûd ve kıyam ile geçirerek ahiretten korkar ve Allah'ın rahmetini ümit eder." (ez-Zümer, 39/9).

Gerçekten Hz. Ammâr, daima huzur ve huşu içinde yaşayan, namazlarında bu hâlden zerre kadar ayrılmayan bir sahabe idi.

Ebu Vâil şöyle anlatır: Hz. Ammâr, bir gün bize son derece veciz ve beliğ bir konuşma yaptı. Sonra minberden indi. Ona: "Ya Ebâ Yakazan! Çok beliğ ve veciz söyledin, biraz daha uzatsaydın olmaz mıydı?" diye sorduğumuzda şu cevabı verdi: "Resulullah'ın şu sözleri söylediğini duydum: "Bir adamın namazında uzunluk, hutbesinde kısalık, onun fıkıhtaki âlimliğini gösterir. Onun için namazı uzatınız, hutbeleri kısaltınız. Beyanda cezbedici bir özellik vardır. " (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 264).

Hz. Ammâr; hiçbir namazını kazaya bırakmazdı. O, bir zamanlar su bulunmayan bir yerde gusle ihtiyaç duydu, topraklarda sürünüp teyemmüm ederek namazını eda etti Hz. Ammâr, daha sonra bu durumu Resulullah'a anlatınca o da, Ammâr'a teyemmümü öğretti.

Ammâr, Kûfe'deki valiliği sırasında cuma namazında Yâsin Suresi'ni okurdu. Bilhassa hutbelerinde son derece kısa, veciz ve beliğ sözlerle yetinir ve böylece Resulullah'ın sünnetine uyardı.

Ammâr b. Yâsir uzun boylu, beyaz tenli, gayet yakışıklıydı. İslâm'ın yücelmesi, yeryüzünde hâkim olması için büyük gayretler gösteren bu sahabe, İslâm devletinin varlığına gölge düşmesin ve İslâm toplumunun vahdeti zedelenmesin diye katıldığı Sıffîn olayında şehit olmakla, kendisinden sonraki nesle örnek olmuştur. 

EBU ZERR EL GIFARî ( ……./ H: 31 M:651-652)

İzzettin USLU

İlk Müslümanlardandır. İslam tarihi incelendiğinde bütün olaylarda her zaman Hz. Ali ve Peygamber Efendimizin yanında yer almış, yaşadığı hayat tarzıyla adeta bir mümin Müslümanın nasıl olması gerektiğini göstermiş büyük sahabedir.

Ebu Zerr, Ben-i Gifar kabilesine mensup olup doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Hicrî 31 (M. 651/652) yılında 3. halife Osman’ın sürgüne gönderdiği yer olan er-Rebeze'de vefat etmiştir.

Ebû Zerr’in ve babasının adı hakkında kaynaklarda çeşitli isimler zikredilmektedir. Bazı eserlerde isminin Cündüb b. Cenâde b. Seken, bazı eserlerde Seken b. Cenâde b. Kavs b. Bevaz olarak zikredilmektedir. Bazı eserlerde ise Cündüb b. Cenâde b. Kays b. Beyaz b. Amr olarak zikredilmektedir. Bu sonuncusunun daha doğru olması muhtemeldir. Zira annesinin künyesi Ümmü Cündüb'dür. (Ibnü'l-Esir, Üsdül-Gâbe, Vl, 99-101)

Hz. Cündüb b. Cenâde'nin künyesi, Ebu Zerr'dir. İslam tarihinde isminden ziyade bu künyesi ile meşhur olup bununla anılmaktadır. Lâkabı ise Mesîhu'l-İslâm'dır. Bu lâkabı ona Hz. Muhammed (s.a.a.v.) bizzat vermiştir. Onun hayatı incelendiğinde kendisinin daha Peygamber Efendimizle tanışmadan önce ilahî doğru yolu bulduğunu ve kendisine has bir yöntemle Allah’a ibadet ettiğini görüyoruz. Kabilesi, Arap cahiliye devrinde putperest bir kabiledir. Ama Ebu Zerr o zamanlarda bile kabilesini doğru yola sevketmeye uğraşmıştır. Müslüman olduktan sonra da kabilesinden birçok kişiyi İslam dinine davet etmiş ve onların Müslüman olmalarını sağlamıştır. Ebu Zerr, İslam daha duyulmadan hakkın davetine cevap veren ve ruhen iman eden büyük sahabelerden biridir.

Ebu Zerr’in hayatı ve kişiliği incelendiğinde diğer büyük gerçek sahabe ve ilk Alevilerden olan Selman El Farisî, Mikdad Bin El Esved El Kindi, Abdullah Bin Revahat El Ansarî’nin hayatları ve kişilikleri ile büyük bir benzerlik içinde olduğu görülür. Onun yaşayış tarzı halis bir Ehlibeyt taraftarı ve Alevi yaşayışıdır. Ebu Zerr’in hayatı ve kişiliğinin önemi yanı sıra bizim için önemli olan onun ilk büyük Alevilerden olduğunu rahatlıkla söyleyebilmemizdir. İslam tarihi kaynaklarına bakıldığında Ebu Zerr, hem Şii hem Sünni tarihçilerince çok saygın bir kişilik olarak kabul edilmiştir. Yalnız dikkat çekici çok önemli bir nokta vardır ki o da Sünni tarihçilerin kaynaklarında bile Ebu Zerr’in, tam bir bağlılıkla Hz. Ali ve Ehlibeyt taraftarı olduğunun açıkça zikredilmesidir. Bu bize Ebu Zerr’in ilk büyük Alevilerden olduğunu açıkça göstermektedir. Ebu Zerr’in hayatını ve İslam tarihindeki yerini birkaç sayfa ile anlatmanın mümkün olmadığını söylemek çok doğru olacaktır. İslamiyetten önceki hayatını mı, kabilesini terk ederek çölleri aşıp Peygamber Efendimizle tanışıp Müslüman oluşunu mu, ölünceye kadar her vakada Peygamber Efendimizin ve Hz.Ali’nin yanında oluşunu mu, hayatı ve birçok şey pahasına doğruları söylemekten çekinmeyişini mi, katıldığı savaşları mı, Peygamber Efendimizin sünnetinden ayrılıp halkı kötü idare eden idarecileri (ilk üç halife dâhil) hayatı pahasına eleştirmesi ve bu yoldaki mücadelesini mi, Peygamber Efendimizden sonra sosyal adaletin sağlanması için yaptığı mücadelesini mi anlatalım. Gerçekten Ebu Zerr, İslam dinine katkıları, yaşayış tarzı, yiğitliği, cesareti, doğruyu söylemekten ve savunmaktan hiçbir zaman çekinmemesi, yoksulların yanında yer alması, hayatı pahasına karşı ilk üç halife zamanındaki haksız uygulamalara karşı gelişi, Müslümanlarla müşrikler arasında yapılan bütün savaşlara katılması, haksızlıklara karşı yaptığı mücadele yüzünden bütün ömrünü sefalet içinde geçirmesi bakımından kesinlikle her Alevinin başına taç edeceği ve örnek alacağı, yeri doldurulamaz bir şahsiyettir. Ne mutlu Ehlibeyt taraftarlarına ki ona fazlasıyla sahip çıkmış ve gereği gibi onu yüceltmişlerdir.

Ebu Zerr hazretlerinin İslâm ile müşerref olması başlı başına bir olaydır.

Bir gün, Gifâroğulları kabilesine mensup bir kişi, Mekke'den kendi kabilesine döndüğünde doğru Ebu Zerr'e gider ve Mekke'de bir zatın zuhur edip kendisinin peygamber olduğunu iddia ederek insanları yeni bir dine davet ettiğini ve Cenab-ı Hakk’ın vahdaniyeti hakkında halka talimatta bulunduğunu haber verir. Kabiledaşının vermiş olduğu bilgileri dikkatle dinleyen Hz. Ebu Zerr, karşısındakinin sözleri bittikten sonra: "Cenab-ı Hakk’a yemin ederim ki, bu zat, iyilikleri öğrenmeleri ve kötülüklerden sakınmaları için halka nasihatler yapmaktadır." dedi.

Ebu Zerr, Peygamber Efendimiz ile tanışmak ve Müslüman olmak için yola koyulur. Mekke’ye vardığında Hz. Ali ile karşılaşır. Hz. Ali bu zatın halis bir mümin olduğunu anlar ve kendisini Peygamber Efendimize götürür. Ebu Zerr, Hz. Muhammed’i görür görmez Müslüman olur ve o andan sonra ne pahasına olursa olsun Hz. Muhammed’in yanında kalır ve her meselede onunla beraber olur. Hz. Ali bir hutbesinde şöyle buyurur: “Yeryüzünde yedi kişi vardır ki halk, onların yüzünden rızıklanır, onların yüzünden yardıma mazhar olur, onların yüzünden yağmur yağar: Selman-ı Farisî, Mikdat, Ebu Zerr, Ammar ve Huzeyfe onlardandır. Ben de imamıyım onların; onlar, Fatıma’ya namaz kılanlardır.”

İslam tarihçileri, birçok sosyolog ve sosyal bilimci, Ebu Zerr’i aynı zamanda büyük sosyalist, sosyal adaletçi, eşitlikçi ve devrimci kişiliği ile de dile getirmişlerdir. Gerçekten de hayatı boyunca yaptığı mücadele bunu açıkça göstermektedir. Osman’ın halifeliği zamanında Suriye’de Şam valisi olan Muaviye İslami yaşama yakışmayan zevk ve sefa içinde yaşamakta, halktan topladığı paralarla gereksiz lüks yaşam sürmekte ve saraylar yaptırmakta idi. Zaten Muaviye’nin bu tutumu Müslümanlar tarafından da hoş karşılanmamaktaydı. Ama halkın üzerinde büyük bir baskı ve zulüm olduğundan halktan kimse bu haksız ve İslama tamamen aykırı uygulamalara karşı çıkamıyordu. Ebu zer bunlara şahit olmak için bizzat Suriye’ye Muaviye’nin yanına gider ve gerçekleri görür. Ebu Zerr ile Muaviye arasında şu diyalog geçer:

“Ey Muaviye, eğer bu sarayı kendi paranla yapıyorsan israftır, eğer halkın parasıyla yapıyorsan ihanettir!”

Muaviye tecrübeli ve çok iyi siyasetçiydi. Tahammül ediyor, bir yol bulmak için düşünüp duruyordu. Bir gün Ebuzer’i evine davet eder. Haddinden fazla saygı ve iltifatta bulunmasına rağmen Ebuzer öfkeli ve sinirli çehresini azıcık olsun değiştirmeyince işi tehdide vardırır:

“Ey Ebuzer! Eğer Osman’ın izni olmadan bir peygamber sahabesini öldürecek olsaydım, bu sen olurdun. Ancak seni öldürmek için Osman’dan izin almalıyım, bu iş benimle senin aramızı açıyor, sen yoksul ve alt tabakadaki insanları bize karşı ayaklandırıyorsun.” demiştir.

Ebu Zerr de “Allah Resulü’nün sünnetine uygun davranırsan, seninle bir sorunum olmaz.” diye cevap verir. Aşağıda anlatacağımız olay Hz. Ebu Zerr’in bir mümine yakışan sade yaşantısını ve ilk üç halife zamanında yapılan usulsüz ve Peygamber efendimizin tavsiyelerine, sünnetine uymayan harcamaları eleştirmesi ile ilgili olup, Ebu Zerr’in bu onurlu direnişi onu Rebeze’ye sürgüne gönderilmesine sebep olmuştur.

Osman devrinde fetih hareketleri oldukça genişlemiş ve bu yüzden fethedilen bölgelerin gelenekleri de İslam'a etki etmeye başlamıştı. Bunun neticesi olarak, emirler sadelikten ayrılarak dünyevî bir yaşantının içerisine girmişlerdi. Saraylar, köşkler, konaklar inşa edilmeye, hizmetçiler tutularak işler onlara gördürülmeye başlanmıştı. Resulullah'ın devrinin sadeliği unutulmuştu. Bu sadeliği unutmayanlardan birisi de Ebu Zerr idi. O, sade yaşayışını sürdürmekte ısrar ediyordu. Onda mal ve servet biriktirme hırsı yoktu. Debdebeli bir hayat tarzını seçenlere gereken ikazları yapıyor; bu durumun onlara kötülükten başka bir şey vermeyeceğini, bir gün bunların hesabının sorulacağını söylüyordu. Ve sık sık delil olarak: "Altın ve gümüş depo edip Allah yolunda harcamayanlara elim azabı müjdele..." mealindeki ayeti okuyordu. Muaviye ve emirlerinin yaşantılarını sürekli eleştiriyordu. Bu yüzden Şam'da fesat çıkardığı iddiasıyla Ebu Zerr, Osman’a şikâyet edilir. Bunun üzerine 3. Halife Osman, Muaviye’ye bir mektup yazar. Bundan Sonrasını Abdülbaki GÖLPINARLI’nın Sosyal Açıdan İslam Tarihi adlı eserinden aktaralım: “Mektup gelir gelmez Ebu Zerr’i sert bir deveye bindirip sert bir adamla Medine’ye göndermesini, devenin gece gündüz sürülmesini, her şeyi unutup kendi derdine düşmesi için yolda Ebu Zerr’i uyutmamalarını, hiçbir yerde konaklatılmamasını emreder. Ebu Zerr, hamutsuz bir deveye bindirilip Medine’ye yollandı. Yolda baldırları çürümüştü. Medine’ye varınca Hz. Osman’ın yanına götürüldü. Hz. Osman ona pek sert bir muamelede bulundu, yalancılıkla töhmetledi. Onu savunmak isteyen Ali’ye de kötü sözler söyledi. Sonunda Medine’den çıkıp Rebeze’ye gitmesini söyledi ve onu hiç kimsenin uğurlamamasını emretti. Mervan’ı yanına katıp gönderdi. Ebu Zerr ihtiyardı; saçı, başı ağarmıştı. Kendisini Hz. Ali, Abbas oğlu Abdullah, İmam Hasan ve Hüseyin’le Ammar bin Yaser uğurladılar. Hz. Ali: “Ey Ebu Zerr” dedi. “Sen Allah için kızdın; onun için öfkelendin, ecrini(sevabını) ondan um. Bu toplum, dünyaları için senden korktu; sense dinin için korktun. ….Pek yakında bilir anlarsın kim kâr etmiş, kim daha fazla hasede düşmüş…”

Evet, sevgili kardeşlerim, Peygamber Efendimizin kendisi için “Ebu Zerr kadar doğru söz söyleyen yoktur.” dediği çok büyük bir sahabesi olan Ebu Zerr, 3. Halife Osman tarafından Rebeze’ye sürgüne gönderilmiş ve orada sefalet içinde hayatının geri kalan kısmını ölünceye kadar sürgünde geçirmiştir. Ebu Zerr de Ehlibeyt taraftarlığı ve haksızlıklara karşı mücadelesi yüzünden eziyete uğratılmış ve sefil bırakılmıştır. (Asım KÖKSAL, İslam Tarihi Mekke devri.) Ali Şeraiti, ‘Bir daha Ebu Zerr’ adlı eserinde de bu olayın tamamen insafsızca bir sürgün olayı olduğunu zikreder. Hatta Ebu Zerr’i, Hz. Ali ve birkaç Ehlibeyt ferdi uğurlamıştır.

Ebu Zerr’in hayatında bu ve buna benzer olaylar çoktur. Bu anlattığımız birkaç örnek bile onun zamanında Hz. Ali ve Ehlibeyt taraflarına yapılan zulmü gözler önüne sermektedir.

Ebu Zerr’in gerçek bir Ehlibeyt taraftarı olduğunu daha önce söylemiştik. Aşağıda belirtilen kaynaklardaki anlatımlar bunu açıkça göstermektedir. Hz. Muhammed’in (s.a.a.v.) döneminden kalma en önemli iki kaynak, Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerdir. Hz. Muhammed’in hayatında Hz. Ali’ye Kur’an’ın asıl metni ve iniş sebebi imla edilmişti. (Ebu Ferec Muhammed bin Ebi Ya’kub el-Verrak en-Nedim (ö.380/959) “El-Fehrest”kitabında; Bu habere yakın İbn Sa’d (ö.230/809) “Tabakaat el-Kubra” adlı kitabında; Ahmed bin Abdillah Ebu Nu’aym el-İsfehaniy (ö.430/1009) “Hilyet’ul-Evliya” adlı kitabında; Suleym bin Kays el-Hilaliy (ö.76/655) “Kitabu Suleym” adlı kitabında...)
Şia’nın ve Sünni’lerin muteber kitaplarındaki haberlere göre, Hz. Ali’nin kitap haline getirdiği bu iki ana kaynak, halife olan Ebu Bekir İbnü Ebi Kuhafe ve yardımcısı ‘Ömer ibin Hattab tarafından reddedilmişti. (Suleym bin Kays el-Hilali “Kitabu Suleym”; Ahmed bin Ebi Ya’kub el-Ya’kubi (ö.284/863) “Tarih” adlı kitabında; İbin Ceziy (ö.741/1320) “El-Tshiyl ila ‘Ulum el-Tenzil”; Celaluddin Abdurrahman bin Kemaleddin es-Suyuti (ö.911/1490) “El-İttikaan fi ‘Ulum el-Kuraan”; Ebul-Feth Muhammed bin Ebil-Kaasem eş-Şehristaaniy (ö.548/879) “Tefsir” kitabının mukaddemesinde...)


Bu iki ana kaynak Aleviliğin temel inancını ihtiva etmekteydi. Hz. Ali bu iki ana kaynağı en yakın çevresine, Hz. Selman-ı Farisî, Hz. Ebu Zerr el-Gıfarî, Hz. Mikdad bin Esved el-Kındî, Ammar bin Yaser gibi seçkin ilk Alevilere öğretmişti.


Tarih kitaplarında aktarıldığı gibi, bu iki ana kaynağın içindeki gerçekleri, hayatını feda etme pahasına da olsa Hz. Ebu Zerr, insanlara yaymaya çalışmıştı. Bu ilk Aleviler Ehlibeytin hakkını iki ana kaynak olan Kur’an’a ve doğru hadislere dayanarak kanıtlamak için zorlu bir mücadele etmişlerdir.

 

Hz. Peygamber Efendimizin, Ebu Zerr hakkında övücü sözleri vardır: "Yeryüzünde, Ebu Zerr'den daha doğru sözlü birisi yoktur.", " Kıyamet gününde yeri bana en yakın olanınız, dünyadan benim bıraktığım gibi çıkanınızdır." Ebu Zerr bu hadisi naklettikten sonra şöyle demiştir: "Vallahi benden başka hepiniz, bu dünyaya bir tarafından bulaştınız!" Peygamberimiz onun zühdünü (dünya nimetlerinden uzak yaşamasını) Hz. İsa'nın zühdüne benzetmiştir. O, bu zâhidâne hayatını ömrünün sonuna kadar sürdürmüş ve Müslümanlar zenginleştikten ve hazineden aldıkları maaş ile daha müreffeh yaşar hâle geldikten sonra da şöyle demiştir: "Vallahi benim, Resulullah zamanındaki günlük geçimliğim (dört çift avuç) hurma idi, bugün de onu arttıracak değilim.( İbn Abdilber, İstî'âb, C. I, s. 214; C. IV, s. 62; İbn Hacer, İsâbe, C. IV, s. 63; Hacevî, age., C. I, s. 193. 87. Reşîd Rızâ, Tefsîr, C. X, s. 405 vd.)

 

İslam tarihindeki yeri asla doldurulamayacak olan Ebu Zerr, Müslüman olduktan sonraki hayatının hemen hemen tamamını Osman tarafından Rebeze’ye sürgüne gönderilinceye kadar Peygamber Efendimiz ve Hz. Ali’nin yanında İslamı yaymak için mücadele ile geçirmiştir. Osman tarafından Rebeze’ye sürgüne gönderildikten sonra çok çileli ve sefil bir hayat yaşamış ve orada Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Öldüğünde sırtında yırtık bir elbiseden başka bir şey yoktu. Ölmeden önceki son günlerinde kızına üzülmemesini, Mekke tarafından bir kafile gelmedikçe ölmeyeceğini, zira bu kafile ile gelen bir gencin kendisine kefen getireceğini anlatıp arada sırada kızına "Bak bakalım, ufukta toz bulutu görüyor musun?" diyordu.

Hicrî 31 (M. 651-652) yılında bir gün ufukta bir kervan gözüktü. Kervan konakladıktan kısa bir süre sonra Hz. Ebu Zerr, dâr-i bekâ'ya göçtü. Ensardan bir genç (Malik Eşter) gelip onu kefenledi ve cenaze namazını kıldırarak Rebeze'ye defnetti. (Hayreddin Zirikli, el-A'lâm, II, 140).

 

Yaşantısı imanı ve kişiliği bütün İslam âlemine bir ışık olan Ebu Zerr’in hepimize büyük örnek olması dileği ile Allah’ın rahmeti hepimizin üzerinde olsun.

Joomla templates by Joomlashine