Hüseyin ŞANLI

Konferans Konusu 

NEVRUZ BAYRAMI

Hüseyin ŞANLI

                        Yüce Allah, sadece kendisi var başkası yok iken, kendi yüceliğini sadece kendisi temcid ve tesbih ederken bilinmek ve kendisine ibadet edilmesini istedi.  İlk olarak  Hz. Muhammed’i kendi nurundan var edip kâinattaki ilk hareketi sağladıktan sonra öncelikle melekler olmak üzere bütün canlıların ruhlarını ve kâinattaki her şeyi yarattı. Hz. Adem’le başlayan insanlık sürecinde insanları doğru yola sevk etmek amacıyla peygamberler gönderdi. Allah’ın gönderdiği tüm peygamberler İslam’ı tebliğ ettiler. Tüm peygamberler hak yoluna gönderilmiştir ve hakla beraberdir. Bu bakımdan bizim tüm peygamberlere inancımız tamdır.

            Bu peygamberlerin başından geçen bazı kutlu olaylar vardır. Bu olayların yaşandığı günün yıl dönümleri bayram olarak bilindi ve kutlandı. Hz. İbrahim, oğlu Hz. İsmail’i kurban etmek istemesi ile ilgili yaşanan olayın Kurban Bayramı olarak kutlanması gibi diğer peygamberler ve  nebiler için önemli ve kutsal kabul edilen günlerin kutlanması veya anılması da gereklidir. Nevruz Bayramı da kökenleri çok eskilere uzanan, günümüze kadar da etkisini hissettiren, toplumumuzda geleneksel ve dini ritüellerle kutlanan çok kutsal bir gündür.

            İslâm’ın  ana  kaynakları Kuran-ı Kerim, Hz. Muhammed ve Ehlibeyt imamlarıdır. Bu üç kaynağın ortak özelliği ise ilahi kaynak olmalarıdır. Yüce Allah insanları yaratıp dünyaya gönderdikten sonra onları doğru yola hidayet etmeleri için peygamberler gönderdi. İnsanlar öğrenci, Peygamberler öğretmen ise en fazla ihtiyacını duydukları şey şüphesiz ki ders kitabıdır. Yüce Allah’ın elçileri olan ve vahiyle hareket edip bütün hatalardan masum olan Peygamberlerin ellerindeki ilahi kutsal kitapların bütün yanlışlık ve şüphelerden arınmış olduğu kesindir. “Bu (Kur'anı Kerim) doğruluğunda şüphe olmayan bir kitaptır. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için bir hidayet rehberidir.” (Bakara 2) Yüce Allah’ın gönderdiği tüm peygamberler kendi toplumlarının diliyle konuşan, yaşantılarıyla örnek olan kimseler olmuşlardır. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.a.v) Mekke’de  Kureyş kabilesinde Arapların arasında zuhur etti. Son peygamber olduğu müjdelenmiş ve her durumda kendisine tabi olunması şart koşulmuştur. “Peygamber size ne getirirse onu alın, neyi de size yasak ederse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir.” (Haşr7)Allah’ın elçileri ve kitaplarının getirdiği İslam dinine tabi olanların Peygamber’den sonra doğru yoldan sapmamaları için yüce Allah bütün peygamberlerde olduğu gibi Hz. Muhammed (s.a.a.v) zamanında da elçisinden sonra vasi tayin etmiştir.  Bu vasi ayetlerle Yüce Allah tarafından atanmış ve hadislerle biz Müslümanlara tebliğ edilmiştir. Vasiyet edilen vasi ayetlerden ve hadislerden anlaşıldığı üzere Hz. Ali’nin (a.s.) şahsiyetinde Ehlibeytin on iki imamıdır. “Ehlibeyt Allah sizden bütün kötülüğü kiri gidererek sizi tertemiz kılmak istiyor.” (Ahzap33) Birçok  hadiste  olduğu gibi Hz. Muhammed (s.a.a.v ) Gadir Biati öncesi şöyle buyurmuştur. “Ey insanlar benden sonra size değerli iki emanet bırakıyorum. Allah’ın kitabı Kur’an ve Ehlibeyt’imdir. İkisi Kıyamet Günü’ne kadar ayrılmayacaktır. Kendilerine tutunduğunuz sürece yanlış yollara sapmazsınız.” (Sahihi tirmizi c.5 s.329 hadis no.3721) Kaynaklarımızla ilgili bu bilgileri verirken konumuzdan uzaklaştığımız düşünülmesin. Çünkü Kuranı Kerim, Hz. Muhammed ve Ehlibeyt imamları Nevruz’un tarihteki inanç boyutu konusunda bizleri aydınlatan ve bayram olarak kutlanmasını emreden inanç kaynaklarımızdır. Nevruz’un inancımızdaki yerini, inanç kaynaklarımızda belirtilen bilgiler ışığında aktaracağız.

            Nevruz Bayramı’nın diğer toplumlarda toplumsal ve tarihi boyutu öne çıkarken inanç boyutunun ihmal edildiği görülmektedir. Kutlanmasında değişik gelenekler uygulanmaktadır. Tarihi kaynaklarda nevruzun tarihi süreci ve kutlanma sebepleri konusunda değişik bilgiler mevcut iken; ilk olarak  Pers imparatorluğu zamanında kutlanıldığı konusunda bütün kaynaklar hem fikir olmuşlardır. Nevruz adının Farsça’dan gelmesi bu sebepten dolayıdır. Nevruz Farsça iki kelimeden oluşmaktadır. Nev (yeni) /ruz (gün) “yeni gün” adlandırması tarihi süreç,  anlatıla gelen efsaneler ve inanç boyutundaki olayların ilk ve yeni günü olması dolayısıyla doğru bir isimlendirmedir.

Tarih boyunca farklı toplumlarda Nevruz Bayramı değişik amaçlar için farklı araçlarla kutlanmıştır.

Toplumların tarihinde önemli olayların gerçekleştiği iddia edilmiş ve toplumsal milli bir bayram olduğunu iddia eden bazı toplumlar neredeyse Nevruzu tekellerine almak istemişlerdir. Hatta bazı toplumlar arasında neredeyse paylaşılamayan bir bayram olmuştur. Perslerde Kral Cemşid’in tahta çıkışının; Türklerde,demir dağı eritip oradan kurtuluşun,; Kürtlerde demirci ustası Kavva’nın özgürlük ateşini yakışının kutlandığı Nevruz Bayramı’nın toplumsal boyutu yadsınamaz bir gerçektir. “Nevruz’la ilgili anlatıla gelen efsanelerin adeta masalımsı rivayetlerle aktarılmasına toplumlar itibar etmiş ve tarihlerinde bir temel taşı olduğuna inanmışlardır. Kutlanma günü ya da günleri bahar mevsiminin başlangıcına denk geldiğinden bahar bayramı olarak da anılmış ve insanlar Nevruz’u kırlara  ve mesire yerlerine çıkıp  kutlamışlardır.”

             Nevruz Bayramı’nda öne çıkan ritüellerden biri de ateş yakılıp etrafında eğlenilmesidir. Toplumlar ateş yakılmasına da farklı anlamlar yüklemişlerdir. Perslere göre Zerdüştlük, Mecusi inancındaki ateşin kutsal sayılması sonucu Nevruz’da ateşe verilen değerin zirveye çıktığı görülmektedir. Türklere göre Ergenekon’da mahsur kalan Türklerin dört tarafı demirden çevrili dağı ateşle eritmelerine ve oradan çıkmalarına atfen Nevruz’da ateş yakılmasını savunurlar. Kürtler ise kendilerine zulüm eden Dehak adındaki zalim kralın demirci ustası Kavva tarafından öldürülüp kutlama için dağın eteğine yakılan ateş için Nevruz’da ateş yakıp bayramlarını kutlarlar.

             Bu efsanelerden ve toplumların Nevruz Bayramı’nı kutlama geleneklerinden Nevruz’un toplumsal ve tarihi süreci olduğu kesindir. Başta persler zamanından gelen Farisiler, Türkler ve Kürtler tarafından kutlanılagelen  Nevruz’un ilk kutlanılmasına  Pers  Ahemeniş imparatorluğu zamanında başlandığı kaynaklarda yer almaktadır.  Ahemeniş İmparatorluğu ( M.Ö. 550 - M.Ö. 330) Büyük İskender tarafından yıkıldıktan sonra 2. Pers Sasani İmparatorluğu (224 - 651) Babek’in oğlu Ardeşir tarafından kurulur. Sasaniler Ahemeniş imparatorluğuna oranla çok daha geniş coğrafyaya yayılır, daha güçlü bir devlet olur. Kurucusu yayınlanmış kaynaklarda Babek’in oğlu Ardeşir olarak gösterilmekte, bazı yazılı Arapça kaynaklarda ise Babek’in oğlu İzdeşir olarak geçmektedir. Arapça’da Ardeşir’le İzdeşirin yazılışında sadece bir nokta fark ediyor. • Yazılışlarındaki bu küçük farklılıktan dolayı her iki kelimenin aynı ismi ve kişiyi işaret ettiği anlaşılmaktadır. İzdeşir’in Sasani imparatorluğunu kurduktan sonra Perslerin doğru bir inanca sahip olmaları için gayret sarf ettiği kaynaklarda görülmektedir. Hatta Allah tarafındanPerslere gönderilmiş bir peygamber olduğu söylemlerine de rastlamak mümkündür. İzdeşir’in zamanında Nevru’za verilen değer zirvede olduğu için Nevruz’la Persler her zaman beraber anılmıştır. Nevruz’un Perslerle bu kadar iç içe olmasının bir sebebi de kutlama geleneklerinin çoğunun Perslerden gelmesinden kaynaklanmaktadır. Nevruz’un kutlanma zamanının hangi döneme geldiği de tartışmalı bir konudur. Türkler ve Kürtlerde 21 Mart veya 20 – 23 Mart günleri öne çıkarken Perslerde kendi takvimlerine göre 30 Mart – 1 Mayıs “Nisan” ayını Nevruz dönemi olarak niteleyip içindeki bazı günleri de Nevruz günleri olarak kutladıkları görülmektedir.

            Nevruz’un geleneklerimizde ve inancımızdaki boyutu ele alındığında Nevruz’un sadece bir günle sınırlı olmadığı, bir aylık dönemde birkaç günde kutlandığı ve tarihi süreçte Perslerden geldiği konusunda kaynaklarla hemfikiriz. Geleneksel olarak kutlama şekillerimiz olduğu gibi inanç boyutunda ise ibadet esaslı kutlamalarla her sene coşkulu bir şekilde kutlamaktayız. Geleneksel kutlamalarımızda diğer toplumların aksine Nevruz ateşi yakıp etrafında eğlenme gibi kutlama şeklimiz yoktur. Nevruz günlerinde halkımız mesire yerlerine çıkıp piknik havasında bayramlaşırlar. Yumurtaları boyayıp haşlamak ve tokuşturmak, Nevru’za has yöresel yemekler yapmak geleneklerimizden sadece bir kaçıdır. Yukarıda bahsettiğimiz ilahi kaynaklardanaldığımız öğretilerle şekillenen inancımızda Nevruz Bayramı inançsal olarak müstesna bir yere sahiptir. Diğer dini bayramlarda olduğu gibi ibadet temelinde namaz kılarak ve dua ederek zikirle geçirdiğimiz mübarek bir gün (bayram) olarak kutlarız.

Ehlibeyt Kaynaklarında Nevruz:

Aleviliği şekillendiren üç ilahi kaynağın bütün konularda birleştiği ve çelişkiye düşmediği gibi Nevruz  konusunda da birbirlerini desteklemişlerdir. El Meclisi “Biharül Envar” adlı dev eserinde Mualla Bin Huneys’ten rivayet etmektedir.

            -- Mualla: “Nevruz günü sabahı Efendim Ebu Abdilleh Cafer Bin Muhammed Essadık’ın (a.s.) huzuruna geldim. Bana dedi ki”: “ Ey Mualla bu gün nedir?

            -- Dedim ki: Canım sana feda olsun. Bu gün Farsların yücelttiği, birbirlerini ziyaret edip  hediye götürdükleri gündür.

            --“Hayır” dedi. Mekke’nin içinde bulunanen eski ev Kabe’nin Rabbi üzerine yemin ederim ki bu günü çok önemli ve eski bir durumdan başka bir şey için yüceltmemişlerdir. Ben de anlayasın ve kavrayasın diye bu durumu sana izah edeceğim. “Canım sana feda olsun efendim” dedim.

Cafer Essadık (a.s.): “Nevruz Allah Teala’nın insanlardan, sadece O’na tapmaları ve şirk koşmamaları, peygamberlerine,  hüccetlerine ve imamlara iman getirmeleri için ahit aldığı gündür.”

            İmam Cafer Essadık’ın (a.s.) söylediği yüce Allah’ın aldığı ahit, yani söz daha insanlar ruh aleminde iken daha yeryüzüne inmemişken sadece kendisine tapmaları ve ortak koşmamaları; peygamberlerine,  hüccetlerine ve imamlara iman getirmeleri için insanlardan aldığı sözdür.

Kuran-ı Kerim bu mübarek olayı şöyle belirtir . “Rabbin, Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye onları kendilerine şahit tutmuştu.  "Evet, (buna) şahidiz!" dediler. Kıyamet günü  "Biz bundan habersizdik!" demeyesiniz.” (Araf 172)

            Cafer Essadık (a.s.) : “Güneşin ilk doğduğu gündür.”  “Rüzgarların ilk estiği gündür.” “Yeryüzünde ilk filizin ve çiçeğin yeşerdiği gündür.”

İnsanlar yeryüzünde yaşamaya başlamadan Dünyamızın insanların yaşamasına elverişli olması için Güneş’in ilk doğduğu, rüzgarların ilk estiği ve bitkilerin ilk filizlendiği gündür.    Cafer Essadık (a.s.) : “Hz.Nuh’un gemisinin Cudi Dağı’na oturduğu gündür.”

            Yüce Allah (c.c.) ilk peygamber Hz. Adem’le beraber insanları Dünya’ya gönderir. İnsanlar Dünya’da çoğaldıkça Şeytan’ın kışkırtmasıyla müminlerin karşısında kafirler türedi. İnsanları doğru yola hidayet etmeleri için yüce Allah peygamberler gönderdi. İnsanlık tarihinin ilk peygamberlerinden olan Hz. Nuh’u gönderir. Hz. Nuh, kafirleri 950 sene hakka davet eder. Kafirler ise iman etmedikleri gibi  Hz. Nuh’un söylediklerini duymamak için ellerini kulaklarına tıkıyorlardı. Bunun üzerine Hz. Nuh, bu toplumdan kendini kurtarsın diye Allah’a yakarır . Yüce Allah Hz. Nuh’a bir gemi (sefine) yapmasını buyurur. Sefineyi bitirdikten sonra Allah’ın emriyle inananlarla beraber her şeyden bir çifti gemiye alır. Ateşle yanan tandırdan başlayıp yer yüzünden suların fışkırmasıyla   ve göğün boşalmasıyla başlayan tufan sonucu bütün kafirler boğulur. Dünya, uzun süre sular altında kalır. Bir Nevruz günü Hz. Nuh’un sefinesi (gemisi) Cudi dağınaoturur. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır. Nihayet emrimiz geldiği ve tandır tutuşup parladığı zaman dedik ki; "Erkeği ve dişisi olan her canlıdan ikişer tane, aleyhlerinde hüküm verilmiş olanların dışında, aileni ve iman etmiş olanları geminin içine yükle". Zaten beraberinde iman edenler çok az idi.  Nuh dedi ki; "Allah'ın adıyla binin içine. Onun akışı da, duruşu da (O'nun adıyladır). Hiç şüphesiz Rabbim gerçekten çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. (Hüd 40-41) Yere, "Suyunu çek!", göğe, "Ey gök sen de tut!" denildi. Su çekildi, iş de bitti; gemi Cudi'ye oturdu. "Haksızlık yapan millet Allah'ın rahmetinden uzak olsun" denildi. (Hüd 44)

            Cafer Essadık (a.s.) : “Hz. İbrahim’in kavminin putlarını kırdığı gündür.”

            Hz. İbrahim, putlara tapan  kafir Nemrut’un toplumunda dünyaya gelir. Başta babası olmak üzere kafirleri hakka davet eder. Uzun yıllar süren davetine rağmen kafirler yola gelmiyordu. Bayram olarak kutladıkları bir günde topluca şehrin dışına çıkarlar. Şehrin içinde Hz. İbrahim tek başına kalmış iken bir kap dolusu yemekle putların önüne geldi. Yemeği önlerine koyduktan sonra yesenize dedi. Yemediklerini gördükten sonra baltayı eline alıp büyük put hariç bütün putları parçaladı. Baltayı da büyük putun omzuna koydu. Kafirler, bayram kutlamasından şehre döndükleri zaman ibadet ettikleri ve tanrı bildikleri putlarının parçalanmış olduklarını görürler. Öfkeli bir şekilde putları kimin kırdığını soruşturmaya başlarlar. Bunları kırsa kırsa İbrahim kırmıştır; çünkü İbrahim putlardan nefret ediyor, diye kendi aralarında konuştuktan sonra Hz. İbrahim’i yakalarlar. Bu putları sen mi kırdın, diye sorarlar. Hz. İbrahim: “Putları kimin kırdığını öğrenmek istiyorsanız omzunda balta olan büyük puta sorun; belki kendisi kırmıştır, der. Onlar: Taştan yapılan put nasıl konuşsun? Onun putları kırmaya gücü yok ki, derler. Hz. İbrahim: Allahtan korkun ey kafirler konuşamayan ve putları kırmaya gücü olmayan taştan putlara nasıl taparsınız? Bütün kâinatı yaratan ve her şeye kadir olan Allah’a tapmıyorsunuz da hiçbir gücü olmayan kendi elinizle yaptığınız putlara tapıyorsunuz. Allah’ın gazabından korkmuyorsunuz.  Bunun üzerine kâfirler; İbrahim kafir oldu. Onu ateşe atıp yakalım, derler. Odunları toplayıp ateş yakarlar. Hz. İbrahim’i halatlara bağlayıp ateşe atarlar. Fakat Yüce Allah’ın inayetiyle yakıcı olan ateş soğur ve Hz. İbrahim sağ salim ateşten çıkar.Yüce Allah Kuranı Kerimde bu konuyla ilgili şöyle buyurur. “İbrahim ise onların tanrılarının yanına vardı ve “Yesenize,” dedi.   Ne oldu size, niçin konuşmuyorsunuz? Derken sağ eliyle vurup kırmıştı onları.” (Saffat 91-92-93)   “Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın da ilâhlarınıza yardım edin” dediler. "Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol!" dedik. (Enbiya 68-69 )

            Cafer Essadık (a.s.) : “Binlerce kişi oldukları halde ölüm korkusundan memleketlerinden çıkmaları üzerine Allah’ın ölün demesiyle ölen ama sonra tekrar dirilttiği insanların tekrar dirildikleri gündür.”

            Olay Şam – Suriye şehirlerinden birisinde cereyan etmiştir. Halk Allah’a karşı kibirlenip ortak ( şirk ) koştukları için Yüce Allah onları veba hastalığıyla cezalandırır. Veba  hastalığı hızlı bir şekilde insanlara bulaşmakta ve halk kırılmaktadır. Sayıları yetmiş bin civarında olan şehir halkı veba hastalığı bulaşmasın diye şehri boşaltıp sahraya, şehrin dışına yerleşirler. Bir süre sonra  yine kibirlenir ve Allah’a ortak koşarlar. Bunun üzerine Yüce Allah hepsini öldürecek veba hastalığını sahrada da gönderir. Veba hastalığıyla ölen binlerce kişiyi oradan geçerken gören İsrail oğulları peygamberlerinden Hz. Hazkıyl Bin El Acüz hepsini tekrar diriltmesi için Yüce Allah’a dua eder. Vahiyle ölülerin üstlerine su dökmesi kendisine emredilir. Suyu üstlerine serptikten sonraAllah’ın izniyle hepsi tekrar dirilir. Kuranı Kerim bu mucizeyi şöyle anlatmaktadır. “Ölüm korkusuyla binlerce kişi halinde yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara "Ölün!" dedi de sonra onları diriltti. Şu bir gerçek ki Allah, insanlara karşı çok lütufkârdır. Fakat insanların çokları şükretmezler.” (Bakara 243)

            Cafer Essadık (a.s.) :  “Hz. Resulullah’a (s.a.a.v) ilk vahyin indiği yani risalet (peygamberlik) görevinin verildiği gündür.”

            Yüce Allah başta Hz. Adem olmak üzere tarihi süreçte toplumların içinden kendi dilleriyle bir çok peygamber göndermiştir. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.a.v) Arapların içinde Mekke de  571 yılında Dünyamıza teşrif etti. Kırk yaşına gelene kadar davranış ve hareketleriyle ulvi bir şahsiyet olduğunu göstermiş, dürüstlüğüyle El Emin lakabını almıştır. Kırk yaşına geldiği zaman Hira mağarasında iken insanlara iletilmek üzere Yüce Allah’tan kendisine vahiy iner. İnen vahiy son peygamberle beraber, son kutsal kitap

Kur’an-ı Kerim’in de müjdesidir. Kur’an-ı KerimHz. Peygamberimize vahyin indirilişini bize şöyle anlatmaktadır. “Sonra sana “müşriklerden olmayan İbrahim’in hanif yoluna uy” diye vahyettik.” (Nahl 123) İnmekte olan yıldıza andolsun ki,  arkadaşınız (Muhammed) sapmadı, azmadı.  O, havâdan (arzularına göre) konuşmaz.  O(nun konuşması kendisine ) vahyedilenden başkası değildir.  Ona, müthiş kuvvetleri olan biri öğretti  (Necm1,2,3,4,5) 

            Cafer Essadık (a.s.) : “Yüce Allah’ın Hendek Savaşı’nda peygamberini Ahzaplardan oluşan kâfirlere karşı muzaffer kıldığı gündür.”

            Bedir ve Uhud savaşlarından sonra müşriklerle Yahudi kabileleri Müslümanlara karşı birleşir ve Medine’deki Resulullah’a karşı savaş ilan ederler. On bin askerden oluşan küfrün ordusuna karşın Müslümanların ordusu sadece üç bindir. Düşmandan korunmak amacıyla Hz. Selman El Farisi’nin önerisiyle Hz. Muhammed (s.a.a.v) Medine etrafında hendek kazılmasına karar verir. Düşman ordusu Müslümanları uzun süre muhasara eder. Hendeği aşmak için saldırılarından netice alamadılar. Savaşı saldırmakla kazanamayacaklarını anlayan kafirler teke tek savaş yöntemi olan mübareze yoluna başvururlar. Savaştaki ustalığıyla nam salan  Amr Bin Abdived meydana inip kendisiyle savaşacak bir savaşçı ister. Savaştaki ustalığını bilenMüslümanlardan hiç kimse meydana inmeye cesaret edemez. “Hani öleniniz şehit olup Cennet’e gidiyordu” deyip hakaretlerine devam ediyordu. Bunun üzerine Hz. Ali meydana inmek için Hz. Peygamberden izin istedi. İlkin Hz. Muhammed (s.a.a.v.) izin vermek istemediyse Hz. Ali’ye kendi zırhını giydirerek Amr’ın karşısına gönderirken ellerine açarak “Ya Rabbi amcam Übeyd Bedir’de; Hamza Uhud’da şehit oldular, bu Ali ise kardeşimdir ve amcamın oğludur. Onu koru, beni kimsesiz bırakma. Sen Varislerin en hayırlısısın”  diye dua ederek uğurladı. Hz. Ali (a.s.) bir kılıç darbesiyle ilk olarak Amr’ın ayağını keser, sonra öldürür. Şoka uğrayan kâfirler savaş sonunda hezimete uğrarlar. Hz. Peygamber (s.a.a.v.)  Hendek’te İbn u Abdivedd’e vurup öldürdüğü kılıç darbesi  için: “Ali’nin Hendek savaşındaki bir kılıç darbesi, bütün insanların ve cinlerin kıyamete değin yapacağı ibadetlerden üstündür.” diye buyurmuştur.  Kur’an-ı Kerim  sonradan bu olayı müminlere söyle hatırlatmaktadır: "Ey müminler. Allah'ın size olan nimetini anın. Hani üzerinize ordular

gelmişti. Biz de onların üzerine rüzgâr ve görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah yaptıklarınızı görüyordu. (Ahzâb. 9)   "Allah kâfirleri öfkeleri ile geri çevirdi. Hiçbir şey elde edemediler. Savaşta iman edenlere Allah’ın yardımı kâfi geldi. Allah güçlüdür, mutlak galiptir."

(Ahzâb 25)

            Cafer Essadık (a.s.): “Hz. Ali, Hz. Muhammed’in omuzlarına çıkıp Kureyş’in putlarını Kâbe’nin üstünden kırdığı gündür.”

            Müslümanlarla müşrikler arasında imzalanan Hudeybiye antlaşmasına müşrikler sadık kalmadılar ve Müslümanlara zarar vermeye devam ettiler. Peygamberimiz (s.a.a.v.) hazırladığı ordu ile Mekke’ye yürür. Mekkeliler İslam ordusuna direnç gösteremediler. Mekke’ye giren Hz. Muhammed  Kabe’ye yönelir. Kabe’de bulunan putları elindeki değnekle kırmaya başlar. Yüksekte olup yetişemediği putları kırması için Hz. Ali’yi omuzlarına çıkarır. O anda vahiy bu ayetle iner: “De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl, yok olmaya mahkûmdur.” (İsra 81)

            Cafer Essadık (a.s.) : “Hz. Muhammed (s.a.a.v) Gadir Hum’da beraberindeki Müslümanlara Hz. Ali’ye biat etmelerini emrettiği gündür .”

            Ne güzel tesadüftür ki inanç tarihimizin önemli temel taşı Gadir Hum biatı da bir Nevruz gününe tesadüf eder. Allah’ın Resûlü'nün, ister Veda Haccı sırasında, ister dönüşte Gadir-i Hum'da, isterse Medine dönüşünde okuduğu bütün hutbelerde, Ehl-i Beyt'ini ümmete hatırlatıp Kur'anı Kerim'in yanı sıra Ehl-i Beyt’ini de ümmete ağır ve paha biçilmez bir emanet olarak bıraktığını ve onlara sarıldıkları müddetçe asla dalalete düşmeyeceklerini ve bu ikisinin kıyamete kadar birbirinden asla ayrılmayacaklarını vurgulamıştır.

            Hac amelleri sona erip Mekke'den ayrıldıkları bir sırada, Mekke yakınlarında yolların birbirinden ayrıldığı nokta olan "Gadir-i Hum" mevkiinde hutbe okunmuştur. Hicretin onuncu yılında, Zü’l-lhiccet’il Haram ayının on sekizinde Resulullah (s.a.a.v.)Vedâ Haccı’ndan dönerken Gadir-i Hum bölgesinde, Cuhfe ismindeki bir menzil olan Medine, Mısır ve Şam (Suriye) yollarının ayrımında Resul-ü Ekrem'e (s.a.a.v.) şu ayet nazil oldu: "Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevi) yapmayacak olursan, O'nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır." (Maide, 67) Bu ayet indikten sonra, Resul-ü Ekrem (s.a.a.v.) kervanlara durmalarını ve bineklerinden inmelerini emretti. İleride olanları çağırttı, geride kalanları da beklediler. Herkes toplandıktan sonra; ashabın dağılmasını önlemek için; onları çalılığın gölgesinde durmaktan alıkoydu. Ağaçların dibini de dikenden ve çer çöpten temizlemelerini buyurdu ve  halkı cemaat namazına davet etti.

                        O hazret ortalığı kavuran sıcakta, cemaatiyle öğle namazını kıldıktan sonra, hutbe için ayağa kalktı. Allah'a hamd u senâ  ve insanlara öğüt ve nasihatte bulunduktan sonra şöyle buyurdu: "Yakında ben (İlahî) davete icabet edeceğim; (dünyadan göçüp gideceğim). Ben de, siz de Allah katında sorumluyuz. O gün siz Allah'a ne cevap vereceksiniz?" Oradakiler hep bir ağızdan:  "Senin risaletini tebliğ ettiğine, bize nasihat edip hayrımızı istediğine tanıklık edeceğiz; Allah seni hayırla mükafatlandırsın!" diye cevap verdiler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a.v.) "Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in onun kulu ve peygamberi olduğuna, cennet ve cehennemin hak olduğuna şahadet ediyor musunuz? diye sorunca da insanlar, "Evet." dediler. "Bütün bunlara tanıklık ederiz." Bu defa da, "Benim sesimi duyuyor musunuz?" diye sordu. Buna da "Evet." cevabını verdiler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.a.v.) şöyle buyurdu:             "Ey insanlar! Ben sizden önce bu dünyadan ayrılacağım. Siz Kevser Havuzu'nun başında bana geleceksiniz. O öyle bir havuzdur ki, genişliği Basrâ'dan San'â'ya kadardır. O havuzun kenarında, gökteki yıldızların sayısınca gümüş kadehler vardır. Ben orada, sizin aranızda emanet bıraktığım iki paha biçilmez şeyi soracağım. O halde benden sonra o iki şeye nasıl davranmanız gerektiğine dikkat edin!"

            Bu arada halkın içinden biri seslenerek, "Ya Resulullah! O iki paha biçilmez şey nedir?" diye sordu. Resul-i Ekrem (s.a.a.v.) şöyle buyurdu:

            "Onlardan biri, bir tarafı Allah'ın elinde ve diğer tarafı ise sizin elinizde olan Allah'ın Kitabı'dır. Ona yapışın; sapmayın ve değiştirmeyin; diğeri ise, Itretim (nesil, akraba) olan Ehl-i Beytim'dir. Latif ve her şeyden haberdar olan (Allah), bu ikisinin (Kevser) Havuzu'nun başında bana ulaşıncaya kadar birbirinden ayrılmayacağını bildirdi. Ben Allah'tan bunu istedim. O halde, o ikisinden öne de geçmeyin, geriye de kalmayın; yoksa helak olursunuz. Onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın; çünkü onlar sizden daha bilgilidirler."           Sonra şöyle devam etti: "Benim müminlere kendi nefislerinden daha evla  (üstün) olduğumu (onlar üzerinde tasarruf ve yetki sahibi olduğumu) bilmiyor musunuz?"

            Halk "Evet, ya Resulullah biliyoruz!" diyince şöyle buyurdu:

            "Benim her mümine kendi nefsinden daha evla olduğumu bilmiyor musunuz?" Halk yine "Evet, biliyoruz ya Resulullah!" dediler.

            Bunun üzerine Resulullah (s.a.a.v.) Hz Ali'nin elinden tutarak koltuğunun altındaki beyazlık görününceye kadar kaldırıp şöyle buyurdu:

            "Ey insanlar! Allah benim mevlâmdır, ben de sizin mevlânız, efendinizim. O halde ben kimin mevlası isem, bu Ali de onun mevlasıdır." "Allah'ım! Onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol. Ona yardım edene yardım et, onu yalnız bırakanı yalnız bırak. Ona muhabbet edene muhabbet et, ona buğz (nefret) edene buğz et." Sonra şöyle buyurdu: "Allah'ım sen de şahit ol"

            Ravi der ki; daha bu ikisi (Hz.Resulullah ve Hz. Ali) birbirinden ayrılmamıştı ki şu ayet nazil oldu: "Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip-beğendim." (Mâide/3) Bunun üzerine Resulullah (s.a.a.v.) şöyle buyurdu: "Dini mükemmelleştiren, nimetleri tamamlayan, benimrisaletimden ve Ali'nin velayetinden hoşnut olan Allah en yücedir." Bu törenin ardından Ömer b. Hattab, Hz. Ali'ye şöyle dedi: "Ey Ebu Talib oğlu, ne mutlu sana! Erkek ve kadın her mu'minin velisi-efendisi oldun." Bunun üzerine bütün Müslümanlar Hz. Ali'nin huzuruna gelerek itaatlerini belirtip kendisine biat ettiler.

            Bu hutbeyi duyan Elhars bin Numan El’fahri  adında biri merkebine binip Hz. Peygamberin huzuruna gelip şöyle der: "Ey Resulullah bize emrettiğin şekliyle Allah'ın birliğine ve senin onun kulu ve resulü olduğuna şahadet ettik. Emrettiğin gibi beş vakit namazımızı kıldık. Emrettiğin şekliyle zekâtımızı da verdik. Emrettiğin gibi Ramazan'da orucumuzu da tuttuk. Emrettiğin gibi hacca da gittik. Bütün bunlara rıza göstermeyerek amcanın oğlu Ali'yi elinden tutarak: "Ben kimin mevlası isem, bu Ali de onun mevlasıdır." "Allah'ım! Onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol "dedin. Bu (emir) senden mi Allah’tan mıdır? " 

            Bunun üzerine "Resulullah (s.a.a.v.): “Kendisinden başka İlah olmayan Allah’ın üstüne andolsun ki;   bu (emir) Allah’tandır" diye buyurur.         Bunun üzerine El’hars arkasını dönüp devesine giderken hiddetle; "Ey Allah'ım Muhammed yalancı ise gökten başına taş düşsün ki,  kendisinden sonrakilere ibret olsun. Eğer Muhammed sadık ise, başıma gökten  taş düşsün ki benden sonrakilere ibret olayım."der. Sözlerini tamamlamadan gökten başına bir taş düşüp altından çıkar . El Hars, kan revan içinde yere yığılır ve ölür. Bunun üzerine Resul-i Ekrem'e (s.a.a.v.) şu ayet nazil olur: "Bir soran, inecek azabı sordu: İnkârcılar için ki; onu savacak yoktur." (El’Meâric/1/2)

            Cafer Essadık (a.s.) : “Hz. Ali’nin Nehravan’da Haricileri yenip zafere ulaştığı gündür.”

            Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Benden sonra Nakisiyn, Kasitiyn ve Marikıyn gurupları ile savaşacak olan Ali’dir.” ( Nakisiyn: verdikleri sözde durmayanlar. Kasitiyn: doğru yoldan çıkanlar Marikıyn: dinden çıkanlar) Bu hadisi şerifte geçtiği gibi Hz. Ali hilafeti üstlendikten sonra sözlerinde durmayıp Ayşe’nin ordusuna katılanlar ile (Nakisiyn) Cemel Savaşı’nda, İslam’ın bütünlüğüne kasteden Muaviye’nin yanında yer alanlar ile (Kasitiyn) Sıffin Savaşı’nda, Hz. Ali’nin ordusundan ayrılıp dinden çıkan hariciler ile (Marikiyn) Nehravan Savaşı’nda savaşmıştır. Hz. Ali’nin ordusuyla Muaviye’ninordusu arasında Sıffin’de  cereyan eden  savaşta bütün tarihçilerin ittifak ettiği gibi savaşın başından tahkim kararına kadar üstün olan Hz. Ali’nin ordusudur. Yenileceğini anlayan Muaviye Amru Bin El As’ın önerisiyle Şam ordusundaki askerlere mızraklarına Kuran-ı Kerim koymalarını emreder. Savaş meydanına indiklerinde uçlarına Kuranı Kerim sayfalarını  taktıkları mızraklarını havaya kaldırarak biz Kur’an’a tabiyiz; aramıza Kur’an-ı koyalım ne hükmederse ona uyalım diye bağırırlar. Bunu gören Hz. Ali (a.s.) bunların Kur’an’la ilgileri yoktur. Kur’an-ı Kerim’e ilk inanan ve en iyi şekilde yaşayan benim. Bunlarla Kur’an için savaşıyorum. Kesinlikle bu hileye kanmayın diye buyurur. Ama ne kadar uyardıysa sonradan hariciler olacak yirmi bin civarında asker birkaç kişinin kışkırtmasıyla Kur’an’ın hakemliğine başvurulması gerektiğini şiddetle savunurlar. Hz. Ali bunun üzerine kendisinin önerdiği kişileri tayin etmek ister. Ona da itiraz eden isyancılar Musa Elaşari’nin hakem olması için diretirler. Taleplerini kabul eden Hz. Ali ile Muaviye’nin  heyetleri arasında muhakemeyi kimin yapacağı ve nerede yapılacağı konusunda yazılı olarak anlaşmaya varılır. Buna göre Hz. Ali tarafını temsilen Musa ElAşari Muaviye tarafını temsilen Amru Bin El As görevlendirilmiştir. Anlaşmaya varıldıktan ve karşılıklı sözler verildikten sonra muhakemeyi şiddetle savunan sonradan Harici olacak grup muhakemeye gidilmemesi ve Hz. Ali’nin bunu kabul etmemesi gerektiğini söylemeye başlarlar. Hz. Ali “Muhakemeyi ben istemiyordum . Olması için siz direttiniz. Şimdi  karşılıklı sözler verildikten sonra kendiniz savunduğunuz fikirden dönerek  benim verdiğim sözden caymamı nasıl istersiniz?” diye buyurur. Allah’ın dininde adamlar tahakküm edemez. Hüküm Allah’ındır diyerek Hz.Ali’nin ordusundan ayrılıp Nehravan’a yerleşirler. Hz. Ali’nin ordusundan ayrıldıktan sonra Hz.Ali’yi kötülemeye ve taraftarlarına eziyet etmeye başlarlar. Hz. Ali yanlış yoldan dönmeleri için defalarca  uyarılarda bulunmasına ve ikna etmek için elçiler göndermesine rağmen isyanlarından vazgeçmediler. Bu  arada tahkim olayı Amru Bin El As ile Ebu Musa El Eşari arasında yapılır. İki temsilci aradaki anlaşmazlığın ancak her iki tarafın reisleri Hz. Ali’nin ve Muaviye’nin azledilmesiyle çözülebileceğini kararlaştırırlar. Kararı insanlara tebliğ için ilkin El Eşari konuşur: “Biz iki hakem aradaki anlaşmazlığın ancak her iki reisin Ali’ninve Muavi’yenin  azledilmesiyle çözülebileceği kararına vardık. Bende Ali tarafının hakemi olarak Ali’yi azlediyorum.” El Eşari bunları söyledikten sonra sözü Amru Bin El As alır ve meşhur hilesini dillendirir. “Ali’nin temsilcisini duydunuz. O halifesini azletti. Ben ise halifem Muaviye’yi hilafette sabit kılıyorum.” Bunları duyan Musa El Eşari beni kandırdın deyip taraflar tartışarak ayrılır.     Bunun üzerine Hz. Ali orduyu toplayıp ilk olarak ordunun içinde fitne yaratıp Müslümanlara eziyet eden Nehravan’daki haricilerin üzerine yürür. Tarihe Nehravan Savaşı olarak geçecek savaş Hz. Ali’nin zaferiyle sonuçlanır. Savaşta Hz.Ali’nin savaşa çıkarken dediği gibi “ Vallahi onlardan on kişiden fazla kalmayacak bizden ise on kişiden fazla ölmeyecek.” Hz. Ali’nin ordusundan on kişiden fazla ölmediği gibi haricilerin ordusundan ise on kişiden fazla kişi kalmamıştır. Sıffin Savaşı, tahkim olayı, Haricilerin ayrılışı ve onlarla Hz. Ali’nin savaşı İslam tarihinde çok önemli yer alır. Tarih kitapları çok geniş bir şekilde bu konuları işlemiş olup daha geniş bilgi isteyenler tarih kaynaklarına müracaat edebilirler.  

            Cafer Essadık (a.s.) : “Kıyamet Günü’ndeMehdinin zuhur edeceği ve Deccalı öldürüp  Küfe’de asacağı gündür.”

            Kıyamet Günü’ne inanmak her Müslüman’a farzdır. Kıyamet’in hangi yılda kopacağını ve Mehdi’nin zuhur edeceği tarihi bilmek sadece yüce Allah’a mahsustur. Kıyamet’in tarihini bildiklerini iddia eden tarihte birçok yalancı türediği gibi günümüzde de Mehdi olduklarını ve kıyametin tarihini bildiklerini hatta kıyamet için tarih bile veren münafıklar vardır. Bunlara itibar edilmemesi gerektiği gibi yalanlamak ve dışlamak gerekir. Kur’an-ı Kerim kıyamet konusunu şöyle belirtir: “Sana, kıyamet saatinin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar, de ki: Onu ancak Rabbim bilir, onun vaktini, O'ndan başka belirtecek yoktur. Göklerin ve yerin, ağırlığını kaldıramayacağı o  saat, sizlere ansızın gelecektir. Sen sanki öğrenmişsin gibi sana soruyorlar, de ki: "Onu bilmek ancak Allah'a mahsustur, ama insanların çoğu bu gerçeği bilmezler.“ (A’râf / 187)

Yalnız Hz. Mehdi’nin kimliği konusunda mezhepler arasında ihtilaf vardır. Hz. Ali’nin Şia’sı olan bütün Alevi fırkalar Hz. Mehdi’nin 12. İmam Muhammed Bin El Hasan El’mehdi olduğunu kabul eder. Bunda Hz. Muhammed’in hadislerine dayanırız “Mehdi, kızım Fatıma'nın neslindendir”.(Sünen-i İbn Mace, 10/348)“Allah (cc) benim Ehl-i Beyt'imden (soyumdan) bir zatı (Hz. Mehdi'yi) gönderecek”. (Sünen-i Ebu Davud, 5/92)

Kıyametin kopma sebebi ise dünya üzerinde iyilik neredeyse yok denecek derecede azalacak, Zulüm ve kötülük had safhada olacak. İnsanlara zulüm eden zalim hükümdar tek gözlü Deccal’i öldürüp insanları şerrinden kurtarmak için Hz. El Mehdi zuhur edecektir. Hz. Muhammed (s.a.a.v) kıyametin kopmasını gerektirecek şartları şu şekilde sıralar:

            Namaz ve dua terk edildiği, sadece arzulara ve nefsin havasına uyulduğu, mal sahipleri sadece malları için yüceltildiği ve dinin dünyada satıldığı, mümin gördüğü kötülükler karşısında hiçbir şey yapamadığı için tuzun suda eridiği gibi kalbinin eridiği, zalim hakimler ve kötü bakanların olduğu, hainlerin emin, eminlerin hain, kötülüğün iyilik, iyiliğin kötülük, yalanın marifet sayıldığı, sakatlara hakaret edildiği, anne ve babaya kötü davranıldığı, şeytan kalpli insanların çıkıp zayıf insanlara zulmedip kanlarını akıttığı, erkeklerin erkeklerle yetindiği, kadınların erkeklere,  erkeklerin kadınlara benzediği, Mescitlerin kiliseler gibi süslendiği, minarelerin yükseldiği kalpleri kıskançlık ve kinle dolu ve muhalif dilli safların

çoğaldığı, faizin, rüşvetin ve gıybetin arttığı, dinin aşağılandığı, Dünyanın yüceltildiği, boşanmaların arttığı, zenginlerin gezmek, orta halli olanların ticaret, fakirlerin riya ve şöhret için hacca gittiği, Kur’an, ilim ve dinin Allah için değil de başka amaçlarla kullanıldığı, zina çocuklarının arttığı, mahremiyetin ihlal  edildiği, günahların kazanıldığı, kötülerin iyilere hükmettiği, yalanın arttığı, müminin dünyanın en düşkünü ve hakiri görüldüğü zaman Allah’ın istediği kadar bekletilecekler bekletildikleri süre içinde de bozgunculuk yapacaklar . O zaman yeryüzü patlayacak ve herkes yakınında patladı zannedecektir. İşte o günde malın mülkün altının ve gümüşün hiçbir değeri olmayacaktır. Cafer Essadık (a.s.) :“Nevruz günlerini sevinçle karşılarız. Çünkü bizim ve Şia’mızın (taraftarımızın) önemli günlerindendir. Farisiler muhafaza etti. Siz ise kaybettiniz.

            Görülüyor ki Nevruz; sadece Farisilerin, Kürtlerin veya Türklerin geleneksel olarak yaşattığı bir bayram değil aynı zamanda dinsel bir yönü olan ve bu din çerçevesinde şekillenen anlayışın zamanla gelenekselleşerek kutlandığı bir bayramdır. Ancak Alevi toplumunda Nevruz’un ayrı bir önemi vardır. Tarih boyunca Allah’ın insanoğluna tebliğ ettiği veya yarattığı veya kırılma noktasında bir savaşın Müslümanlardan yana olayların olumlu bir şekilde geliştiği bir gündür.

Güneşin ilk doğduğu gün olması demek, canlılara hayat verildiği,  yaratıldığı gün demektir. Nuh (a.s) Gemisinin Cudi’ye konduğu gün olması, insanların tufandan kurtulduğu gün olduğunu gösterir. Hz. İbrahim’in putları kırıp insanlara Allah’ı tebliğ ettiği gün olması,  yanında Hz. Muhammed’in Gadir Hum’da Hz. Ali’ye velayeti vermesi İmametin kimden devam ettiğini göstermesi ve Hz. Ali’nin Nakisiyn, Kasitiyn ve Marikıyn toplumuyla mücadele ettiği gün olması Nevruz’un önemini daha çok  artırır. Böylesine önemli bir günün bayram olarak kutlanması kadar normal olan başka bir şey yoktur. Nevruz Bayramı’nın anlam ve önemine bağlı olarak günün namazla , niyazla ve ibadetle geçirilmesi; eş, dost ve akrabaların ziyaret edilmesi bayramın kalben benimsenip yaşanması gerekir. İyilik, ihsan ve marifetle  yaşanacak bayram insanı huzurlu kılar.  Bize doğru yolda ilerlememizi ve Allah’ın istediği kullar arasında olmamızı sağlar. 

 

            Bütün kardeşlerimin bu günün anlamını dinsel yönüyle de bilmesini ve ona göre yaşamasını dilerim. Allah’a emanet olun.

ARAP ALEVİLERDE CENAZE RİTÜELLERİ

Hüseyin ŞANLI

ÖLÜM ÖNCESİ İNANÇ VE RİTÜELLER

Ahiret İnancı

“Ahiret Günü”ne inanmak imanın şartlarındandır. Bu güne inanan her Müslüman gibi biz de hayatımızı bu anlayışla yaşar, kendimizi ahirete hazırlarız. İslam’ın farz kıldığını uygular, men ettiği şeylerden de uzak dururuz. Hayırlı ve iyi amellerle dolu bir hayatın sahibi olmaya çalışır, Hakk’ın sunduğu yolda yürüyerek Allah’ın Cennet’ine nail olmaya çalışırız. Bu amaca ulaşmayı hedefleyen kul ruhunu ve nefsini kötülüklerden arındırarak kendini o mutlu güne hazırlar. Kısacası dünya hayatı, insana ebedi hayatı sunan bir imtihan dünyasıdır. Bu bilinçle hayat süren kardeşlerimiz bu imtihandan başarıyla geçecekler ve ebedi mutluluğa ereceklerdir.

İslami inancımız üç ana kaynağa dayanır. Kuranı Kerim, Hz. Rasülüllah (s.a.a.v) ve Ehlibeyt imamlarımızdır. Hayattayken manevi dünyamızı şekillendiren bu ilahi kaynaklar ölüm öncesinde sonrası için en büyük rehberlerimizdir. Bu üç temel kaynak hiçbir konuda çelişmediği gibi ölümün öncesinde amel şeklinde de hemfikirdir.  Kadın-erkek ayrımı olmaksızın herkes amellerinin karşılığını ahirette alacaktır.   Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: Her kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse salih amel işlesin ve Rabbine yaptığı ibadete hiç kimseyi ortak etmesin." (1) “Erkek olsun kadın olsun, kim mümin olarak salih amel işlerse, elbette ona güzel bir hayat yaşatacak ve onları işledikleri en güzel işleri esas alarak ödüllendireceğiz.” (2) Kabir hayatı başlamadan beraberinde insanın götürebileceği tek şeyin ameli olduğu bilinciyle insan hayatta azık olarak sadece amelini mezara götürür.   Hz.Resulallah  (s.a.a.v)  “Üç şey ölünün ardından (kabre kadar) gider: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi döner, birisi kalır. Dönenler ailesi ve malı, kalan de amelidir.” (3) İnsanın ölümü öncesinde yani hayatında salih ameli oluşturan hal ve davranışlarla Allah’a yakınlaşır. Ehlibeytin 9.İmamı Ali Er-Rıza (a.s.) “Âl-i Muhammed’e (Ehl-i Beyt’e) sevgi ümidiyle, ibadette gayret göstermeyi ve salih amel yapmayı asla terk etmeyiniz.”diye buyurmaktadır.(4)  

Ölüm öncesinde inanç kaynaklarımızın rehberliğinde Allaha yaklaştıracak ve ahirete hazırlayacak salih amelle ölüme hazırlanmak en doğru ve kazançlı davranıştır. Ehlibeytin rehberliğinde İslamiyet’i özümseyen biz Aleviler de inanç önderlerimizin toplumu batıl inançlardan arındırma gayreti sayesinde ölüm öncesinde ölüme dair anlatılagelen hurafeler yok denecek kadar azdır. Baykuşun ötmesi, rüyada görülen düğün ve yumurtlayan tavuğun horoz gibi ötmesi gibi ölümün habercisi olarak sayılan batıl inançlara inanılmadığı gibi inanmaya meyilli insanlar için alay konusu olmaktadır. Ölümün nerede, nasıl ve ne zaman geleceği tamamıyla yüce Allah’ın takdiri olduğu konusunda bütün halkımızın inancı tamdır. Bu konuda Kuranı Kerimin şu ayeti halkımızın dilinde sürekli terennüm edilir. “Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler.”(5)    

Ölüm Döşeğindeki Kişiye Karşı Görevler:

Hastalığı ilerleyip yaşamından ümit kesilen hastanın ziyareti ve gerekiyorsa ailesine maddi ve manevi yardımda bulunulması insani bir görevdir. Toplumumuz hasta ve taziye ziyaretleri konusunda çok hassastır. Hasta ve taziye ziyaretlerine gereğinden fazla gidildiği için bu tür ziyaretlerin günün belli saatleri içinde yapılması kuralı konmuştur. Ölüm döşeğindeki hastanın ilk olarak gurbetteki yakınlarına haber verilir. Bu arada hastanın ailesi hastasına bakımı ve ilgiyi en üst düzeyde tutmuştur. Hastanın her sözü ve her hareketi yakından takip edilir. Hastanın istekleri onlar için emirdir. Akrabaların ve komşuların hastayla helalleşmeleri çok hüzünlü bir ortamda gerçekleşir. Bu durumda hastası olan aile,  komşu ve akrabaların dayanışması takdire şayandır. Ölümü beklenen ve şuuru kaybolan hasta için ise yörede şeyh olarak bilinen inanç önderi çağrılıp başında Yasin-i Şerif, Ayetü’l Kürsi ve kısa surelerle birlikte dua okutulur. Hasta bu durumdayken ve ölümünden sonra cenaze işleri boyunca kıbleye doğru yatırılır. 

Yöremizde yardımlaşma derneklerinin daha kurulmadığı birkaç yıl öncesine kadar ölüm döşeğindeki hasta için evde hazırlıklar yapılırdı. Kefen, sıcak su için odun, teneşir ve cenazenin yıkanması için kap kacak gibi cenaze hazırlığı yapılırdı. Hatta ölüm belirtisi daha hiç yokken sağlığında birçok kişi kefenini hazır edip dolabının bir köşesinde saklardı. Ölümün her zaman göz önünde ve akılda olması gerektiği; her an gelebileceği kanısı çok yaygındır. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi de ahirete çalış”(6) hadisi şerifi halkımızın çoğu sohbetlerine konu olur. Yardımlaşma dernekleri kurulduktan sonra bu dernekler ilk olarak cenaze konusunda halkımıza yardımcı olmaya başladı. Cenazelerin yıkanmadan önce bekletileceği morg soğutucularının içinde bulunduğu binalar halkımız tarafından imece ve bağış usulüyle derneklerin önderliğinde her beldeye yapıldı. Bu binalarda cenaze için gerekli olan gasilhane, kefen, sıcak ve soğuk su, sabun, tabut v.s. araç ve gereçler bulunmaktadır. Cenazenin mezarının eşilmesi ya da belediyeden satın alınması,(7)  cenazeyi yıkayıp dini vecibelerini yerine getirecek şeyhin çağrılması, cenazeyi ve cenazeye katılanları mezarlığa kadar taşıyacak araçların sağlanması, cenaze günü cenaze evinin yemek ihtiyacının karşılanması, ertesi gün ve 7. gün sabah mezar ziyaretine gidecekler için araç tahsisi gibi hizmetler derneklerimiz tarafından her cenaze için ücretsiz sağlanır. Derneklerimizin cenaze için sağladıkları bu hizmetlerden dolayı halkımızın cenaze için evde herhangi bir hazırlık yapma gereği kalmamıştır.

ÖLÜM SIRASINDAKİ UYGULAMALAR

Ölüm gerçekleştikten sonra cenaze evine hüzün hakim olur. Komşu ve akrabalar duyar duymaz hemen gelir. Cenazeye karşı görevleri yerine getirmek için telaş ve aceleyle  hareket edilir. “Cenazenin kerameti defnindedir” sözü defin işleminin oyalanmadan acele bir şekilde olmasını sağlar. “Üç şeyde acele edin, cenaze olunca kaldırmaya, kızın aklı baliğ olursa evlendirmeye, vakti girince namaz kılmaya acele edin”.(8)  Hadis-i şerifinde belirtildiği gibi cenazeyi bekletmeden acele bir şekilde kaldırmak için çaba sarf edilir. Gece vefat eden ya da istisnai sebeplerden beklemesi gereken cenazeler morg soğutucusunda bekletilir.

Ölümü Anlamlandırma

Her insan bir ruh ve bedenden oluşur. Ruhun ölmeyeceğine ahirette mükafata ya da cezaya maruz kalacağına inanırız. Biyolojik ölüm sadece beden için geçerlidir. Ruhun ölümü ise mecazi bir anlam taşır.  Doğru inanca sahip olmayıp hayattayken kötülük ve günahlara batan hiç iyilik yapmayan ruh ölüdür. Ne zaman hidayete erer, hayırlı bir kul olursa o kulun ruhu hayat bulur. Bedenin ölümü yani ruhun bedenden ayrılması Allah’ın emri mukadderattan sayılır. Ruhun mecazi ölümü ise insanın nefsine yenilip şeytana uymasıdır. Ölümün adlandırılması ise halkımızın Arap oluşu ve çoğunun Arapçayı konuşup anlamasından dolayı ölümü genelde Arapça isim ve terimlerle anlamlandırır. “İntikale ila rahmetilleh” Allah’ın rahmetine intikal etti. (göçtü) Erkek ölüye Merhum kadına ise Merhume (Allah’ın rahmetine kavuşan ) “Tevaffahüllah” Allah ölümle kuluna karşı sözünü yerine getirdi. Erkek ölüye müteveffa kadına ise müteveffat denir.

 

Ölüm Olayını Takiben Yapılan İlk Uygulamalar

Ölüm eğer bekleniyor ve hasta yatağında gerçekleştiyse ilk olarak ölünün yakınları ya da halden anlayanlar tarafından gözler açıksa kapatılır. Ölü sırt üstü eller yanda ayaklar Kıbleye doğru bir şekilde yatırılır. Karnın şişmesini engellemek için eskiden üstüne bıçak konurdu. Zamanımızda bu uygulamayla pek karşılaşmıyoruz. Bu arada uzaktaki akrabalara ve tanıdıklara haber verilir. Cenazenin defin öncesi işlemlerine yetecek kadar zaman aralığı bırakılıp kaldırılacağı saat tespit edilir. Mezarı eşecek olan kişilerle ölü yakını mezarlığa gidip mezar yeri belirlendikten sonra mezar eşilmeye başlanır. Beldelerde belediye kurulmadan önce daha köy iken bütün köyü dolaşıp davet edecek kişi görevlendirilirdi. Belediyeler kurulduktan sonra anons sistemiyle davet edilmektedir. Önceleri kefen dikme, suyu taşıyıp ısıtma, teneşiri hazırlama, sandalye getirme ve diğer araç gereçleri temin etme telaşına girilirdi. Yardımlaşma dernekleri kurulduktan sonra bütün bu işlemleri dernek yerine getirmektedir. Derneğe haber verildikten sonra dernek görevlileri defin öncesi işlemler için ilk olarak inanç önderi şeyhe haber verir. Şeyhle beraber cenazeyi kaldırma saati tespit edildikten sonra belediye anonsuyla belde davet edilir. Bu arada görevliler mezarı eşmektedir. Kaldırma vaktinden iki saat önce cenaze yakınları tarafından dernekteki gasilhaneye getirilir. Yakınları ölünün elbiselerini üstten yırtarak çıkarıp üstünü kalın bir çarşafla örter. Her şeyden önce ölünün altı temizlenir. Koltuk altı ve etek tıraşları kontrol edilir. Ölü erkek ise oğlu ya da erkek kardeşi, kadın ise kızı yada kız kardeşi tarafından bu kontroller yapılır. Olur ki etek ve koltuk altı tıraşı ölmeden önce gecikmiş ve tıraş edilmesi gerekiyorsa tıraş edilir. Tırnakların uzun olup olmadığı kontrol edildikten sonra gerekiyorsa tırnaklar kesilir. Bu arada ılık su hazır edilmiş, kullanılacak kap kacak son bir defa daha temizlenip yıkanmıştır. Genelde kullanılan sabun yöresel sabunumuz olan gar sabunudur. Gar defne ağacının tanelerinden elde edilen ve çok güzel kokusu olan bir yağdır. Zeytin yağıyla karışımından üretilen gar sabununun yöremizde kullanımı çok yaygındır. Yıkama işlemine geçilmeden önce bir kalıp gar sabunu bıçakla ufalanıp bir kese şeklinde dikilen beyaz bez parçasının içine doldurulup kesenin ağzı kapatılır. Sabunlu kese kısa bir süre ölünün yıkanacağı ılık suyun içinde bırakılır.                    

YIKAMA

Ölü erkek ise inanç önderi şeyhle beraber halden anlayan ölü yakını erkekler tarafından yıkanır. Kadın ise şeyh ailesinden gelen dini konularda bilgili kadınla beraber halden anlayan ölü yakını kadınlar tarafından yıkanır. Ölüyü yıkayan kişilerin abdestli olması şarttır. Yıkama işlemine ölünün üstüne ilk olarak üç kap soğuk ondan sonra üç kap sıcak su baştan aşağı sağ ve sol tarafına dökülerek başlanır. Soğuk ve sıcak suyun dökülerek başlanması ölüde hayat belirtileri olup olmadığına bakmak için yapılır. Canlı ise soğuk ve sıcağa refleks verecektir. Abdest aldırmaya başlanmadan önce ele pamuk sarılarak çarşaf altından ölünün edep yeri yıkanarak taharet verilir. Altı yıkandıktan sonra abdest aldırmaya başlanır. Abdestte yıkanan ve mesh edilen her uzuv için ayrı ayrı dualar okunur. Bütün dualar Arapça olup Kelime-i Şehadetle biter. İlk olarak eller yıkanır. Ağza ve burna üçer defa su verilir. Yüz yıkandıktan sonra eller dirseklere kadar yıkanır. Baş mesh edildikten sonra ayaklarda mesh edilir. Abdest alınırken bütün yıkama ve mesh işlemleri üçer defa yapılır. Abdest alma yöntemimiz Ehlibeytin (a.s.) yöntemidir. Bu konuda Kuranı Kerim şöyle buyurmaktadır. “Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı ve her iki topuğa kadar da ayaklarınızı mesh edin.(9) Abdest alımı bittikten sonra ufalanmış sabun dolusu kese ve bol ılık suyla Kuran-ı Kerim ayetlerinin eşliğinde ilk olarak baş, boğaz ve göğüs bölgesi yıkanır. Ölüyü sağ tarafına çevirmek için sol ayak sağ ayağın, sol el sağ elin üstüne konduktan sonra sağ tarafına yatırılır. Sağ tarafa yatırılmışken baş, boyun, koltuk altı, sol kol, göğüs ve sırt bölgesi ufalanmış sabun dolusu kese ve bol ılık suyla Kuran-ı Kerim ayetlerinin eşliğinde yıkanır. Etek altı ayrı tüm sabunla çarşaf altından yıkandıktan sonra sol ayak aynı tüm sabunla ve bol ılık suyla yıkanır. Ölüyü sol tarafına çevirmek için sırt üstü yatırılıp sağ ayak sol ayağın, sağ el sol elin üstüne konduktan sonra sol tarafına yatırılır. Sol tarafa yatırılmışken baş, boyun, koltuk altı, sağ kol, göğüs ve sırt bölgesi ufalanmış sabun dolusu kese ve bol ılık suyla Kuranı Kerim ayetlerinin eşliğinde yıkanır. Etek altı ayrı tüm sabunla çarşaf altından yıkandıktan sonra sağ ayak aynı tüm sabunla ve bol ılık suyla yıkanır. Bahsedilen yıkama işlemleri üç defa tekrar edildikten sonra çarşaf temiz ve kuru bir çarşafla değiştirilir. Dualar eşliğinde son bir kez daha abdest aldırılır. Durulama işlemi için ölü yakınları tarafından oturtulur. Şeyh ilk olarak sıcak üç kap suyu baştan aşağı sağ ve sol tarafına dökerken üç sefer Asr suresini okur. Soğuk üç kap suyu dökerken üç sefer İhlas suresini okuyarak yıkama işlemini sonlandırır. Sondaki sıcak ve soğuk suyun dökülmesi de ölüde hayat belirtileri olup olmadığı konusunda son bir denemedir. Ölünün ve teneşirin üstündeki son sabun köpükleri bol suyla durulandıktan sonra havlularla kurulamaya geçilir. Özenle yapılan abdest, yıkama, durulama ve kurulamadan sonra kefenlemeye başlanır.

KEFENLEME

Kefen beyaz bez kumaştan dikilip başka renkte bir kumaş kullanılmaz. Zengin fakir ayırımı gözetmeksizin herkese aynı kalite kumaştan dikilen kefen kullanılır. Dini kaynaklara göre kefen en az üç parçadan oluşmalıdır. “Sevbel hak” hak elbisesi olarak adlandırılan parça baştan geçirilip göğüs üstü örtülür. “İzar yada vizra” olarak adlandırılan parça ile sevbel hak parçasının altından bacaklardan göbeğe kadar sarılır. Ayaklara kadar uzun don ikisinin üzerine giydirilir. Hepsinin üzerine dizlere kadar uzanan gömlek giydirilir. Erkeklerin başına takke kadınların başına ise baş örtüsü giydirilir. Tahnit işlemi olarak adlandırılan, güzel kokular içeren sıvılar ölünün üstüne serpiştirildikten sonra ölünün yakınları vedalaşıp helalleşmek için içeri alınır. Vedalaşma ve helalleşme hüzünlü bir şekilde bittikten ve yakınları dışarı çıktıktan sonra kefenleme işlemine kalındığı yerden devam edilir. Ayak ve el parmakları pamukla sarılır. Boğazı ve gözlerinin üstü pamukla örtüldükten sonra ölü kefenin en büyük ve son parçasının içine konur. Bu parçaya kefenin en büyük ve önemli parçası olduğu için kefen adı verilmiştir. Kefenin kenarından dar ve ölünün boyunda uzun bir parça yırtılır. Ölüyü saran kefenin iki kenarı birbirine sarılıp bitiştirildikten sonra her iki taraftan delinir. Yırtılan uzun parça deliklerden geçirilip düğüm atılmadan ölüyü saran kefen başın üstünden mezarlıkta rahat bir şekilde açılabilecek hafif düğümle bağlanır. Kefenin üstten bağlanmasıyla kefenleme işlemi bitirilmiş olup temiz tabutun içine konmaya hazır hale getirilmiştir. Tabutun üstüne ayetlerin yazılı olduğu bir bez açıldıktan sora ölü cenaze evine götürülmek üzere cenaze aracına konur.

Cenaze evine getirildiğinde onu davetli halk ve yakınları karşılar. Tabut kıbleye dönük bir şekilde konduktan sonra kaldırılacağı saate kadar şeyhler tarafından Kuranı Kerim tilaveti ve dualar okunur. Cenazeyi kaldırma saati geldiğinde görevli şeyh cenazenin baş tarafında kıbleye dönük bir şekilde Kuran-ı Kerim’den ayetler okuduktan sonra Fatiha suresini cemaate okutarak cenaze erkekler tarafından kaldırılır. Cenazenin arkasında kadınlar yürümedikleri gibi cemaatle mezara da gitmezler. Bir süre erkeklerin omuzlarında taşınan cenazeyi taşımak için cemaat sevaba ortak olmak için birbirleriyle yarışır. Taşıyan kişi tabuta dokunduğu zaman Kelime-i Şehadet getirip ölüye rahmet eylemesi için Yüce Allah’a dua eder. Hz. Peygamberimiz (s.a.a.v) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır. “Kim ki bir cenazede taşıyıp cenaze namazına katılırsa bir kıyrat sevaba nail olur. Kim bir cenaze defnedilirken toprak atılmasına yardımcı olursa iki kıyrat sevaba nail olur.” Hz. Peygamberimize sorulmuş ya Resululllah bir kıyrat sevabın ölçüsü nedir? Hz. Muhammed (s.a.a.v) “ her bir kıyrat sevabın ölçüsü bir dağın büyüklüğü kadardır.”diye buyurmuştur.(10)  Cenaze bir süre sonra cenaze aracına konduktan sonra mezarlıktaki musalla taşının üstüne baş tarafı batıya doğru konur.

 

CENAZE NAMAZI

Cenaze namazı kılmak için cemaat kıbleye doğru saf tutar. İmam kıbleye doğru cenazenin başı imamın sağında kalacak şekilde cemaatin önünde durur. İstiaze ve besmeleden sonra ölümle ilgili Kuran-ı Kerim ayeti ya da bir hadisi şerif okur.  Yüce Allah’ı tesbih ve temcid ettikten sonra ölümden ibret alınması gerektiği ve bu ölen erkek ya da kadın için rahmet dileyen kısa bir giriş yapar. Bu cenazeye erkek kadın veya çocuk için beş tekbir rükû ve secdesi olmayan ayakta namaz kılmak için niyet edildikten sonra tekbir alarak eller bağlanmaksızın namaza başlanır. İlk tekbirden sonra Sübhaneke duası okunur. İkinci tekbirden sonra Fatiha suresi ve kısa sure yada bir ayet okunur. Üçüncü tekbirden sonra bir ayet veya kısa bir sure okunur. Dördüncü tekbirden sonra Allahümme Salli ve Allahümme Barik duası okunduktan sonra ölünün ruhuna dua edilir. Beşinci tekbirden sonra Ettehiyyatü duası okunduktan sonra ilkin sağa sonra sola selam verilir. İmam cemaate ölünün ruhuna ithafen Fatiha okutarak cenaze namazını sonlandırır.

Cenaze Namazı Neden Beş Tekbirdir?

Cenaze namazında tekbir sayısı mezhepler arasında ihtilaflı bir konu olmuştur. Ehlisünnet velcemaate bağlı mezhepler imamlarından aldıkları bilgilerle cenaze namazını  dört tekbir olarak kılmaktadır. Ehlibeyt imamlarının (a.s.) yolunda yürüyen Şii ve Alevi mezhepler Ehlibeyt imamları (a.s.) ve Hz. Muhammedin (s.a.a.v.) söylemleri ve teamüllerinden öğrendikleri şekilde cenaze namazını beş tekbir olarak kılmaktadır. Bu konuda Alevi kaynaklarda bilgiye fazlaca rastlanıldığı gibi Sünni kaynaklarda da cenaze namazının Hz. Muhammed (s.a.a.v) tarafından beş tekbir olarak defalarca kılındığını gösteren bilgiler fazlaca yer almaktadır. Konunun dışına çıkmamak ve uzatmamak adına özellikle Sünni kaynaklarda geçip teamülleriyle çelişen hadislere yer vereceğim. Abdurrahman Bin Ebi Leyladan rivayetle “Zeyd Bin Erkamın arkasında cenaze namazı kıldım. Kendisi daha önce dört tekbir kılarken beş tekbir olarak kıldığını gördüğümde sordum. Neden beş tekbir? Resulullah (s.a.a.v) böyle kılardı.” dedi. (11)  Başka bir rivayette ise Eyüp Bin Said Zeyd bin Erkam cenaze namazını beş tekbir olarak kıldıktan sonra “Peygamberinizin sünnetidir. Kesinlikle terk etmem” demektedir.(12) Sünni kaynaklarda   Zeyd  bin Erkamdan  rivayet edilen bu iki hadisteki çelişki “daha önce dört tekbir olarak kılarken” dediği halde diğer rivayette “Peygamberinizin sünnetidir. Kesinlikle terk etmem” demektedir. Bu çelişkiden şu sonuç çıkmaktadır. İlk olarak her iki rivayette Hz. Muhammedin (s.a.a.v.) cenaze namazını beş tekbir olarak kıldığı belirtilmektedir. Yalnız ikinci rivayet birinci rivayetteki “daha önce dört tekbir kılıyordu” sözünü çürütüp Bin Erkam’ın beş tekbirde ısrar ettiğini ve daha önce dört tekbir olarak kılmadığını göstermektedir. Bu konuda Sünni kaynaklarda yer alan bir çok rivayetten  Hz. Aliden (a.s.) rivayetle “ Cebrail (a.s.) Peygambere (s.a.a.v) insanlarla selamlaşmayı ve cenazeye namaz kılmayı öğretmek için huzuruna iner.” “ Ya Muhammed Yüce Allah (c.c.) her gün kullarına beş vakit namazı farz kılmıştır. Kişi hastalanıp ayakta namaz kılamazsa oturarak kılsın. Bundan da aciz kalırsa her vakit için beş tekbir getirsin. Ölürse cenazesine dostu beş tekbir namaz kılsın. Her bir vakit namaz yerine bir tekbir getirsin.(13)  Sünni kaynaklarda bu tür rivayetlere fazlasıyla rastlamak ve örnekleri çoğaltmak mümkündür. Hz. Muhammed (s.a.a.v.); münafıkların cenazelerine dört, müminlere ise beş ve daha fazla tekbirle cenaze namazı kıldığı her iki tarafın kaynaklarında rastlamak mümkündür. Münafıklara dört tekbirle cenaze namazını kılmasının sebebi ise dört ile beşinci tekbir arasında ölüye dua edildiği için münafığın ruhuna dua etmemek için namazı dördüncü tekbirle bitiriyordu. Daha önce belirtildiği gibi dini kaynaklarımız Kuran-ı Kerimle beraber Hz. Muhammed ve Ehlibeyti’dir. Bu kaynakların ışığı ilahi bir ışıktır. Bütün yanlışlardan çelişkilerden masumdurlar. İlahi masumiyet karinesiyle taçlandırılan bu kaynakların izinde yürümek Yüce Allah’ın bize bahşettiği en büyük nimettir. 

 

Cenazenin Defni

Cenaze namazı kılınan ölü defin için doğu batı istikametinde, açılan mezara omuzlarda taşınır. Mezarlığın çoğunlukla dağlık bölgede olmasından dolayı vahşi hayvanların mezarı gece açmasından korkulduğu için mezarın lahitle beraber insan boyunda olmasına dikkat edilir. Mezarın içindeki lahit açma yöntemi Alevilerde diğer mezheplerden farklı olup mezar belli bir derinlikten sonra iki tarafından daraltılıp oluşan kenarlara taş levhalar son zamanlarda betondan levhalarla lahidin üstü örtülmektedir. Son zamanlarda Sünni kardeşlerimizin de mezarı açarken lahdi daha pratik ve düzenli olduğu için bizim gibi yaptıklarını görmekteyiz. Lahdi örtmek için daha önce kullandıkları tahta levhalar yerine bizim gibi beton levhalar kullanmaya başladılar.    Ölü yakınları tarafından tabuttan çıkarılıp mezarın içindeki lahde sırtı lahit duvarına dayanmış, yüzü kıbleye dönük, başı batı, ayakları doğu tarafına gelmiş bir şekilde yatırılır. Mezarın içine ölüyü yerleştiren birinci dereceden yakını kefenin baş tarafındaki düğümü açarak üç avuç toprağı kefenin içinden ağzın yanına koyar. Üç avuç toprağın kefenin içine ve ağzın yanına konmasının anlamı topraktan gelen insanoğlunun toprağa iadesi anlamına gelir. “Sizi yerden (topraktan) yarattık, yine (ölümünüzden sonra) ona döndüreceğiz. Hem de ondan sizi bir kere daha çıkaracağız.”(14) Ölü lahdin içine yerleştirildikten sonra lahdin üstü beton ince levhalarla örtülür. Mezarı toprakla doldurmak için cemaat sevaba ortak olmak için adeta birbiriyle yarışır. Toprak atılırken cenazeye katılan şeyhler tarafından Yasin’i Şerif okunur. Toprak atma işlemi bittikten sonra telkin için imam mezarın baş tarafında ölünün yüzüne dönük durur. Ahirette kendisine sorulacak sorulara cevap vereceği telkinleri yüksek sesle okur. Telkin sadece ölüye yapılmamaktadır. Orada bulunan cemaatin inançları hakkında bilgi sahibi olmaları da amaçlanır.  Telkin işlemi ölünün ruhuna Fatiha’yla bittikten sonra ertesi gün sabahleyin mezara çıkış saati ve üç gün bazı yerlerde iki gün evde öğleden ya da ikindiden sonra taziye kabul saatleri anons edilir. Birkaç yıl öncesine kadar mezara çıkış saati ve taziye için belirli bir saat yoktu. Gün ağardıktan hemen sonra sabahleyin herkes mezarlığın yolunu tutardı. Taziye için gün içinde istendiği zaman cenaze evine gidilirdi. Cenaze ailesini rahat ettirmek amacıyla taziyeye belli saatler arası kuralı kondu. Ertesi gün sabah mezara çıkacak insanları mezara araçlarla taşımak içinde saat mefhumu getirildi.

Mezarlıktaki dini vecibeler bittikten sonra ölünün yakınları tek sıra haline girip cemaatin taziyelerini kabul eder. Mezarlıktaki taziye kabul şekli cenazeye katılan cemaat sıradaki cenaze yakınlarının önünden geçip elini selam verir vaziyette havada tutarak Arapçayla “Allah rahmet eylesin.” “Başınız sağ olsun.” “Dininiz, imanınız salim baki kalsın.” “Allah sizi ve çocuklarınızı salim kılsın.” “ Allah sabır versin.” Anlamına gelen sözlerle klişeleşmiş dua ve temennileri söyleyerek cenazeye karşı görevlerini tamamlayıp herkes evine dağılır. Otuz-kırk yıl öncesine kadar mezarda cenaze yakınlarının ellerini teker teker sıkıp tokalaşarak baş sağlığı dilenirdi. İleri gelenler ve şeyhlerimizin girişimiyle tokalaşma yerine selam şeklinde başsağlığı kabul edilmesi hem cenaze sahiplerinin rahatlığı hem de zaman kazanma yönünden isabetli bir değişiklik olmuştur. Mezarlıktaki taziye kabulünden sonra cemaat evlerine dağılırken akraba ve komşular cenaze sahiplerini yalnız bırakmamak için cenaze evine giderler.

 

DEFİN SONRASI RİTÜELLER

Cenazenin defninden sonra önceleri bütün cemaat dönüşte cenaze evine gelir, hali vakti iyi olanlar cemaate yemek verirdi. Sonra Kuran okunup dua edildikten sonra herkes evine dağılırdı. İnanç önderleri ve ileri gelenler acı günlerinde cenaze sahiplerinin maddi manevi rahatlığını düşünerek cenaze dönüşü bu tür uygulamalara son verildi. Definden sonra toplumumuz baş sağlığı ziyaretleri konusunda çok duyarlıdır. Önceleri yedi günün her saatinde baş sağlığına gidilir ve uzun süre oturulurdu. Gün boyu konuklarını ağırlama telaşı cenaze yakınlarını çok yormaktaydı. Bu uygulamanın cenaze yakınlarını rahatlatacak bir şekilde düzenlenme isteği dillendirildikten sonra başsağlığı ziyaretleri belli kurallara bağlandı. İlk olarak yedi gün olan baş sağlığı süresi kırsal bölgelerde üç gün şehirlerde ise iki günle sınırlandırıldı. Gün boyu gidilen baş sağlığı ziyaretleri öğleden ya da ikindiden sonra belli saatler arası kuralı getirildi. Başsağlığı ziyaretine en belirgin dinî ritüel Kuran-ı Kerim okuyup dua etmektir. İnanç önderleri ve Kuran okumasını bilen halktan kişiler tarafından okunan Kuran-ı Kerim ve aralarda yapılan dini sohbetleri cemaat huşu içinde dinler. Başsağlığında erkeklerle kadınlar ayrı yerde otururlar. Başsağlığının amacı cenaze sahiplerini bu acı günlerinde yalnız bırakmayıp teselli etmek ve ölünün ruhuna dua etmektir. Başsağlığı için cenaze evine gelen kişi Kuran okunuyorsa sessiz bir şekilde boş bulduğu bir sandalyeye oturur. Kuran-ı Kerim okuyan kişi tasdikle okumasını bitirip Fatiha okuttuktan  sonra kalkıp gitmek isteyenler çıkışta bekleyen cenaze sahiplerine başsağlığı dileyip cenaze evinden ayrılır. Definden sonraki gün güneş doğmadan sabahleyin cenaze yakınları inanç önderleri ve halk tarafından mezar ziyaret edilir. Erkekler ve kadınlar ayrı ayrı oturmaktadır. Mezar ziyareti ölü yakınlarının ağıtları ve ağlaşmalarıyla başlar.  Huşu içinde dinlenen Kuran-ı Kerim okunup dualar edildikten sonra halk evlerine dağılır. Önceleri üç gün olan sabah mezar ziyaretleri definden sonraki gün ve yedinci günle sınırlandırıldı. Bazı aileler mezar ziyaretlerini üç dört gün yapabiliyorlar. Fazladan yapılan mezar ziyaretlerine sadece aile yakınları katılır.  Yedinci güne kadar komşu ve akrabalar cenaze evine yemekler hazırlayıp getirirler. Başsağlığı günleri geçtikten sonra uzaktan gelen yada geç haberi olan ziyaretçiler kabul edilir.  

Yas Tutma

Sevdikleri bir aile efradının vefatından sonra yakınlarının acısı üzüntü ve gözyaşı olarak tezahür eder. Yas tutma içten gelen bir duygu olduğu için belli kuralları yoktur. Ölünün birinci dereceden yakını olan kadınlar sevdiklerini kaybetmenin acısıyla cenazenin kaldırılma sürecinde ağlaşırlar. Ağlayıp gözyaşı dökmek mezar ziyaretlerinde de yaşanır. Ölümün Yüce Allah’ın emri olması sebebiyle isyan etmemek için ağlama her zaman düzeyli olur. Dövünme isyan etme gibi hal ve hareketlere halk ve büyükler tarafından izin verilmez. Kadınların yas tutma süresince siyah renkte eski elbiseler başörtüleri giymeleri, hüzünlü bir şekilde davranmaları, gülüp eğlenmemeleri, evlerine kapanmaları yas tuttuklarının işaretidir.  Erkeklerin yas tutma şekli ise hüzünlü halleriyle tıraş olmamaları, eğlenmemeleri ve gezmeye çıkmamaları yaslı olduklarının işaretleridir. Yas tutma süresinin sınırlaması olmamakla beraber ölü yaşlı ise kırk gün, genç ise bu süre çok daha fazla uzamaktadır. Yas süresini uzun tutan ailelerin normal hayatlarına dönmeleri için komşu ve akrabalar tarafından çaba sarf edilir.

Yedinci Gün Yapılan Uygulama Ve Ritüeller

Önceleri cenazelerin çoğunda ilk üç günde yemekler verilir Kuran-ı Kerim okunup dua edilirdi. Haliyle bu uygulama cenaze sahiplerine maddi külfet getirdiği gibi fiziki yorgunluk sebebiydi. Hazırlıksız yakalanan aileler için sıkıntılı durumlar yaratıyordu. Bu sıkıntıların oluşmaması ve yaşanmaması için inanç önderleri ve ileri gelenler tarafından yedisine kadar cenaze için verilen yemek ve benzeri uygulamalara son verildi. Yedinci güne kadar cenaze evine gelen ziyaretçiler Kuranı Kerim okuyup ya da dinleyip dua ederek ayrılırlar. Yedinci gün uygulamaları ise sabah mezar ziyaretiyle başlar. Mezar ziyaretine ölünün yakınlarıyla beraber inanç önderleri ve belde halkı katılır. Erkeklerle kadınlar ayrı yerlerde durur. Kuran okunup dualar edildikten sonra ölü yakınları sıra halinde dizilip cemaatin taziye dileklerini kabul eder. Mezar ziyareti bittikten sonra rahmetlinin ruhuna ithafen yemek verileceği anonsu yapılıp cemaat eve davet edilir. Cemaatin bir kısmı cenaze evine geldikten sonra Kuran-ı Kerim ve dualar okunduktan sonra yemek yenir. Yedinci güne özgü yemeklerin başında hirise adlı et ve buğdayla pişirilen yemek gelir. Hirise sadece cenazelerde verilen bir yemek değildir. Mübarek gün ve bayramlarda pişirilip dağıtılan geleneksel hayır yemeğimizdir.

Hirise’nin  Tarihçesi Ve Yapılışı

Hz. Muhammed’e (s.a.a.v) ilk vahiy indikten sonra “En yakın akraba ve hısımlarını uyar” (15) emrini içeren ayet indiğinde Hz. Ali’yi (a.s.) yanına çağırır. Akrabalarımı çağıracağım onlara ikram etmek için bir koyun ve bir ölçek buğday al yemek pişir diye buyurur. Hz. Ali et ve buğdayla yemeği pişirdikten sonra Hz. Peygamberin akrabası olan Abdülmüttalip oğullarını çağırır.   Geldiklerinde Hz. Ali misafirleri içeri alıp pişirdiği yemeği önlerine koyar. Hz. Muhammed (s.a.a.v) Allah’ın adı ve bereketiyle gelin yiyin diye buyurur. Hepsi doyana kadar yedikten sonra yemeğin eksilmediği görülür. Sonra Hz. Peygamber konuşmaya başlar. “Ey Abdülmüttalip oğulları kim aranızdan borcumu ödeyecek, sözümü yerine getirecek, makamımda ikamet edecek, ailemde ve ümmetimde halifem olacak, dünyada ve ahirette ben onun kardeşi o benim kardeşim olacak, vezirim, arkadaşım, seçkin dostum, sırdaşım, benim derecemde benimle olacak” diye sorar. Herkes susup birbirine bakar. Aralarında yaşça en küçük, en cesur, en güçlü, ve en ince bacaklı olan Hz. Ali (a.s.) “ ya Resulullah  ben senin borcunu öderim, sözünü yerine getiririm, ümmetinde ve ailende halifen olurum, kardeşin olduğum gibi kardeşimsin, dünyada ve ahirette senin derecende seninle beraber olurum.”demiştir. Hz. Muhammed (s.a.a.v) elini Hz. Ali’nin omuzuna atarak şöyle buyurur. Bu benim kardeşim, vasim, halifem, kendisini dinleyin ve itaat edin.” (16)

Daha İslamiyet’in başlangıç noktasında Hz. Muhammedin Hz. Ali’yi ümmetine vasiyet etmek için akrabalarıyla yaptığı toplantıda kendilerine ikram edilmek üzere et ve buğdayla pişirilen hirise olarak bildiğimiz çok lezzetli yemektir. Hirise yapmak için her bir kg dövülmüş buğday için iki kg et gerekir. Etler haşlandıktan sonra üstüne buğdaylar eklenir. Beş altı saat pişirildikten sonra kuyruk yağı eklenir. Uzunca tahta karıştırıcılarla karıştırılıp kıvamını alması sağlandıktan sonra tabaklara doldurulur.  Cenazenin yedinci gününde hirisenin yanında başka yemeklerde ikram edilir. Cemaat dağılırken evlerine götürmeleri için herkesin eline birer tabak hirise verilir. Hirise yapmak çok külfetli ve zahmetlidir. Ustalık, dayanıklılık ve güç istediği için erkekler tarafından pişirilir. Bir beldede hirise pişirebilecek kişi sayısı bir elin parmakları kadar azdır. Son zamanlarda cenazelerin yedinci gününde külfetli ve zahmetli olduğu için hirise yerine et suyuna pişirilmiş bulgur pilavı, haşlanmış et, etli pirinç çorbası, lahmacun, kağıt kebabı gibi yemeklerde ikram edilebilmektedir. Dikkat edilirse bütün yemeklerde mutlaka et vardır. Davetli sayısının çokluğuna göre bir gün öncesinden erkek koyun ya da dana kesilir. Kesilecek hayvanın mutlaka erkek olması şarttır. Alevilerde dişi eti yemek günahtır. Onun için Alevilerin yoğun olduğu beldelerde kasaplar kesinlikle dişi kesip satmazlar. Dişi eti satmaya yeltenen kasaplar toplum tarafından dışlanır. Alevilerin bu hassasiyetini bilen birçok Sünni kardeşimiz Alevilerin yoğun yaşadığı beldelerdeki kasaplardan alışveriş yapar.

Öğleden önce verilen yemekten sonra akşamüstü cenaze evinde belde halkının katılımıyla inanç önderleri tarafından Kuran hatmi okunur. Kuran hatminde inanç önderleri Yasin’i şerif ve kısa süreler okunduktan sonra dualarla hatim edilir. Bütün cenaze ritüellerinde olduğu gibi Kuran hatminde de kadınlarla erkekler ayrı oturur. Cemaat dağılmadan kendilerine lokum, cezerye vb. ikramlar dağıtılır.

Yedinci günde yapılan uygulamaların benzeri kırkıncı günde de yapılır. Yıldönümlerinde ise genelde mezar ziyaretinde Yasin’i Şerif ve dualar okunur. Nadiren evde Kuran hatmi okunup yemekler verilir.

Sonuç

İlkler ve sonlar önemlidir. Onları önemli kılan şey ise sonuçlarıdır. Her ölüm bir sondur ve her sonun bir değeri vardır. Bu değer yeni bir olgunun veya durumun sebebidir. Dünya hayatının edebi, ahlakı ve fazileti Ahiretin vasfını belirlemektedir. Ahiret; ödül ve cezanın vuku bulduğu yerdir. İyiyle kötünün, hayır ve şerrin birbirinden ayrıldığı ve ebedi hayatın sürüldüğü yerdir. Bu fasılda insanın mevkiini belirleyen şey ise dünya hayatının kıymetidir. Kıymeti belirleyen kurallar; İslam’ın ve imanın şartlarıdır. 

Ölüm haktır ve Allah’ın emridir. Dünya hayatının sonu, ahiret hayatının ise başlangıcıdır. Dünya hayatının emeli Ahirettir. İnsanoğlunun bu dünyadaki hayatı Ahirete yöneliktir. Bu yüzden attığı her adımı dikkatli atmalı her davranışı ve her sözü ölçmelidir. Dünyaya niye geldiğini tefekkür etmeli, yüce Allah’ı(c.c.) daima zikretmeli, Hz. Peygamber’in izinde yürümeli, Ehlibeyt’in sevgisini her zaman yüreğinde taşımalıdır. Kimseye muhtaç olmadan çalışmalı, herkese karşı vefakar ve merhametli, azimli ve muhterem olmalıdır.

Hayatımızı doğumdan ölüme kadar belirleyen şey İslam’dır. İnsan hasta düştüğünde Allah’tan yardım istemekte, şifa bulması için adaklar adamakta ve Allah’a niyaz etmektedir. Ecel gelince de mevtaya Allah’tan rahmet dilenmektedir. İnsan ölünce yönü Kıble’ye çevrilmekte, yıkanması ve mezara kadar taşınması ve gömülmesi İslamî kurallara göre yapılmaktadır. Yıkama, taşıma ve gömme merasimlerini belirleyen ananeler dinî kurallara göre şekillenmektedir. Ölü yakınlarının bu acı günü sabır ve sebatla geçirmeleri için halkın ziyaretleri, yedi gün boyunca okunan Kur’an ve yapılan ibadetler İslam dininin kuraları mucibince yapılmaktadır. Resulullah’ın ve Ehlibeyti’nin hayatı ve anlayışları geleneklerimizin oluşmasında önemli bir yer teşkil eder. Cenazelerin gömülme şekli ve cenazede kılınan namaz, namaz sonrasında okunan dualar ve taziye evindeki uygulamalar bu anlayışa uygundur. Yedinci günde daha sonraları da bayramlarda ve ölüm yıldönümlerinde yapılan kabir ziyaretleri bu anlayışın tezahürüdür. Yedinci günde dağıtılan hirise de dini bir değer ve anlam taşımaktadır.

Kısaca Alevilerin ölü gömme adetleri İslamî bir anlayışla yapılmaktadır. Gelenek ve görenekleri de belirleyen şey büyük oranda dindir. İnancımızda Ahiret önemli bir yer tutmaktadır. Bu önem tüm dünya hayatını etkilemektedir. Hayatımızın her alanını kapsamakta ve davranışlarımızı doğru yönde etkilemektedir. İnançlı, itikatlı ve hayırlı kullar olmamızı sağlamaktadır.

                                                                                  Hüseyin Şanlı

                                                                                O9 – 10 - 2012

(1)- Kehf 110

(2)- Nahl 97

(3)- Riyaz-üs Salihin C-1 S-139

(4)- Bihar’ul- Envar, c. 78. s. 358.

(5)- Araf  34

(6)- Câmiu’s-Sagîr, 2/12, Hadis No:1201

(7)- Belde belediyeleri mezarı bedava vermektedir. Merkez şehir belediyesi ise mezarı belli bir fiyat karşılığında satmaktadır.

(8)- Kütüb-i Sitte Cild-8

(9)- Maide 6

  (10)- Sahihi müslim  945

(11)- Sahihi Müslim c.3 s.56, Tirmizi c.3.s.343, Sünen Ennesai c.4 s.72 ve  Sünen İbni Maceh c.1 s.48

(12)- Sünen eddaraktani c.2 s.73 ve 75 Müsnedi Ahmed c.4 s.370

(13)- Müntehab kenzül ümmal hamişi müsnedi Ahmed c.1 s.221 ve 222 

(14)- Taha 55

(15)- Şuara 214

 

(16)- ElHidayetül Kübra s.46- 47  - Ettebari tefsiri s.74 

EL HASîBî ( Kaddes Allah Rûvhahü)

Hüseyin ŞANLI

Hidayet yolunda yürüyenlerin her zaman minnet ve rahmetle andıkları El Hüseyn Bin Hamdan El Hasîbî’yi (k.r.) üstün kılan özelliklerinin başında şüphesiz itikadını ve inancını Kur’an-ı Kerim, Sünnet-i Nebevi ve Ehlibeyt imamlarına dayandırdığı hayat felsefesi oluşturur. Zira İslam bu üç ana kaynağa dayandığı zaman gerçek anlamıyla yaşanabilir. Ehlibeyt’i (a.s.) öğrenmek için her zaman ilminin ve inancının nuruyla aydınlandığımız El Hasîbî’nin (k.r.) itikadı ve inancı İslamî usullere ve Alevi velayetine dayandığı kendi eserlerinden anlaşıldığı gibi ilim ve irfan ehlinin ikrarıyla sabittir. İtikadının paklığı ve yüceliği şüphe götürmez bir gerçektir. Şüphesiz ki itikadı ve engin deryalar misali bilgisiyle El Hasîbî; kendisinden sonraki kuşakların iktibas edecekleri ve itikatlarını perçinleştirecekleri bir kaynak olmuştur.

El Hasîbî’nin (k.r.) inancı ve itikadı kelime-i tevhid (Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden rasülüllah ) üzerine kuruludur. Engin bilgisine ulaşabildiğimiz “El Hidayet’ül Kübra” adlı şaheserinin önsözünde yüce Allah’ı yücelttiği tevhit ettiği sözleri ender rastlanabilecek türdendir. Yüce Allah’ı yüceltip inancını vurguladığı sözlerinden bir bölüm sunuyoruz.

“Allah’a hamd ü senalar olsun. Hamd ü senayı başlatıp yaratan ve mukadder kılıp hükmeden, onunla emredip rıza gösteren, kullarına bahşettiği nimetlerin karşılığı olarak kabul eden, rahmetiyle kullarına karşı yükümlülüğünü yerine getiren, öfkesinin şerrinden onları koruyan, onları indirdiği kurallarla yargılayan, nimetleri ve hidayeti için hamd ü senayı hak eden, çünkü nimetleri için kullarının kendisine hamd ü sena etmeleri kendilerine verilmiş bir nimetti. Karanlıkların nurunu kapatamadığı, bütün mekânların gücünü kuşatamadığı, ululuğunun özünde madenlerin azalmadığı, hükümdarlığının sınırı olmayan odur.

Şekle girmeyen ilk, yaratılamayan son, öncesizliği ve sonsuzluğunda (ezel) ebedi, uluhiyetinde baki olan, yarattıklarına şahit olan, hikmetinin güzel tedbiriyle yaratılmışları yaratan, cisimlerle, şahsiyetlerle, biçimlerle, ruhlarla, değişken ve değişmeyen, benzeşen ve benzeşmeyen suretlerle onları var eden odur.

Kudreti yarattıklarının arasından bir yardımcıya kendisini muhtaç etmeyen, bitiştirip ayırdığı (yer ve gök) göz alıcı ve harika mucizeleri kendisini yardımcıya ve danışmana muhtaç bırakmayan, gözle görünen meydana getirdikleri ve yarattıklarıyla aşikar olan, kesin delillerle gösterilen, akılların olağanüstü icatlarını sayamadığı, ilim ve akıl sahipleri tarafından kendisine şahitlik edilen odur. İnsanların, dillerini, benliklerini yarattığı halde onlar, onun ilminin boyutuna ve gerçek anlamına ulaşamazlar. Çünkü kendilerini yaratan başka birisi yoktur. Onları terkip edip derleyen bir başkası değildir. Kendisinden Sınıflandırmada daha yetenekli, derlemede ve planlamada daha üstünü yoktur.

Her şeyi en güzel bir şekilde yarattı. Göklerin gizemli basamakları, döşenmiş yerlerin karanlıkları ve kabaran denizlerin dibindeki her şeyin bilgisi kendisinden uzak ve gizli olmayan odur. Yaratılmış olan her şeyi ilmiyle, gücüyle ve hakimiyetiyle kuşatmıştır.”

Neden olmasın ki? Her şeyin dizgini avucunun ve gücünün emrindedir. Her şeyi onunla yönetir; kendisi yönetilemez. Her şey onun önünde boyun eğmiştir. O her şeye muktedirdir.

O, kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik ettiğimiz yüce Allah’tır. Hükümdarlığında tek olan, ortağı olmayan odur. Muhammed (s.a.a.v.) onun kulu ve resulüdür. Hidayet ve hak dini getirmek üzere onu gönderdi ki ortak koşanlar hoşlanmasa bile onu tüm dinlerden üstün kılsın.

Allahım pak rahmetini, cömert bereketini, şefkatinin merhametini, geniş rahmetini, en güzel selamını, cennetinin kazancını, elçin, kulun, peygamberin, seçkinin, yarattığın halkın içinden tercih ettiğin, Muhammed’e, kardeşi Emir’el müminin (müminlerin emiri) ariflerin nuru, takva sahiplerinin imamı, meşhur ve onurlu insanların önderi, vasilerin ve akıllı insanların en faziletlisi, Ali’ye, temiz olanların en temizi Hasan’a, pak olanların en pakı, musibette en sabırlısı şehit Hüseyin’e, Kulların efendisine (Ali Zeynel Abidin), öncekilerin ve sonrakilerin derin ilmine sahip olana (Muhammed El bakır), konuşanların içinde en doğru (sadık) olan Cafer’e, öfkesine hakim olanların içinde nurun Musa’ya, müminlerin içinde Aliyy’ül Rıza’ya, seçkinlerin içinden en hayırlısı Muhammed’e (El Cevad), doğru yolu gösterenlerin içinde Ali’ye (El Hadi), emin olanların içinde sırrının emanetçisi olan soylu Hasan’a indir, onlara vasıl eyle.

Allahım mümin kullarına tebliğ ettiklerini tebliğ eden, kâmil ıslahınla ıslah eden, kendine seçtiğin kullarının içinde pak olan, halkının içinde halife kıldığın, saklı olan ilmini emanet ettiğin ve güvendiğin, gök ve yer ehli için kanıt olarak edindiğin, evliyalarının yanındaki nimetini koruduğun, gözetleyici gözün, emrini ve yasaklarını tebliğ eden, onunla tutup kavradığın elin, gaybının (gizinin) ve vahyinin hakikatini ve rahmetini açıklayan konuşan dilin, senin birliğine yol gösterici olan yüzün, dininin hidayeti, anlaşılan en doğru yolun, hidayetinin bilinen yolu, doğru konuşan, ayıran ve birleştiren, itaatine emreden, sana itaatsizliği yasaklayan, sevabına teşvik eden, azabından sakındıran, hüccetinin oğlu olan hüccetin (delilin) seçkininin oğlu olan seçkinin, tercihinin oğlu olan tercihin, halkının içinden seni en candan seven, vasin, dedesinin (s.a.a.v.) adaşı imam El Mehdi hüccetine vasıl eyle ya rabbel alamin.”

El Hasîbî yüce Allah’ı hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın en halis duygularla ve tevhit inancıyla ortak, muadil ve eşlerden tenzih etmiştir. Mutlak hakimiyetin, adaletin, kudretin, rahmetin, ilmin, yüceliğin, yaratıcılığın ve sonsuzluğun tek sahibi yüce Allah’tır. El Hasîbî Yüce Allah’ı yüce zatına ve sıfatlarına yakışmayacak her şeyden tenzih etmiştir. Yüce Allah’a tevhidinin belagati görüldüğü gibi ender rastlanabilecek düzeydedir.

El Hasîbî’nin Hz. Muhammed’in peygamberliğine ve Ehlibeyti’nin imamlıklarına bağlılığının ve sevgisinin sınırı yoktur. Yüce Allah’tan sonra kulların nezdinde Peygamberlik makamının geldiğini ve onun seçkin elçi, doğru yola hidayet eden ve Allah’a en yakın kulu ve sevgilisi olan son peygamberin Hz. Muhammed (s.a.a.v) olduğunu önemle vurgulamaktadır. İnancımızın temelini oluşturan yüce Allah’ın tevhidi ve Hz. Muhammed’in peygamberliğinden sonra gelen Ehlibeyt imamlarımızın imamet makamı El Hasîbî’nin inancının temel unsurudur. Çünkü imamet makamı yüce Allah tarafından Hz. Muhammed’in pak ve masum torunlarına tahsis edilmiştir. İmamlıkları Kur’anı Kerim’le yüce Allah ve hadislerle Hz. Peygamberimiz tarafından tescil edilmiştir. El Hasîbî (k.r) Ehlibeyt’ten başka imamlık iddiasında bulunanlara itibar etmediği gibi onlarla mücadele etmiştir. Kur’an-ı Kerim, sünneti nebevi ve Ehlibeyt imamları itikadımızın hak terazisidir. İnancımızın bu üç ana unsurunun birbirleriyle çeliştikleri görülmemiştir. Ehlibeyt’in on iki imamının ne kendi aralarında, ne sünneti nebeviyle, ne de Kur’an’la çeliştikleri görülmemiştir. Herhangi bir rivayette bu üç ana kaynağın çelişmesi durumunda o rivayet geçersiz sayılır. İnancımızın bu denli sağlam temellere dayanması bu hak terazisinin işleviyle olmuştur. Bu sağlam temellere dayanan öğretiye ulaşmamız El Hasîbî gibi büyük bilginlerin sayesinde olmuştur. Allah onlardan razı olsun.

Bütün Aleviler gibi El Hasîbî Ehlibeyt’in 12. İmamının (Hz. Muhammed bin Hasan El Askeri) gaybetinden (görünmezliği) sonra kıyamet gününde mehdi olarak zuhur (görünmesi) edeceğine inanır. El Mehdi (a.s.) dünyayı bütün kötülüklerden temizleyeceği ve kötülüklerle dolu dünyanın yerine gerçek dini ve adaleti tesis edeceğini belirten El Hasîbî “El Hidayeh” adlı kitabında bu konuya geniş bir şekilde yer vermektedir.

El Hasîbîn’in Ehlibeyt imamlarından sonra kabul ettiği ilim kapısı makamı Ehlibeyt ilminin insanlara aktarılmasında çok büyük etkisi olmuştur. Bütün imamların yanında onların en yakınında her zaman “bab” diye adlandırılan imamların ilimlerine ve sevgilerine mazhar olmuş büyük şahsiyetler olmuştur. Ehlibeyt imamlarının sonuncusu El Mehdi’nin gaybetinin ardından Ehlibeyt’i temsil etmek isteyen ve imamların vekili olduklarını iddia eden bir sürü insan ortaya çıkar. Çoğunun amacı Ehlibeyt’i kullanarak kendilerine dünyevi bir makam ve menfaat elde etmek olan bu çıkarcıların karşısında El Hasîbî büyük mücadeleler vermiştir. Ehlibeyt imamları zamanında büyük ölçüde yekvücut olan Aleviler bu çıkarcıların yüzünden bölünme sürecine girdiler. Aleviler gerçek vekilin kim olduğu arayışına girdiler. Bu yoğun kargaşa ve tartışma dönemi El Hasîbî’nin üstadı El Cennan zamanına denk gelir. Zamanının ilim otoritesi olan El Hasîbî son üç Ehlibeyt imamları zamanında yaşayan üstadı El Cennan El Cenbelani ve diğer büyük şahsiyetlerden aldığı bilgilerle gerçek vekilin ve ilim kapısının Ebu Şuayb Muhammed Bin Nusayr olduğunu eserlerinde belirtmiştir. Muhammed Bin Nusayr on birinci imam El Hasan El Askerinin yanında en sadık talebesi ve en yakınında olan kişi olduğunu biz El Hasîbî’den öğrendik. Ehlibeyt ilminin El Hasîbî’ye ve ondan sonraki kuşaklara Muhammed Bin Nusayr tarafından aktarıldığı sabittir. El Hasîbî’nin inancı Bin Nusayr’in taşıdığı Ehlibeyt öğretileriyle şekillenmiştir. Bundan dolayıdır ki Bin Nusayr’a bağlılığını her fırsatta dile getirmektedir. El Hasîbî, Bin Nusayr’a karşı olup kendisini kötülemeye kalkışanların karşısına dikilmiş ve Bin Nusayr’i her yerde savunmuştur.

El Hasîbî’nin Muhammed Bin Nusayr üzerinden aldığı Ehlibeyt öğretisinden zamanının birçok bilge ve devlet adamı etkilenmiş ve kendisinin talebesi olmuşlardır. Kendisiyle aynı itikadı ve inancı paylaşan en ünlü talebeleri hiç şüphesiz ki Hamdani Devleti’nin hükümdarı Seyfüddevle ve akrabası ünlü şair Ebu Ferras El Hamadani’dir. Büveyhi Devleti’nin hanedanından da birçok talebesi olmuştur. Ama aralarında en bilgesi kendisinden sonra Alevilerin başvuru mercii olan Ebul Huseyin Muhammed bin Ali Elcilli’dir. Aslen Antakyalı olduğu söylenen Elcilli Halep’te El Hasîbî’nin yanında uzun zaman geçirir. El Cilli, ilminden en fazla istifade eden öğrencisi olduğu için Hasîbî’nin en sevdiği talebesi olmuştur. El Cilli Hasîbî’nin diğer talebeleri ve Alevi din kardeşleri tarafından da çok sevilir. El Hasîbî’den sonra önder olarak kabul edilir. El Cilli, üstadından sonra Ehlibeyt öğretisinin daha iyi anlaşılması ve yaygınlaşması için çok büyük çabalar sarf eden büyük bir evliyadır.

El Hasîbî; gerek inancı ve itikadı, gerek yetiştiği çevre, gerekse yetiştirdiği öğrencileri ve yaşadığı dönem bakımından stratejik bir öneme sahiptir. Son üç Ehlibeyt imamı döneminde yaşayan El Cenbelani gibi büyük bir evliyanın öğrencisi olması, Muhammed bin Nusayr’ın aktardığı Ehlibeyt öğretisine sahip olması, henüz on bir yaşında Kur’an’ı ezberlemesi, sünnet-i nebeviyi öğrenmesi ve İslamî bir çerçevede yaşamını sürdürmesi, o dönemde Mısır, Bağdat, Halep gibi kültür merkezlerinde yaşaması önemini arttıran diğer hususlardandır.

İlmi, Ehlibeyt imamlarına en yakın kimselerden alması ve onu gelecek nesillere aktarması ona tarihi bir rol tayin etmiştir. Ehlibeyt öğretisinin bugüne ulaşmasında ve halk arasında yaygınlaşmasında yazdığı eserlerin tuttuğu ışık, gelecek nesilleri de aydınlatacaktır. Aleviliğin gücü, derinliği, felsefesi ve geleceğe bakışı bu eserlerle daha kolay anlaşılabilecek, bu eserlerin öğrenilmesi ve gelecek nesillere aktarılmasıyla Alevilik daha çok gelişecektir.

Alevi kardeşlerimizin bu evliyaların hikmetli sözlerini öğrenmesi, bu sözlerin yarattığı düşünce iklimi içinde yaşaması birçok sorunun daha kolay çözülmesini sağlayacaktır. İnsan, sorunların çözümünde şiddet yerine merhameti, kin yerine sevgiyi, zulüm yerine adaleti yaşatabilirse ve sabırla hareket ederse El Hasîbî’nin çizdiği yolda yürümüş olur. İşte o zaman hayatı farklı bir çerçeveden yorumlayıp çözüme daha farklı yöntemlerle yaklaşmış olur. Akılların olağanüstü icatlarını sayamadığı, ilim ve akıl sahipleri tarafından kendisine şahitlik edilen yüce Allah’ın azameti o vakit görülür.

Kendisini yaratan Allah’a hamd ü senalar edeceği yerde insanın icat ettiği basit makinelere veya cihazlara hayretle bakan ve onlara tapan, kainat gibi karmaşık bir yapı karşısında basit görünen bir insan hücresini yapay ortamda çoğaltabildi diye; o hekimi yere göğe sığdıramayan şahıslar; Allah’ın yarattığı kompleks yapı karşısında neden hayrete düşmüyorlar? “Mutlak hakimiyetin, adaletin, kudretin, rahmetin, ilmin, yüceliğin, yaratıcılığın ve sonsuzluğun tek sahibi yüce Allah’ı neden göremiyorlar?”

Güzel ahlakı, iyiliği, merhameti, saygıyı, sevgiyi ve erdemi yaşam tarzı edinerek herkesin evinde mutlu, sokakta huzurlu, seyahatte güvenli olduğu bir dünyada yaşamayı arzulamaz mısınız? Bu hayat tarzını yakalayabilmek, hüsnü hakim kılmak, yardımı ve yardımlaşmayı yapabilmek ve bereketi sofranızda görebilmek ancak inançla ve ibadetle geçirilecek yaşamla mümkün olacaktır. El Hasîbî bu hayat tarzını telkin eder. Hem bu dünyada hem de öbür dünyada insanın ereceği saadet mertebesine ulaşmasında bu hayat biçimini gerekli gören bir anlayışla insana yaklaşır.

 

Rehber olarak kabul ettiğimiz, inancından, itikadından ve ilminden faydalandığımız El Hasîbî’nin izinden gitmek manevi hayatta yapacağımız en önemli iştir. Kendisine ve sevenlerine önyargıyla yaklaşıp hakkında yalan yanlış söylemleri sarf edenler nazarımızda doğru yoldan sapmış ve hidayet nurundan mahrum kalmışlardır. 

EL HASÎBΠ(Kaddes Allah Ruvhahü) II

Hüseyin ŞANLI

 Ehlibeyt pınarının yetiştirdiği hidayet meşalesi ve ilim nuru El Hüseyn Bin Hamdan El Hasîbî yaşadığı dönemde İslam sevgisini yürekten yüreğe taşıyan büyük bir gönül adamıdır. Müslümanların birlik ve beraberlik içinde saf ve temiz bir yürekle yaşamalarını tavsiye eden, bilime ve bilim sahiplerine önem veren bir düşünür. Hz. Peygamber ve Ehlibeyt felsefesinin takipçisi, sonsuz mutluluğa ermek için insanlara yol gösteren bir elçi, bir mümin, Allah’ın bir sevgili kulu bir evliya...

El Hasîbînin İslam ümmeti için öngördüğü hayat felsefesi nedir?

El Hasîbî’nin (k.a.r.) yaşadığı dönemde gerek dinî, gerekse sosyal konularda farklı görüş ve inanışların olduğu bilinmekte; bu farklılıklar toplumda bölünmelere ve parçalanmalara neden olmaktaydı. Farklı görüşlerin ortaya atılmasının sebebi iktidar hırsı, kişisel çıkarlar ve dünyevî menfaatlerdir. Kişisel hırs ve çıkarlar uğruna oluşturulan dinden kopuk anlayışlar ve  bu anlayışa hizmet edecek inançların yerleşmesi toplumda onarılmaz yaraların çıkmasına neden olmaktaydı. O çağın en önemli âlimlerinden biri olan El Hasîbî, oluşan yaraların tedavisi için bildiği tek yol İslam; önerdiği ilaç da Kur’an, Sünnet-i nebevi ve Ehlibeyt düşüncesiydi.

Yoz düşünce ve uygulamalarla bir yere varılamayacağını bilen, ilimsiz amelin insanı istenilen sonuca götürmeyeceğini gören El’hasibi, kurduğu medreselerle halkı eğitme yoluna gitmiştir. Gerek medreselerinde gerekse halkı aydınlatmak için yaptığı seyahatlerde ve  okuduğu hutbelerde bilim adına Hz. Peygamberin izinde yürünmesi gerektiğini her zaman vurgulamıştır. Hurafelere dayalı anlayışlarla mücadele etmiş “Hak” uğruna haktan ayrılmamıştır. Birlik ve beraberliğin ve dayanışmanın önemini de hatırlatmadan edememiştir.

Ehlibeyt İmamlarının aktardığı bilgi ve deneyimleri insanlara ulaştırabilmek için çalışmış, birçok fedakârlığı seve seve yapmıştır. Hak yolu insanlara gösterip o yolda amel etmelerini isteyen El’hasibi toplumun her kesiminden insanın sevgisini kazanmayı başarmıştır. Toplumsal hayatın düzenlenmesinde başta Büveyhî ve Hamdanî hükümdarları olmak üzere zamanın birçok hükümdarı kendisinden faydalanmıştır. Toplumu ayakta tutabilmek ve huzurlu yaşam sürmelerini sağlayacak en doğru yolun adalet olacağını bildiği için zamanın hükümdarlarına adaleti telkin etmiş, insan sevgisinin önemi üzerinde durmuştur. Nihayet sözünü dinleyen hükümdarlar hakimiyet sınırlarını genişletmiş, başarılı bir devlet idare yöntemi uygulamışlardır.

Bu anlayışla toplumun her kesiminden insanın, bilhassa yöneticilerin El’hasibi’nin fikirlerini öğrenmesi ve onları uygulaması gerekir. Çünkü bu fikirler Ehlibeyt düşüncesinin süzgecinden geçmiş, doğruluğu denenmiş ve kanıtlanmış düşüncelerdir. Bu düşünceler doğrultusunda hareket eden insanların sonu hayırlara vesile olacak müjdelerle doludur. Hayatımızı renklendirecek müjdelerin oluşması için öncelikle Alevi kardeşlerimizin ona uyması gerekir. Çünkü o bizim atamız ve imamımızdır.

El’hasibi Halep’in önde gelen şahsiyetlerine ve müritlerine hitap ettiği hutbesi onun ileri görüşlülüğünün ve keskin zekasının bir kanıtıdır. Sahip olduğu bilgi, birikim ve deneyimleri her zaman takdirle karşılanmış; söylediği her söz kıymetli bir cevher kabul edilmiştir. Ulaştığımız uygarlık seviyesiyle övündüğümüz bugünlerde dahi onun fikirlerinin hâlâ geçerli olduğunu açıkça ifade edebiliriz.

Engin bilgi ve öngörünün sahibi El’hasibi’nin hutbesinden bir bölüm sunuyorum:

“Allah sizi muvaffak etsin. Olağanüstü veya tabii görünen olaylarla karşılaştığınızda Hz. Peygamber ve yaşadığınız dönem arasında ihtilaf gördüğünüzde donakalıp şaşırmayın. Çünkü halkın hayat şartları ve toplumun insanî ahvalleri hakkında tartışmak için hicretten sonra 350 sene geçmiş olması yeterlidir. Doğrular, içtihatlarla ve farklı fikirlerle değişikliğe uğramaktadır. Nasıl uğramasın? Hükümdarlar değişti. Şatafat, zevk ve sefahat doruğa ulaştı. Mal bollaştı. Sapkın hevesler (bidat) ortaya çıktı. Siyasal, toplumsal ve dinsel değişikliklerle ifadeler ve düşünceler yaralandı. Zaman döndü. Şartlar değişti.

Toplumsal ıslahımız asrımızın bütün fikir sahiplerinin katılımıyla sağlanacak fikir birliğiyle mümkün olabilir.

Sayın efendiler;  sizden isteğim şudur. Aranızda bilen, anlayan, kavrayan ve yetenekli insanlar yetişsin. Yetişen yetenekli insanlar muhtelif yollardan doğruları, fer’i hükümlerden usulleri, seleflerinin sözlerinden gerçek olanlarını ortaya çıkarsınlar. Ortaya çıkardıkları hükümler Şer’i hükümlere mutabık ve makbul  fikirler olsun.

Her beldede kendisine müracaat edebileceğiniz ve güvenebileceğiniz dini reisiniz olsun.  Çünkü dini görevlere tayin edilenlerin yetenekli ve yeterli olmaları; dinin faziletlerine dönmeyi, ahlakî ıslahı sağlayarak eğitimde en tesirli ve hayırlı amellerin oluşmasına olanak tanır. Buna çok ihtiyacımız var. Unutmayın ki aranızda inanç birliği, söz birliği ve ittifak vardır. Birbirinizi düşürüp zayıflamayın. Birbirinize karşı övünüp böbürlenmeyin. Kıskançlık edip birbirinize gıptayla bakmayın. Birbirinize yardımcı olmaktan geri kalmayın. Bütün konu ve tedbirlerinizde tek bir can gibi davranın. 

Allah yardımcınız olsun. Unutmayın ki halkınızın hayırlı bir şekilde gelişimini sağlamak ve vatanının bekasını muhafaza için hizmet etmek bir zorunluluktur. Çünkü insanın gücü birlikten, üstünlüğü de dayanışmadan doğar. Aranızdaki herkesin hakları olduğu gibi yükümlülükleri de vardır. Her insanın mükellef olduğu en önemli yükümlülük yüce Allah’a ve Allah’ın mevcudiyetine tam olarak yürekten inanmasıdır. Evreni hareket ettiren, düzenleyen, ihtiyaçlarını karşılayan ilahî güçtür. Bu güç evrenin mevcudiyetinin ve bekasının tek sebebidir. Dolayısıyla en mükemmel şekilde Allah’ın emirlerine uyulması ve bütün yasaklarından kesinlikle uzaklaşılması şarttır. Bütün ibadet ve ameller uyumlu olarak eda edilmeli,  ahlaklı ve bilinçli bir şekilde yaşanmalıdır. Yükselişiniz ve konumunuzun saadeti ancak bu şekilde kemale erebilir. Aksi takdirde birlik, beraberlik ve dayanışmanız zayıflar. Asaletinizi ve itibarınızı kaybedersiniz. Aranızda hizipleşme duygusu ortaya çıkar. Bencillik ruhu size hâkim olur. Başkalarının haklarını hiçe sayarak bencilliğinizi önemseyip öne çıkardığınızda aranızda yozlaşma hâsıl olur. Allah katında hiçbir dereceniz ve itibarınız olmaz.

Sizin için kaygılandığım durum kitabın (Kur’an) şahitlik yapmadığı hadis ve rivayetlerin peşinden sürüklenmenizden size korkuyorum. Çünkü o rivayetlerin kaynağı vehimlere ve şüphelere dayanmaktadır. O rivayet hatalı ve yanlıştır. Ey efendiler, her ne kadar rivayet edenin güvenilirliği ve doğruluğundan emin olsak dahi aramızda zanna yer kalmaktadır. Gözlerinizden perdeyi çekin. Cahilliği kalplerinizden men edin. Tahayyül ettiğiniz ya da ettirildiğiniz şeyler üzerine donakalmayın. İlim ehli, bilginin ışığında hareket ederken; siz cahilliğin karanlığı içinde kalabilirsiniz. Gelecekte hayırlı yerlere yakın olmak için bilgiyi öne çıkarın. Her zaman mükemmeli yakalamak size müyesser kılındı. Faziletleri kazanmaktan geri kalınmamalıdır. Çünkü fazilet hangi toplumda yerleşirse o toplum amaçlarına ve hedeflerine mutlaka ulaşır.

Kanıtları araştırmadan maksatları belirlemeden acele bir şekilde karar vermekten sakınmanızı şiddetle uyarıyorum. Doğru tanıklığa sahip olmadan yargılama yapmayın. Gerçek kaynak bulunduğunda ona dayanın olmaması durumunda ancak içtihatta bulunabilirsiniz. “  (*)

Hutbede yer alan uyarılar bir toplumun maddi ve manevi yönlerden güçlenmesini sağlayacak uyarılardır. Toplumun yaşadığı zorluklar ve uğradığı baskılar neticesinde ruhunda hasıl olan umutsuzluğu ancak El’hasibi’nin fikirleriyle yenebilir. Kültürünü oluşturan değerlere ancak bu yolla tekrar kavuşabilir. Çünkü bu yol Ehlibeyt yoludur.

El’hasibi’nin idealindeki toplum yapısını kurabilmek için okuyan, araştıran, çıkarımlar yapan, düşünen, veriler ortaya koyabilen bireylere ihtiyaç vardır. Bu bireyler hak uğruna hakla yüreyecekler, hakla alıp hakla vereceklerdir. Bu da eğitimle mümkündür. Temiz yürek ve saf duygularla birbirini seven tek vücut olabilen, kardeşinin acısını kendi acısıymış gibi hisseden, kinden, hasetten, dünyevî şehvet ve heveslerden arınık insanlara ihtiyaç vardır. Kendi zindanını kendi taşıyan, o zindandan bir türlü kurtulamayan, kapalı, bencil ve dünyevi bağlarla kendini zincirleyen insanlarla ideal toplum yapısına ulaşılamaz.

Kendi öz kimliğini haraç mezat satan, çağdaş olayım derken kendine yabancı kalan ve hayatta başarılı olamayan, umudu tükenmiş, batağa sürüklenmiş, yalnız kalmış birbirinden habersiz yaşayan insanlarla da ideal topluma ulaşılamaz. Kendinden çok başkasını gözlemleyen, başkası gibi olmaya çalışan, kendine güvenmeyen, zayıf karakterli, basit amaçlar uğrunda koşan, beş kuruş uğruna insan kalbini yerle bir eden insanlarla da olmaz. El’hasibi’nin çizdiği yolda bu gibi vasıflara yer yoktur.

Peygamberden sonraki dönemlerde ortaya çıkan değişik yol ve fikirlerden arınmamız bizi yozlaşmadan ve yobazlıktan kurtaracaktır. Mallarımızın çoğalması hayat şartlarımızın eskiye oranla kolaylaşması bizi manevi değerlerimizden uzaklaştırmamalıdır. Fikir ve inanç ehlinin fikir birliği imamımızın belirttiği gibi çok önemlidir. İnsanlar inanç ve fikir önderlerinin birbirleriyle çeliştiğini sezdiklerinde güven ve inanç duyguları zedelenmektedir. Biz Alevilerin inanç ataları olan Ehlibeyt imamlarımızın on ikisinin gerek kendi aralarında, gerekse Kura’n ve sünnetle çeliştiklerini günümüze dek tespit ve iddia eden olmamıştır. Diğer inançlara bakıldığında bir mezhep imamının savunduğu görüşü diğeri yalanlamış ve aksini iddia etmiştir. İnanç kaynağımız olan imamların fikir ve fıkıh konularında dünyevi ve uhrevi meselelerde aynı ağızdan konuşmaları, inancımızın temellerinin sağlamlığına işaret eden sağlam delillerin sadece bir tanesidir. 

El Hasîbînin (k.a.r.) vurguladığı çok önemli bir husus her beldede kendisine müracaat edilebilecek, güvenilir bir dini reisin olmasıdır. İnanç konularında bir başın olması toplumun ruhani ihtiyaçlarının sağlıklı bir şekilde karşılanabilmesi açısından çok önemlidir. İnanç önderlerinin toplumun ihtiyaçlarının karşılayabilecek nitelikte olabilmeleri ancak sağlıklı bir yapı içinde düzenli bir şekilde eğitim görmeleriyle mümkün olabilir. Görecekleri eğitim sonucu ancak yetenekli ve yeterli olabilirler. Eğitimin tesisi ve sağlıklı olabilmesi için düzenli bir idare tarafından yönetilmesi şarttır. Sağlıklı bir idarenin çok başlılıkla yürümesi mümkün değildir. Çok başlılık yerine tek bir başın önderliği ve yönetiminde bölgesel sorumluların denetiminde bir yapının oluşturulması elzem olmuştur. Toplumumuzda böyle bir yapının oluşturulması için AKAD lokomotif görevini üstlenmiş kendi içinde yönetim kuruluyla beraber başkan ve on iki üyeden oluşan  inanç önderleri kurulunu kurmuştur. Bu kurumun verimli bir şekilde çalışabilmesi ancak toplumun sağlayacağı maddi ve manevi destek ve katılımla mümkün olabilir.

El Hasîbînin sözlerinde çarpıcı bir şekilde öne çıkan bir husus daha vatan sevgisi, vatanın bekası ve bağımsızlığı için hizmetin gerekliliğidir. Birlik ve beraberlikle beraber dayanışmaya çok büyük önem vermektedir.  Ülkemizin ekonomik ve sosyolojik alanlarda kalkınmasını sağlamak ancak birlik ve dayanışma içinde ortak değerlere sahip çıkarak karşılıklı saygı ve sevgiyle mümkün olabilir. Vatana hizmet ibadet kadar faziletli sayılmıştır.

Şüphesiz ki El Hasîbî (k.a.r.) kendisine mensup olan bizlerin inançsal ve kültürel yönden mükemmeli yakalamamız gerektiğini söyleyerek çıtayı çok yükseğe taşımıştır. Yükseğe taşıdığı hedefe ulaşmak elbette kolay değildir. Yalnız hedef çok yüksekte diyerek oturup pısırıklık edip tembelleşirsek sahibi olduğumuz bütün değerleri kaybedeceğimiz açıktır. Atalarımızın asırlar boyu bütün baskılara rağmen Tarihin zorlu dönemlerinden etkilenmeden günümüze kadar bize getirdikleri aslına sadık değerlerimizi zamanımızın rehavetine kapılarak kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Baskı, sürgün ve katliamların bütün şiddetiyle sürdüğü zamanlarda bile inanç ve kültür değerlerimize sarılarak kendimizi korumayı başarmamıza rağmen son yıllarda sadece dünyevi heveslere kapıldık. Bu yozlaşmanın sonucu maalesef kutsal değerlerimizden uzak mükellef olduğumuz yükümlülükleri ihmal eden bir yaşantı sürmeye başladık. Bu yaşam biçimi toplumumuzda inanç ve kültürel yönden erozyona sebep olmuştur. Karşılaştığımız bu kötü tabloyu aleyhimizden lehimize çevirebilmek için atalarımızın bize bıraktıkları kutsal emanet ve değerlere sahip çıkmamız, emirlerine ve uyarılarına itaat etmemiz gerekir. Atalarımızın çizdiği yolda geri kalmadan ilerleyebilmemiz için mutlaka kaynaklarımıza ait eserleri okuyup anladıktan sonra amellerimizi istenen şekilde uygulamalıyız. Bir filozofun söylediği gibi ilim ağacın yaprakları, amel meyvesi gibidir. Yapraksız ve meyvesiz ağaç ancak odun olarak ateşe yarar. Ateşe malzeme olmadan cennetin sonsuz nimetlerine mazhar olabilmek için Allahın yolunda, Hz. Peygamberin izinde, Ehlibeytin rehberliğinde olmak bize bahşedilen en büyük nimettir. El Hasîbî hazretlerinden öğrendiğimiz  bu hak yola bizi hidayet ettiği için yüce Allaha ne kadar hamdı şükür etsek azdır. Allah Bizi hak yoldan ayırmasın El Hasîbî hazretlerinden razı olsun.

Gelecek sayıda El Hasîbînin yüce itikadı ve inancı konulu yazımızda görüsmek üzere….

*)- ElAleviyyun fittarih Muhammed Ahmed Ali  S.102         

ELHASİBî (Kaddes Allahu Ruvhahü) I

Hüseyin Şanlı

Candan inanan ve İslam’ın emirlerini harfiyyen uygulayan müminler, tarih boyunca elmas cevheri gibi azınlıkta kalmıştır. Azınlıkta olmalarına rağmen benliklerine fıtrî olarak işleyen mizaç, akıllarında olgunlaşan fikir ile kalplerinden fışkıran imanlarının gücü ve azmiyle zalim asırlara meydan okumuştur. Çünkü onların kalpleri şüpheye yer bırakmayacak derecede nurla aydınlanıp hak yolunda hidayete erdi. Onlar, takva sahiplerinin adabı ve peygamberlerin ahlakıyla donanmışlardır. İşte onlardan biri:

Ehlibeyt ilim ve irfan pınarının yetiştirdiği en yüce şahsiyet olan Muhammed Bin Nusayr’dan sonra gelen El Hüseyin Bin Hamdan El Hasîbi (k.a.r.)

El Hasîbi (k.a.r) kimdir

Ebu Abdilleh El Hüseyin Bin Hamdan El Hasîbi (k.a.r.) hicri 260 miladi 874 yılında bir rivayete göre Mısır’da diğer bir rivayete göre Irak’ın Vâsıt ve Küfe şehirleri arasında bulanan Cenbela’da dünyaya gelmiştir. (Biz El Hasîbi’nin doğduğu yerin Mısır olduğu rivayetine daha fazla itibar ediyoruz.) Mensup olduğu Hamdan ailesi ilim irfan ve fazilette ün salmış bir ailedir. Babası İslamî ilim ve fıkıhta zamanının bilginleri arasında sayılıyordu. İlk tahsilini babasının yanında alan El Hasîbi (k.a.r.) on bir yaşındayken Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Yetiştiği ev sürekli alimlerin ve fakihlerin uğrak yeri, ilim meclislerinin eksik olmadığı bir meskendi. Kendisi evlerinde ve başka yerlerde kurulan ilim meclislerini hiç kaçırmaz ilim yolunda her türlü fedakârlığa katlanırdı. Çok genç yaşta olmasına karşın Kur’an-ı Kerim’i ezberledikten sonra sarf, nahv, beyan, bedi, mantık, felsefe ve tarih ilimlerinde otorite sayılabilecek konuma geldi. Hac farizasını on beş yaşındayken eda etti.

Dinî fıkıh ve şerî ilimlerini babasının dostu olan, zamanının büyük allamesi muhaddis, fıkıh deryası Esseyyid Ebu Mummed Abdullah Bin Muhammed Elcennan Elcenbelani (k.a.r.) den aldı. ( ElCenbelani hicri 235 miladi 849 yılında doğmuş hicri 287 miladi 900 yılında vefat etmiştir.) Esseyyid Elcenbelani (k.a.r.) Ehlibeytin 10,11 ve 12. İmamları (a.s.) zamanında yaşamış ilim ve feyizleriyle yoğrulmuş yüce bir şahsiyettir. Yılın belli dönemlerinde ilim peşinde ve dostlarıyla bir araya gelmek için Mısır’a ziyaretler yapardı. Bu ziyaretlerinin birisinde dostu Şeyh Hamdan ElHasîbi’yi de (k.a.r.) ziyaret eder. Şeyh Hamdan Esseyyid Elcenbelani’den oğlu Hüseyin’i Cenbala’ya beraberinde götürmesini ve dinî fıkıh ve ilimleri kendisine öğretmesini rica eder. Bunun üzerine Esseyyid Elcennan ElHasîbi’yi (k.a.r.) Cenbela’ya beraberinde götürür. ElHasîbi (k.a.r.) kısa bir süre içinde hocasının en gözde talebesi olur. (1)

Seyahatleri:

El Hasîbi (k.a.r.) üstadı El Cenbali’nin en gözde talebesiydi. İlim ve irşat konusunda akranlarından çok üst düzeydeydi. Hocasının hayatında bile müritleri ve talebeleri vardı. Hocasının vefatından sonra Cenbela’daki medresenin sorumluluğu kendisine geçti. Ömrünün tümünü ilim ve irfan için harcayan El Hasîbi’nin ocağına dünyanın her tarafından kendisine akın eden talebeleri sayesinde ünü bütün İslam âlemine yayılıyordu. Hocasından sonra kısa bir süre Cenbela’da ikamet ettikten sonra şöhretinin kendisinden önce ulaştığı Abbasilerin başkenti Bağdat’a intikal eder. Bağdat’ta Cenbela’daki gibi ilim dergahı kurar. Bağdat’ta kaldığı yirmi beş yıl gibi uzun süre içinde hayatının en yoğun dinî faaliyetlerini icra eder. Dergahında Ehlibeyt ilimleriyle yoğurup yetiştirdiği birçok müridi olmuştur. (2)

Hululî, vahdeti vücut felsefesine inanıp dinî usul konusunda aykırı fikirlere sahip olan El Hüseyin El Hallac gibi birçok mutasavvıfla Bağdat’ta ilmî muhavere ve münazaralar yaptı.(3) Bu münazaraların hepsinde muzaffer olan Hasîbi’ye bu sayede kıskançlıklar oluşmaya başladı. Kıskançlıkların boyutu iftiralara kadar vardı. Karmıtîlik (4) inancına mensup olduğu iftirası bir süre zindanlarda hapsedilmesine neden oldu. El Hasîbi’nin Karmıtîlik gibi batıl inançlarla ve buna benzer iftiralarla ilgisinin olmadığı faziletleri ve kerametleri sonucu anlaşılınca serbest bırakıldı. Kendisinden af ve özür dilendi. Zira El Hasîbi’nin masum olduğunu batıl inançlarla yaptığı mücadeleden, eserlerinden ve kendisi hakkında söylenen rivayetlerden anlamak mümkündür. Bağdat’ta katlandığı bunca meşakkatten sonra kısa süreliğine Ehlibeytin öğretilerini öğretmek ve faziletlerini yaymak amacıyla Halep’e geçer. Aynı amaçla oradan Şam’a seyahat eder. Ehlibeyt öğretisini yaymaya çalıştığını öğrenen Emevi kalıntıları kendisine tuzak kurup öldürmek isterler. Bunun üzerine Kufe’ye gider. Hicri 333 yılında Seyfüddevle’nin Halep’e girip Hamdanî devletini kurmasıyla El Hasîbi (k.a.r.) Seyfüddevle’nin yanına Halep’e geri döner. Seyfüddevle El Hasîbi’ye çok büyük değer verdiğinden müridi ve talebesi olur. El Hasîbi (k.a.r.) hicri 346 miladi 957 yılındaki vefatına kadar Halep’te sevilen yüce bir insan olarak yaşar.

Tarihî Kaynaklarda El Hasîbi (k.a.r.)

Bir araştırmacının ulaştığı kaynağın gerçeği yansıtıp yansıtmadığına bakmadan hüküm vermemesi gerekir. Ulaştığı kaynağı diğer kaynaklarla karşılaştırıp mukayeseli olarak bilgileri vermesi ilmî çalışmaların gereğidir. Ancak taraflı yazılan yazıların çoğunda belirtilen hükümlerin doğruluğunu tespit etmek bir tarafa kalsın, kaynak belirtilmeden, bazı saçmalıkların çalakalem yazıldığına şahit oluyoruz. Bilhassa Alevilerle ilgili yazılan yazılarda öznel, taraflı ve gerçekle bağdaşmayan birçok saçmalığın yer aldığı bilinmekle birlikte bu saçmalıkları çağdaşlarımızın dillendirdiğini de görmekteyiz.

Doğruları yazmakla mükellef olan yazarlar, mezhebî taassuplarının etkisinde kalıp doğruları çarpıttıklarını ortaya koydukları eserlerinden anlamaktayız. Bu yazarlar, gayretlerinin tümünü başkalarını kötüleyip kendilerini temize çıkarmaya harcamışlardır. Ne acıdır ki temyizden ve titizlikten yoksun okuyucuları ve inananları çoğunluğu oluşturmuşlardır. Gerçekleri saptırmak, her zaman çelişkileri doğurur. Doğrularda ise çelişkilere yer yoktur. Okuyucunun okuduğunda gerçekçi, inandığında mantıklı, tahlil ettiğinde becerikli olması gerekir. Aksi takdirde kendisinin ve başkalarının rahatı için hiç okumaması daha doğru olur.

Hilekâr siyasetin ürünü uyuz tarih; imamımız, şeyhimiz, fakihimiz ve rehberimiz El Hüseyin Bin Hamdan El Hasîbi’yi (k.a.r.) unutup unutturmak istemiştir. Kişiliği, mizacı, ilmi ve irfanı yanında ortaya koyduğu eserleri kıskanç ve kindar kalemlerce yok edilmeye çalışılmış; ancak bu çabalar ismini ölümsüzleştirmekten başka işe yaramamıştır.

Bazı tarihçi ve biyografi yazarları El Hasîbi’yi (k.a.r.) karalamak ve onu küçük düşürmek için çeşitli yollara başvurmuşlardır. Mezhebi taassuplarının etkisinde kalıp kindar bir tavırla saldıranların karşısında duranlar da vardı. Aynı mezhebe mensup olup da duygularıyla değil akıllarıyla hareket edenler El Hasîbi’nin hakkını vermişlerdir. Mezhepdaşlarından korkup hiç fikir beyan etmeyenler olduğu gibi ona duydukları sevgiyi dile getirenlerin sayısı da azımsanmayacak derecededir.

Makamının yüceliğini zayıflatmayı amaçlayan Ennecaşi ve Bin El Gadairi gibi yazarların nezdimizde düşkünlükleri sabittir. Şafii Bin Hacer ElAskaleni “Lisanül Mizan” adlı eserinde: “El Hüseyin Bin Hamdan El Hasîbi İmamiyye (5) mezhebinde fıkıh müellifi (yazar) Ebul Abbas kendisinden rivayet etmiştir. Kendisini methedip övgüde yere göğe sığdıramaz. Halep’te Seyfüddevle’nin imamıydı.” (6)

Büyük alim, tarihçi, yazar Şeyh Muhsin El Emin “Ayanüşşiah” adlı dev eserinde El Hasîbi’ye ait tercümesinde övgü ve methiyelerden sonra: “Kendisi İmamiyye mezhebinin alimlerindendir. Muasırları ve diğerleri tarafından hakkında söylenen iddiaların aslı astarı yoktur. Tertemiz bir sır ve içtenliğe sahiptir.” Esseyyid El Emin aynı kitapta “El Hasîbi” hakkında ulemanın söyledikleri övgüleri rivayet eder. El Hasîbi’yi kötülemeyi amaçlayan İbnül Gadairi ve Ennecaşi gibi yalancıları ince bir üslupla reddeder. “İddiaları ve kendisine attıkları iftiralar doğru olsaydı İslamî inancı ve Ehlibeyt imamlarına velayetiyle ün salan El Emir Seyfüddevle (7) El Hasîbi’yi imam olarak kabul etmez cenazesine namaz kıldırmazdı. Kaldı ki “Errical” adlı kitabın yazarı İbnül Gadairi’nin yaralamasından hiç kimse kurtulamamıştır.” diye yazmaktadır. Ünlü yazar Ettelakberi El Hasîbi de muasırları arasında gördüğü doğruluk ve güven üzerine El Hasîbi’den ilim konusunda icazet aldığını belirtmektedir. El Emin El Hasîbi’nin kitaplarını ve o kitaplardan rivayet edenlerden bahsederken on adet kitabın isimlerini sıralar. “Elihvan, Elmesail, Tarihül Eimmeh, Errisaleh, Esmaü Ennebi, Esmaül Eimmeh, Elmaideh, Elhidayetül Kübra” ne yazık ki günümüze ve elimize sadece Elmaideh ve Elhidayetül Kübra adlı kitapları dışında başka eser ulaşamamıştır. (8)

Hıristiyanlar tarafından yazılıp basılan “El Müncid” adlı ansiklopedinin “El Alam” bölümünde “El Husaybi” başlığı altında yaptığı tercümesinde: “Ebu Abdilleh El Hüseyin Bin Hamdan” “Aslen Mısırlı olup Büyük Alevi muallimidir. Cenbela’ya seyahat etmiş oradan Bağdat’a intikal etmiştir. En son Halep’te karar kıldı. Nusayri mezhebinin kurucusu Bin Nusayr’in öğretilerini yaydı” diye yazmaktadır. (9)

Elhidayetül Kübra kitabı Şiiler tarafından en sağlam, geçerli ve sözüne güvenilir kaynaklar arasında sayılmış ve onlarca Şii büyük yazar Elkübra’yı kaynak göstererek Ehlibeyt imamları ve fıkıhları hakkında alıntı yapmışlardır. El Hasîbi (k.a.r) bütün eserlerinde Ehlibeyt imamlarının öğretileri, faziletleri, tarihleri, insanlığa örnek ve ibret olan yaşamları ve mucizeleri hakkında bizleri aydınlatmıştır. Ehlibeyt imamlarından sonra yegane ilim kapısının Ebu Şuayb Muhammed Bin Nusayr (a.s.) dan başkası olmadığını bildirmiştir. Kendisinden alıntı yapıp övgüler dizen Şii yazarlar konu Muhammed Bin Nusayr’a gelince ağız değiştirip övgüleri sövgüye dönüşebiliyor. Bu öyle bir çelişkidir ki aşağıda sayacağımız yazar ve kaynakların ünlü sahipleri bu kadar geniş ilme ve irfana sahip olmalarına rağmen mezhebi taassuplarından dolayı böyle bir çelişkiyle anılabiliyorlar. İlmine ve tarihi bilgisine dayanıp kendisinden rivayet aldıkları bir şahsiyetin bir dediğini kabul edecek kendi sefirlerinin makamının gerçek sahibi Muhammed Bin Nusayr’a ait olduğunu söylediğinde ona inanmayacaklar. Böyle bir tavır sağlıklı bir şahsiyetin davranış şekli olamaz. El Hasîbi’den (k.a.r.) rivayet alan çok sayıdaki ünlü Şii yazarın ve kitaplarından birkaç tanesini sayalım:

Elmeclisi: “Biharül Envar”, Elkassi: “Tefsir” Ettelakberi: “Elcevami”, Muhsin El Emin: “Ayan Eşşia”, Muhammed Bakır Abdulkerim: “Eddem-atüssakibeh” El Bahrani: “Medinetül Meaciz” Abdullah şubber: “Hakkul Yakıyn” El Ehsai: “Errac-ah”, Mirza Muhammed Taki: “Sahifetül Ebrar” Hasan El Kıbbenci: “Müsnedül İmami Ali” Hüseyin Bin Abdülvahhab: “uyunul Mucizat” gibi birçok yazar ve eser Hasîbi’yi kaynak göstermiştir. Bu onun güvenilir bir şahsiyet olduğu hakkında kanıttır.

Bazı bağnazların beyinlerini kaplayan kara bulutlar dağıldıkça ElHasîbi’nin değeri daha iyi anlaşılacak yada onu hakketmeden yok olup gideceklerdir.

            Gelecek sayıda El Hasîbi’nin itikadı, inancı ve felsefesiyle görüşmek üzere.....

1-       El Hasîbi kudvatün müsla Hüseyin Muhammed El Mazlum

2-       El Hasîbi kudvatün müsla Hüseyin Muhammed El Mazlum

3-       Divanül Hallac ve yelihi ehbarühü ve tavasinuhü Sadi danavi

4-       Karmıtilik İsmaili Hamdan Bin karmıtiye dayanır. İlk ortaya çıkışı Irakta hicri 258 yılında Bahreyn ve Yemende yaygınlaşır. 317 yılında Mekkeyi ele geçirip hacıları öldürürler. Haceri esvedi kendi bölgelerine taşıdıktan 22 yıl sonra yerine iade ederler.

5-       İmamiyye mezhebi 12 İmamlara inananların mensup olduğu Şii Alevi mezhebi)

6-       Elhidayetül Kübra Lübnan baskısı mukaddimesi

7-       Seyfüddevle (919- 967) Halepte kurulan Hamdani devletinin emiridir. Adaleti, ilim ve alimlere verdiği değerle bilinen Seyfüddevle şöhretini Rumlara karşı yaptığı mücadele ve savaşlarla kazandı. Zamanında Hamdani devleti İslam aleminin en yükselen ve gelişen devletiydi. El Hasîbi Halepte kaldığı süre içinde Seyfüddevlenin hocası ve imamıydı.

8-       Ayan Eşşia c.4 s.345 Esseyyid Muhsin Elemin El Amili

 

9-       Elmüncid Ansiklopedisi El alam bölümü

Joomla templates by Joomlashine