Hasan ATICI

TARİHTE VE GÜNÜMÜZDE NUSAYRİ ADI

Hasan ATICI

 

                Öncelikle şu tespiti yapmak gerekir: Nusayri adı son yıllarda muhtelif gerekçeler ileri sürülerek sahiplenilen bir ad değildir; aksine, yüzyıllardır kullanılan tarihi, sosyolojik ve dini literatürde yerini almış bir adlandırmadır.

                 Muhammed ibn Nusayr’ın 873 yılında vefatından sonra Sad el Kummi 913’te, Novbahti 922’de, Şalmağani 934’te, İbni Hazm 994’te, Şehristani 1153’te (ve daha birçok kişi) Muhammed ibn Nusayr ve Nusayrilikle ilgili muhtelif eserler kaleme almışlardır.  (Mahmut REYHANİ-Tarihsiz bir milletin acıklı tarihi)

                 Bu tespitlere dayanarak, 913 yılından itibaren, yani bin doksan dört yıldır Nusayri adının telaffuz edildiğini söyleyebiliriz.

                         Bir başka kanıt Âşık Virani’nin Divanıdır. On altıncı yüzyılın sonlarında yaşamış olan Âşık Virani’nin şiirleri; sanatsal değerinin yanında, dile getirdiği inançları açısından dikkate değer. Alevi – Bektaşi toplumunun, ‘Yedi Ulular’ olarak adlandırdıkları saygın şairler arasında yer almıştır.  NUSAYRİ adını verdiği ve her dörtlüğün sonunda “Nusayriyem, Nusayriyem, Nusayri” diye haykırdığı ve aşağıda birinci dörtlüğü örnek olarak sunulan on beş beyitlik şiiri, NUSAYRİ adının yüzyıllardır gök kubbemizde yankılandığının şahididir.

 

                NUSAYRİ

Gel istersen saadet sonu hayrı,

Nazar kıl can gözüyle gör bu sırrı.

Gözün aç bak ne var âlemde ayrı,

Hemen-dem şahı gör hiç görme gayrı.

     Nusayriyem Nusayriyem Nusayri,

     Ne ölmüşüm ve ne sağım ne sayrı.

                   (Virani Divanı-Can Yayınları)

               Herhangi bir ansiklopedinin veya konuyla ilgili kaynak kitapların Nusayri maddesine baktığımızda Nusayriliğin, Şiiliğin farklı bir yorumu olduğu ve Nusayri inanırlarının ülkemizde Mersin, Tarsus, Adana, İskenderun ve Hatay bölgelerinde yerleşik olduklarının yazılı olduğunu görürüz.                                                                                                                                          

                Geçtiğimiz 25–30 yıl içerisinde, Mersin’ den Hatay’ a kadar yakından tanıdığımız birçok din adamı, Türkçe yazdığı kitaplarda, kendini ve inanç yapısını Nusayri olarak tanıtmıştır. Gerçekte bu tanımlamanın başlangıcı,  Muhammed ibn Nusayr’a dayanır. Yakın tarihimizde Osmanlı Devleti Meclisinde “Nusayri Temsilcileri” vardı. Padişahlık idaresi altında dahi, bizleri Nusayri adıyla temsil eden atalarımızın (ulemalarımızın) öngörülerinin kıt, fıkhi ilimlerinin yetersiz olduğunu herhalde hiç kimse iddia edemez.

                Ama ne hikmettir son iki üç yıldan beri, adeta mızrağı çuvala sığdırmak istercesine, bin doksan dört yıldır kullanılan Nusayri adı, kimilerince terk edilmek istenmekte ve başka isimler aranmaktadır. Bu arayışlara haklılık kazandırmak için birtakım evhamlarla birlikte, Nusayri adı etrafında spekülatif, demagojik tanımlamalar ifade edilmektedir. Örneğin “Hz. Ali dururken daha alt kademede olan ve 11. İmamımız Hz. Hasan el Askeri’ nin hizmetindeki Muhammed ibn Nusayr’ a niçin intisap edelim?” gibi ifadeler, garip olduğu gibi tutarlı da değildir.

                  Her dinsel inançta silsile-i saadet (şecere) vardır. Hıristiyanlıkta, Yahudilikte, Müslümanlıkta hülasa her inançta, farklı yorumlamalardan dolayı mezhepler, tarikatlar var. Bu mezhep ve tarikatlara bağlı kişiler, kendilerini ifade ettiklerinde, doğal olarak temelde mensup oldukları dine veya mezhebe bağlılıklarını da ifade etmiş olurlar.  Örneğin; Mevlevi’yim diyen kişi, doğal olarak öncelikle Müslüman olduğunu, ancak Müslümanlığın felsefesini, uygulamasını Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin yorumlarına göre anladığını, uyguladığını ifade etmiş olur.                                                                                                                                              

                Aynı şekilde Alevi-Bektaşi’yim diyen kişi Müslüman olduğunu ve Müslümanlığı, Aleviliği, Hacı Bektaş-ı Veli’ nin rehberliğine göre anladığını ifade etmiş olur. Dolayısıyla Nusayri’yim diyen kişi de, şüphesiz öncelikle Müslüman olduğunu, kaynağı Kur’an- ı Kerim, Sünneti Nebevi ve Ehlibeyt İmamlarının öğretisi olan Aleviliğe; Muhammed ibn Nusayr kanalıyla (referansıyla) bağlandığını ifade etmiş olur.                                                               

                             Muhammed ibn Nusayr; ilim beldesi Hz. Peygamberimiz (s.a.a.v) ve o ilim beldesinin kapısı olan Hz. Ali (a.s) ile onu takip eden imamların Kur’an kaynaklı Ehlibeyt öğretisini 11. İmam Hz. Hasan-el Askeri’den almıştır.

                Bizleri Ehlibeyte bağlayan, onların yolunda olduğumuzun referansı olan, saadet zincirinin altın halkasını, (Muhammed ibn Nusayr) hizmetçi, alt basamak v.b ifadelerle tanımlamak yanlıştır. Bilmeliyiz ki girdiğimiz kapının rahman veya tağut kapısı olup olmayışını, bizi o kapıdan geçirenin kimliği belirler.

                            Muhammed ibn Nusayr’ a intisap etmek, onun adına izafeten NUSAYRİ olarak anılmak; onun rehberliğinde doğru yolda, Alevi gerçeğini kaynağından almış, bu öğretinin yoluna pencereden değil, kapıdan girmiş Aleviler olduğumuzun ispatıdır.

               Her Ehlibeyt âşığının başına geldiği gibi, tarihte Muhammed ibn Nusayr hakkında da birçok iftiralar, ithamlar olmuştur.Özellikle Alevi Nusayri inancının doğal lideri ve savunucusu durumundaki din adamları ve bütün Ehlibeyt izleyicilerinin yapması gereken, kolaycılığa kaçmadan bu iftira ve ithamların asılsızlığını ortaya çıkaran çalışmalar yapmak; kütüphane raflarında yerini alacak, ciddi, seviyeli kitapları, bugünkü ve gelecekteki kuşaklarımıza miras bırakarak gerçek anlamdaki Aleviliğin bilincine varılması için çalışmaktır.

               Bilmeliyiz ki, başta din adamlarımız olmak üzere hepimiz, şimdiki ve gelecekteki kuşaklarımıza karşı sorumluyuz. Kullanacağımız isim veya tanımlamada çelişki olmamalıdır. Dünyanın hangi bölgesinde, hangi millette olursa olsun, Nusayri adı içerik olarak aynı şeyi ifade etmelidir. Çelişki olması, inanırların özgüvenlerini sarsacağı gibi, kimlik şaşkınlığının getireceği dağılmayı ve asimilasyonu hazırlar ve hızlandırır. Bu bağlamda kullanılması önerilen veya kullanılan, Arap Alevisi, Güney Alevisi, Alevi adlandırmalarını mercek altına almalıyız.

               Arap Alevisi: Bilmeliyiz ki inancın milliyeti olmaz. Nusayrilik sadece Araplara özgü bir inanç değildir. Tüm kâinatı kapsayan evrensel bir inançtır. Başka ırklardan da Nusayriler vardır. Bu nedenle “Arap Alevisi” tanımlaması, Nusayrilerin tamamını kapsamayacağı gibi, başka ırktan olanları dışlamış olacağı için, Nusayri inanırları arasında yabancılaşmalara, ayrışmalara sebep olur.

               Güney Alevisi: Bir inancı güney, kuzey vb. yön veya coğrafi bölgelerle tanımlamak yanlıştır. İnancın yönü, bölgesi olmaz. Dünyanın birçok bölgesinde Nusayri vardır. Yakın tarihte Avustralya’ya göç eden Nusayriler, ciddi bir topluluk haline gelmiştir.  Anavatanlarından dünyanın öbür ucuna göç etmiş ve inançlarını aynen devam ettiren bu topluluğa, Güney Alevisi diyemeyeceğimize göre “Avustralya Nusayrileri” veya “Avustralya Alevileri” mi diyeceğiz? Elbette diyemeyiz, demememiz lazım. Dünyanın neresinde olunursa olunsun tek bir isimle ifade edilmeliyiz. Böyle tanımlamalar Nusayriliği dünya genelinde parçalanmış, bölünmüş bir yapıya götürür. Bu tip tanımlamalardan kesinlikle sakınmalıyız.

               Alevi: Alevi denildiğinde,Nusayriliğin Aleviinanç biçimi anlaşılabilseydi, elbette ki en iyi tanımlama bu olurdu. Hepimizin bildiği gibi maalesef ülkemizde olduğu kadar, diğer ülkelerde de Alevilikle ilgili çok farklı yorum ve inanç biçimleri vardır. Kimisi Alisiz Alevilik diyerek Kur’an-ı Kerim’i ve Ehlibeyti reddediyor, kimisi Yahudilikten, Hıristiyanlıktan etkilenerek meydana gelmiş bir kültürdür diyor. Acıdır ama Alevilik denilerek, Aleviliğin özüyle bağdaşmayan birçok yorum var. Kaynağı Kur’an-ı Kerim, Sünneti Nebevi ve Ehlibeyt İmamlarının öğretisi olan Nusayriliği sadece “Alevi”olarak ifade etmek, Alevilikle ilgili kavram kargaşası yüzünden, defalarca şahit olduğumuz gibi yanlış anlaşılmamıza sebep olmaktadır.

              Hz. Ali (a.s) “Çocuklarınızı bu güne göre değil, gelecek günlere göre yetiştiriniz; çünkü onlar bugünün değil, geleceğin insanlarıdır.”diye buyurmuştur.

              Eğer şimdiki ve gelecekteki kuşaklarımızın inançlı, özgüveni tam, uygar, kişilikli bireyler olmasını istiyorsak; inanç dünyalarında çelişkilere sebep olacak kavram, ifade ve davranışlardan sakınmalıyız. Buna özen göstermezsek, geleceğimiz olan gençlerimiz kendi öğretilerine yabancı duruma düşecektir.

              Sonuç olarak, inanç kökenimizi ve inancımızı ifade etmesi bakımından en uygun tanımlamanın “ALEVİ NUSAYRİ” ismi olduğuna inanıyorum.

 EHLİ-BEYT GÜNEŞİ ÜZERİMİZDEN, SEVGİSİ YÜREĞİMİZDEN EKSİK OLMASIN. 

Joomla templates by Joomlashine