Fehime SEVGİLİ

ALEVİ PERSPEKTİFİNDE KADIN

Fehime SEVGİLİ

Kadınlık ve kadına yaklaşım yaradılışla başlar. Hz. Âdem’ in yaradılışıyla başlayan bu süreç yüce Allah’ın aynı çamur ve nurla, fakat farklı fiziksel uzuvlarla kadını da yaratmasıyla devam eder.

Hikmetinden asla sual olunmayacak yaradanımız, Hz. Havva’yı; şüphesiz Hz. Âdem’e eş, yoldaş ve neslinin devamına vesile olarak yaratmıştır. Erkekten farklı olarak; kendi isimlerinden, kendi sıfatlarından “Rahim” sıfatını da hediye eder.

O sıfattır ki; kadına yüce yaradanından doğurganlığı, üretimi, minicik hücreden bir insan var etmeyi ihsan eder. Bilimin dahi içinden çıkamadığı bu muhteşem yeteneği verir kadına. Tıp ilminin; erkeğin, onda birini çektiğinde bile çatlayıp öleceğini tespit ettiği doğum sancısına dayanmak için en büyük gücü ve sabrı da bahşeder.

Tarihsel sürece bakıldığında erkekten hiç de ayrı tutulmayan, gerçekten eşit olan kadın anlayışının İslamiyet’in belli bir dönemine kadar sürdüğü görülür. Sonra o malum dönem!

Yanlış anlaşılmamalıdır ki; suç İslam’da değil, İslam’ı, Kur’an-ı Kerim ve Sünneti Nebeviye göre yaşamayanlardadır. Çünkü erkek ve kadını aynı nur ve çamurla yaratan Allah, şüphesiz eşit yaratmıştır.

Kabile topluluklarında ve İslamiyet’ten önceki Türk aile yapısında devlet işinden, savaşa; avcılıktan ev işine kadar bütün etkinliklerde de kadın vardır. “Hatun” denilen kadınlar da devlet erkânından sayılır, kararlarda onların da onayı olurdu.

Dünyaya ve insanlığa müjdelenen tüm semavi dinlerde eşitlik bozulmamış, özellikle analık vasfından dolayı kadın el üstünde tutulmuştur.

Peki, bu günkü sürece nasıl gelindi?

Bilindiği üzere Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de vahiy ettiği son ve mükemmel din olan İslamiyette de bu eşitlik söz konusudur. Kur’an-ı Kerim’i gerçek anlamıyla okuyup idrak eden biri mutlaka bu eşitliği görür.Ancak gerçek İslam’ı, kendi içlerindeki kinli iktidar hırsıyla yok edip, uydurma hadis ve rivayetlerle kendi eli kanlı İslam’ını yaşayan bedenler, görmek istemedi bu ilahi adaleti.

Bu gözü dönmüş hırs, Hz. Peygamberimizin cenazesine saygısızlıkla başlayıp Ehlibeytine çirkin iftiralara varmış ve hatta gözlerimizin nurları, Peygamber Efendimizin torunları, Hz. Ali’mizin evlatları Hüseyin’imizi ve Hasan’ımızı katletmeye kadar varmıştır.
Yetmemiş, doğurganlığını hazmedemedikleri kadını önce; Allah’ın kelamını unutarak, erkeğin kaburga kemiğinden yarattığını söyleyerek aşağılamış, daha sonra kendi şehevi duygularının suçlusu sayıp kara çarşaflara sarmışlardır. Bütün insani haklarından sıyırıp eve kapatmış ve kendi bencil isteklerini yerine getirmesi gereken bir köle sıfatını yakıştırmışlardır.

Aynı zihniyetin günümüze değin geldiği bu çarpıtılmış İslam kültürü, hiçbir gerçekliği olmayan hadislerle, baskılarla egemenliğini sürdürmektedir.

Asıl bahis konusu olan eşitlik anlayışı; bu yalan rüzgârına kapılmayıp gerçek İslam’ı, gerçek Allah kelamını, gerçek sünnet ve hadisleri idrak eden; Allah, Hz. Muhammed, (s.a.a.v) Hz. Ali ve Ehlibeyt (a.s.) sevgisini yüreğinde taşıyan Alevilerde yaşanır.
Evet, “bilinir” değil “yaşanır”. Çünkü Alevi kültüründe kadınların hak elde etmek adına yaptığı bir direniş veya bir eylem göremezsiniz. Dünya’nın hiçbir kültüründe belki de kadına bu kadar önem ve muhabbet verilmemiştir. “Feminizm” akımına kapılmaya gerek görmeyen bir mezhebin kadınlarıdır onlar.

Kadınlıkları ve analıkları taçlandırır başlarını. Kız doğduğunda sevilen ve sevinen bir mezhebe mensup olmak en büyük şanslarıdır.

Doğumundan evlenmesine, doğurmasından toplumdaki yerine kadar el üstündedir. Aile ve toplumda sözü dinlenir, özgür iradesine karışılmaz. Zaten karışılacak hiçbir şey de yapmaz.

İnkâr edilemeyecek bir hak vardır, vermek gerek. Alevi kadınını bu kadar takdir ve taltif eden, onun hak arama mücadelesine girişmesine lüzum bırakmayan, saygı gösteren Alevi erkeğidir.

O Alevi erkeğidir ki; Allah’ın yüce kelamını bilir, yaradılıştaki hakkaniyeti bilir. Ve bu yüzden anasını, karısını, kızını, kız kardeşini hak ettiği eşit mevkide görür. Aynı haklara layık görür. Onunla yan yana yürümekten imtina etmez ve ona kendi nefsi kadar güvenir. Bayramlarda, seyranlarda, düğünlerde, derneklerde, iyi ve kötü günde el ele, yürek yüreğe çalışmayı ayıp saymaz. Onu sahipsiz bırakmaz ama sahip- köle anlayışına da girmez. Kadını; karnından sıpa, sırtından sopa eksik edilmemesi gereken bir mahlûk olarak görmez. Bazı aklıevvel ulemalar(!) gibi bir alt sınıf cinsi olarak kabul etmez. Ve onu aşağılamak adına cemaatine fetvalar vermez. Onun mukaddes doğurganlığını kıskanarak hakaret etmez, aksine başköşede tutar, saygıda kusur etmez. Saygı ve sevgi de eşittir. Gün içinde paylaşılan yaşam da…

En büyük teşekkür; Kur’an-ı Kerim’i, Sünneti Nebeviyi ve Ehlibeyt sevgisini kadın ve erkeğe en hakiki, en güzel anlatan, aktaran sevgili inanç önderlerimizedir. Onlar; yaradılış hakikatini en müspet delillerle öğrendi ve öğrettiler. Erkeği ve kadını eşit görüp eğittiler. Hak mahrumiyetinin hiçbir cinse ait olamayacağını gösterdiler. Hak yolu Hakk’ın yoludur. Kadını ve erkeği bu yola sevk ettiler.

Özetle, Alevi Kadınları;

Artık haber değeri bile taşımayan aile içi ve dışı şiddete maruz bırakılmaz. Cinsel obje olarak lanse edilmez. Kendini bildiği için kılık- kıyafet, davranış ve söylemlerinden dolayı toplumda yargılanıp cezalandırılmaz. Baskı ve zulümle değil, sevgi ve şefkatle büyütülürler. Kendilerine verilen bu değerden şımarıp yoldan sapmaz, aksine toplumsal rollerini (analık, karılık, kardeşlik vb.) layıkıyla yerine getirmeye çalışırlar. Kendisine gösterilen saygı ve değeri ziyadesiyle karşısındaki insanlara gösterirler. Ona atfedilen haklara zaten kavuştuğu için ayrıca hak arama mücadelesine girmez. Sadece elindekini değil, yüreğindekini de paylaşır. Anadır, kadındır, baş tacıdır. Başta erkeğinin ve toplumun vazgeçilmez unsurudur.

 

Ona, bu zor yaşam koşullarında desteğini esirgemeyen, omuz omuza mücadele etmekten çekinmeyen, değerini arttıran, Alevi kadını kimliğini gururla taşımasına vesile olan Alevi erkeğine teşekkürlerimizle… 

DİBİNE IŞIK VEREN MUM

Fehime SEVGİLİ

 Yaşlılıktan ve yorgunluktan küçülmüş kara gözlerini kaldırdı. Televizyondan. Etrafına baktı ve yutkundu derin bir ah ile. Kalabalıktı oda. Çocukları vardı, torunları ve yeğenleri.

Ne hikmetse dikmiş hepsi gözlerini o kara, gürültülü kutuya. Tek muhabbet bu sene mahsulün nasıl olduğuyla ilgili. Oysa kendi, şu anda bildiği her şeyin yarısını okuyarak yarısını da büyükleriyle hasbıhal ederek öğrenmişti. O sormuştu, onlar söylemişti. Hatta bazen sormadan öğretmişlerdi.

Daldı kara gözleri ve sonra buğulu perde aralandı. Sabahın aydınlığı sökmeden toprak evden çıkarken buldu kendini. Gençti, dinçti… Kardeşleri yetişti sonra, ellerinde kazma – kürek, kor gibi yanan yürekleriyle ısınarak zemheri soğuğunda titreyen bedenleriyle.

Gıcırdayarak kapanırken tahta kapı, açtı gözlerini karısı. Hemen doğrulup çocuklarına bir göz gezdirdi. ‘Bismillahirrahmanirahim’ dedi ve bu kelime gücüne güç kattı. Yapılacak işler öyle rutindi ki düşünmeye bile ihtiyaç yoktu. Günlük ekmek açılacak ve kahvaltıya yetiştirilecek. Ahır temizlenecek; inekler yemlenecek, sağılacak. Süt kaynatılacak, çamaşır yıkanacak, yemek yapılacak... Saymaya kalkışılsa nefes yetmeyecek.

Yapılıyordu her gün. Akşamlar, üç göz toprak evin mutfağında biterdi. Ortadaki ocakta çatır çatır yanan odunlar aydınlatırdı yorgun yüzleri. Yorgun ama mutlu, yorgun ama candan. Yemekten sonraki muhabbetlere doyum olmazdı işte. Şiirler okunur; menkıbeler, kıssalar, ayetler, hadisler, rivayetler uçuşurdu dumanla, kiremitlerin arasından nazlı nazlı salınarak.

Ve sonra buğulu perde kapandı. Ah bu kara kutu yok mu? ‘Hâlâ kimse konuşmuyor.’ diye geçirdi içinden. ‘Sevmedim ben bu işi’ dedi kendi kendine. Buğulu perdeyi aralayıp gitti yine şöyle 40-50 yıl kadar öncesine.

 

       Birden içi sızladı çocuklarını düşününce. Çok mu eziyet etmişti onlara acaba bu malı mülkü edinmek pahasına? Adana’ ya pamuğa bile götürmüştü onları. Ama iyi babaydı, okumak isteyeni okutmuştu. İstemeyen de onun çabasına ortak olmuştu. Dünya böyle dönüyordu işte. Çocukları iyiydi, sakin ama çok çalışkanlardı. Etliye, sütlüye karışmaz, kendi hallerinde, sessiz… Anne de öyleydi baba da…

Çok çalışmışlardı. Gündüzler gecelere eklenmiş adeta. 25 saate varmıştı bazen günler. Kazandıklarını yememiş, geleceğe yatırmışlardı. Sefaleti yaşadılar ki gençliklerinde, şu anda çocukları, torunları ve kendileri rahat edebilsin diye.

Çok şükür sevilen, saygı gören biriydi çalışkanlığıyla, bilgisi, aklı ve dürüstlüğüyle; ama en çok içinde bitmek bilmeyen insan sevgisiyle. Herkesi sevdi, bağrına bastı. Hani karıncaya bile verecek hesabı yoktu incitmek adına. “Kendi şahsına istediğini kardeşine de iste kendine istemediğini kardeşine de isteme” hadisi şerifi düstur oldu kendine ve bu, kalıtımsal bir özellik gibi geçti çocuklarına ve torunlarına. Mutluydu bu cihetten.

Azimle yıllarca kardeşleriyle, çocuklarıyla bir yürek çalıştı. Kazandı, kazandırdı. Geriye bakınca, yorgun bir beden ve anılar gördü.

Hâlâ gözlerini o lanet kutudan ayıramayan nesline baktı, baktı…

“Mum dibine ışık vermez.” sözü şimşek gibi çaktı beyninde. Mum gibi erimişti etrafını aydınlatmak adına. “Ya dibimdekiler?” dedi içten gelen telaşlı bir sesle.

Ana dilini, İngilizceden de kırık konuşanlar, kendi kültürünü tanımayanlar vardı. Onlar için bir şeyler yapmalıydı.

Islandı gözleri parlak bir sevinçle. “Buldum” dedi. “Son bir ışık da dibimdekilere olacağım. Hayatımın bu son demlerini onlara ayıracağım.” Bir tebessüm belirdi yüzünde. Ağır ağır doğruldu somyadan. Yaylar gıcırdadı,

herkesin gözleri ona çevrildi. O gözler ki biraz mahcup… “İyi geceler” dedi belli belirsiz. Açtı kapıyı ve kayboldu


karanlıkta. El yordamıyla soyundu, uzandı yatağına. Dalıp gidecekken, yanındaki boş yastığa takıldı gözleri. Bir damla düştü kirpiklerinden aşağı. Uyuyakaldı.

Tatlı bir rüya gördü.

Ellerinde kitaplar vardı çocuklarının, torunlarının. Kitaplar ve meşaleler…

Bir irfan ordusu olmuşlardı. Nereye gitseler dağılıyordu karanlık. Bir ışık, bir mum olmuştu hepsi. Etraflarında onları hayranlıkla dinleyen bir kalabalık. Göğsü kabardı, “Bunlar benim emeğim, alın terim. Bunlar benim gururum.” dedi. Dinleyenler birbirlerine “Bunlar filancanın çocukları, torunları” diyorlardı.

Bir kul, başka ne isterdi ki Allah’tan. Belli belirsiz aralandı gözleri bir iç çekiş, bir tebessümle. El salladı karısı hayal dünyasından. Mutlu oldu. Çok mutlu oldu. Şimdi rüyası için çalışıyor. Dibindekiler için kalan son sıhhatiyle ışık yaymaya devam ediyor. Biliyor ki kendi ışığıyla yaktığı birçok mum kalacak ardından ve bunlar karanlığa karşı sönmeyen birer ışık olacak. Biliyor ki bu durmak bilmeyen teknoloji, acımasız zaman yıpratmayacak neslini. Hiç kimse ve hiçbir şey kırmayacak aile bağı denen o güçlü zinciri.

Evet, bir zincir olacaklar. Etten, ama kırılmaz yürekten, ama kırmaya yeltenenleri yakacak cinsten. Sahip çıkacak kendisine, geçmişine, ait olduğu kültürüne.

 

Sahip çıkacaklar bize. Unutmayacak ve kimseye unutturmayacaklar. Kendi dipleriyle birlikte tüm etrafı aydınlatan mumlar olacaklar. Tıpkı onları yetiştiren o büyük, eşsiz, muhterem insan gibi…

Joomla templates by Joomlashine