Davut TÜMKAYA

KUR’AN-I KERİM’DE Hz. ALİ ve MASUMLAR: II

Davut TÜMKAYA

         Yüce Allah ilk insan Hz. Adem’den beri insanların hidayetine peygamberleri vasıtasıyla sahifeler, kitaplar göndermiştir. Bu sahife ve kitaplar zamanın ihtiyacına göre yüce yaratıcı tarafından uyarlanmış ve indirilmiştir. İçeriklerinde o günün durum ve şartları izah edilmiş ve insanlara tebliğ edilmiştir. Bu sahife ve kitapların sonuncusu yüce Allah son peygamberi Hz. Muhammed’e (s.a.a.v.) vahiy yoluyla indirmiştir. Bu son kitap hak olan İslam dinine son şeklini vermiştir, Bu kitap günümüze kadar eksiksiz bir şekilde devam etmiş ve kıyamete kadar devam edecektir. Bu kitap yüce Allah’ın kelamıdır ki bu kitap Kur’an-ı Kerim’dir.

              Kur’an-ı Kerim, İslam dininin yayılış hızına ve zamanın şartları ve olaylarına göre ayet ayet inmiş ve ancak yirmi üç yılda tamamlanmıştır.

             Kur’an-ı Kerim; yüce Allahın eseridir.

Kur’an-ı Kerim; insanları hidayete erdiren ve Hz. Adem’den günümüze kadar uzanan tarihin en büyük rehberidir.

             Kur’an-ı Kerim’de maksatsız, gayesiz  hiçbir ayet yoktur. Yüce Allah Kur’an-ı  Kerim’i içindeki belli ve güneş gibi parlayan bir takım illetlerle (sebeplerle), hikmetlerle ve maksatlarla indirmiştir.

            Bu illet(sebep), hikmet ve maksatları bilmek için ayetlerini anlayarak okumak gerekir.

            Kur’an-ı Kerim’in anlam ve maksadını anladıktan sonra tatbikini amelle işlemek lazım.

            Kur’an-ı Kerim okunur da anlaşılmaz, anlaşılır da uygulanmazsa okuyucunun okuduğu ayetlerden hiçbir şey anlamadığı anlaşılır. Okunan Kur’anı Kerim’in ayetlerini anlamak için, okuyanın içinde bir huşu bulunması, Kur’an-ı Kerim’i Hz.peygambere indiren yüce hâlıka tazim etmesi, okuyucunun kalp huzuru için de sükunetle okuması, düşünmesi, anlamını anlamaya çalışması, Kur’anı Kerim’den ve mealinden bir miktar anladığını gösterir. Bu şekilde Kur’an-ı Kerim’i

tilavet eden kimse yaratıcısıyla konuşması demektir. Kur’an-ı Kerim’i okurken kalben ferahladığını hisseden, ruhen rahatladığına inanan, zihnen dinlendiğine kanaat getiren ve manen güçlendiğini fark edenler Kur’an-ı Kerim’i okumuş sayılırlar. Aksi halde sadece bir nağme dinlemiş olurlar.

            Hz. Ali (a.s) Kur’an-ı Kerim hakkında: ‘Kur’an’ı öğrenin. O, hadislerin en güzelidir. Onu inceleyin, anlayın. O, yüreklerin baharıdır. Nuruyla şifalanın; O, göğüslerin şifasıdır. Tilavetini güzelleştirin; O, kıssaların en iyisidir. İlminden başka ilimle uğraşan alim, cehaletinden şaşkına dönen cahile benzer. Bahanesi kendi aleyhinedir. Ona yalnız teessüf etmek gerek ve O Allah katında daha fazla kınanan ayıplanandır. (Nehcül Belağa)

            Kur’an-ı Kerim’le Hz. peygamberin hadisi ikiz kardeştir. Onun içindir ki Hz. Peygamber (s.a.a.v.), bana dayandırılan hadis Kur’an-ı Kerim’le çelişiyorsa o hadis benim değildir, demiştir.

            Kur’an-ı Kerim’de çelişki yoktur. Çelişkinin olmayacağını da yüce Allah ayetlerle insanlara bildirmiştir. ‘O, yüce bir kitaptır, ne önünden ne ardından asla ona batıl gelmez. O her fiilinde hakim olan, övülen Allah tarafından indirilmiştir.’ (Fussilet 42.)

            Kur’an-ı Kerim muttakilerin rehberidir. Bu rehber Hz. Ali (a.s) ve masumları gösteriyor. Onları tarif ediyor. Yaptıklarını kıssalar halinde anlatıyor. Zaten de bunun için rehber olmuştur. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’in rehber olduğunu yine ayetle biz insanlara tebliğ etmiştir.

            ‘Bu bir kitaptır ki onda şüphe götürecek hiçbir şey yoktur. Muttakiler hakkında rehberdir.’ (Bakara 3, 4,)

            İşte Kur’anı Kerim’in muttakilerdeki amacı Hz. Ali (a.s) ve masumlardır. Onun için Kur’an-ı Kerim’i okurken illetlerle, hikmetlerle, maksatlarla sözcüklerimizin dikkate alınması gerek dedik. Burada yazıma Kur’an-ı Kerim’in Hz. Ali (a.s) hakkındaki birkaç ayetiyle devam edeceğim.

            Hz. Musa yüce Allah’ın emriyle kafir Firavun’a gittiğinde yüce Allah Hz. Musa’ya: ‘Firavuna git, çünkü O iyice azdı. Musa: Rabbim, dedi. Gönlüme ferahlık ver. İşimi kolaylaştır. Bana ailemden (Ehlimden) kardeşim Harun’u yardımcı yap. Onunla beni güçlendir ve O’nu durumumda (işimde)ortak kıl.’(TAHA 24/32)

            İsnatlarla İbn-i Abbas dedi ki: ‘Mekke’deydik, Hz. Peygamber (s.a.a.v.) elimle Ali bın Ebi Talib’in elini ellerine aldı. Dört rekat namaz kıldıktan sonra elini havaya kaldırarak: Allah’ım İmran oğlu Musa senden diledi. Ben de Peygamberin Muhammed olarak senden diliyorum. Gönlüme ferahlık ver. Söylediklerimin anlaşılması  için dilimin bağını çöz. Ailemden (ehlimden) bana kardeşim Ali’yi yardımcı kıl. o’nunla gücümü artır ve o’nu durumlarımda (işlerimde) ortak yap. İbni Abbas dedi ki: ‘Bana bir ses geldi Ya AHMED istediklerin sana verildi’ diyordu.

            Hz. Muhammed: Ya Eb’el Hasan elini semaya kaldır ve Allah’ından dile, sana da versin dedi .Hz. Ali (a.s) ellerini semaya kaldırdı ve ‘Allah’ım yanından bana ahd ve sevgi ver’ diyerek dua etti. O anda Hz. Peygambere (s.a.a.v.); ‘İman edip iyi amel işleyenler yok mu, esirgeyen zat onları sevindirir’ (Meryem 96) diye ayet indi.

            Hz. Peygamber (s.a.a.v.) bu ayeti ashabına tilavet etti (okudu). Ashab, olanlardan sonra ayeti duyunca şaşırdı. Hz. Peygamber (s.a.a.v.) ashabına neden şaşırıyorsunuz? Bilmiyor musunuz ki Kur’an dört bölümdür. Bir bölümü biz Ehlibeyt’e özeldir. Bir bölümü helal ve haramlar içindir. Bir bölümü fariza ve hükümler, bir bölümünde de yüce Allah Ali bın Ebi Talib’in yüceliklerini ve özelliklerini bildirdi.’ dedi.

            Biharul Envar c.35 s.359;  Kitabul Fadayıl Ahmed bın Hanbel s.202;  Şevahid Ettenziyl c.1 s.369 (Esma bınt Ümeys’in rivayetiyle.)

            İsnatlarla İbni Abbas dedi ki: Akabe oğlu Velid, Hz. Ali’ye (a.s.): Kargım senden daha keskin, dilim senden daha akıcı, yazıda (gramer dil bilgisi) senden daha doluyumdur. Hz. Ali (a.s.): ‘Sus sen bir fasıksın.’ dedi. Bu konuşmadan sonra Hz. Peygambere (s.a.a.v.) bu ayet iner. ‘Öyle ya;

mü’min olan yoldan çıkmış fasık gibi midir? Bunlar elbette bir olmazlar’ (Secde 18)

            İbni Abbas der ki: Yüce Allah mu’min sözcüğü ile Ali’yi (a.s.), fasık yoldan çıkmış sözcüğüyle de Akabe oğlu Velid’i kast eder.

 Tabere tefsiri c.21 s68, Essuyuti Eddur el mensur, Bağdat Tarihi c.13 s.321, El Ağani ve …….

            ‘Durdurun onlar sorumludur’ (Essaffat 24) İbni Abbas bu ayet: Ali bin Ebi Talib hakkında inmiştir’ dedi.

            Ennuril Muşşatail Ma Nezela Minel Kur’ani Fi Aliyyin a.s.

            İbnil Hicril Heysemiden rivayetle: Bu ayet Ali bin ebi Talib hakkında inmiştir. Ve Deylemi’den, Eba Said El Hudri’den; Hz.Peygamber s.a.a.v dedi ki: ‘Durdurun onlar sorumludur.’Yani Ali bin Ebi Talib’in velayetinden sorulacaklardır.

(Essavaikul Muhrika s89)

            Aynı hadis Fadailul Hamset c.1 s.328 Beyrut ve Şerefun Nebi s. 252’de  : Hz. Peygamber s.a.a.v dedi ki: Yüce Allah farizalar kıldı. Onların bazılarında şartlar koydu. Bazılarını da hafifletti. Velayetimizi de farz kıldı. Fakat velayetimizi hiçbir hale sokmadı. (Yani velayetimizden hiçbir şekilde taviz vermedi.)

            ‘Doğruyu getiren ve onu doğrulayanlar, işte onlar! Allah’a karşı gelmekten sakınan muttakilerdir.’ (Ezzümer 33)

            İsnatlarla Mücahid’ten dedi ki: Doğruyu getiren Hz. Muhammed (s.a.a.v) doğrulayan da Ali bin Ebi Talip’tir. Ve birçok yazar bu ayetin Hz. Muhammed (s.a.a.v) ve Hz. Ali  a.s. hakkında indiğini yazmışlardır. (Şevahid Ettenziyl c 2 s 21; İbnil Mağazili Eşşafi hadis 317; Min Menakıbi s 269.)

            De ki:  Ben sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum. (Şura 23)

            İbni Abbas’tan isnatla: Bu ayet indiğinde dediler ki: Ya Resulallah, Yüce Allah’ın bizlere sevmemizi emrettiği kişiler kimdir? Hz. Peygamber (s.a.a.v) dedi ki: Bunlar Ali, Fatıma ve çocuklarıdır. Bu ayet Ali, Fatıma ve çocukları için indiği konusunda çok kanıt vardır. Bunlardan; Faraid Essamtayn, Şevahid Ettenziyl c. 2, s. 130;Ettabrani Mu’cem Essağıyr c 1 s 76, Mecma Ezzevaid c. 9, s. 168; Essuyuti Cem’il Cevamii c.

            ‘İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır. Birbirine geçip karışmıyorlar. İkisinden inci ve mercan çıkar’ (Rahman 19,20)

            Birbirine kavuşmak üzere salıverilen iki deniz Ali ve Fatıma a.s. Aralarında olan Hz. Muhammed’tir. (s.a.a.v.) İkisinden çıkan inci ve mercan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyindir  (a.s.) Eddurrul Mensur Tefsirinde Suyutinin rivayeti; Nurul Absar s. 101; Fadayıl El Hamset c.1 s. 334; Şevahid Ettenzıyl c.2 s. 209 1.Baskı; Şerefun Nebi s. 258 1.Baskı ve diğerleri…

            ‘Önde olanlar onlar öncüdürler. İşte onlar en çok yaklaştırılanlardır.’(Elvakia 10-11)

            İbni Abbas: Önde olan Ali bin Ebi Talip’tir.         Öncüler ise üçtür:

            Musaya öncü Yüşa bin Nun;

            İsaya öncü Mu’mini Âli Yasin;

            Muhammede öncü olan Ali bin ebi Talip’tir.

El Mizan c. 1 s. 536; Şevahid Ettenzıyl c. 2 s. 215; Lisanul Mizan  c. 4 s. 456 

            ‘Allah ve ahiret gününe inanan bir toplumun oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa Allah ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin. İşte onların kalbine Allah iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedi kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar Allah’tan yana olanlardır. Kuşkusuz kurtuluşa erenlerdir’  (El Mücadele- 23)

            Selman el-Farisi dedi ki: Hz. Ali (a.s.) ve Resulallahla (s.a.a.v) her olduğumuzda Resulallah (s.a.a.v) elini omzuma koyar ve Hz. Ali’ye bakarak : Bu ve taraftarları kurtuluşa erenlerdir. Bu ayet Ali bin Ebi Talip hakkında inmiştir, derdi.

Şevahid Ettenzıyl c. 1, s. 68, 1.Baskı; Tarih Dimaşk c.2, s. 346 ve diğerleri….

             Abdulaziz bin Yahya El Culidi’ye göre, Hz.Ali (a.s.) hakkında hiç kimsenin ortak olmadığı seksen ayet inmiştir. Ancak değerli Şia ulemalarından El Hafız Eş’şeyh Receb El- Bersi’nin ise: ‘500 ayet Nezelet Fi Emiril Mü’minin Ali (a.s.)’ adıyla bir kitabı vardır. (Emirul Mü’minin Ali a.s. hakkında 500 ayet indi.)

 

            Zaten bilindiği gibi Hz. Ali’yi yazmak, bitirmek mümkün değildir. Biz onun ilim, irfan denizinden bir damla alabilirsek mutlu olacağız. Biz sadece çoktan azı hatırlatıyoruz. Yüce Allah, Zariyet sur.55. ayette ‘Yine öğüt ver, çünkü öğüt mü’minlere fayda verir.’demiştir. Biz de onu yapmaya çalışıyoruz.

KUR’AN-I KERİM’DE MASUMLAR

Davut TÜMKAYA

 

Kur’an-ı Kerim; yüce Allah’ın Hz. Muhammed’e (s.a.a.v.) vahiy yoluyla indirdiği ve tüm İslam âleminin ortak bir görüşle kabul ettiği hak kitaptır.

Kur’an-ı Kerim; bütün Müslümanların sığındığı, güvendiği yüce Allah’ın nurlarla dolu hidayet meşalesidir.

Kur’an-ı Kerim, muhkem bir kitaptır. Yüce Allah şeklinindeğiştirilmesinden, aslınınbozulmasındanve de tahrif edilmesinden onu korumuştur.

Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’in kelimelerinin değiştirilemeyeceğini yine Kur’an-ı Kerim’de açıkça belirtmiştir:

(Yunus 64)اللَّهِلَا تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ

(Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur.)

Yine yüce Allah Hicr suresi 9. ayette:

إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ“Şüphe yok ki Kur'an'ı biz indirdik ve şüphe yok ki onu mutlaka koruyacağız.” buyurmuştur. Onun içindir ki Kur’an-ı Kerim yegâne bir kitaptır. Allah’ın doğru yoludur. Onunla hükmeden adil, ondan haber veren sadık, ona tabi olan kurtulmuş, onunla düşmanıyla mücadele eden galip olur. Az kelimelerle çok ifade eden, düzgünlüğü beşeri sıfat taşıyan akılların üstündedir.

Kur’an-ı Kerim şairlerin, hatiplerin, ünlü yazarların, belagat sahiplerinin varamadıkları bir üslupla inmiş ve onları geride bırakmıştır.

Kur’an-ı Kerim, insanların dünya hayatında refah ve rahat yaşayabilmeleri ve ahirette yüce Allah’ın huzuruna emin bir şekilde çıkmaları için güzel ve anlamlı anlatımlarla donanmıştır. Hz. Muhammed (s.a.a.v.) “Ben Allahın katına davet edildim. Davete yakında icabet edeceğim. Aranızda paha biçilmez iki emanet bırakıyorum, biri öbüründen büyüktür. Allahın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Ehlibeytim.” demiştir. (Sahihi Müslim- Hâkim el Nişâburî, Mustedrek ala Sahiheyn ve… )

Yüce Allah; Ehlibeyti, Kur’an-ı Kerim’le eşdeğerde tutmuş ve onları daha iyi tanımamız, onlara daha sıkı sarılmamız ve bağlanmamız için Ehlibeyte geniş yer vermiştir. Ehlibeyte uymak konusunda müminlere emir verilmiştir. Zaten Kur’an, Ehlibeyttir; Ehlibeyt de Kur’an’dır. Ehlibeytin hiçbir hadisi, Kur’an’a ters düşmez ve de düşmemiştir. Yüce Allah, Hz. Ali’ye (a.s.) çok ayette yer vermiş, onu yüceltmiş ve aynı zamanda Hz. Muhammed’in (s.a.a.v.) azametini bildirmiştir. Bütün âlemin onlara tabi olmalarını ve onların izlerinden gitmelerini emretmiştir. Yüce Allah, Hz. Ali’ye öyle bir özellik vermiş ki, Hz. Ali; Kur’an-ı Kerim’in indirilişini, te’vilini, aşikârını, gizlisini, bütün ilimlerini Hz. Muhammed’den telakki etmiştir. Hz. Ali bu konuda şöyle buyurmuştur: “Allah’ın Resulü bana her birisinden bin kapı açılan tam bin ilim kapısı öğretti.” (Tefsir-i Razi ve Kenz’ul-Ummal 6/392-405 / Fereid es- Samtayn kitabı c:1 s:101 Beyrut )

El – Haris el- Hemedani: Hz. Ali’ye الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ فَاسْأَلُوا أَهْلَ

“…Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun (Nahl 43)” ayetindeki zikir ehli kimdir diye sordum. Hz. Ali, “Vallahi zikir ehli bizleriz, ilim ehli de bizleriz. Kur’an’ın te’vili, indirilişi ve de yorumunun kaynağıyız.” Hz. Peygamber’i (s.a.a.v.) bunları söylerken duydum. “Ben ilmin şehriyim. Ali de kapısıdır. İlim isteyen kapıdan girsin.” Bu hadisin kaynakları çoktur. (991 sayı altında Tercümet emiyrel müminin (a.s) tarih Dimaşk c/2 S/464 – Ettaraif kitabı S/94 – Ettabakatül Kübra c/6 S/240 2.baskı c/6 S/168 1.baskı)

 

İbni Abbas’tan rivayetle: Resulullah (s.a.a.v.) dedi ki: Yüce Allah’ın Kur’an’da indirdiği her ayetin içindeki ‘Ey iman edenlerin mutlaka başı ve emiri Hz. Ali’dir.’ Bazı yazarlar ise her ayetin içindeki ‘Ey iman edenlerin başı, emiri ve şereflisi Hz. Ali’dir.’ diye rivayet ederler. (Hilyetül Evliya c:1 s:64 / El Yakın s:176 / El Havarizmi Menakıbı Emiyrel Müminin 17.bölüm s:188 / Kifayet ettalıb s:139)

Yine İbni Abbas’tan aktarılmıştır: “Hiç kimseye Ali hakkında indiği kadar ayet inmemiştir.” ( Tercümet Emiyrel Müminin Tarih Dimask c:2 s:430 hadis 940 / İbni Hacer Savaik, s:76 / Şeblenci Nuvrul Absar s:73)

Nebata oğlu Asbağ’dan rivayet edilmiştir: “Yüce Allah tarafından Hz. Muhammed’e (s.a.a.v.) vahiy olunan Kur’an-ı Kerim’i Hz. Ali şu şekilde bildirmiştir. Kur’an’ın dörtte biri bizim için, dörtte biri düşmanımız için, dörtte biri misal ve sünnet, dörtte biri de ahkâm ve farizalardır. Kur’an’ın azizleri bizleriz.” (El Hafız el Haskanî 58. hadis/ Şevahid ettenzil kitabının mukaddimesinin 5. faslı c:1 s:43 / İbnil Mağazilî’nin Menakıb Emiyrel Müminin kitabı hadis 375 s:328)

Ayrıca ‘Kur’an-ı Kerim’in Hz. Ali hakkındaki ayetlerinin ele alındığı “Ma Nezele Minel Kur’ani Fiy Aliyyin (Ali Hakkında Kur’an’da Ne İndi?)” adında ayrı ayrı kişiler tarafından onlarca kitap yazılmıştır. (Bu yazarlardan bazıları şunlardır: Yahya oğlu Abdülaziz el Culudî / 3. yüzyılın allamelerinden Ahmet oğlu Muhammed el Kâtip/ Ebül Faraç Hüseyin oğlu Ali / el Asbahanî ve…)

Ebu Sa’d el Meazi’den isnatla der ki, Ali hakkında hiç kimsenin ortak olmadığı yetmiş ayet inmiştir. Abdülaziz bin Yahya el Culudî’ye göre de Ali hakkında hiç kimsenin ortak olmadığı seksen ayet inmiştir. (İbni Tavusun Sa’d essuvd kitabı s:235 / Biharül Envar c:9 yeni baskısında c:36 s:191/ Şevahid ettenzil kitabı c:1 s:42 5.bölüm. Hadis daha birçok yazar tarafından desteklenmiştir.)

Bakara suresinin 43. ayetinde yüce Allah şöyle buyurur:

وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ وَارْكَعُواْ مَعَ الرَّاكِعِينَ

(Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle beraber rükû edin)

Bu ayeti celile Hz. Peygamber ile Hz. Ali hakkında özel inmiştir. Çünkü ilk defa namaz kılıp rükû edenler kendileridir. İbni Abbas’tan şöyle rivayet edilmiştir: “Bu ayet, Resullullah (s.a.a.v.) ile Hz. Ali (a.s.) hakkında özel inmiştir. Çünkü bunlar ilk namaz kılan ve rükû edenlerdir. (Menakıb Emiyrel Müminin kitabından Havarismi’nin rivayeti s:198 17.bölüm / Şevahit ettenzil kitabı c:1 s:85) Yüce Allah, iman edenlerin namaz kılmayı ve de rükû etmeyi Hz. Muhammed ile Hz. Ali’den öğrenmelerini ve de onlarla rükû etmelerini bu şekilde ayette anlatmıştır.

Yalnız Hz. Ali hakkında ise Bakara suresi 274. ayette yüce Allah şöyle buyurmuştur:

الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُم بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِرًّا وَعَلاَنِيَةً فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ

(Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık harcayanlar yok mu, onların ecirleri, Rableri katındadır ve onlara ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar.)

Bu ayetin Ali bin ebi Talib hakkında indiğini çok yazar kitaplarına almışlardır. Hz. Cafer-üs Sadık’tan rivayet edilmiştir: “Hz. Ali de (a.s.) dört dirhem vardı. Bir dirhemini gece, bir dirhemini gündüz, bir dirhemini gizli, bir dirhemini de aşikar olarak dağıttı. Yüce Allah bu örnek davranışını yukarıdaki ayetle insanlara tebliğ etti.” (Esbabünnüzül kitabı s:64 / Fadailül hamset kitabı c:1 s:321 / İbnil Esir Tecümet Emiyrel Müminin Usudul Gabet c:4 s:25 / Zahairül Ukba s:21)

Necran’ın piskoposları (1) ve sayıları kırkı bulan Hristiyan uleması Hz. İsa’yı tartışmak üzere Hz. Muhammed’e (s.a.a.v.) gelirler. Hristiyanların sözcüsü olan El-Akib ismindeki Piskopos Hz. Peygamber’e (s.a.a.v.) yaklaşır ve aralarında bir konuşma geçer. Piskopos sorar, Hz. Muhammed yanıtlar:

-                      Ya Ebal Kasım, Musa’nın babası kim?

-                      İmran

-                      Yusuf’un babası kim?

-                      Yakup

-                      Senin baban kim?

-                      Abdulmuttalip oğlu Abdullah.

-                      İsa’nın babası kim?

Hz. Peygamber (s.a.a.v.) bir an susar ve hemen ona Hz. Cebrail bu ayetle iner:

إِنَّ مَثَلَ عِيسَى عِندَ اللّهِ كَمَثَلِ آدَمَ خَلَقَهُ مِن تُرَابٍ ثِمَّ قَالَ لَهُ كُن فَيَكُونُ (Ali İmran 59)

(Gerçekten de Allah katında İsa, Âdem'in örneğidir, onu topraktan yarattı da sonra ol dedi, oluverdi.)

Hz. Peygamber bu ayeti piskoposa cevap olarak okudu. Piskopos ayeti, Hz. Peygamber’den duyunca bayılacak duruma gelir. Başını kaldırır ve Hz. Peygamber’e (s.a.a.v.) “Sen sana Allah tarafından İsa’nın topraktan yaratıldığına dair vahiy geldiğini miiddiaediyorsun? Biz, sana vahiy olunanda da bize vahiy olunanda da bu Yahudilere vahiy olunanda dabunuduymadık.” dedi. Bunun üzerine yüce Allah Hz. Peygamber’e bu ayeti indirdi:

فَمَنْ حَآجَّكَ فِيهِ مِن بَعْدِ مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْاْ نَدْعُ أَبْنَاءنَا وَأَبْنَاءكُمْ وَنِسَاءنَا وَنِسَاءكُمْ وَأَنفُسَنَا وأَنفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَل لَّعْنَةُ اللّهِ عَلَى الْكَاذِبِينَ

(Âli İmrân 61: Sana iyice bildirildikten sonra da gene bu hususta seninle tartışan olursa de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım, biz bizzat gelelim, siz de gelin. Ondan sonra da dua edelim ve Allah'ın lânetini yalancılara havale edelim.)

Hristiyanlar ayeti duyunca: Ya ebal Kasım, sen bize adildavrandın,peki ne zamanlanetleşelim? Hz. Peygamber, yarıninşallah, dedi ve yarınalanetleşmek üzere Hristiyanlaroradan ayrıldılar. OlayatanıkolanYahudiler ise olayıheyecanla izleyerek vallahi kimler kaybederse kaybetsin umurumuzda olmaz diyerek dağıldılar. Hristiyanlar evlerine gidince birbirlerine vallahi hepimiz de biliyoruz ki Muhammed, peygamberdir. Onunla iddiaya girersek korkarız ki biteriz. Fakat biz Muhammed’den bizi affetmesini isteyelim, elbette affeder. İkinci günün sabahında Hz. Peygamber; Hz. Ali’yi, Hz. Fatıma’yı, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i alır ve sözleştikleri yere yürür. Bu manzarayı gören Necran piskoposu dedi ki: “Ben öyle çehreler görüyorum ki, Allah’tan en büyük dağları yerinden koparmasını, dağıtmasını isteseler duaları hemen kabul olur ve dağlar dağılıverir. Bu nurlu çehrelerle mübahele edecek olursak hepimiz yok oluruz ve Allah’ın azabı yeryüzündeki bütün Hristiyanları kapsamına alabilir ve kıyamet gününe kadar dünyada bir Hristiyan bile kalmaz.” Hristiyanlar piskoposlarını dinleyerek ya ebal Kasım biz iddiadan vazgeçtik, sen dininde biz de dinimizde kalalım. Hz. Peygamber peki der, ben sizi İslam dinine davet edeyim, Müslümanlara ne nasip olursa size de aynısı olsun. Hristiyanlar kabul etmedi. Ancak Hz. Peygamber, Hristiyanlardan yıllık vergilerini almak üzere onlarla barıştı.

Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.a.v.) şöyle buyurdu: “Canım elinde olan Allah’a ant olsun ki eğer benimle mübahele edecek olsalardı mesh olup maymun ve domuzlara dönüşürlerdi ve bu çölde tutuşan ateşte yanıverirlerdi ve ateşin eteği Necran’a kadar uzanırdı.”

Kazi Nurullah-i Şuşteri “İlkak-ul Hak” adlı kitabının 3. cildinde sayfa 46'da Mübahele ayetinin Ehl-i Beyt hakkında indiğini tasdik eden büyük Ehl-i Sünnet âlimlerinden yaklaşık altmış kişinin ismini yazıyor. (Müslim b.Hacca-i meşhur “Sahih” adlı kitabında, C.7, S.120’de / Ahmed b.Hanbel, “Müsned” kitabında C.1, S.185 / Taberi tefsirinde mübahele ayetinin tefsirinde, C.3, S.192/ Fahr-ur Razi Tefsirinde, C.8, S.85/ İbni-i Esir, “Cami-ul Usul” adlı kitabında, C.9, S.470 ve…)

Yüce Allah, Hz. Peygamber’e (s.a.a.v.) Veda Haccı dönüşünde insanlara Hz. Ali’nin velayetinin azamatini bildirmesini emretti. Hz. Peygamber (s.a.a.v.), amcasının oğlunu koruyor denmesinden ve bu olayın bazılarının zoruna gidecek olmasından bildirmekte önce tereddüt etti. Ancak yüce Allah’ın vahiy yoluyla emrinin gelmesi (Maide 67) ve Peygamberi kendisinin koruyacağını ayetle söylemesi Hz. Muhammed’i hızlandırdı:

يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ

(Maide 67: Ey Peygamber, bildir, sana Rabbinden indirilen emri ve eğer bu tebliği ifa etmezsen onun elçiliğini yapmamış olursun ve Allah, seni insanlardan korur. Şüphe yok ki Allah, kâfir olan kavme, doğru yola gitmek hususunda başarı vermez.)

 

Hz. Peygamber, kervan hâlinde yüz bin kadar hacıyla seyir yapıyordu. Hacılar sahrada dağılmış vaziyetteydiler. Hz. Peygamber, inen ayeti tebliğ etmesi için insanları bir arada toplaması gerekiyordu. Önde gidenler “Cuhfe” denen yere varmak üzereydi. Hz. Peygamber (s.a.a.v.) hacıları “Cuhfe” de toplamak için önde gidenlerin arkasına atlılar gönderip onları Cuhfe’de durdurdu. Arkadan gelenleri de bir arada toplamak için yürüttü. Ve bütün hacıları Cuhfe’ de topladı. Öğle namazının cemaatle kılınması için çağrı yaptırdı. Aşırı sıcak nedeniyle hacılara seferi namaz kıldırdı. Sonra develerin semerlerini toplatıp kendine yüksek bir minber yaptırdı. Minbere çıkıp Hz.Ali’yi sağ tarafına aldı ve Resulullah (s.a.a.v.) uzunca bir hutbe okudu. Sonra şöyle devam etti: “Ey insanlar! Ben Allah’ın katına davet edildim. Yakında bu davete icabet edeceğim, ebedi yurda gideceğim. Ben de üzerimde olan vazifeden sorumluyum, siz de üzerinizde olan vazifeden sorumlusunuz. Bu hususta ne dersiniz?” Ashap bir ağızdan şahadet ederiz ki tebliğ ettin, öğüt verdin, vazifeni yaptın. Hz. Peygamber: “Ey insanlar, bilmez misin ki ben inananlar üzerinde, kendilerinden ziyade tasarruf ve velayet sahibiyim ve bilmez misiniz ki benim her erkek ve kadın müminlerin üzerinde kendilerinden ziyade tasarruf ve velayet hakkım vardır." Ashap, evet biliyoruz dediler. Resulullah bunun üzerine Hz. Ali’nin elini tutup her ikisinin de koltuklarının beyazlığı görünene kadar kaldırdı ve yüksek sesle: “Ben kimin mevlası isem bu Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım ona veli olana veli, düşman olana da düşman, yardım edene yardımcı ol; dışlayanı da dışla.” buyurdu ve orda şu ayet-i kerime indi.

الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الإِسْلاَمَ دِينًا

‘Bugün dininizi ikmal ettim. Nimetimi size tamamladım. İslam’ı sizlere din olarak kabul ettim.’ (Maide 4)

Hz. Peygamber: “Dinin ikmaline, nimetimin tamamlanmasına, İslam’ın din olmasına, risaletimin rızası ile Ali’nin velayetine Allahü Ekber” dedi. Orda bulunan dönemin en önemli şairlerinden Hassan bin Sabit kalkar ve ‘Ya Resulullah, bana Ali hakkında bir şiir söylememe izin verir misin?’ Hz. Peygamber, Allah’ın bereketiyle söyle der. Hassan beş beyit söyler, içerikleri şöyledir:

Gadir Günü, peygamber-i ekrem ümmete seslendi:

Onlar da peygamberin nidasını duydu

Peygamber “Mevlanız ve veliniz kimdir?”diye buyurdu

Allah u teala bizim mevlamız ve sen bizim velimizsin

Hiç kimse bu manayı inkar etmez dediler

Peygamber-i ekrem “Kalk ya Ali!” buyurdu

Şüphesiz benden sonra imam ve hidayetçi olmana razı oldu

O halde ben kimin mevlasıysam Ali de onun mevlasıdır

Öyleyse Ali’ye köleler gibi gerçek yardımcılar olunuz

Sonra dua ederek “Allahım Ali’ye dost olanla dost ol

Düşman olanla da düşman ol!” buyurdu.

(El Havarizmi 4.bölüm c:1 s:47 Min Maktalihi- Menakıb Emiyrel Müminin kitabı 14.bölüm s:80 / Hamaveyni Feraid Essamtayn kitabı 12.bölüm c:1 s:74/ Ettaraif kitabı İbni Mardeviyet’ten isnatla c:1 s:146 / İbni Kesir tefsiri c:2 s:491 ve …)

 

Ebu Hüreyre’den alınan rivayette: “Arşa, La ilahe illa ene vahdiy, ve enne muhammeden abdiy ve resüliy. Eyyedtehu bi Aliyyin” (Benden başka ilah yoktur. Muahmmed kulum ve resulumdür. Onu Ali ile teyit ettim.)

Hz. Muhammed’i teyit edenin Hz. Ali olduğu hakkında Kur’an-ı Kerim’de şöyle bir ayet vardır:

هُوَ الَّذِيَ أَيَّدَكَ بِنَصْرِهِ وَبِالْمُؤْمِنِينَ

(El enfal 62)

(Seni ve müminleri yardımıyla teyit eden odur.) (Hilyetül Evliya kitabı Ebü Hüreyre’den isnatla Tarih Dimask c:2 s:419 / Kifayet ettalib kitabı 62.bölüm s:234/ Suyutî Dürrül Mensür kitabı c:3 s:199)

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَسْبُكَ اللّهُ وَمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ

(El Enfal 64) الْمُؤْمِنِينَ

(Ey Peygamber; Allah, sana ve sana tabi olan müminlere yeter.)

Ünlü yazarların rivayetleriyle sabittir ki Hz. Peygamber’e (s.a.a.v.) en çok tabi olan Ali bin ebi Talip’tir. (Şevahid ettenzil kitabı c:1 s:230 1.baskı El Emiyni, El Ğadiyr kitabı c:2 s:51)

وَأَذَانٌ مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الأَكْبَرِ أَنَّ اللّهَ بَرِيءٌ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ فَإِن تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَإِن تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُواْ أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّهِ وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ

Hacc-ı ekber günü, Allah'tan ve Peygamberinden insanlara bir ilândır bu: Şüphe yok ki Allah ve Peygamberi, müşriklerden berîdir. Artık tövbe ederseniz bu, daha hayırlıdır size. Fakat gene yüz çevirirseniz iyice bilin ki siz hiç şüphe yok, Allah'ı âciz bırakamazsınız ve kâfir olanlara pek acıklı azapla müjde ver.’ (Tevbe 3)

Enes bin Malik’ten alınan rivayette: Hz. Peygamber (s.a.a.v.) bu ayeti Mekke ehline okuması için Ebu Bekir’i gönderir. Ardından Cibriyl (a.s.), Hz. Peygamber’e iner ve Ya Resulullah, Allah’ın emirlerini sen veya senden biri eriştirir der. Mekke ehline de ayeti Hz. Ali tebliğ eder. (Hasais Emiyrel Muminin kitabı hadis 75 s:144 / Camil Cevami kitabı c:2 s:272 / Eddürrül Mensür kitabı c:3 s:209 )

Hz. Ali, Abbas ve Şeybet arasında tartışma çıkar. Abbas ben sizden üstünüm; çünkü hacılara su içirme işi benim elimde. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَكُونُواْ مَعَ الصَّادِقِين


Şeybet ise ben sizden üstünüm; çünkü Beytullahın anahtarları bende. Hz. Ali (a.s) ben sizden daha üstünüm; çünkü ben sizden daha önce iman ettim, hicret ve cihat ettim der.

Yüce Allah, bu ayet-i kerime ile Hz.Ali’yi teyit etti.

أَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَاجِّ وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَجَاهَدَ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ يَسْتَوُونَ عِندَ اللّهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

Hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cehd edenin (çaba harcayanın) (yaptıkları) gibi mi saydınız? Bunlar Allah katında bir olmazlar. Allah zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. (Tevbe 19)’ Ve Tevbe suresinin 20. ayeti devam etti.

الَّذِينَ آمَنُواْ وَهَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ أَعْظَمُ دَرَجَةً عِندَ اللّهِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ

“İnananların, yurtlarından göçenlerin ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanların Allah katında dereceleri pek büyüktür ve onlardır muratlarına erenlerin, kurtulup nusrat bulanların ta kendileri. (Tevbe 20)”

Bu ayette de Hz. Ali’nin öncelikli imanı ve hicretinin diğerlerinden üstünlüğü teyit edilmiştir.

Ey iman edenler, Allah'tan sakının ve doğru (sadık)larla birlikte olun.” (Tevbe 119)

İbni Abbas’tan rivayetle: Allah’tan sakının ve doğrularla beraber olun ayeti, Ali bin Ebu Talib’e (a.s) özeldir. Cafer-üs Sadık ise ayet, Muhammed ve Ali hakkındadır. Ancak onlarla beraber olunur. (Menakib Emiyrel muminiyn kitabı (El Havadis) 5/198 Tefsir el Burhan’dan Essayyid Haşim el Buhari c:2 s:170 2.baskı) Ve Maide suresi 55. ve 56. ayetler yine Hz. Ali hakkındadır.

إِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ  وَمَن يَتَوَلَّ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ فَإِنَّ حِزْبَ اللّهِ هُمُ الْغَالِبُونَ

            “Sizin dostunuz, sahibiniz, ancak Allah'tır ve Peygamberidir ve inananlar, namaz kılanlar ve rüku ederken zekat verenlerdir. Kim Allah'ı, Resûlünü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır.”

Ubeydullah oğlu Avnullah bin Ebu Rafi, babasından; babası, dedesi Ebu Rafi’den hadisi naklediyor. Der ki : Hz. Peygamber (s.a.a.v.) yatarken yanına geldim.Ya uyuyor ya da ona vahiy iniyordu. Bir baktı ki evin kenarında bir yılan var. Hz. Peygamber’i uyandırmamak için yılanı öldürmedim. Peygamberle yılan arasında yattım, yılandan bir zarar gelecekse bana gelsin istedim. Resullulah (s.a.a.v.) uyandığında bu ayeti okuduğunu duydum. Sizin veliniz Allah ve peygamberlerdir. Namazı dosdoğru kılan … ve el-hamdulillah dedi ve beni yanında gördü. Bana sordu, seni burda yatıran nedir dedi. Ben de yılanı gösterdim. Bana kalk öldür, dedi. Ben de kalktım, yılanı öldürdüm. Sonra Hz.Peygamber, Allah’a şükrederek elimi aldı ve Ya Eba Rafi dedi, benden sonra Ali’ye savaş açanlar olacak. Yüce Allah bunlarla mücaledeyi hak kıldı. Eliyle mücadele etmeyen diliyle, diliyle mücadele edemeyen kalbiyle mücadele etsin.

 

İbni Abbas’tan rivayetle: Abdullah bin Selman ile yanında kavminden iman eden birkaç kişiyle: Ya Resullulah evlerimiz uzak, meclisinizden başka yerde ne bize anlatan ne oturacağımız yer var. Allah ve Resulüne iman ettiğimiz için kavmimiz bizden koptu. Bizimle oturmama, evlenmeme, konuşmama kararı aldılar. Bu da bizim zorumuza gitti. Hz. Peygamber (s.a.a.v.) onlara: Sizin veliniz, Allah ve Peygamberdir. Namazı dosdoğru kılan, zekatı rükûda iken veren müminlerdir, dedi. Hz.Peygamber (s.a.a.v.) sonra mescide yöneldi. Mescitte insanlar namaz kılıyor, içlerinde kıyamda olanı da rükû de olanı da var. Hz. Peygamber (s.a.a.v.) orda gördüğü bir dilenciye sordu. Sana bir şey veren oldu mu? Evet altından bir yüzük verdiler dedi dilenci. Hz.Peygamber kim verdi? Dilenci, Hz. Ali’yi işaret ederek bu ayaktaki dedi. Hz. Peygamber nasıl iken verdi diye sordu? Dilenci, rükûda iken verdi dedi. Hz.Peygamber, sizin veliniz Allah ve Peygamber’dir. Namazı dosdoğru kılan, zekatı rükûda iken veren müminlerdir. Allah peygamberine ve müminlerine dostluk edenler, galip olur; çünkü galip olanlar Allah bölüğüdür, dedi. (Tabarani El- Mucemel Kebir c:1 Bağdat c:1 s:300/ El-Heysemi Mecmaüz- Zevevaid kitabı s:134/ Mizan el-İtidal c:3 s: 22 / Lisanül Mizan c:2 s:122/ Camil Cevami kitabı c:2 s:650/ El-Ensab kitabı c:4 s:322 / Ğayet en-Nihayeh kitabı c:1 s:447)

Ebül Carud’tan, Habib bin Yaser’den Zazen’den rivayetle der ki: Ali’yi bunları söylerken duydum: “Başak tanesini yaran ve de canları yaratanın hakkı ile yemin ederim ki bana üstüne oturacağım bir yastık serilse Tevrat ehline Tevrat’larıyla, İncil ehline incil’leriyle, Zebur ehline Zebur’larıyla, Furkan ehline Furkan’larıyla hükmederim. Ve yine de taneyi yaran ve canı yaratanın hakkıyla yemin ederim ki Kureyşin her kimsesine onu cennete veya cehenneme götürecek ayeti bilirim. Biri kalkar ve Ya Ali peki sana inen ayet ne? Hz. Ali, Hz. Peygamber, Rabbinden açık bir delille mazhar idi. Ben de onun şahidiyim. Sen Hud suresini okur musun dedi ve 17. ayeti okudu:

أَفَمَن كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّهِ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ

“Rabbinden açık bir delille mazhar olan, ardınca da Rabbi tarafından bir şahit gelen…” Resullulah (s.a.a.v.) Rabbin açık bir delille mazhardı. Ben de şahidiyim. (Marifet es-Sahabe kitabı c:1 Essuyuti 407 408 hadisinde /Camil Cevami c:2 s:68 – Durrul Mensur c:3 s:324/ Kurtubî Tefsiri, Hud 17’nin tefsiri )

İbni Abbastan rivayetle:

إِنَّمَا أَنتَ مُنذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ

            “ …Sen ancak Allah azabıyla uyarıcısın. Her kavmin de bir hidayet önderi vardır. (Ra’d 7)” ayeti indiğinde Hz. Peygamber, Ali’ye dönerek şöyle dedi: ‘Ya Ali benden sonra doğru yolu bulanlar seninle doğru yolu bulacaklardır.’ Bir yerde de Ya Ali nezir benim, benden sonra doğru yolun rehberi sensin, doğruyu bulanlar seninle bulacaklardır. (Menakib Ali bin ebu Talib c:3 s:83 / Tefsir el-Burhan c:2 s:282 2.baskı/ Şevahid ettenzil kitabı c:1 s:295 1.baskı/Kenzül Ummal c:6 s:157 1.baskı/Ettabarani el-Mucemmessağıyr c:1 s:162 2.baskı/ Ettarih el Kebir, Buhari tercümesi c:4/El-Heysemi Mecme uz-Zevaid kitabı c:7 s:4)

 

 

(Yazı, önümüzdeki sayıda devam edecek.)

ONUR

Davut TÜMKAYA

 Toplumda aynı sınıf, statü ve mevkide bulunan insanlara karşı duyulan saygı neden farklıdır?

Kişilere duyulan saygının farklı farklı olmasının sebebi,  temsil ettikleri mevkinin hakkını verip vermemeleriyle, toplumsal hassasiyeti önemseyip önemsememeleriyle açıklanabilir. Temsil ettiği statünün gereklerini layıkıyla yerine getiren, toplumsal değerlere uyan ve onlarla sağlıklı iletişim kuran insanlara daha fazla güven duyulur. Bu kişilerin itibarı da diğerlerine göre daha yüksektir. İtibar, şerefin (onur, haysiyet) bir göstergesidir. Şeref; özsaygı veya diğer insanlara karşı duyulan saygıdır. Saygının ifadesi ise farklı davranışlar halinde ortaya çıkar.

Saygının ifadesi toplumdan topluma farklılık gösterir. Toplumumuzda büyüklerimizin elini öpmek, bizden büyük birisi geldiğinde ayağa kalkmak, iş yaparken biri selam verdiğinde işimizi bırakıp onunla ilgilenmek ve hal hatır sormak, büyüklerimizin önünde bacak üstüne bacak atmamak, sakız çiğnememek vb. davranışlar saygının ifadesi olarak görülür. Bu davranışlara mazhar olan kişi de onurlu insan kabul edilir.     

Hz. Ali, sergilediği davranışlar, sahip olduğu bilgi, savaşlarda gösterdiği kahramanlıklar ve örnek yaşantısıyla onu tanıyan herkesin beğenisini kazanmıştır. Hz. Muhammed; “Senin, benim nezdimdeki yerinin, Harun’un Musa’nın yanındaki yeri gibi olmasını istemez misin; şu kadar var ki, benimle nübüvvet noktalanıyor.” Hayber günü “Bugün bayrağı öyle birisine vereceğim ki, o Allah ve Resulü’nü sever, Allah ve resulü de onu sever. Allah, fethi onun eliyle müyesser kılacaktır.”sözleriyle Hz. Ali’yi taltif ediyor. Buna benzer birçok hadiste Hz. Ali, Hz. Muhammed’in lutfuna nail oluyor. Allah Hz. Ali’yi hiç kimsenin sahip olamayacağı şeref derecesine ulaştırıyor. Ehlibeyt de Kur’an-ı Kerim’de hak ettiği iltifatı görüyor. "Bunlar benim Ehlibeyt'imdir. Allah'ım, her türlü kötülük, pislik, hata ve günahı bunlardan uzaklaştır ve bunları tertemiz kıl"

Onur, insanın öncelikle kendine duyduğu saygıdır. Saygının ifadesi de kendine değer vermek, güzel duygu ve düşünceler besleyerek insanlar tarafından takdir görmektir. Kendine değer veren kişi kendini hayırlı işlere adar. Ruhunu kötülüklerden arındırır. Allah’ın sevgili kulu olmak için ibadeti eksik etmez, kendisi için istemediği şeyi başkasına istemez. İyiliğin, güzelliğin oluşması için her zaman çalışır. Ağzından yapıcı, iyileştirici ve barışçıl sözler çıkar. Doğruluk temel felsefesidir. Erdem onu tarif edecek en güzel sözdür. Yaşamasının gayesi de erdemdir. Fazilet için adaletten ayrılmaz, sabırlı ve sevecen olur. Karşılık beklemeden insanlara yardımcı olur. Başkasını gereksiz yere övmez, yermez. Başkalarının özgürlük sınırlarını ihlal etmez. İslam’ın gösterdiği yolda ilerlemeye çalışır. İnsanları bu yola davet eder. Baskı ve şiddete yer vermeden hüsnü hakim kılmak için çabalar.

Özsaygıya değer veren kişi, verdiği sözden dönmez. Sonunda bütün malını kaybedeceğini bilse dahi sözünde durur ve onurunu korur. Fakat söz vermeden önce de kişilik değerlerini  zedelemeyecek kararlar verir. Böylece zor durumlara düşecek ortamlardan kaçınır. Tutabileceği sözler verir. Gerçekleşmesi imkansız hayallerin peşinden koşmaz, mantık çerçevesinde dolanır. Aklın emrettiği sınırların dışına çıkmaz.

Onurun göstergelerinden biri de temiz olmak ve güzel görünmektir. Birey önce kendi görünümünü güzel kılmalıdır. Saçı başı dağınık, öz temizliğini yapmayan, etrafa pis kokular yayan birinin saygı görmesi mümkün değildir. Giyimiyle kuşamıyla, bedensel temizliğiyle ve ruh güzelliğiyle ön plana çıkan bireyler sevilir ve güzel dönütler alır. Bu özellikleri kendisini iyi hissetmesini, kendine güvenmesini ve mutlu olmasını sağlar.

Öz temizliği ve güzel görünümü yanında çevresine değer veren ve yaşadığı çevreyi güzelleştiren insanların özsaygı değeri yüksektir. Çünkü özsaygının somut göstergelerinden birisi de bu özelliklerdir. Evini ve evinin çevresini temizleyen, onlara güzel görünüm katan, bahçesinin bakımını yapan, mahallesini veya şehrini güzelleştirmek için çalışan  insanların itibar görmesinin nedenlerinden biri de budur. İnsan yattığı yerin nazif, yediği yemeğin nezih, giydiği elbiselerin temiz olması yanında elbisenin ütülü olması da özsaygının belirtilerinden biridir.

İnsanın ameli de şerefin bir göstergesidir. İşini iyi yapan, doğruyu, faydalıyı, iyiyi arayan güzellikler tesis etmeye çalışan insanların özsaygı değerlerinin yüksek olduğu söylenebilir. Buğdayı üreten çiftçiden, pazarlayan esnafa, ekmeği pişiren fırıncıya kadar herkesin işinin ehli olması gerekir. Çiftçinin ürünü yetiştirmek ve zararlı böceklerden korumak için zehirli ilaçları bilinçli kullanması, esnafın ürünü pazarlama aşamasında sağlığa uygun yerlerde depolaması ve transferini de emniyetli bir şekilde sağlaması gerekir. Fırıncı ununu depoladığı yere, kullandığı araç gerece ve kendi temizliğine dikkat etmelidir. Pişirim yaparken meslek kurallarını harfiyyen uygulamalı insanlara zarar verecek her türlü ortamdan uzak kalmalıdır. Yapacağı küçük hatadan dolayı insanların ölebileceğini hesaplamalı, onların göreceği zarardan dolayı da vicdan muhasebesini yapmalıdır.

 Herhangi bir işte görevlendirilen şahsın iş ve ahlak ilkelerine uyması da şeref addedilir. Görevli, işiyle ilgili yapacağı en küçük hatanın kendi mesuliyetinde olan bütün insanları etkileyeceğini bilmelidir. Yapacağı davranışların emsal gösterilebileceğini de gözden kaçırmamalıdır.

 Toplumsal yapı örülmüş bir kazağa benzer. Kazağın herhangi bir yerinde başlayacak bir çözülme diğer alanlara da sıçrar ki iplik iplik ayrışmaya neden olur. Toplumda

başlayacak çözülme huzursuzluğun doğmasına ve kargaşanın başgöstermesine sebep olur. Bu yüzden toplumsal görevleri üstlenen insanların daha çok dikkat etmesi gerekir. Çünkü toplumsal onuru zedeleyecek herhangi bir davranış toplumun değerlerinin dejenere olmasına neden olur.

 Herhangi bir işte  istihdam edilen görevlilerin müteşebbise  ait alanları, hizmetleri kendi yararları için kullanması veya üç beş kuruşa pazarlaması müesseseye zarar verir. Zarar, müesseseyi zayıflatır, yöneticinin personele olan güvenini zedeler. Bu durum çok tehlikelidir. Güvenin tesis edilemediği bir yerde huzurun olması beklenemez. Huzurun olmadığı yerde de başarı da olmaz. Memnuniyetsizlik artar sonuçta istenmeyen durumlar ortaya çıkar.Bu yüzden insanların birbirine karşı sadık olmaları ve sadakat bağlarını gün geçtikçe kuvvetlendirmeleri gerekir. İhanet etmeden karşılıklı yarar gözetilmeli, mutluluğu yakalayabilmek için her zaman fedakârlık yapılmalıdır. Fedakârlık çift yönlü olmalı her iki tarafı da tatmin etmelidir. Bu davranışın oluşması için empatinin çok büyük önemi vardır. Kendini karşısındakinin yerine koymayan kişi, karşı taraftakinin duygularını anlayamaz. O zaman sağlıklı iletişim kurulamaz ve sorunların doğmasına engel olunamaz.

 Ahlakî değerleri yozlaşmış bir bireyin onurundan söz edilemez. Toplumun çizdiği değer yargılarını ihlal eden kişi de toplumsal düzenin zarar görmesine neden olur. Toplumda uğruna can verilecek değerde görülen namus kavramına gelecek en ufak bir tehdit bütün toplumu etkileyecektir. Çünkü toplumsal değerlerin herhangi birinde oluşan bir bozukluk diğer değerleri de etkiler. Bulaşıcı hastalığa yakalanmış birisini karantinaya almazsanız, hasta diğer bireyleri de etkileyecek toplumun topyekün hastalanmasına, toplu ölümlerin gerçekleşmesine neden olur.

 Toplumdaki manevi değerlerin tahribata uğraması da ahlakî yapının bozulmasına, toplumu ayakta tutan temellerin yıkılmasına sebebiyet verebilir. Toplumda hoş karşılanmayan davranışları inadına yapanlar her ne kadar toplumdan dışlansa da büyük şehirlerde yaşama olanağı bulmaktadırlar. İnsanların birbirini tanıdığı yerlerde oluşan denetleme mekanizması suçların oluşmasına engel olmaktadır. Ancak büyük şehirlerde böyle bir mekanizmanın işlememesi suç oranını arttırmakta, toplumsal değerlerin yerini bireysel çıkarların doğmasına neden olmaktadır. Bireysel çıkarlar zamanla birçok manevi yapıyı bozup yeni değerlerin oluşmasına sebep olmaktadır: Zengin insanların onurlu insanlar sayılması gibi.

 Toplumun herhangi bireyine yapılacak tehdit,  toplumsal bir tepki görmezse tehdit zamanla meşrulaşır veya bireysel tepkilerle zaman zaman sıradışı çözümler üretebilir. Bireysel çözümler uzun vadede çözüm olmaktan çıkıp sosyal bir  uyuma dönüşeceğinden; muhafazakar toplumlar manevi değerlerine gelecek tehdit karşısında toplu tepkiler ortaya koyarlar. Bireylerin bilinç altında oluşan kendini savunma psikolojisi başkasına yapılmış bir tehdidi kendine yöneltilmiş bir tehlike olarak görür ve tepkisini dile getirir. Bu tepki toplumsal onuru korumak için yapılan tepkidir.

 Toplumda huzuru, güzelliği, iyiliği ve erdemi hakim kılmak için onurlu insanlara ihtiyaç vardır. Haysiyetini kaybeden toplumların çözülmeye ve bozulmaya doğru gideceği göz önünde bulundurulursa; bugün ve gelecekte müreffeh bir yaşam sürmek için toplumsal onur, sahip olunan değerlerin en üst tepesine  konulmalıdır. Toplumun ahlakî yapısının korunması ancak o değerleri benimsemiş bireylerin yetişmesiyle olacaktır. Bu değerler, İslamî bir çizgide ve Ehlibeyt imamlarının izinde olursa istenilen gayeye ulaşılmış olur. Çünkü yaşamlarının tek amacı iyiliği hakim kılmak olan Ehlibeyt imamları hiç kimseye haksızlık etmemişler, kimseye kötülük etmemişler ve hiç kimseye karşı art niyet beslememişlerdir. Allah’ın emirleri ve Hz. Peygamberin sünneti doğrultusunda yaşamışlar; şan, şeref kavramlarının en güzel örneklerini sergilemişlerdir. Allah herkese onların ihsanını nasip eylesin. Onların iltifatına mazhar olacak kişiler olmasını sağlasın.

KİBİR VE TEVAZU

Davut Tümkaya

 ‘Kibir, kibriya, tekebbür, istikbar’ kelimeleri aynı kökten çekimlenen ve anlam olarak birbirine bağlı olan sözcüklerdir.

Kibir, Arapça bir kelimedir ve zıttı tevazudur.

Kibir; kibirlenme, büyüklenme, azamet göstermedir.

Kibir; büyüklük, ululuk, kendini başkalarından üstün görmedir.

Kibir; gururdur, yok yere güvendir, kıymetsiz şeylerle mağrurluktur.

Kibir; benliktir, taassuptur.

Hz. Peygamber (s.a.a.v.) bir hadisinde yüce Allah şöyle buyurdu der: ‘Kibriya ridam, azamet izarımdır. Kim bu ikisinden herhangi birinde benimle çekişirse onu cehenneme atarım.’

Büyüklük yalnız Allah`ındır. Buna rağmen büyüklük taslayan kişilere yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’in muhtelif ayetlerinde değinmiş ve tekebbürü kınayarak kendilerini başkalarından üstün görenleri tenkit etmiştir. Kibirli davranışların doğru olmadığı hadis ve rivayetlerde de geçmiş ve İslam dini ulemaları kibrin mümin kalplerde yer alamayacağını birçok eserde örneklerle anlatmışlardır. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de: “Hiç şüphesiz Allah, onların gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları asla sevmez.”(Nahl 23) buyurmuştur.

Kibrin en büyüğü ve en kötüsü yüce Allah`a karşı yapılan kibirdir. Bu büyük kibrin örneğini İblis, Kabil, Ham, Firavun, Nemrud ve benzerlerinde görebiliriz. Bunlar kendilerinde güç görüp büyüklük tasladılar. İlahlık iddiasında bulundular. Yüce Allah`ın kudretini inkâr edip kulluk görevlerini yerine getirmediler.

İblis: Âdem`e karşı aslı nedeniyle taassupta bulundu ve Âdem’i yaratılışından dolayı eleştirerek “Ben ateştenim, sen ise çamurdansın.” dedi ve İblis bu şekilde büyüklük tasladı, yüce Allah’ın emrine karşı geldi ve Âdem’e secde etmedi. Kur’an-ı Kerim’de: “And olsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, ‘Âdem`e secde edin.’ diye emrettik ve melekler secde ettiler. İblis ise secde edenlerden olmadı. Allah: ‘Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?’ İblis: ‘Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten onu çamurdan yarattın.’ dedi.”(Araf 11-12) Yine Kur’an-ı Kerim’de yüce Allah buyurur: “Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman derhal ona secdeye kapanın.” Bütün melekler toptan secde ettiler. Yalnız İblis secde etmedi. (Sad 308)

Yüce Allah`a kibirlenen İblis ve ona tabi olan azgınlar ebedi bir şekilde cehennemle vaat edilmişlerdir. Hz. Ali Nehcül Belağa’da İblis için: “Allah`ın düşmanı, mutaassıpların lideri ve büyüklenenlerin selefidir (öncesidir). O, taassubun temelini ortaya koyan kibirlilik kıyafetini, gurur elbisesini giyerek ve hakirlik maskesini çıkararak Allah ile çelişendir. Allah onu kibirlenmesinden dolayı nasıl küçülttüğünü ve büyüklenmesinden dolayı nasıl alçalttığını görmüyor musunuz? Onu dünyadan kovdu, ahirette de ona cehennemi hazırladı.”

Kabil: Hz. Âdem`in oğludur. Kardeşi Habil’e kibirlendi ve onu kıskandı. Habil ise tevazu gösterdi. Kur’an-ı Kerim: ‘Onlara Âdem`in iki oğlunun kıssasını doğru haber ver. Hani o ikisi kurbanlarını hazırlamışlardı da birinin kurbanı kabul olunmuş diğerinin ki kabul olunmamıştı. Bu, öbürüne (Kabil, Habil’e) ‘Mutlak seni öldüreceğim.’ derken öbürü de (Habil) şöyle demişti: ‘Allah yalnız sakınanların kurbanını kabul eder. Beni öldürmek için elini bana uzatırsan ben seni öldürmek için elimi uzatacak değilim. Çünkü âlemlerin Rabbi olan Allah`tan korkarım.’(El Maide 27-28) Kabil kıssası bizlere kibrin, insan içinde insanı cinayet işlemeye teşvik eden bir duygu olduğunu anlatmaktadır.

Ham: Kibirlenmenin bir örneğini ve sahibine ne yaptığını Hz. Nuh`un oğlu Ham`da da görebiliriz.

Hz. Nuh`un oğlu Ham, babasına kibirlendi ve onu dinlemedi. Tufanda boğulanlarla boğuldu. Kur’an-ı Kerim de: “Nuh ayrı bir yerde bulunan oğluna: ‘Oğulcağızım bizimle beraber gemiye bin, kâfirlerden olma ki helak olursun’ dedi. Oğlu: ‘Ben dağa sığınırım, o beni boğulmaktan korur.’ dedi. Nuh: ‘Allah`ın merhamet ettiği kimselerden başka bugün Allah`ın azap emrinden koruyacak hiçbir fert yoktur.’ dedi. Aralarına dalga girdi, oğlu boğulanlara karıştı.” (Hud 42-43)

Firavun: Kibirlendi ve kibri yüzünden kendini ilah ilan etti. İnsanlara ‘Ben sizin yüce Rabbinizim.’ dedi. (En-Naziat 24) Bu şekilde kavmini kendine taptırdı ve sonunda Allah`ın kahrına uğradı.

Nemrud: Kibre kapıldı. Ulûhiyet iddiasında bulundu. Kendisine karşı gelinecek ve mülkü sarsılacak korkusuyla hamile kadınları ablukaya aldı. ‘Yeni doğacak erkek çocukları öldürün.’ emrini verdi. Hz. İbrahim tüm evreni yaratan bir yüce Allah`ın varlığından söz edince onu ateşe attırdı. Mucize sonucunda İbrahim yanmadı. Nemrud ise Allah`ı yadsımada direndi. Yüce Allah, Nemrud`un beynine bir böcek musallat etti ve azap çeke çeke başını duvara vura vura öldü. (Nemrud ismi Kur’an’da geçmemektedir.) “Ümmetlerinin bolluk içinde yaşayan zenginleri ise nimetlerinin etkilerinin izleri sebebiyle taassupta bulundular ve ‘Biz malca ve evlatça daha çoğuz, biz azaba uğratılacak da değiliz.’ dediler.” (Sebe 34- 35)

Bunun için “Kibirlenerek güçlüyüm, kuvvetliyim, arkam var, deme. İnsanı sırt üstü yere seren var.” denmiştir. Kırk pınar güreşlerinde ise pehlivanlara şöyle seslenilirmiş: “Alta düştüm diye yerinme, üste çıktım diye de sevinme. Hayatta her an her şey olabilir.”

“Ey insan seni yoktan yaratan, düzgün yapılı ve endamlı kılan, sana ölçülü ve dengeli davranma imkânı veren, (maddi ve akli yapıda seni en üstün kılan) seni dilediğin en güzel şekil ve biçimde terkib eden ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (El-infitar 6-7-8)

Hz. Ali Nehcül Belağa`da şöyle buyurur: “Hakirliği başınızın üstüne koymaya, övünmeyi ayaklarınızın altına almaya ve kibirlenmeyi boynunuzdan atmaya dayanın; tevazuyu sizinle düşmanınız iblis ve askerleri arasında silahlı asker edinin… Allah kibir hususunda kullarından birine izin vermiş olsaydı, peygamberlerine ve dostlarına izin verirdi. Ancak münezzeh olan o, onlara büyüklenmeyi çirkin gösterdi ve onlar için tevazuyu uygun gördü.”(Nehcül belağa)

Allah’a yapılan kibirden sonra kibrin en kötüsü peygamberlere karşı yapılan kibirdir. Bazı kibirliler; peygamberlerin kendileri gibi bir insan olduklarını, insanoğlunda olabilecek her şeyin peygamberlerde de olabileceğini ve dolayısıyla peygamberlerin olağanüstü güçlerini kibirlenerek reddederler. Peygamberler üzerinde türlü rivayetler uydurarak kendilerinin hata yaptıkları konuları, peygamberlere mal ederler ve hatalarını örtmeye çalışırlar. Peygamberlerle bağdaşmayan hikâyelerle insanları günah işlemeye teşvik ederler. “Bu, sizin gibi insandır, başka bir şey değildir. Yediklerinizden yer, içtiklerinizden içer. Siz kendiniz gibi bir insana itaat ederseniz artık herhâlde ziyankâr olacaksınız.” (Müminun 34-35) Tekebbürde bulunan ve kendini peygamberler seviyesinde gören kişilerin şerrinden peygamberler bile Allah`a sığınırlar. “Musa dedi ki: Ben hesap görülecek güne inanmayan her kibirliden, benim Rabbim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah`a sığınırım.”(Nehcül belağa)

Ve bir kötü kibir de insanlara karşı yapılan kibirdir.

Allah u Teâlâ’nın insanlara verdiği şöhret ve kuvvete kendi güç ve çabalarıyla sahip olduklarını sananlar var. Bu insanlar servetleriyle iftihar ederek duygularını kabartır ve servette üstün olduklarını görürler. Bunlar ne kendilerinden başka kimsenin fikrini beğenir ne de kimsenin yaptığından hoşlanırlar. Bu kibirli insan kitlesi kendilerine verilen çeşit çeşit nimetlerin gerçek sahibini unutur ve gaflete düşerler. Bu gafletle kendilerini üstün görme duygularıyla inkâr fırtınasına kapılır ve kendi öz nefislerine taparlar. Bir kitle insan da kendini manevi olarak üstün görür. Etrafına “ben bilirim” imajıyla çıkarlar. Gerçekleri bildikleri hâlde çıkarları uğruna olayları özünden saptırmaya çalışırlar. Her şeye sahiplenir ve ben olmazsam olmaz diye düşünürler. Bu kibirle hayatın en büyük hastalığını taşırlar.

Bilmediği bildiğinden çok olan insan, kendinde arayıp da bulamadığının eksikliğini hisseder ve kendi kendine yetememe duygusunu yaşar. Ruhunu tatmin etmek için kibrinden başka beğenecek bir şeyi olmaz. Olaylara yalnız kendi amacı doğrultusunda bakar. Alışık olmadığı bir gerçek, kendine tecelli olsa da kabul etmez. Bu davranış insanların içine yerleşen zehirli bir kibir mikrobudur.

Toplumda sulta sahibi olma düşüncesiyle saf ve temiz insanları dışlayan, insanların yaptıklarına, söylediklerine araştırmadan itiraz eden; söyleneni değil, anlamak istediğini anlayan; ilmi, kariyeri yükseldikçe kibri artan; her çırpıda benlik duygusu kabaran ve insanlara tepeden bakan insanlara hâkim olan kibirlik, yüce Allah’ın katında alçalanların mizacıdır.

Kamışa binip onu at sanan, kralın tacını başına koyup kendini kral gören, kendine ait olmayan bir cübbe ile iftihar eden, boş alanda kahramanlık arz eden kibirliler kaybedenlerdir.

Topraktan yaratılıp toprağa döneceğini bilen, bu gün var yarın yok olacağı kesin olan kimsenin kendini beğenmesi, kibirlenmesi nedir biliyor musun?

Bunu unutmamak gerekir ki, kibir sahibine tevazu eden kimse kendine zulmetmiş olur.

Onun içindir ki: “Önce mal, mülk, şöhret sahibi olsun; sonra onun kim olduğunu gör.” denmiştir. Bütün bunlara karşılık yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de: “Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma, çünkü sen ne yeri yarabilir ne dağları aşarsın.”( İsra 37) buyurmuştur.

Kur’an-ı Kerim’de ayrıca: “Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın, alaya alınan, alaya alandan daha hayırlı olabilir.” buyrulmuştur. (el Hucurat 11)

Sevildiği zaman yanında başkasının sevilmesini istemeyen, bütün ilginin kendisinde toplanmasını isteyen, bir menfaat için başkalarına alçalan, kendisinin de büyük evliyalar gibi olduğunu kanıtlamak için türlü hilelerle insanları kandıran bir kibirlinin sonu küçüklüktür.

Toplumda otururken etrafına azamet saçan; bakışından, davranışından kibirliliği anlaşılır durum alan; yanındakilerini görmezlikten gelen; bilmediği hâlde biliyor imajı vermeye çalışan bir kibirli kendi kendini kandırır ve Allah katında aşağıların aşağısı kesiminden olur.

Tarihe mal olmuş, dünya çapında kendini kanıtlamış ulema, şair, yazar ve gibilerin yanında kendini onlara eşit veya onlardan üstün gören bazı kendini bilmez kibirliler vardır. Onlar on kelimenin dokuzunu yanlış okurlar. Yazdıklarının hiç mantığı olmasa da yazdıklarını yüce yerlerde görürler. Yanlış bildiklerini söyleye söyleye buna artık kendileri de inanırlar. Bunlar hiçbir zaman yücelmezler. Temsilde hata olmaz ibaresinden yola çıkarak şu örneği vermek belki yerinde olacaktır: “Büyüklük taslayarak yanında bulunan camusun (manda) büyüklüğünü kıskanan ve göletten su içe içe camus kadar olmaya çalışan, su içtikçe de bir kendine bir camusa bakıp camus kadar büyük olmadığını gören kurbağanın sonu infilak olmuştur.”

Taassupta bulunmanız gerekirse taassubunuz; hasletlerin asaletleri, fiillerin övülecek olanları, Arap evlerinden ve kabilelerin liderlerinden şereflilerin ve cesurların üstünlük iddiasında bulunduğu, arzulanan huylar, büyük akıllar, yüce mertebeler, övülen eserler gibi güzel işler için olsun.

Komşuluğu korumak, ahde uymak, iyiliğe itaat, kibre karşı çıkmak, fazileti almak, aşırılıktan sakınmak, öldürmeyi büyük suç olarak görmek, insanlar için insaflı olmak, öfkeyi yutmak ve yeryüzünde fesat çıkarmaktan sakınmak gibi övülecek hasletler için mutaassıp olun. (Nehcül Belağa)

Dibinde çamur bulunan ve kurcalanmadıkça saf, duru halini alan bir ırmak gibi olma. Bu gibi yapmacık saflık duruluk tehlike saçar. Tehlikenin yanına yanaşılmaması emrini vereceğine, ırmağın dibindeki çamuru temizlemek önemlidir. Çünkü büyük afetler deprem, sel, kasırga gibi felaketler bir ırmağın içinde yatan çamurdan daha tehlikeli değildir.

Tevazu

Bütün kâinat ve sahip olduğumuz her şey “Mâlikil Mülk’e (mülklerin sahibi)” aittir. Zenginlik, güzellik, irfan hepsi Allah’ındır. İnsanı insan yapan ve ruhu yüksek âlemlerde coşturacak olan mizaç, iyi terbiye ve iyi ahlaktır. İyi terbiye ve iyi ahlak; ruhu mütevazılığa gömen, olgunlukla, insan ve diğer varlıkların haklarını savunan insanda bulunur. Bu da tevazudur.

Tevazu; muktedirken affetmeyi bilmek, bir şeyi doğru olduğu için yapmak, yapılan iyiliklerden dolayı teşekkür beklememektir.

Tevazu, bulunulan mevki gereğince ve zamanın verdiği imkânlarla elde edilen başarıları gösteriş amacıyla sergilememektir.

Tevazu, kişinin kendine ait olmayanı bilip şahsına uygun olmayan cübbeyi giymemektir.

Tevazu; kişinin gerektiğinde “bilmiyorum” diyebilmesidir. Bilmediği hâlde bilir gibi görünmeye çalışmamaktır.

Tevazu; kişinin kendisini toplumun bir ferdi olarak görmek ve üstündeki giysilerle, cebindeki maddiyatla büyüklenmemektir.

Tevazu; kendi hâlinde olup kalbinde bencillik, ruhunda şımarıklık, mizacında beğenmişlik taslamamaktır.

Tevazu, lehte ve aleyhte olanları olduğu gibi kabul etmektir.

Tevazu; insanın kendisinin nereden geldiğini, nereye gideceğini, sonra da ne olacağını bilmektir. Yüce Allah:

“Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına gönderdik.” (Et Tin 45) ayetiyle insanın kendini tanımasını buyurmuştur. Ayetteki meal şudur: Yüce Allah, insanoğlunu kâinatın en güzel yaratığı olarak dünyaya göndermiş, ona akıl vermiş ve mantık ilham etmiştir. Allah katında bu kadar yüce mevkiye sahip olan bu insan, kendisine düşen ahlaki görevleri, emredildiği vecibe ve farizaları yerine getirmezse cezası da ağır olacaktır. Yani insan kul olduğunu bilecektir. Yüce Allah, ayetlerin devamında: “Fakat iman edip salih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.” (Ettin 6) buyurmuştur.

Tevazu, Hz. Peygamber’in “Nefsini bilen Rabbini bilir.” söylemiyle insanın kendini tanımasıdır. Gerçek tevazuya ulaşan kimse kendini bilir, güzel ahlakı kalbinde ve ruhunda yaşatır. Yüce Allah: “Allah’ın kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler kendilerine hitap ettiğinde (laf attığında, incitmeksizin) selam derler, geçerler.” buyurmuştur. (Furkan 63) Mütevazı kişi kendini olduğundan farklı göstermeye çalışmaz. Herkes onu nasıl görüyor ve değerlendiriyorsa kendini o hâle razı eder. Olduğu gibi görünür ve de göründüğü gibi olur. Bu tevazu, Mevlana’nın dediği gibidir: “Şefkat ve merhamette güneş gibi ol, başkalarının ayıbını örtmekte gece gibi ol, sahavette ve cömertlikte su gibi ol, hiddet ve asabiyette ölü gibi ol, tevazu ve mahviyette toprak gibi ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”

Tevazu; kişiye toplumsal kimlik kazandırır. Çünkü her zaman tevazu sahibi övülmüş, tevazu göstermeye çalışan ise yerilmiştir.

Tevazu sahibi, Allah u Teâlâ’nın bütün isteklerini hilesiz riyasız yerine getirmeye çalışır ve getirir de.

Tevazu edeptir, edep de dindir. Edebi olmayanın dini olmaz, dinde edepsizlik ve haksızlık yoktur.

Tevazu; insanların önünde eğilmek, alçalmak değildir. Bu durum izzet değil zillet olur.

Tevazu, herkese iyi muamele ile yaklaşmaktır.

Mütevazı kişiyi birkaç yönden değerlendirmek gerekir. Allah’a karşı olan sorumluluk ile, insanlara karşı olan davranış biçimi ile, kâinattaki varlıkların hakkını bilmesi ve varlıklara layık oldukları muameleyi yapması ile onu değerlendirmek gerekir.

Tevazunun merkezi kalptir. Temiz kalpler doğrulara işaret eder. Kalpte bencillik olduğunda kalp, tevazuyla görevlendirildiği merkezlik işini bırakır. Bırakıldığı zaman da tevazunun yüce Allah’a ait olduğunu unutur ve hakka boyun eğmez.

Tevazu sahibi, kendini başkalarından aşağı görmeyeceği gibi zelil ve miskin de olmaz. Devamlı merhametli davranır. Bunun için de karşı taraftan tevazu da beklemez, teşekkür de. Bu şekilde, bu tevazu sahibi saygı görür. Çünkü tevazuyu içinde doğal olarak taşımaktadır.

Tevazu, bir yerden saygı görmek veya bir amaca ulaşmak için yapılmaz. Böyle bir tevazu dilencinin tevazusuna benzer, bu da sahte bir tevazudur.

Bazıları da yaptıkları bir şeyi Allah için yaptıklarını iddia eder, zaman geçmeden karşılığında bir mükâfat beklerler. Bu sahte tevazulara kanılmamalıdır. Gerçek tevazu; insanın doğasında imanı, irfanı kadar sahip olması gereken şerefli bir ahlaktır. Böyle bir insan, yüceliğin Allah’a ait olduğunu bilir ve hakka boyun eğer. Her zaman için bilincimiz, doğamızda olabilecek iyiliği ve kötülüğü, sevgiyi ve nefreti, tevazuyu ve kibri kontrol etmelidir. İnsanoğlu kibirlenmek yerine mütevazı olmayı, zirvedeyken kendini bilmeyi, övülürken tevazu göstermeyi ve Allah’ın kulu olduğunu bilmelidir. Bunu yaparken zillet ve meskenete düşmemeli, herkesin dalga geçeceği hale gelmemelidir.

Tevazu sahibi kimse, daima bilmediğinin bildiğinden daha çok olduğunu bilendir. Yarım yamalak birkaç kelimeyle kendini âlim sanan ve yapmacık şöhrete sahip olan, ilim kisvesine bürünen ve mağrur mağrur başkalarına tepeden bakan insanlar vardır. Hata yaptığının farkına varmayan, başkasının sözüne itibar etmeyenler hiçbir zaman başarı elde edemezler. Asıl tevazu sahibi kimse yanlışı gösterildiğinde, hatası söylendiğinde bundan rahatsız olmayan ve bunları yapanlara teşekkür edendir.

Bir tevazu şekli daha vardır ki o da kibirden sayılır. Halkın içinde tevazu sahibi görünüp evinin içinde eli, dili ve hareketleriyle ailesine sıkıntı veren kişi, olsa olsa sahtekârdır ve bu da kibirden sayılır. Kimin kalbi doğrulara âşıksa o gerçek tevazuya ulaşır.

Tevazu; ilahi aşk ile benlikleri yıkamak, nefisleri vesveselerden kurtararak iyi insanlarla olmaya çalışmak, peygamberlerin ahlakını seçmektir. Bu gibi tevazunun kıymetini bildikten sonra mallarını, mülklerini harcayanlar, el altında işçi olmaya razı olanlar, sokak sokak dolaşıp iman edenlere rastlarız. Bu mütevazı insanlar, dünyada ve ahirette şeref sahibidir. Gerçek sevgi kapıları her zaman için tevazu sahibi insanlara açılmıştır. Cennet kapıları da her zaman için onlara açıktır.

Yüce Allah “Biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının dölünden) yaratmışızdır. Onu imtihan edelim diye kendisini işitir ve görür kıldık. Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.”(El İnsan 2-3) diye buyurmuştur. Bu bilinçle kişi, nefsine manevi terbiye vermesi gerekiyor. Allah nezdinde kişinin şekil olarak fazla ibadet etmesi değil; ibadeti yanında gerçek tevazuyla diğer vecibeleri yerine getirmesi, tevazuyu içi ve dışıyla yaşaması önemlidir.

Bakınız Hz. Ali mütevazıleri nasıl vasfediyor. Rivayet edilir ki: Hammam isminde ahid bir şahıs Hz. Ali’ye, “Ya Emiyrel Müminin! Bana sakınanları öyle nitele ki onları görüyor gibi olayım.” dedi. Müminlerin Emiri Hz. Ali ona cevap vermeyi ağırdan aldı, sonra şöyle dedi: “Ey Hammam! Allahtan sakın ve güzel şeyler yap. Allah sakınanlarla ve güzel şeyler yapanlarla beraberdir.” (Nahl 16-128) dedi. Hammam, bu sözle yetinmeyerek ondan talebini yerine getirmesi için ısrar etti. Hz. Ali Allah’a hamd ve sena edip Peygambere (s.a.a.v.) salât getirdikten sonra şöyle dedi: Münezzeh ve yüce olan Allah, mahlûkatı yarattığında onların itaatine ihtiyacı yoktu ve isyanlarından emniyette idi. Zira ona isyan edenin isyanı kendisine zarar vermediği gibi itaat edenin itaati de fayda vermez. Rızıklarını aralarında paylaştırdı ve dünyadaki yerlerine yerleştirdi. Orada sakınanlar faziletlilerdir. Konuşmaları doğru, giyimleri tutumluluk ve yürüyüşleri tevazudur. Gözlerini Allah’ın haram kıldığından çevirirler; kulaklarını kendilerine yararlı olan ilime vakfederler. Nefisleri, bollukta olduğu gibi musibette de aynıdır. Onlar için yazılan ecel olmasaydı sevaba özlemden ve cezadan, korkudan dolayı ruhları bedenlerinde bir göz kırpması kadar durmazdı.

… Dünya onları istedi; ancak onlar dünyayı istemedi. Dünya onları esir etti; ama onlar nefislerini ondan kurtardılar.

… Onlardan biri övüldüğünde kendisine söylenenlerden korkarak “Ben kendimi başkalarından daha iyi biliyorum. Rabbim beni benden daha iyi bilir. Allah’ım! Söylediklerimden dolayı beni sorumlu tutma. Beni zannettiklerinden daha faziletli kıl. Bilmediklerimden dolayı da beni affet.” der.

… Onlardan birisinin alametini, dinde kuvvetli, yumuşaklıkta kararlı, yakiyn iman sahibi, ilimde hırslı, yumuşaklıkta bilgili, zenginlikte tutumlu, ibadette huşulu, fakirlikte güzel davranışlı, şiddet karşısında sabırlı, helali isteyen, doğru yolda çalışan, tamahkârlıktan uzaklaşan olarak görürsün.

Korku içinde salih amelleri işler. Endişesi şükür olarak akşamlar. Endişesi zikir olarak sabahlar. Gafletten uyarıldığı şeylere karşı dikkatli, fazilette sahip olduğu şeyler için sevinçli…

… Onu; emeli yakın, hatası az, kalbi mütevazı, nefsi kanaatkâr, yemesi az, işi kolay, dini iyi korunan, şehveti ölü görürsün. Hayır ondan umulandır, kötülük ondan emin olunan… Gafillerin arasında olduğunda zikredenlerden yazılır; zikredenlerin arasında olduğunda ise gafillerden yazılmaz. Kendisine zulmedeni affeder, kendisini mahrum bırakana verir, onu ziyaret etmeyeni ziyaret eder. Çirkin konuşmadan uzak, sözü yumuşak, kötülüğü kayıp, iyiliği hazır, hayrı gelen, şerri ise dönendir. Sarsıcı olaylara karşı çok vakarlı, kötü hallere karşı çok sabırlı, rahatlıkla çok şükredendir. Buğz ettiğine zulmetmez, sevdiği kişi için günah işlemez. Hakkında şahitlik yapılmadan önce hakkı tanır. Kendisine emanet edilen şeyi kaybetmez, hatırlatıldığı şeyi unutmaz, komşuya zarar vermez. Musibetlere alay etmez. Batıla girmez, haktan çıkmaz. Sustuğunda suskunluğu onu üzmez. Güldüğü zaman sesi yükselmez. Zulme uğradığında Allah, onun intikamını alana kadar sabreder. Nefsi kendisinden dolayı ezadadır, insanları nefsinden dolayı rahatlatmıştır. Ahireti için nefsini yorar, insanları kendi nefsinden dolayı rahatlatır. Uzak kaldığı bir kişiden uzaklaşması, zahitlik ve temizliktendir. Yaklaştığı bir kişiye yaklaşması, yumuşaklık ve rahmettendir. Uzaklaşması, kibir ve büyüklenmeden dolayı değildir; yaklaşması da hilekârlık ve aldatma amacıyla değildir.”(Nehcül Belağa)

 

Ve yine Hz. Ali buyuruyor: “Allah’ın kulları! Biliniz ki, yüce Allah sizi eğlence olsun diye yaratmadı ve sizi ihmal de etmedi. Size verdiği nimetlerin meblağını bildi ve size olan ihsanını saydı. Düşmanlarınıza galip gelmeyi ve işlerinizde başarılı olmayı ondan dileyin. Ondan isteyin ve ondan ihsan talep edin.” (Nehcül Belağa) 

İBADET

Davut TÜMKAYA

Yüce Allah; faziletli yaşam biçimini ibadetle eşdeğerde tutmuş ve bunu insanlara peygamberleri vasıtasıyla bildirmiştir. İbadetlerin özü yalnız ve yalnız Allah rızası için yapılandır. Yüce Allah düzenli ve en mükemmel bir şekilde evreni yaratmış, canlı ve cansız bütün varlıkların yüce Yaratıcılarına karşı ibadet halinde olmalarını sağlamıştır.

Evrendeki yaratılmış varlıkların en küçüğünden en büyüğüne kadar istisnasız bir şekilde, doğal olarak ibadet (tesbih)(1) ettiklerini Kur’an-ı Kerim bu şekilde açıklamıştır:

“Yedi gök, dünya ve bunlarda bulunan herkes onu tesbih eder. Onu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz onların tesbihini anlamazsınız. O çok yumuşak ve bağışlayıcıdır.”(İsra 44)

Tüm varlıkların yüce Allah’a ibadet ettikleri, yine Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde geçmektedir. Ra’d suresi’ nin 15’inci ayetinde: “Göklerde ve yerde bulunanlar, ister istemez Allah’a secde(2) ederler. Göklerde sabah ve akşam (uzayıp kısalarak Allah’a secde etmektedirler)” buyrulmaktadır. Hac suresi 18’inci ayetinde ise şu ifade vardır:

“Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde ediyor; birçoğunun üzerinde azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık ona ikramda bulunan bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” Yine Kuran-ı Kerim’in Es-Saf suresi’ nin 1’inci ayetinde “Göklerdeki ve yerdekilerin hepsi Allah’ı tesbih eder. O üstündür, hikmet sahibidir.” ifadesi geçmektedir.

Kur’an-ı Kerim bize evrendeki yaratılmış varlıkların tümünün, zorunlu ve şuur dışı bir tesbih ve ibadet faaliyeti içinde olduğunu bildirmektedir. Oysa Yüce Allah bizden yaratılışımız ve varlığımız gereği yapmakta olduğumuz zorunlu ibadetlerin dışında, kendisine şuurlu ibadet etmemizi, kulluk görevimizi bilerek yerine getirmemizi istemektedir. Yüce Allah, Zumer suresi’nin 9’uncu ayetinde: “Ey Muhammed deki, hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri, bunları hakkıyla düşünür.” buyurmuştur. Ra’d suresi’ nin 15’ inci ayetinde ise “Kör ile gören, bir olur mu hiç ya da karanlıklarla aydınlık eşit olur mu?” demiştir. Onun için ibadetlerimiz mutlaka bilinçle yapılmalıdır. Kur’an-ı Kerim, evren ve evrende bulunan bütün varlıkların yüce Allah’a ibadet ettiklerini anlatmaktadır. Bu azamet karşısında insan kendini bildiği zaman yüce Allah’a ancak kulluk edebilir ve yalnız yüce Allah’ın kulu olduğunu bilir ve idrak eder. Dünya ve ahret saadetine kavuşması için de yalnız ona ibadet eder ve yalnız ondan yardım dilenir.

Evren ve evrendeki her şey, yüce Allah’ın yaratmasıyla meydana gelmiştir ve bütün bunlar, onun mutlak hâkimiyeti altındadır. Hiçbir şey başıboş bırakılmamıştır. Her şeyin üstünde bir müdebbir (3) vardır ve bu müdebbir Allah’tır ki o, her şeyi her an koruyan, büyüten, olgunlaştıran, terbiye edendir. İbadet yalnız yaratan ve hayatı bağışlayan yüce Allah’a yapılır. Yüce Allah; evrenin, göklerin, varlıkların mutlak sahibidir. Yalnız Allah’a minnetle hamd edilir ve daha önce de belirtildiği gibi yalnız ondan yardım dilenir.

Bakara suresi’ nin 21’inci ayetinde: “Ey İnsanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet (kulluk) ediniz. Umulur ki böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz.” buyrulmaktadır.

İslam’dan önceki bütün peygamberler ibadet etmiş ve insanları Allah’a ibadet etmeleri için çağırmış, bunun usullerini anlatmış ve ana temaları üstünde durmuşlardır. Semavi dinlere bakıldığında ibadetlerle ilgili emirlerin temelde İslamla aynı oldukları görülür. İslam’dan önceki semavi dinlerin ibadetlerini Kuran-ı Kerim bu ayetlerle anlatmıştır: “Bir zamanlar biz, İsrailoğullarına, ‘yalnızca Allah’a kulluk edeceksiniz, ana babaya iyi davranacaksınız, yakın akrabaya, yetimlere, miskinlere iyilik edeceksiniz’ diye emretmiştik. Onlardan bunu tutacaklarına dair söz almış ve ‘İnsanlara güzel söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin’ demiştik. Ey İsrailoğulları sonunda azınız müstesna, yüz çevirerek geri dönüp gittiniz.” (Bakara 83) Bu ayette Yahudilerden (Musevilerin) yüce Allah’a kulluk etmeleri yanında, insani ve ahlaki tavırlar sergilemeleri de istenmiştir. Yine Yüce Allah, Maide suresi’ nin 12’nci ayetinde “And olsun ki Allah, İsrailoğullarından söz almıştı. (Kefil olarak) içlerinden 12 de (nakîb) başkan göndermiştik. Allah onlara şöyle demişti: “Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, peygamberlerime inanır, onları desteklerseniz ve Allah’a güzel borç verirseniz (ihtiyacı olanlara Allah rızası için faizsiz borç verirseniz) and olsun ki sizin günahlarınızı örterim. Ve sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkâr yolunu tutarsa doğru yoldan sapmış olur.” buyurmuştur. Bu ayette de yüce Allah insanlara verdiği emirde, ibadetin tarifini yapmıştır. İbadet emrini yerine getirenleri de cennetle mükâfatlandıracağını özellikle belirtmiştir. Biz de Musa ve kardeşine “Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı dosdoğru kılın. (Ey Musa size uyan) müminlere (zaferle) müjdele” diye vahyettik. (Yunus 87) ve yine Hz. Musa’ya “Muhakkak ki ben kendim Allah’ım, benden başka ilah yoktur. Öyleyse bana kulluk et, beni anmak için namaz kıl”(Taha 14) ayetlerinde de Yahudilikteki ibadetlerin özünde namaz, zekât olduğunu vurgulamıştır. Bunların Hristiyanlıkta da mevcut olduğu, yine ayetlerle sabittir. Meryem suresi’ nin 31’inci ayetinde Hz. İsa’nın diliyle şöyle buyrulmuştur: “Nerede olursam olayım o beni mübarek kıldı, yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.”

İnsanlar İslamdan önceki semavi dinlerin emir ve yasaklarına uysalardı İslamın ta kendisi olurlardı. Ancak Kur’an-ı Kerim’ de geçen namaz ve zekât, ibadetin özü olsa da ibadetin ancak emredilen diğer ahlaki ve insani tavırların yerine getirilmesiyle tamamlanacağını bildirmiştir.

Bütün dinlerde ibadet anlayışı vardır ve semavi dinlerde peygamberler tarafından emredilen ibadetlerin ana hedefi aynıdır. Bütün peygamberler de insanları aynı amaç üzerine yönlendirmişlerdir. İslam dininde ibadetleri ikiye ayırmak mümkündür. Birincisi, yüce Allah tarafından Kur’an-ı Kerim’de müminler üzerine farz kılınanlardır. Bunlar namaz, oruç, hac, zekât ve cihat ibadetleridir. Bunların hepsinde Allah’a kulluk görevi vardır. Farz olmayan ve tavsiye edilen ibadetler de vardır. Bunlar, sosyal açıdan yaşamı düzenlemek ve insanların ruhi açıdan olgunlaşmalarına olumlu katkı sağlamak için tavsiye edilmiştir.

İslam, Kur’ an-ı Kerim doğrultusunda ibadeti geniş bir şekilde açıklamış ve ibadetin Kuran’da farz kılınan İslam şartlarıyla beraber bütün kötülüklerden uzaklaşmakla ve iyiliklere elin uzanabileceği kadarıyla uzanmakla olabileceğini beyan etmiştir. Bu güzel anlatımla insanlar insani ve ahlaki, sözlü ve fiili ibadet görevlerini yerine getirirlerken huzur bulurlar. Bu huzurla Yüce Allah’ın yüceliğine sarılır ve saadete kavuşurlar.

İnsanları kendisine ibadet etmeleri için yaratan Cenabı Hak, onlardan kendisine kulluk etmelerini istemektedir. İnsanların yaratılış sebebi de zaten Cenabı Allah’ı bilmek, onun rızasını ve sevgisini kazanmak ve ona tam bir teslimiyetle ibadet etmeleri içindir. Bunu yerine getirmeyenin cezasının cehennem olacağı bildirilmiştir. Kuran-ı Kerim’de “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet (kulluk) etmeleri için yarattım. Ben onlardan rızk istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum. Şüphesiz rızk veren güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.”(Zariyat 56–57–58) Allah’ın insanlara ve cinlere ihtiyacı yoktur. Üstelik kendilerinin de başkalarının da rızklarını o karşılamaktadır. Bu bilinç ve gerçekler ışığında Allah’ın kulu olduklarının bilincine kavuşan insanlar, Allah’ı yüceltme duygularıyla dua eder ve ona şükretme mutluluğuna erişirler. Yüce Allah da çok sevdiği kullarının dualarına, iman dolu yakarışlarına hemen cevap verir ve dileklerini yerine getirir. Yüce Allah şefkatlidir, rahimdir. Kur’an-ı Kerim’de “Ey İman edenler; sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah sevdiği ve kendisini seven, müminlere karşı alçak gönüllü, şefkatli; kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. Bunlar cihad edenlerle hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. (Hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar) Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütuftur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” (Maide 53) buyrulmuştur.

Tarih boyunca bütün peygamberler İslamı emretmiş ve Allah’a gidecek olan doğru yolun ancak ibadetle mümkün olacağını vurgulamışlardır. Çünkü ibadet yaratılanın yaratanına ulaşma köprüsüdür. Hz. Ali, bu köprüyü aşıp yüce Yaratıcısına özlem dolu göğsüyle ulaşan Peygamberimiz Hz. Muhammed’in mübarek cesedini yıkarken: “Ey sükûna, güvenceye kavuşmuş ruh! Razı edilmiş olarak Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına karış ve cennetime gir.” (Fecr 27–28–29–30) ayetlerini okumuştu.

Yüce Allah’a kulluk eden kişi, Allah’tan başkasına kul köle olmaktan kurtulur. Hür ve ebedi bir hayata nail olur. İbadette, insan kendi nefsini ve de Rabbini tanıma yolunu bulur. Çünkü yüce Allah insanı “Ol” kelimesiyle var etmiş ve ona Rabbini bilme özelliği vermiş ve yeryüzüne gönderdiği peygamberlerle kendi yasalarını bildirmiştir. Bütün bunlara rağmen şeytan iş başındadır ve insanların zayıf taraflarıyla meşguldür. Şeytan; zayıf olanları ibadetten uzaklaştırır ve onları para, servet ve makamın esiri yapar. Oysa insanlar dünya nimetlerinin geçici olduğunu, gerçek saadetin ve kurtuluşun ibadette ve imanda olabileceğini bilmeliler. Allah rızası için yapılan ibadetlerde hiçbir karşılık ve menfaat beklenemez. İkiyüzlülük ve hileden uzak olanlar, eğer kulluk görevlerini yerine getirirlerse doğru yola ulaşır ve kurtuluşa erişirler. Dine hile ve riyakârlıkla bakanlar hakkında Kuran-ı Kerim şöyle buyurmuştur: “Gördün mü din yalandır diyene işte o yetimi itip kakar, yoksulu doyurmaya teşvik etmez, yazıklar olsun o Allah huzurunda duranlara ki namazlarını yanlış kılanlar, onlar aslında gösteriş yapıyorlar. Zira (Hayra, zekâta) mani oluyorlar.” (Maun suresi) Bunun yanında ibadetten uzaklaşanlara Allah, Kur’an-ı Kerim’ de şu uyarıda bulunmuştur: “Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, size icabet edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp, büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir. ( Mümin 60) Yüce Allah ruhları yarattığında onlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuştur. Onlar da “evet sen bizim Rabbimizsin” diye cevap vermişlerdir. Kuran-ı Kerim’de “Biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin âdemoğullarından onların bellerinden, zürriyetlerini aldı ve onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin rabbiniz değil miyim? Onlar da “Evet, ( rabbimiz olduğuna ) şahit olduk” dediler. (Araf 172)

Tüm âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (s.a.a.v.), ibadetin yasalarını kendisine vahiyle gelen Kuran-ı Kerim’le bildirmiş ve bu yasaları bizzat ve öncelikle kendisi tatbik etmiştir. Hz. Peygamber açıkça belirtmiştir ki ibadet ancak yüce Allah’a kulluk, kitaplarına iman, peygamberlerine itaat etmekle, aynı şekilde vasilere sevgi duyup onlara yandaş ve bağlı olmakla, Ehlibeyt imamlarının velayetini kabul edip onlara sığınmakla Allah katında kabul görecektir. Hz. Muhammed (s.a.a.v) bir hadisinde ibadeti anlatırken Hz. Ali’ye bakarak “Ali’ye bakmak ibadettir.” demiştir. (Zahairül Ukba) Bir yerde de “Ali’yi zikretmek ibadettir.” diye buyurmuştur.( Muntahabul Kenz)

Hz. Ali, ibadeti kurallarıyla uygulamış ve Hz. Muhammed’ den sonra en doğal şekliyle bunu insanlara izah etmiştir. Hz. Ali (a.s.), ibadeti İslamın farz şartlarının uygulanması olarak belirtmiş ve aynı zamanda ibadetin, yaşanan sürece kötülüklerden sakınarak Allah rızasını kazanmak için atılacak her adımda olabileceğini öğretmiştir. Hz. Muhammed’ de (s.a.a.v), kızı Fatımatü’z Zehra’dan (a.s.) gelecek imamların sayısını bildirmiş ve ibadetin onlara duyulacak sevgi ve bağlılıkla özdeşleşeceğini vurgulamıştır. Bütün bunlardan hareketle İslam dininin merkezinde yer alan Aleviler olarak ibadetlerimizde şu inanç hâkimdir: “Kişi ömür boyu beş vakit namazını kılıp Ramazan orucunu tutsa, yalın ayak Beytullahü’l Haram’a gidip hac vecibesini eda etse, kendinde Karun malı olup hepsini zekât olarak sarf etse, miskin ve yetimleri giydirip doyursa, eğer kötülüklerden sakınmamışsa, Hz. Muhammed’e, Hz. Ali ve Ehlibeyt imamlarına zerre kadar kin veya nefreti (buğz) varsa o ibadeti Allah katına hiçbir şekilde ulaşmayacaktır.”

Özet olarak:

İbadet; yüce Allah’a karşı gösterilecek ta’zim ve hürmetin yanında onun buyruklarını yerine getirme, emir ve yasaklarına uymaktır.

İbadet; yüce Allah’ı bilme, tanıma, onun rızasını ve sevgisini kazanmaktır.

İbadet; yüce Allah’a kulluk edeni, başkasına kul köle olmaktan kurtarmaktır.

İbadet, kulluk vecibelerini yerine getiren kişinin Allah katında hür olmasıdır.

İbadet, insanın ruhuyla özdeşleşen ihlâstır.(ihlâs: saf ibadet, temiz sevgi ve yürekten bağlılıktır.)

İbadet; her türlü bela, eza, sıkıntı ve musibetlerin kovucusudur.

İbadet; yüce Allah’a, verdiği nimetler için sunulan şükürdür.

İbadet, yüce Allah’ı zikir ve tesbih etmektir.

Yüce Allah’ ın, Peygamberine: “Şimdi sen, Rabbine hamd ile tespih et ve secde edenlerden ol! Sana şaşmaz ve kesin bilgi (yakin) gelinceye kadar Rabbine ibadet et!”(Hicr 98–99) diye buyurduğunu unutmayalım.

 

 1)       Tesbih: Yüce Allah’ı anmadır. Dua etmek, zikretmektir.

2)       Secde: Boyun bükme, yüce Hak karşısında eğilmedir.

 

3)       Müdebbir: Yönetici, düzenleyen, lider.

Joomla templates by Joomlashine