Ali Hasan ZUBAROĞLU

KERBELA’DA HÜR OLMAK

Ali Hasan ZUBAROĞLU

 

 

Kerbela:

Gözyaşı ve şehit kanı,

Hüseyin ve yetmiş yârânının

Kahramanlık destanı.

 

İşte o gün

Saflar kuruldu.

Hak, batıla karşı durdu.

Bir tarafta peygamber torunu,

Bir tarafta zalimler ordusu

 

Hür, o gün çıkarken evinden

Garip bir ses duydu.

Biri onu cennete çağırıyordu.

 

Savaş başlarken düşündü!

Peygamber torunu var karşıda,

Ben ise yezidin tarafında,

Bana vaat edilen cennet karşıda,

Ben ise cehennem kapısında.

 

İlahi lütuf inince Hür’e,

Titredi bedeni

Koştu Hüseyn’e.

Başı önde, gözleri yaşlı

Tövbe etsem, kabul olur mu,

Ey peygamber evladı?

Tabi ki olur dedi Hüseyin!

Şüphesiz O’dur Rahman ve Rahim.

Gözleri sevinçle parladı.

Küfe’nin en cesur kahramanı

Büyük bir coşkuyla kılıcına sarıldı.

 

Daha az önce bulunduğu saflara

Salladı kılıcını.

İşte şimdi HÜR’üm ben diye haykırdı.

 

Vay halinize,

Nasıl hala ordasınız?

Peygamber torunu gelmişken size

 

Hainler saldırdı üstüne.

Büyük bir cesaretle direndi.

Kılıcı onlarca kafiri helak etti.

En son aldığı darbelerden, yıkıldı yere.

Ama bir gülümseme vardı yüzünde.

 

Yarı cansız bedenini,

Getirdiler Hüseyin’e.

 

Şehitlerin efendisi,

Ona seslendi.

Şehitlerin efendisi,

Onu cennetle müjdeledi.

Ne mutlu sana dedi.

Ne mutlu sana!

Adın gibi

Hür olarak doğdun,

Hür olarak savaştın

Ve hür olarak öldün.

 

Kerbela’da HÜR olmak!

Hakkı gördüğün anda,

Tüm yanlışlarından tövbe edip

Doğruya koşmaktır.

 

Kerbela’da HÜR olmak!

İnandığın doğru uğruna,

Ölümlere gözü kapalı atılmaktır.

 

Kerbela’da HÜR olmak!

Nefsin tüm zincirlerini kırıp,

Rabbine hür olarak varmaktır.

SIRRIN SIRRI

 Ali Hasan ZUBAROĞLU

            Son günlerde dünyayı kasıp kavuran, söylemleriyle fırtınalar koparan ve milyonlarca baskı yapan bir kitap: “THE SECRET” yani “SIR”. Peki ne diyor bu kitap? Nasıl insanları bu kadar etkileyebiliyor? Bu büyük “sır” ne?

            Kısaca konusu şöyle. Babasını kaybettikten sonra depresyona giren bir kadın bu durumdan kurtulmanın yollarını ararken büyük bir sırrın farkına varıyor. Sonra ünlü düşünürlerin, bilim adamlarının, zenginlerin, devlet başkanlarının, hayatlarını , sözlerini okuyor ve onların da bu sırrı bildiklerini ve bunu hayatlarına yansıttıkları için böyle başarılı olduklarını düşünüyor. Yalnız onlar bu sırrı saklamış kimseye söylememişlerdi; ancak kendisi bu öğrendiği sırrı insanlara aktarmak için kitap yazıyor, ülke ülke gezip kitabını satmaya ve konferanslar vererek insanların bu gerçeği(!) öğrenmelerini sağlamaya çalışıyor. Şimdiden milyonlarca insanı etkiledi bile. Peki nedir bu büyük sır? Sır şu: “Hayattan ne istediğini belirler ve onu tüm kalbinle istersen hayat onu sana sunar.”

            Kitapta kapitalist sistemin dayattığı sömürücülük ve bireyselciliğin hat safhada vurgulandığı görülmekte. Dolayısıyla isteğini yerine getirmek uğruna her yol mübahtır felsefesi insanlara kazandırılmaya çalışılmakta. Örneğin bir fabrika patronu sırrı bilen dahi olarak gösterilirken; ezilen işçileri sırrı anlayamayan zavallılar olarak tasvir etmekte. Yani o mantıkla işçiler o sırrı bilselerdi onlar da patron olurdu denilmekte. Peki hepsi patron olsa kimler çalışacak? O enayiler de bulunur! Tabi o öyle söylemiyor. Merak etmeyin dünyada herkesin isteklerini karşılayacak kadar nimet var. Tüm sorun onu istemeyi bilmekte diyor. Hatta tanrıya inanmanız bile gerekmiyor. Çünkü bir materyalist ile bir dindar arasındaki tek fark birisinin tanrı dediğine diğerinin enerji demesiymiş. Yani siz isteğin, birileri sizin isteklerinizi yerine getirecek. Bu ha tanrı ha enerji fark etmez.

            Hemen akla şu soru geliyor. Her şey bu kadar basit mi? İnsanları etkilemek bu kadar kolay mı? Evet maalesef insanlar bu safsataya fazlasıyla kendilerini kaptırmışlar. Bunun nedenlerini şöyle sırlayabiliriz. Öncelikle birilerinin kalkıp da siz her şeye kadirsiniz, istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz, demesi insanların gururlarını okşuyor. Diğer nokta, tarihten ünlü kişilerden örnek vermesi ve bakın onlar başardı demesi, insanların evet benim diğerlerinden ne eksiğim var ki onlar başardıysa, ben niye başarmayım diye düşünmelerine neden oluyor. Sanki tarihte sadece başarılı olanlar varmış gibi sanki kaybedenlerin, yenilenlerin tek sorunu başarmayı gerçekten istememekmiş gibi.

            Matematiksel olarak baktığımız zaman, her denemenin 2 olası sonucu mümkündür: Başarmak ya da başaramamak. Başarısızlık durumunda, yine iki farklı seçenek var: Pes etmek ya da tekrar denemek. Tekrar denendiğinde yine iki farklı seçenek mümkündür: Başarmak ya da başaramamak. Bu bir kısır döngü şeklini alır. Ancak, isteklerine bağlı olan ve yılmadan çalışanların, günün birinde bu kısır döngüyü kırıp, başarıya ulaşmaları kuvvetle muhtemeldir. Ama buradan, “ Amaçları olan ve bunu gerçekten isteyen herkes mutlaka buna ulaşır.” yargısını çıkaramayız. Buradan çıkarabileceğimiz tek yargı: “Başarılı olanlar, ne istediklerini bilen ve bu uğurda mücadele edenlerden çıkar.” Ancak hepsi başarılı olur demek, insanları büyük bir kaosa sürüklemekten başka bir işe yaramaz. Kaldı ki bu kitabın etkilerini psikiyatri kliniklerinde görmeye başladık bile. Yazdığı üç beş şiirle, ya da yaptığı amatör tablolarla çok ünlü/zengin olacağına inanan ve bunlar gerçekleşmeyince bunalım geçiren manikdepresif insanların sayısı gün geçtikçe artıyor.

            Bir de olaya dini açıdan bakalım. Dine göre bir isteği gerçeğe dönüştürmek mümkün mü? Bu tamamen insanın elinde olan bir şey mi? Kuran-ı Kerim’de “Şüphesiz biz her şeyi bir kaderle yarattık.”[1]diye buyruluyor. Bu da bizi kader inancına götürüyor zaten. Peki insan bir senaryoyu oynamak için gönderilen zavallı bir piyon mu sadece? Din bunu da reddeder. İnsana irade gücü verilmiş, ve yaptıklarından sorumlu tutulmuştur. Peki kişinin iradesinin sınırlarını aşan şeylerde herhangi bir istekte bulunma hakkı var mı? Ya da öyle bir isteğin gerçekleşme ihtimali var mı? O zaman da devreye tevekkül, dua ve hüsn-ü zan kavramları giriyor. Şimdi bunları biraz açıklayalım.

            Tevekkül anlayışına göre, insan cüz-i iradesi ile bir amaç belirler, onun için mücadele eder, yapabileceği her şeyi yapar ve sonucu her şeyin müdebbiri olan Rabbül alemin’e bırakır. Bu kesinlikle hiçbir çaba göstermeden işleri Allah’a bırakmak değildir. Peygamber efendimizin (s.a.a.v) bedevi araba söylediği “ Önce deveni bağla, sonra tevekkül et” sözü bizim için yol göstericidir. Kuran’da, “Azmettin mi, artık Allah’a dayan. Muhakkak ki Allah O’na dayanıp güvenenleri, O’na tevekkül edenleri, sever.”[2] buyrulmaktadır.

            Ama burada araya dua ve hüsnü zan giriyor. Kişi elinden geleni yaptıktan sonra Allah’a dua eder, Allah’ın kendisine yardım edeceğini umar, ona hüsnü zanda bulunursa, isteğinin olma ihtimali çok artar.

            Dua, en iyi ibadetlerden biri olup, nefsi mükemmelleştirmek ve Allah’a yakınlık için bir araç olmasının yanında isteklerimizi gerçekleştirmek için başvurmamız gereken en önemli yollardan biridir. Kuran-ı Kerim’de yüce Yaradan kullarını kendisine dua etmeye çağırırken, Hz. Muhammed’e (s.a.a.v) hitaben diyor ki: “ Kullarım beni sana soracak olursa, işte ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm.”   [3]

            İmam Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilmektedir. “Hiçbir zaman duayı terk etmeyin. Zira duayla yaklaştığınız gibi hiçbir şeyle Allah’a yaklaşamazsınız. Hatta çok küçük şeyleri bile küçük oldukları bahanesiyle Allah’tan istemekten çekinmeyin. Çünkü küçük şeylerin sahibi olan büyük şeylerin de sahibidir. ”[4] O halde dua ederek rabbimize yaklaşmaya çalışmalı, isteklerimizi Celal ve İkram sahibi olandan istemeliyiz. Hatta istekte ısrarcı olmalı sonsuz kereminden bize de lütfetmesi için sürekli yalvarmalıyız. Nitekim Hz. Selman-el Farisi’den nakledilen bir hadiste şöyle buyruluyor. “Kul, iki elini açarak Allah'tan hayırlı bir şey dileyince yüce Allah bu iki açık eli boş olarak geri çevirmekten haya eder.”[5]

            Diğer nokta ise Hüsnü Zan konusu. Hüsnü Zan olayları hayra yormak, kötü yorumlardan kaçınmak, yüce Allah’ın rahmetinden hiçbir zaman umudu kesmemektir. Peygamber Efendimizden (s.a.a.v) nakledilen bir hadise göre “Bir şeyi uğursuz sanmak, insanın nazarına, görüşüne bağlıdır. Eğer hafif görürse hafif olur, ağır görürse ağır olur. Hiçbir şey görmezse, bir şey olmaz.”[6] Bu hadiste bile hüsn-ü  zan’ın ne kadar çok şeye uygulanabileceğini görmekteyiz.

            İmam Sadık’tan (a.s) nakledilen bir hadiste şöyle buyruluyor: “ Kıyamet günü bir kulun cehenneme götürülmesi emredildiğinde, o kul dönüp geri bakar. Allah Teala, kulumu geri çevirin der, ve ona neden dönüp geri baktın diye sorar. O şöyle der: Rabbim sana olan zannım bu değildi. Yüce Allah o zaman zannın neydi diye sorar. O ise: Rabbim sana olan zannım beni affedip kendi rahmetinle bana cenette yer vermendi der. O zaman Allah Teala şöyle buyurur: Ey meleklerim kendi izzetime, büyüklüğüme ve celalime ant olsun ki, bu kulum bir saat bile bana hüsn-ü zanda bulunmamıştır. Eğer bir saat bile bana hüsn-ü zanda bulunmuş olsaydı, onu ateşle korkutmazdım. Fakat yine de onun bu yalanını doğrulayıp onu cennete götürün.”[7]

O halde gerçek bir müminin yapması gereken rabbine hüsnü zanda bulunmayı alışkanlık haline getirmesidir. Az bir amelin karşılığında bile rabbinden daima fazlasını ummalı onu tüm yüreğiyle yüce Yaradan’dan talep etmelidir. Zira kişinin sonsuz celal ve ikram sahibi yüce Allah’tan beklentisi ne kadar fazla olursa olsun, Allah’ın rahmeti ondan daha büyüktür. Hz. Ali (a.s) bir duasında “Sana hüsnü zannı olanın zannını doğrula”[8] diye rabbine yakarmaktadır.

            Ama tabi ki  hüsn-ü zan taşımak, işi gücü bırakıp, Allah’tan beklemek anlamında değildir. Bilakis kişinin rabbinden bir şey istemeye yüzünün olabilmesi için buna daha istekli olması bu amaç uğruna daha çok çalışması gerekir. Bunun sonucunda umulur ki isteği kabul görür. Yine de takdir Allah’ındır. Verip vermemek sadece O’nun elindedir.

İsteklerimiz kabul görürse buna karşı rabbimize şükranlarımızı sunmalı, bunu O’nun sonsuz kereminin bir sonucu olarak görmeliyiz. Yok eğer gerçekleşmezse bu uğurda mücadele etmeye, dua etmeye ve rabbimize hüsn-ü zanda bulunmaya devam etmeliyiz. Belki de gerçekleşmemesinin bizim hayrımıza olabileceği gerçeğini de hiçbir zaman unutmamamız gerekir. Çünkü O her şeyi olmadan bilendir. Bir kutsi hadisinde buyurduğu gibi “ Mümin kullarımdan bazılarını ancak zenginlik ıslah eder; bunun için de hiç esirgemeden ona ihsanda bulunurum. Çünkü onu fakirliğe sürüklersem helak olur. Ve bazılarını ise fakirlikten başka bir şey ıslah etmez; onu da zengin edersem helak olur.” [9]

            O halde istekleri gerçekleştirmek için SIRRIN SIRRI şudur: “ Öncelikle hayır üzere niyet etmek, bu amaç doğrultusunda mücadele etmek, Allah’a tevekkül etmek,  ısrarla dua etmek, gerçekleşeceğini umarak yüce rabbine hüsn-ü zanda bulunmak, başarının ancak Allah’tan olduğunu bilerek sonucu O’na bırakmak ve kaderine razı olmak.”

Böyle biri huzur içerisinde yaşar. Sonuç ne olursa olsun her zaman kazananlardan olur. Allah bizi dünyada ve ahirette kazananlardan kılsın. Ehli beytin öğrettiklerini anlama yetisi ve onları hayata geçirebilme gücü versin. AMİN!

                                                                                                       

 



[1] Kamer 49

[2] Âl-i İmran 159

[3] Bakara 186

[4] Kâfi cilt-2 sayfa-67

[5] Seyyid Kutub (Fi Zilâl-il Kuran) Bakara 186. ayet şerhinde; Ebu Davut, Tirmizi ve İbn-i Maci’den naklen.

[6] Erenler Dergisi sayı-10 sayfa 78

[7] Erenler Dergisi sayı-10 sayfa 79

[8] Erenler Dergisi sayı-10 sayfa 78

[9] Rabbani Öğütler sayfa 10

KIYAMET SAATİ

Ali Hasan ZUBAROĞLU

Ahiret gününe inanmak, imanın şartlarından biri olmakla beraber sadece İslam’ın değil tüm ilahi dinlerin ortak inançlarından biridir. Sünnilikte ahiret inancı olmakla birlikte Mehdilik inancı onlarda tartışmalıdır. Biz Alevîler ise hiç şüphesiz on ikinci imamımız Hz. Mehdi’nin zuhurundan sonra kıyametin kopacağına inanırız. Peki, zuhur ne zamandır? Bu bilinmezliğin hikmeti nedir?

Önce bizdeki Mehdilik inancını ele alalım. Biz, bu inancı sahih hadisler ve ayetlere dayandırıyoruz. Kuran-ı Kerim’de Yüce yaratan şöyle buyuruyor: “Allah sizlerden iman edip salih ameller işleyenlere kendilerini yeryüzüne varis yapacağına dair söz verdi.”[i][i] Başka bir ayette ise şöyle buyuruyor: “Zikir[ii][ii]’den sonra Zebur’da da yazdık ki, salih kullarım yeryüzüne varis olacaklardır.”[iii][iii] Bu ayetlerden de anlaşıldığı üzere Hz. Mehdi’nin zuhur edeceği, yeryüzünü kâfirlerden temizleyip hak ve adaletle dolduracağı ve müminlerin yeryüzünün tek varisleri olacağı müjdesi İslamiyet’ten önceki diğer ümmetlere de verilmiştir. Kaldı ki bu inanç, insandaki fıtri duygulardan da biridir. Büyük müfessir allâme Tabatabai, Tefsir-el Mizan’da bu konuyu açıklarken özetle şöyle der: “İnsanoğlu yeryüzüne ayak bastığı andan itibaren mutluluk ve saadetle iç içe olan bir toplumsal hayatın ümidini hep kalbinde taşımıştır ve bu ümidine ulaşmak için çaba harcamıştır. Eğer böyle bir ümit gerçekleşmeyecek olsaydı, insanın böyle bir ümit taşıması mümkün olmazdı. Eğer yiyecek yaratılmasaydı, insana açlık duygusu da verilmezdi, eğer su olmasaydı, insanda susama duygusu da olmazdı; eğer ona bir eş yaratılmasaydı, cinsel duygu da verilmezdi. İşte bu yüzden dünyada öyle bir zaman gelecek ki, insanlık toplumu adalet ve eşitlikle dolacak, fertler barış ve sefa içinde yaşayacak, toplum fazilet ve kemalle dolacaktır. Yeryüzünü adaletle dolduracak bir şahsa olan inanç, İslam’a özgü bir inanç değildir. Kuran-ı Kerim’de de bildirildiği üzere, diğer ilahî dinlerde de bu müjde yer almıştır. Ve hatta bu inanç insanın fıtratından kaynaklandığı için bütün insan topluluklarında hatta putperestlerde bile vardır.”[iv][iv]

Cabir b. Abdullah-el Ensari’den nakledilen hadiste Hz Resulullah (SAA) şöyle buyuruyor: “ Mehdi benim evlatlarımdandır. Onun ismi benim ismimdir[v][v], künyesi de benim künyemdir, ahlak ve yaratılış olarak da insanların en çok bana benzeyenidir. O gaybete çekilecek ve o dönemde halk şaşkınlık içinde kalacak, ümmetler sapıklığa düşecektir. Sonra Mehdi, parlak bir yıldız gibi ortaya çıkacak, yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi, onu adalet ve eşitlikle dolduracaktır. ”[vi][vi] Ebu Said Hudri’den rivayet edilen diğer bir hadiste ise Hz. Resulullah (SAA) şöyle buyuruyor: “ Yeryüzü, zulüm ve haksızlıkla dolmadıkça kıyamet kopmaz. ” Sonra buyuruyor ki: “ Benim itretimden (ehlibeyt’imden) bir adam zuhur edecek, yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi, onu adalet ve eşitlikle dolduracaktır. ”[vii][vii]

Yunus b. Abdurrahman’dan naklen; Hz. Musa b. Cafer[viii][viii] (AS)’ın huzuruna çıkarak “Ey Resulullah’ın oğlu! Hak üzere kıyam edecek olan Kaim sen misin?” diye sordum. Bana şöyle buyurdu : “Hak üzere kıyam eden benim. Ama yeryüzünü Allah’ın düşmanlarından temizleyecek, onu zulümle dolduğu gibi adaletle dolduracak olan Kaim, benim evlatlarımın beşincisidir. Gaybeti o kadar uzayacak ki bazı kavimler onun hakkında irtidata düşecek, bazıları ise ona bağlı kalacaklardır. Bizim Kaim’imizin gaybetinde bizim sevgimize sarılan, velayetimize bağlı kalan ve düşmanlarımızdan uzaklaşan Şiilerimize ne mutlu! Onlar bizdendir, biz de onlardanız. Bizlerden İmamları olarak razıdırlar. Biz de onlardan Şiilerimiz olarak razıyız. Ne mutlu onlara! Allah’a andolsun ki onlar, kıyamet günü bizimle beraber olacaklardır.”[ix][ix]

Hadislere baktığımız zaman Hz. Mehdi’nin zuhuru açık bir şekilde dile getirilirken ne zaman olacağına yönelik hiçbir bilgi yoktur. Kuran-ı Kerim’de şöyle buyruluyor : “(Ey Muhammed!) Senden kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. Sen nerede, onun vaktini söylemek nerede? Onun bilgisi sadece Rabbine aittir. Sen ancak, ondan korkacak olanları uyarırsın.”[x][x] Başka bir ayette ise : "(Ey Muhammed!) İnsanlar senden kıyametin zamanını soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi Allah katındadır, ne bilirsin, belki de zaman yakındır."[xi][xi] Bu ayetlerde de gördüğümüz gibi kıyametin ne zaman kopacağına ilişkin bilgi, Yüce Allah'ın sırf kendisine özgü kıldığı ve aralarında peygamberler de olmak üzere kullarından hiçbirinin bilmesini istemediği gaybın kapsamındadır. Sadece kendi tekelindedir.

Şeyh Hüseyin bin Hamden-el Hasibi’nin büyük eseri Hidayetil Kübra’da bu konuyla ilgili bizzat kendisinin rivayet ettiği hadiste diyor ki; Muhammed bin İsmail ve Ali bin Abdullah-el Husniyen’den duydum, Onlar da Ebi Şuayb Muhammed bin Nusayr’dan, O da İbn-el Fırat’tan, O da Muhammed bin Mufaddal’dan naklen: Muhammed bin Mufaddal diyor ki; İmam Cafer-i Sadık’a (A.S) Mehdinin ne zaman zuhur edeceğini sordum. Bana “Hâşâ! Ne biz, ne bizim Şiilerimiz ne zaman zuhur edeceğine yönelik hiçbir şey söyleyemeyiz.” dedi. Peki, niye, diye sordum. Bana: “ Çünkü bu Kuran-ı Kerim’de açıklandığı üzere Allah’ın sadece kendi tekeline aldığı bir bilgidir.” dedi ve sonra “Sana kıyamet anı hakkında sorarlar, ne zaman gelip çatacak diye. De ki, onun bilgisi rabbimin tekelindedir. Vakti gelince, onu gerçekleştirip açığa çıkaracak olan odur. Göklerin ve yerin ağırlığını kaldıramayacağı bu olay başınıza ansızın gelecektir. Sanki sen bu konuyu biliyormuşsun gibi, sana onu soruyorlar. De ki; onun bilgisi Allah'ın tekelindedir, fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmezler.[xii][xii]”, “Kıyamet vakti hakkındaki bilgi ancak Allah'ın katındadır.”[xiii][xiii] Burada da yüce Allah bu ilmin kimseyle paylaşmaksızın sadece kendisinde olduğunu söylüyor” dedi.

Sonra da “Ne bilirsin, belki de kıyamet saati yakındır! Kıyamete inanmayanlar, onun çabuk gelmesini isterler. İnananlar ise ondan korkarlar ve onun hak olduğunu bilirler. İyi bilin ki kıyamet saati hakkında tartışanlar, derin bir sapıklık içindedirler.[xiv][xiv]ayetlerini okudu. Ayette geçen ‘yumarun’ (tartışanlar) kelimesinin ne anlama geldiğini sordum. Bana “O ne zaman doğdu, onu kim gördü, o şimdi nerede, ne zaman gelecek.’ diye soranlardır.” dedi. “Tüm bunlar Allah’ın emrini aceleye getirmek ve onun yaptıklarından ve kudretinden şikâyet etmek içindir: Şüphesiz bunlardır dünya ve ahirette hüsrana uğrayanlar.”

Ona, “Ey mevlam onun zuhuru ile ilgili hiçbir vakit verilemez mi?”diye sordum. Bana “Hayır, hiçbir vakit verilemez. Mehdimize vakit tayin eden, Allah’a ilminde ortak olduğunu ve Allah’ın Mehdi’yi kendi iradesiyle göndereceğini iddia etmiş demektir. ” dedi.[xv][xv]

Hz. Cafer-i Sadık (AS) başka bir hadisinde: “Birisi bizden Mehdi’nin zuhuru ile ilgili tarih verdiğimizi iddia ederse onu yalanlamaktan hiç çekinmeyin. Biz asla tarih vermeyiz.”[xvi][xvi] diye buyuruyor. Başka bir hadisinde ise: “Kim Mehdi’nin zuhuru için bir vakit verirse yalan söylemiştir. Biz ehlibeyt asla bu konuda vakit vermeyiz.”[xvii][xvii]

Bu ayet ve hadislerde de açıklandığı gibi Hz. Mehdi’nin ne zaman zuhur edeceğini Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Peygamberlerin bile bilmekten aciz olduğu bir bilgiyi bildiğini iddia eden, çok açık bir şekilde yalancıdır. Ancak; kıyamet alametlerinin ortaya çıktığı Hz. Mehdi’nin de zuhurunun yaklaştığı söylenebilir.

Bu takdirin hikmetini sadece yüce Allah bilir. Biz aciz kullar olarak bunun ancak bir kısmını anlayabiliriz. Buna göre yüce Allah, kulları sürekli ahireti hatırlasınlar, ondan sakınsınlar ve ansızın gelip çatmasına karşı hazırlıklı olsunlar diye bunun ilmini kendi tekeline almıştır. Kıyametin her an kopabileceği inancı kişiyi sürekli teyakkuzda tutar ve hala fırsatı varken rabbinin kendisinden razı olacağı hayırlı amellere yönlendirir. Hz. Ali’nin (AS) buyurduğu gibi “Ahirete yakini olan, azığını çoğaltır.”[xviii][xviii] Kıyametin kopacağının farkında olmayan ve her an onunla karşılaşma bilincinin verdiği uyanıklıktan yoksun bulunanlara gelince; onlar ancak kendilerini aldatırlar. Oysa ayet ve hadislerde her şey çok açık bir şekilde açıklanmıştır. Yüce Allah, kıyameti gece ve gündüz her an kopma ihtimali bulunan bir gayb olarak gizlemiştir.

 



[i][i] Nur/55

[ii][ii] Yaygın görüşe göre bahsi geçen ‘Zikir’ Tevrat’tır.

[iii][iii] Enbiya/105

[iv][iv] Bu özet “Masumlar ve Mehdilik” adlı kitaptan alınmıştır.

[v][v] Hz. Mehdi(AS)’nin tam adı ‘Muhammed-el Mehdi’dir.

[vi][vi] Feraid-us Simtayn , C-2, S-334

[vii][vii] Müsned-i Ahmed : C-3 S-36, El-Müstedrek, C-4, S-557

[viii][viii] Yedinci imamımız Hz. Musa el-Kâzım

[ix][ix] Kifayet-ul Eser, S- 269-270, Kemal-ud Din” C-2, S-361

[x][x] Naziat/ 42-45

[xi][xi] Ahzab/63

[xii][xii] Araf/187

[xiii][xiii] Lokman/34

[xiv][xiv] Şura/17-18

[xv][xv] Hidayetil Kübra S: 392-393

[xvi][xvi] Bihar-ul Envar C-52 S-117

[xvii][xvii] Kafi C-1 S-328

[xviii][xviii] Gurer’ul Hikem S-29

HOŞGELDİN

 

Ve hoş geldin dedi hayat. Yaşamın en karamsar, ölümün en yakın olduğu anda. Hoş geldin evlat dedi, gel yanıma sana beni anlatayım, bana seni anlatayım. Ben öyle bir yerim ki ne sevilmeye gelirim ne nefret edilmeye. Kaçarsan kovalarım, kovalarsan kaçarım. Garip bir oyun değil mi, hüzünlü bir aşk hikâyesi. Tam bana kavuştuğunu sandığın anda ecel kapını çalar. Hatta kapını falan çalmaz direkt gelir ve alır götürür seni bilmediğin daha doğrusu bilip de hiç ilgilenmediğin diyarlara. Sonra kitabın eline verilir. Vah dersin peşinden koşarken kaçırdığım zamanlara. Daha yapacak çok şey vardı ama daha çok zamanım var diye düşünürdün. Zaten sonunda bırakacaktın tüm bu işleri ah ama düdük çaldı, maç bitti.

Ve hoş geldin dedi hayat. Yaşamın en karamsar, ölümün en yakın olduğu anda. Hoş geldin evlat dedi, gel sana bir hikâye anlatayım. Belki hiç duymadın bu hikâyeyi ama çok tanıdık gelecek. Bir varmış bir yokmuş. Günlerden bir gün dünyaya bu varlığıyla yokluğu tartışılan biri doğmuş. Ağlamaya başlamış ilk doğduğunda o ağladıkça çevresindekiler gülmüş. “Yaşıyor çok şükür.” Önceleri bir ağlamayla bir uyumayı bilirmiş. Çok mu acı geldi hayat çok mu sıkıcı bilinmez. Zamanla alışır bu hayata ilk gülücük, ilk sözcük, ilk adım derken kendini okul yolunda bulur. Hemen büyümek ister. Hemen kocaman kocaman elleri olsun, upuzun boyu olsun, kimse artık onu küçümsemesin ister. Bıkmıştır ‘büyüyünce ne olacaksın’ sorusundan. Hemen ne olacaksam olayım da rahatlayayım der. Sürekli başarması gereken dersleri vardır, bitirmesi gereken okulları, kazanması gereken sınavları. Sonra yine okul, yine ders, yine sınav. Ama bir gün bitecek diye düşünür. Mezun olunca rahatlayacağım der. En son okulunun diplomasını eline alınca uçacaktır sevincinden. Heyt be kocaman adam olmuştur. Hemen bir iş kurmak ekonomik özgürlüğüne kavuşmak ister. Artık baba parası yemek istemiyordur. Geceleri gündüzlerine katar, çalışır da çalışır. Sorsalar öte dünyaya inanıyorum der ama orası için çalışacak zamanı yoktur. Hem daha gençtir daha önünde uzun bir yol vardır. Yalnızlıktan sıkılır sonra hem çevresindekilerin evlen artık laflarından da bıkmıştır. Evleneyim de biraz rahatlayım der. Evlenir ama artık geçindirmek zorunda olduğu bir evi bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi vardır. Daha çok çalışması daha çok para kazanması gerekir. Şimdi çok işim var Allah’ım der. Çocuklar biraz büyüsün işleri düzene sokayım o zaman rahatlayacağım o zaman öte dünya için çalışacağım der. Hem çalışmak da bir ibadet değil midir? Sonra çocuklar büyür ama şimdi de onlara iş kurmak onları evlendirmek gerekmektedir. Hem kriz çıkmıştır, işleri çok riskli bir döneme girmiştir. Daha çok çalışması gerekir. Derken bir gün işyerinde iken bir kriz tutar. Evin telefonu çalar. ‘Kurtaramadık, yolda hayatını kaybetti.’ diye bir ses duyulur. Herkes yolda kaybetti sanır hayatını oysa o, hayatını her kalp atışında azar azar kaybetti ve sonunda hepsi tükendi. Malına bakar ve: “Ben seni toplamak için çok uğraştım.” der. “Bana yardım et.” Benden alacağın ancak bir kefen parçasıdır diye yanıt verir malı. Çocuklarına bakar: “Ben sizi yetiştirmek için çok uğraştım, bana yardım edin.” der. “Biz seni mezara kadar götürürüz üzerini toprakla örter, bir fatiha okuruz.” derler. Hepsi ağlıyordur ama ellerinden bir şey gelmez. O an Hz. Ali’nin bir sözü gelir aklına “Doğduğunuzda siz ağlarken herkes gülüyordu, öyle bir hayat yaşayın ki öldüğünüzde herkes ağlarken siz gülün”. Ah şimdi gülmeyi ne çok isterdi. En son iki melek belirir yanında. Anlat derler. Anlatacağım der anlatacağım ama inanın benim çok işim vardı... Bildin mi bu hikâyeyi, daha önce dinledin mi birilerinden?

Ve hoş geldin dedi hayat. Yaşamın en karamsar, ölümün en yakın olduğu anda. Hayat budur evlat dedi. Bir rüyanın ta kendisi. İyi o zaman neden bu koşuşturma al canımı kurtulayım deme sakın. Bir yoldasın çünkü evlat ve imtihanın çok yakın. Uyardım seni dikkatli ol diye en zor anında bile güçlü ol, en yoğun anında bile öte dünyayı düşün diye.

Ve hoş geldin dedi hayat. Yaşamın en karamsar, ölümün en yakın olduğu anda. Hayata tutunmanın dimdik ayakta kalmanın ve öte dünyaya gülümseyerek kavuşmanın tek bir yolu vardır evlat. “Hayat hoş geldin, bak dimdik karşındayım. Beni yıkamazsın, peşinden koşturtamazsın, arkamdan kovalarsan yakalayamazsın. Çünkü niye geldiğimi kime hizmet için var edildiğimi biliyorum. Çünkü sana değil rabbime karşı kulluğumun bilincindeyim ve bu kulluk beni dünyanın en özgürü kılıyor.” diyebilmek. İnanarak yaşayarak bunları hissetmek.

Ve hoş geldin dedi hayat. Yaşamın en karamsar, ölümün en yakın olduğu anda. Bilmez misin dedi. Güneşin gülüşünü görmek için gecenin karanlığını aşmak gerekir.

 

Ve hoş geldin dedi hayat. Yaşamın en karamsar, ölümün en yakın olduğu anda. Hoş geldin evlat...

Joomla templates by Joomlashine