İLAHİ VASİYET (2)

Nurettin REYHANİ

 Dergimizin bir önceki sayısında yer alan yazımızda, Hz. Ali ve Ehlibeytin (a.s.) faziletlerinden ve bu faziletlerin bir kısım sözde Müslüman ilim adamı tarafından nasıl örtbas edilmek istendiğinden bahsetmiştik. Bu yazımızda da, Hz. Ali ve Ehlibeytin (a.s.) faziletlerinin nasıl görmezden gelindiğini ve hatta bu faziletlerin başkalarına mal edilmesi konusunda nasıl bir çabaya girişildiğini birlikte inceleyeceğiz.

Ehlibeyt karşıtları; biri siyasi diğeri hukuki olmak üzere iki konuda fikir birliği ettiler ve bu fikirlerini İslam tarihine dâhil ettiler. Bunlar; ‘Hz. Muhammet (s.a.a.v), kendinden sonra kimseyi halife tayin etmedi ve vefat ettiğinde Kur’an-ı Kerim henüz toplanmamıştı. iddialarıdır.  Ehlibeyt (a.s.) ise bunun aksine, Hz. Peygamber (s.a.a.v.) henüz hayattayken Kur’an-ı Kerim’ in tamamlandığını, kitap haline getirildiğini ve Hz. Muhammed’ in kendisinden sonra Hz. Ali’ yi halife tayin ettiğini bildirmişlerdir. Bunun en büyük şahidi Gadir-i Hum biatıdır. Bilindiği üzere Gadir-i Hum biatında, Hz. Muhammed (s.a.a.v), Hz. Ali’(a.s.) yi halife tayin ettikten sonra Kur’an-ı Kerim’in son ayeti kerimesi olan “Bugün dininizi ikmal ettim, üzerinizde nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslamı beğendim.” (Maide 3) nazil olmuştur.Bu ayeti kerimeden de anlaşılacağı gibi, Allahuteala o gün, o biatten sonra din konusunda son noktayı koymuştur. Acaba hangi ayetin hangi surede olduğu bilinmeyen, (hâşâ sümme hâşâ) darmadağın ve ismi belli olmayan bir kitap varken, Allahuteala nasıl “Bugün sizin dininizi ikmal ettim...” diye bir ayeti kerimeyi Resulünevahyeder? 

            Hz. Peygamber (s.a.a.v.) her fırsatta Müslümanların, Hz. Ali (a.s.) ve onun soyundan gelen on bir imama tabi olmaları gerektiğini bildirmiştir. Çünkü bunlar Hz. Muhammed’ in  (s.a.a.v.) yolundan ve öğretisinden sapmadıkları gibi, kendi şahsi ve dünyevi menfaatleri için hiçbir zaman Hz. Peygamber’ e (s.a.a.v.) yalan yanlış hadisler isnat etmemişlerdir. Bunlar Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v.) ilminin varisleridir. Taberani’ nin Kebir adlı eserinde ve Rafii’ nin Müsned’ inde bununla ilgili olarak, İbni Abbas’ tan rivayetle: Resulullah (s.a.a.v.) dedi ki: Kim benim gibi yaşamaktan haz alır ve kim benim gibi ölmek isterse, benden sonra Ali’ yi dost ve Ehlibeytimi kendine rehber edinsin. Çünkü bunlar benim ehlim (ailem) dir. Onlar benim yaratıldığım hamurdan yaratıldılar. Benim ilmimi ve anlayışımı miras edindiler. Benim ümmetimden onların bu faziletlerini kim inkâr ederse vay haline. Ehlibeytimi benden ayrı görenler Allah’ ın şefaatinden nasip alamazlar.”  Aynı şekilde Hakim Nisaburi’ nin Müstedrek’ inde, Zeyd bin Erkam’a isnaden: “Resulullah (s.a.a.v.) dedi ki: Benim hayatımı yaşamak, benim gibi ölmek isteyen ve bana vaat edilen cennete benimle girmek isteyen, Ali’ yi kendine dost edinsin. Ali’ ye uyan, doğru yoldan ayrılmaz ve Ali kimseyi dalalete düşürmez.”

            Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v.) bu şekilde taltif ettiği ve birçok hadisinde Nuh’un Gemisi diye nitelendirdiği Ehlibeyt; Hz. Ali’nin hilafeti ve Kur’an-ı Kerim hakkında böyle söylerken, bizler hangi akla mantığa hizmetle aksine inanabiliriz? İsterseniz Kur’an-ı Kerim’ in toplanması ve düzenlenmesi ile ilgili olayların gelişimini, El Mütteki el Hindi’ nin Kenz-ül Ummal kitabından inceleyelim: “Ebu Bekir ve Ömer, Zeyd bin Sabit’ e Kur’an-ı Kerim’ in toplanması gerektiğini ilettiler. Zeyd ibni Sabit: “Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v.)  yapamadığını biz nasıl yapalım?” diye itiraz etti. Ömer ve Ebu Bekir ise : “Bunu yapmak en büyük hayır olur.” şeklinde ısrar etmek suretiyle Zeyd bin Sabit’ i ikna ettiler. Zeyd bin Sabit o günden sonra Kur’an-ı Kerim’ i toplamaya başladı. Kur’an-ı Kerim; beyaz taşlar, ceylan derisi gibi o zamanın imkânlarının el verdiği şekilde değişik malzemelerin üzerinde yazılı bulunuyordu. Hatta hiçbir yerde yazılı bulunmayan ayetler vardı ki, Zeyd bin Sabit yol üstünde bekleyip, yoldan geçen sahabelere tek tek bu yazılanlardan başka ezberlerinde ayetler bulunup bulunmadığını sormuştur. Kur’an-ı Kerim bir sure haricinde tamamlanmıştı. Son olarak Tevbe suresini, Huzeyme bin Sabit’ ten aldı. Çünkü bu sureyi Huzeyme’ den başka kimse bilmiyordu ve hiçbir yerde yazılı değildi. İşte bu şekilde Kur’an-ı Kerim toparlanıp bugünkü halini aldı. Bu olay Ebu Bekir’ in hilafetinde vuku bulmuştur. Ebu Bekir’ den sonra Ömer’ in hilafeti boyunca Kur’an-ı Kerim Ömer’ de kalmış; Ömer ölünce, Ömer’ in kızı Hafsa’ da kalmıştır. Zamanın halifesi Osman, Hafsa’ dan Kur’an-ı Kerim’ i sadece aynısını yazmak için istemiş, yazıldıktan sonra kendisine geri vereceğine dair yemin etmiştir. Gerçekten de Osman, Kur’an-ı Kerim’ in bir suretini daha yazdıktan sonra, ilk toplanan Kur’an-ı Kerim’ i Hafsa’ ya geri vermiştir. Ancak Mervan İbnil Hakem, Ebu Bekir zamanında toplanan ilk Kur’an-ı Kerim’ i parçalamış, böylece tek yazılı Kur’an-ı Kerim, akrabası Osman’ da kalmıştır.”

              Zerkeşi ve Suyuti ise kitaplarında: “Kur’an-ı Kerim, Ebu Bekir zamanında toplandığı zaman ne isim konulacağı belli değildi. Sahabeler toplanıp istişarelerde bulundular. İstişarede kimi ‘sifir’, kimi ‘incil’ adını koymak istediyse de, son olarak Abdullah bin Mes’ud’  un fikrinde birleşerek ‘Mushaf’ adını layık görmüş ve ondan sonra o şekilde anılmaya başlanmıştır.”

            Bu rivayetlerden sonra akıl sahiplerini düşünmeye davet ediyoruz. Hz. Peygamber’ in “Aranızda iki yardımcı bırakıyorum ki benden sonra dalalete sapmayasınız. Biri Allah’ ın kitabı Kur’an-ı Kerim, diğeri Ehlibeytimdir.”  hadisi şerifini bilmeyen ya da duymayan yoktur. Acaba Allahuteala birçok ayette ve Hz. Peygamber (s.a.a.v.) birçok hadisinde Allah’ın Kitabını  ‘Kur an-ı Kerim’ diye adlandırmışlarken, neden halife ve sahabeler ısrarla istişareler kurup başka bir isim bulma derdine düşmüşlerdir?

            Hadisi şerifte ‘dalaletten kurtaracak iki yardımcı’ olarak nitelendirilen ‘Kur an-ı Kerim ve Ehlibeyt’ derken, Hz. Muhammet (s.a.a.v.) bu iki yardımcının birbirini tamamlar nitelikte olduğunu ve hiçbir zaman birbirleriyle çelişmeyeceklerini de vurgulamıştır. İki şeyin birbiriyle çelişmemesi, bu iki şeyin birbirlerini en ince ayrıntılarına kadar tanımasını ve her konuda uyuşmasını gerektirir. Bizler buradan anlıyoruz ki, Ehlibeyt (a.s.) Kur’an-ı Kerim’ i herkesten daha iyi biliyor ve onun emrettiği gibi İslamı yaşıyordu. Hal böyleyken acaba Zeyd bin Sabit nasıl oluyor da  Kur’an-ı Kerim’deki bütün ayetlerin nerede, ne şekilde, ne zaman, kimin hakkında indiğini ve hangi surede bulunduğunu bilen Hz. Ali gibi Peygamber ilminin varisi dururken,  hangi akla hizmetle ayetleri oradan buradan toplama zahmetine katlanmış ve eksik kalan bir şeyler var mı’ diye yoldan gelip geçenlere sormak gibi meşakkatli tekniklere başvurmuştur? Hâlbuki Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v.) ilminin mirasçıları, bakın bu konuda ne diyorlar: Kur’an-ı Kerim’in ilk ayeti olan “oku” ayeti kerimesinden itibaren, her ayetin hangi surede ve surenin neresinde bulunması gerektiği Hz. Peygamber’ e (s.a.a.v.) vahiy yoluyla anında bildirilmiştir. Ayetler inip sureler oluştukça, aynı şekilde sure isimleri de vahiy yoluyla Hz. Peygamber’ e (s.a.a.v.) bildirilmiştir. Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v.)  Mekke’ de bulunduğu on üç yıl boyunca inen ayetlerden oluşan surelere ‘Mekkiyye’ sureler’ denmiştir. Bu surelerin isimlerini Müslümanların yanı sıra, müşrikler de biliyorlardı. Hatta müşriklerin bu sureler hakkında, “Bunlar Allah’ ın kelamı değil, sizden daha öncekilerin masallarıdır.” (Furkan – 5) iftirasına cevap olarak Allahuteala, Kur’an-ı Kerim’de “Yoksa onu (Kur’an’ ı) kendisi uydurdu mu diyorlar? De ki, eğer doğru söylüyor iseniz Allah’ tan başka yardıma çağırabildiklerinizi çağırın da siz de onun gibi uydurulmuş on sure getirin.” (Hüd – 13) diye buyurmuştur.

Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v.) Mekke’ den Medine’ ye hicretinde bazı sahabeler bu sureleri ezbere biliyorlardı. Ayrıca Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v.) yanı sıra Hz. Ali ve bazı sahabelerde yazılı nüshaları da vardı. Ve Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v.) Mekke’ den Medine’ ye hicreti esnasında bu yazılı nüshaları beraberinde götürmüştür.

Hicretten sonra Medine’deki on yıl boyunca inen ayetlerden oluşan surelere de ‘Medeniyye sureler’ adı verilmiştir. Hatta bazı sureler hem mekkiyye hem de medeniyye ayetlerden oluşuyordu.

            Acaba Hz. Muhammed (s.a.a.v.) gibi bu ayetleri kaynağından alan birisinin toplayamadığı Kur’an-ı Kerim’i toplamaya kimin gücü ve bilgisi yeter ki?  Eğer Kur’an-ı Kerim dedikleri gibi Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v.) vefatından sonra toplandıysa, bu ayetlerin kaç sureye bölüştürüleceğine ve hangi ayetin hangi surede yer alacağına kim karar verdi acaba?

            Hiçbir Müslüman yoktur ki, Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v.)  Peygamberliğini inkâr etsin. Bütün Müslümanlar, Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v.) Allah’ın Resulü olduğunu ikrar eder. Sözlerinin doğruluğuna, risalete ve emanete sadakatine, ümmetinin doğru yol göstericisi ve kıyamet gününde şefaatçisi olduğuna inanır. Allahuteala onu bütün varlıklardan üstün kılmıştır. Hz. Muhammed’ in (s.a.a.v.) getirdiği İslam dini, Allah’ın hak dinidir. Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v.) bu vasıflarından bir tanesinde bile şüpheye düşmek, küfür sayılabilir.

            Bütün bunlara rağmen bazı kesimler hangi cesaretle, Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v.) “Bugün sizin dininizi tamamladım ...” ayeti kerimesinden hemen önce vuku bulan Gadir-i Hum Biatını olmamış gibi yok sayar ya da görmezden gelebilir? O Gadir-i Hum biatıdır ki, Allahuteala’ nın emriyle olmuştur. Hatta yüce Allah, yirmi üç yıl boyunca her emrini yerine getiren ve ümmetine bildiren ve öğreten, ‘Habibim’ diye nitelendirdiği Peygamberini, ‘Bunu yapmazsan Peygamberlik görevini ifa etmemiş olursun...’  gibi bir uyarıyla tebliğ ettirdiği biattır. Bu biatle Hz. Peygamber (s.a.a.v.) son bir kez daha,  Hz. Ali’(a.s.) yi kendine dost edindiğini, kedisinden sonra ümmetinin halifesi olduğunu ve Hz. Ali’ nin kendisine herkesten daha yakın olduğunu bildirmiştir. O Ali ki Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v.) amcasının oğlu olup, onun evinde yetişmiştir. Her zaman, her yerde ve her şartta Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v.) yanında olmuştur. Hz. Fatıma (a.s.) ile evliliği bile Allahuteala’ nın emri ile olmuştur.  Hz. Peygamber’ e (s.a.a.v.) ilk iman edendir. Hz. Ali, İslam kahramanıdır. Bütün savaşlarda İslam ordularının sancaktarı olmuştur. Kureyş’ in en azılı ve en güçlü savaş kahramanlarını yok etmiştir.

Hz. Ali’ nin velayetinin en büyük delili, velayet ayetidir. Kur’an-ı Kerim’ de, Maide suresinin elli beşinci ayetinde mealen: “Sizin dostunuz ancak Allah’ tır, Allah’ ın resulüdür ve iman edenlerdir ki onlar namazlarını dosdoğru kılar ve rükû halinde iken zekât verirler.”  buyurmuştur. Burada, ‘rükû halinde iken zekat verirler’ den kasıt, Hz. Ali’dir. (a.s.)  İmam Razi’ nin  Kur’an-ı Kerim tefsirinde, Hz. Ebu Zerr’ den rivayetle: “Hz. Peygamberle öğle namazı kıldım. Bir dilenci mescide gelip dilendi;  fakat hiç kimse bir şey vermedi. Hz. Ali,  rükû halinde iken bu dilenciyi fark etmiş, işaretle yanına çağırıp elini uzatmak suretiyle parmağındaki yüzüğü almasını istemiş. Dilenci yüzüğü alıp giderken, Hz. Peygamber (s.a.a.v.) bütün bu olup bitenleri seyrediyormuş. Bu durum karşısında Peygamber Efendimiz (s.a.a.v), Allahuteala’ya şu şekilde yalvardı: “Allah’ım! Kardeşim Musa (a.s.) sana bir duada bulundu: ‘Rabbim! Ruhuma genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Dilimin bağını çöz ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir yardımcı ver, kardeşim Harun’u. Onun sayesinde arkamı kuvvetlendir. Ve onu işime ortak kıl.’ (Taha: 25-32) Anında Hz. Musa’ nın (a.s.) duasını kabul ettin ve kardeşi Harun’ u (a.s.) kendisine yardımcı kıldın. Ben de senin peygamberinim. Hz. Musa (a.s.) gibi ben de sana yalvarıyorum. Nasıl Harun’ u (a.s.) Musa’ ya yardımcı kıldın ise, Ali’ yi de benim yardımcım kıl. Ali de (k.v.) benim ailemden ve kardeşimdir.”

            Hz. Muhammed (s.a.a.v), duasını tamamlar tamamlamaz Allahuteala, Hz Cebrail (a.s.) vasıtasıyla şu ayeti kerimeyi vahyetmiştir: ‘Sizin dostunuz ancak Allah’ tır, Allah’ ın Resulüdür ve iman edenlerdir ki; onlar namazlarını dosdoğru kılar ve rükû halinde iken zekâtlarını verirler.’ (Maide – 55)  Bu ayeti kerimeyi müteakiben “Kim Allah’ı, Resulünü ve iman edenleri dost edinirse, (bilsin ki) üstün gelecek olanlar, şüphesiz Allah’ ın tarafını tutanlardır.” (Maide-56)”

“Bu iki ayeti kerimenin ard arda sıralanması, (Maide: 55-56) Hz. Ali’ nin velayetinin, Allahuteala ve Resulünün velayeti ile bir tutulduğu anlamına gelir. ” (Zemahşeri:Keşşaf – İbnil Cevze: Zed el Mesir fi İlmü’t Tefsir).

            “Birgün Hz. Muhammed (s.a.a.v), sahabelerin huzurunda Hz. Ali’ ye  hitaben: ‘Sen dünyada ve ahirette benim dostumsun’ diye buyurmuştur.” (Zehebi: Talhis’ il Müstedrek – İbni Hacer: Savaik el Muhrikah – Müslim: Sahih-i Müslim – Hakim: Müstedrek)

 

            Acaba bu hadisi şerif ve ayetler, Hz. Ali’ nin  Hz. Peygamber’ den (s.a.a.v.) sonra  halife olması gerektiğini ispat etmeye yetmez mi?  Acaba bu kadar ayet ve hadisle desteklenen hilafet ve velayet, Hz. Ali’den (a.s.) başka bir halife veya sahabe hakkında gelmiş olsaydı, böyle inkâr derecesine varırcasına göz ardı ve örtbas edilecek miydi? Ancak biz her şeye rağmen şunu biliyoruz ki güneş balçıkla sıvanmaz. Hz. Ali ve onun soyundan gelen on bir imam (a.s.) Hz. Peygamber’ in (s.a.a.v.) ilminin, ahlakının, irfanının ve bilhassa  tartışmasız mirasçılarıdır. Ve bu, mirastan ziyade ilahi bir vasiyettir. Allah bizleri Kur’an-ı Kerim’ in nurundan ve Elhibeyt’ in  (a.s.) yolundan ayırmasın. Allah’ın salât ve selamı daima Hz. Muhammed ve onun tertemiz kılınmış Ehlibeyti üzerinde olsun.            ÂMİN

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine