ALLAH (Celle Celalühü)

Mahmut REYHANİ

İnsanoğlu dünyaya gözünü açtığı andan itibaren ‘dünyayı ve tüm kâinatı yoktan var eden yaratıcıyı’ düşünüp aramaya başlamıştır. Nitekim bir bina kendiliğinden inşa olunamaz, bir yazı kendiliğinden yazılamaz hükmüne göre bu koca kâinatın mutlaka bir yaratıcısı olduğu gerçeği insanoğlunu sürekli meşgul etmiştir. Önceleri bu sorun, insan için kapalı ve kör bir düğümdü. Zira insan, henüz bu maneviyatı kavrayacak ve düşünüp ondan bahsedecek kadar gelişmiş değildi. Daha sonra insanoğlu Taş Devri’ nden çıkıp yavaş yavaş ve tedrici bir şekilde karanlık dönemlerden aydın dönemlere gelmeye başladı ve artık esrar perdesinin arkasını merak edip araştırmaya heveslendi. Bu konuda başrol oynayan felsefe, büyük gelişmeler kaydetti. İnsan artık daha bilinçli bir şekilde Allah’ı aramaya başladı. Oysa Allah’ ı arama sürecinde yıldız ve hayvanlara gönlünü kaptıranlar da kendi elleriyle yaptıkları putlara tapanlar da oldu. Bu tatsız ve bilinçsiz hareketler bir şeye delalet ederse, ilk insanın kuram ve düşüncesinin hamlığına delalet eder. Ancak bu basit ve ham zihniyetin, bu bilinçsiz kuramın aynı zamanda fıtri bir özelliğe işaret ettiği unutulmamalıdır. Yani insanın Allah ile tanışmak için sürekli yol araması, doğuştan gelen inanma isteğinin yaşamdaki yansımasıdır.

Cenabı Allah, Kur’an-ı Kerim’de bu süreci bize bildiriyor ve Peygamber Hz. İbrahim’i (a.s) örnek gösteriyor. Hz. İbrahim (a.s), putlara ve yıldızlara tapılan bir dönemdeydi. Tüm kavmi putperestti. Hz. İbrahim (a.s.) daha küçük yaşlardayken bir gece dışarıya çıkar, parlak bir yıldız görür ve “İşte, bu benim Rabbim.” der. Yıldız batınca, ben batanları sevmem, der. Biraz sonra ay doğunca, aya da bu benim Rabbim der. O da batınca ondan vazgeçer ve “Allah beni hidayete erdirmezse vay halime.” der. Sabah olup güneş doğunca “Tamam” der, “işte benim Rabbim, bu daha büyük.” Güneş de batınca: “Ben kendimi Allah’a teslim ettim. Doğru bir Müslüman olarak Allah’ı her türlü ortaktan tenzih ederim.” der.

İbrahim (a.s) hâşâ sümme hâşâ yıldızlara tapacak batıl ve beyhude heveslere kapılmaz. Ancak böyle bir inancın batıl olduğunu göstermek için bu olaya örnek oldu. Hatta kavminin mabedinde bulunan putlara tepki göstermiş ve onları kazmayla birer birer kırmıştı.

Gönderilen peygamberler ve indirilen semavi kitapların etkisiyle bu bahsettiğim fıtri inanç güçlenip din mefhumuna dönüştü.

Evet, ilim güneşi doğdu, âlimler türedi; felsefe, astronomi, biyoloji, fizik ve diğer bilim dalları şaşırtıcı boyutlara ulaştı. Fakat acaba bu gelişen ilimler Allah’ ın varlığına inanma yolunu kesti mi? Kesinlikle hayır. Bunu iddia edenlerin durumu, boş bir inatçılıktan başka bir şey değildir. Ateistlerin ürettikleri taktikler akıl ve mantığa aykırıdır. Ben bunların birisiyle karşılaştım. Adam bana karşı çok saygılıydı. Konuşurken çocuklarımın durumunu sordu. En küçüğü şimdi Ankara Üniversitesi’ nde öğrenimini sürdürüyor, dedim. Ne okuyor, diye sordu. “Felsefe” dedim. Güldü ve memnun oldum, dedi. Ama kusura bakmayın artık sizinle çatışır. Neden dedim. Felsefe dinle uyuşmaz dedi. Ben de “Bu fikrinize katılmam. İlim dinsel inançlara hiç engel olmaz. Bilakis inançları güçlendirir. Hem de çocuğum her geldiğinde bu konuyu onunla konuşuruz. Aksi kanaatine hiç rastlamadım. Hatta sizin gibi ateist zihniyeti taşıyanlardan söz edince daima bu zihniyetin aleyhinde olduğunu gördüm. Dostum, bunu bil ki Allah’ın varlığını inkâr etmek bilimsel bir tutum değildir. Dolayısıyla tutumunuz, bilime tamamıyla aykırıdır.” Bunun üzerine dedi ki: “Benim bir aklım var, aklıma uymayan bir şeye inanmam.” Ben şöyle dedim: “Sen eğer Allah’ı göstermek için aklını bekliyorsan, kusura bakma o zaman Bakırköy’e gidersin.” Güldü ve neden dedi. “Çünkü” dedim, “akıl insana her ne kadar doğruyu gösterse de akıl üstü olan sorunlara gelince zorlarsan onu kaybedersin. Zira akıl bazı şeyleri idrak edemez. O zaman akıllı olan, zaman zaman aklına dur diyebilendir. Her şeyi idrak eden akıl neden senin ruhunu idrak edemiyor? Bu ruh nerede? O; kalp, dalak, göz gibi görünür, ellenir mi yoksa manevi bir nesne mi? Sonra, bak yukarıya. Bu alabildiğine uzanan kâinat, bitimli midir yoksa bitimsiz midir? Hangi cevabı istersen onu söyle. Eğer bitimli dersen yüzlerce, binlerce uzay âlimi söz birliğiyle bu uzayın bitimsiz olduğunu vurgulamaktadır. Yok, eğer bitimsiz dersen aklın nerde kaldı? La mütenahi (sonsuz) bir şey nasıl olur?” Adam sıkışınca kendisinin iyi meziyetlere sahip olduğunu adeta övünürcesine belirtmeye başladı. Ben, öyleyse en çok sen dine sarılmalısın. Zira din, bu güzel meziyetleri emreder. Daha sonra taktik değiştirdi ve zafer kazanmış komutan edasıyla: “Siz her şey Kuran’da var diyorsunuz; peki Kur’an’ da radyo, televizyon gibi cihazlardan bahsedilmiş mi?” diye sordu. Acele etme dostum dedim, Kur’an bir teknoloji ansiklopedisi veya üniversitesi değil, Kur’an dinsel anayasadır. Radyo, televizyon ise ilim adamlarına bırakıldı. Eğer her şey Kur’an’da yer alacak olursa ilme hiçbir kıymet kalmaz. Sen yirmi seneden fazla dirsek çürüttün okullarda. Hukukçu oldun, eğer her şey Kur’an’da olursa senin avukatlığın sıfıra düşer. Sana kim dava verecek? Daha sonra tartışmaya devam edemedik. Çünkü bir taziye toplantısındaydık. Kur’an dinletisi başladı, sustuk. Başka bir zaman konuşuruz dedi. Olur dedim. Dayanaksız savlarını reddettiğim için başka zaman devam ederiz sözü hep havada kaldı. Zaten ateistlerin inatları hiçbir zaman bilimsel temelli değildir. Bilim daima bu iddiaların karşısındadır. Bunu ispat etmek için 1980’li yıllarda tanık olduğum bir olaydan bahsetmek isterim.

Bize yakın olan Ziraat Bahçesinde çalışan bir işçi vefat etmişti. Taziyeye ve cenaze işiyle ilgilenmek üzere ben de ilgili yere gittim. Belli bir süre sonra bir portakal ağacı altında oturup sohbet etmeye başladık. Bazıları konuşurken neredeyse Allah’ın varlığını inkâr etme küstahlığına kadar vardı. Bu arada Ziraat Bahçesinin Müdürü, cenaze merasimine katılmak için geldi. Yanımıza oturdu ve kibarca dönüp “Sayın Hocam!” dedi. “Rica ederim devam edin, konuşmanızı kesmeyin.” Ben devam ettim. “Allah’ı inkâr eden kimsenin âlim olduğunu sanmayın. O, cahil olduğu için bu gerçeği inkâr ediyor.” dedim. Sonra Paris’te bir akademi ismini söyledim ve akademinin rektörünün sözünü aktardım: “Allah’ı inkâr etmek bilimsel bir tutum değildir. Zira bilim hiçbir zaman insanı, Allah’ı inkâr etmeye sevk etmez. Bilakis insanın inancını daha da güçlendirir. Bana ne zaman bir kuşku gelirse akademi ders kitaplarına başvurur ve böylece inancıma daha güçlü ve taze inanç katarım.” Bunları söyleyince Müdür beyi çok neşeli gördüm. Cemaate döndü ve ekledi. “Hocanız çok doğru söylüyor. İlim Allah’a olan inancı pekiştirir.” Sonra ayağa kalkıp ağaçtan bir yaprak kopardı. Bakın dedi, bu elimdeki bir yapraktır. Ama nasıl bir yaprak olduğunun analizini yaparsak bunun bir âlem olarak karşımıza çıktığını görürüz. Bulunduğunuz âlem nasıl yeriyle, göğüyle, deniziyle, dağıyla bir âlem ise bu da başlı başına bir âlemdir. Bunun içinde ancak mikroskopla görülebilen çok ince damarlar vardır ki o damarlar yerdeki su ve toprağı emerek hem kendini hem ağacını besler. Bu düzenli uyumlar hiçbir zaman kendiliğinden oluşamaz. Bunlar ancak yanılmayan ve hiç şaşmayan bir kuvvetin etkisiyle meydana gelir. O yanılmayan ve şaşmayan kuvvet kuşkusuz ki Allah dediğimiz yüce varlıktır.”

Cenaze hazırlığı bitmişti. Cenazeyi alıp giderken Müdür bey: “Hocam!” dedi, “çok rica ederim bu merhumu Dairenin önüne götürüp ufak bir merasim yapalım.” Cenazeyi, Dairenin önüne götürdük. İkimiz tabutun başındayken Müdür bey, cemaate şöyle seslendi: “Arkadaşlar, bu tanıdığınız zat vefat etti. Elbette her yaşayan insan ölecek; fakat bu merhum, çok şerefli bir şekilde öldü. Kendisi beş altı seneden beri yanımda çalışıyordu. Bu süre zarfında işine bir dakika geciktiğini veya işinden bir dakika önce ayrıldığını görmedim. Bilakis daha fazla çalıştığını biliyorum. Mezbahaneden bahçeye işkembe içleri taşıyordu. Çocuklarını helal para ile beslemek için başkasının pis dediği bu işe tenezzül edip çalışıyordu. Çok iyi biliyorum ki bazı zamanlar, son yaptığı seferde paydos saati dolmamışsa başkasının yaptığı gibi kalan süreyi kaynatmaz, bir sefer daha yapar ve böylece işinden on beş yirmi dakika geç çıkardı. Onun için diyeceğim ki dürüst ve samimi olarak çalışan bu adam, vazifesini hakkıyla yapmayan bir cumhurbaşkanından daha şereflidir.” Bu olay yaklaşık on beş yirmi sene önce olmuştu. Ama bunu hiç unutmadım ve unutmayacağım. Nitekim bu Müdür, iki yönden benim gözümü doldurdu. Öldü ise Allah rahmet eylesin, yaşıyorsa Allah sağlık versin. Bir taraftan hor görülen bir mesleği icra eden fakir işçinin yaptığını takdir ederek onu öyle değerlendirmesi, öte yandan Allah’ın varlığını bilimsel yönden anlatması unutulmaz.

Şimdi Allah’ı inkâr eden veya Allahsız bir şekilde dünyaya geldiğini zanneden bu nankör insanlar biraz utansınlar. Kendi vücutlarını düşünsünler. Sonra akıl ve mantık doğrultusunda hükümlerini versinler. Cenabı Allah yaşamımızı sağlamak için bizim vücudumuzda makine gibi işleyen organlar yaratmıştır. Bu organlar, öyle bir düzenle çalışıyor ki bunu insanın aklı kesinlikle idrak edemez. Şöyle ki beyin bir makinedir. Ciğer bir makinedir. Böbrekler, bağırsaklar birer makine; mide, dalak bir makine, kalp ise santral vazifesini üstlenen baş makinedir. Kalp öyle bir santral ki insan yaşamının başlıca maddesi olan kan deposudur. Organların çalışabilmesi için kan gereklidir. İşte bu organlar, kanı kalpten alır. Nasıl çalışan makinelere yağ gerekiyorsa, bu organların çalışabilmesi için de kan gereklidir. Yüce Allah, hayatın devamını sağlayan bu kanı yaratmış ve kalbe tevdi etmiştir. Kalp, gerekli olan yerlere kanı dağıtır. Yüce Allah bu sürekli olan muhteşem düzeni, insan için yaratmıştır. Fakat bazı nankörler bu düzen ve şaşmaz hikmeti takdir etmeden bunlar kendiliğinden olmuştur diyerek adeta Allah’a kafa tutmaktadır. Bilim, bu ters düşünce ve cahilane hükümler karşısında ilgisiz kalmamış, bu yanlış düşünceyi çürüten tespitlerde bulunmuştur. Bilim diyor ki; her insan ana karnında cenin olarak hayata başlar. Ana karnında tek bir hücreden oluşan ceninde; önce sert kemikler sonra ğudruflar, (1) gevşek etler, salgılı doku ve bezler ve nihayet kanlar oluşuyor. Bu kapalı hücrede insanın ilk portresi çizilmektedir. Yani uzunlar, kısalar; güzeller, çirkinler bu hücrede belli olur. Vücut, yapısının niteliklerini burada kazanır. Cenin ana karnında tırnak kadar bir hacimle yaşamaya başlar. O da bilim adamlarının araştırmaları neticesinde ispatlanmıştır. Yine kuşkusuz ki bu tırnak kadar minik vücudun içine sonradan bütün organlar yerleştirilecektir. Yani makine ismini verdiğimiz kalp, böbrek, mide, dalak vb. organlar yaratılarak gece gündüz hiç durmadan çalışacaktır. Acaba neyle çalışıyor, neyle işliyor bunlar? Bu harcanılan enerji nedir, bu enerji nereden ve nasıl sağlanıyor? Hareket halinde olan bir cismin mutlaka kendisini hareket ettirecek bir maddeye ihtiyacı vardır. Acaba doğan bebeğin bu organlarına pil mi takılıyor veya ana karnına elektrik mi veriliyor? Bu hususta bir bilim adamının bir sözünü okumuştum: “Altmış sene yaşamış bir insanın kalbinin harcadığı enerji toplu bir halde olursa, bu enerji yüz bin tonluk gemiyi altı saat kadar yürütebilir.” Bunu yazan bilim adamı düşünerek, hesaplayarak bu rakamı veriyor. Hani bilim dinle bağdaşmaz diyenler yüzlerini nasıl saklayacaklar?

Bundan başka şu üstümüzde gördüğümüz mavi göklere biraz dikkatli bakalım. İçinde binlerce, milyonlarca belki milyarlarca yıldız var. Bunların arasında hareket halinde olanların yanında sabit olanlar da var. Acaba hareketsiz duran bu cisimleri boşlukta kalabilmesi için kim tutuyor ve bunların düşmelerine kim engel oluyor? Aynı şekilde acaba hareket halinde olanlar ve seyyare adını verdiğimiz diğer yıldızları yürüten kuvvet nedir? Düşünelim, bir arabayı yürütebilmek için dünyanın benzinini harcıyoruz. Binlerce, milyonlarca ve milyarlarca ton ağırlığında olan bu cisimleri yürüten kuvvet nedir? Ateistler eğer bilimi dinin karşısında bir set olarak algılıyorlarsa, işte bilim adamları aklın tasavvur edemediği gerçekleri ateistlerin yüzlerine vuruyor, ilmin ve aklın üstünde gizli bir kuvvetin varlığını ortaya koyuyorlar. ‘Hiç şüphe yok ki o eşsiz kuvvet, yalnız ve ancak Allah’ tır.’ diyorlar. Bunun kanıtı şu: Dokuz ve onuncu Apollo’yu hazırlayan Hristiyan bilim adamı, denemesini yapmadan önce kiliseye gidip ibadetini sundu, sonra denemesine geçti.

Gelelim bizim dünyaya. Daha önce dünyanın sabit olduğu bilinirdi; ancak on yedinci yüzyılda İtalyan kökenli gökbilimci Galileo, sürekli çalışmaları ve bilinçli denemeleri neticesinde dünyanın hareket halinde olduğunu ispatladı. Ona birçok kesimden, özellikle din adamlarından sürekli tepkiler geldi ve sonunda kilise onu mahkemeye verdi. 1633’te mahkemeye çıkarıldı. Yirmi gün süren davada kendini pek savunamadı. Bildiğini reddetmeye zorlandı, aksi halde ölümle cezalandırılacağı açıkça belirtildi. (Bir söylentiye göre de kalkarken ayağını şiddetle vurmuş “ama gene dünya dönüyor” diye haykırmıştı.) Adam 1642 yılında öldü. Daha sonra bütün dünya onun tespitlerine boyun eğdi, onu takdir etti. Kendisini mahkemeye sevk eden kilise de daha sonra dünyanın döndüğünü kabul etti. Şimdi kiliselerde, camilerde, din okullarında, coğrafya derslerinde dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü okutuyorlar. Nihayet ortak görüşe göre bizim dünya, kendi ekseni üzerinde her gün 24 saatte, bir devir yapıyor. Bu dönüş neticesinde gece gündüzler oluşuyor. Öte yandan güneşin etrafında yine dönüyor ve her 365 günde, bir devir tamamlıyor. Ondan mevsimler (yaz, kış) meydana geliyor.

Burada ateistlere sormak lazım, bu koca dünya dağlarıyla denizleriyle mütemadiyen (durmadan, aralıksız) dönüyor. Onu döndüren, sürekli hareketini sağlayan kuvvet nedir? Acaba bir motor mu var, motor varsa ne yakıyor motorin mi benzin mi? O motor kaç beygir kuvvetinde? Eğer bilmezlerse yüksek öğrenimlerine, tahsil ettikleri bilgilere yazıklar olsun ve herkes bilsin ki onların tutumları kör bir taassuptan başka bir şey değildir. İlim adamlarının keşfine göre bu bitimsiz uzaylarda sayısız sabit yıldız vardır. Acaba bu boşlukta bu yıldızlar nasıl duruyorlar, onları kim tutuyor da düşmelerine engel oluyor? Bunun cevabı hiç de zor değildir, Kuran-ı Kerim’de bu, açıkça belirtilmiştir: “Allah yer ve gökleri düşmesin diye tutuyor ve eğer düşerlerse (onları) ondan başka kimse tutamaz.” Ama bu cevabı, tabiî ki nankör olmayanlar kabul eder.

 

HAYATIN BAŞLANGICI

Acaba hayat nerden ve nasıl başladı? Ateist olmayan büyük bilim adamları bunu keşfetmek için çok uğraştılar ve sonunda bir noktada birleştiler. Daha önce bahsettiğim gibi hayat, canlı bir hücrede oluşur. İşte o hücre, o kadar küçük ki çıplak gözle görülemez. Ancak büyük mikroskoplarla görülebilir. İşte küçük olan bu noktanın içinde “Brobutlazm” (2) isminde yapışkan bir madde vardır. Bu madde oluştuğu andan itibaren canlı ve hareket halindedir. Güneşten karbonu alır ve onlardan kimyevi maddeler oluşturur. Büyüyüp gelişene kadar o kimyevi maddelerle beslenir. Bilim adamları milyonlarca kez bu canlı “ Brobutlazm’ın” sırrını keşfetmek veya aynısını yapmak için uğraştılar ancak muvaffak olamadılar.

Demek oluyor ki hayatın bütün sırrı, o canlı hücredir. Bunu acaba Allah mı yarattı veya bu hücre kendi kendine mi oluştu?

Bu konu bitmez tükenmez bir konudur; fakat şimdilik bir nokta koymak gerekiyor. Gelecek sayıda inşallah bu konuyla ilgili “Tabiat” başlığı altında bir yazı sunacağım. Şimdilik hoşça kalın.

           

(1)- Gudruf: Arapça sözlüğünde; burundaki esnek kemik gibi vücutta bulunan yumuşak kemikler. Türkçe larousse sözlüğünde kemik kadar sert olmayan damarsız esnek ve bükülgen dirençli doku.

 

(2)-Brobutlazm: Hangi dilden olduğunu bilemedim. Ansiklopedilerde aradım, bulamadım. Yararlandığım kitabın yazarı bunu, Batı dillerinden almıştır. 

Mahmut REYHANİ İnancımız Evrensel